çemberimde gül oya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
çemberimde gül oya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Ağustos 2008 Salı

''biz''i üzen neyse; burada bitti!

hamiş: bu yazı 12 ağustos 2008 itibariyle yayınlanacaktı. bazı nedenlerden dolayı yayınlanamadı. 12 ağustos akşamından sonra hiçbir şey yazılmadı. ''her şey tek bir soruyla bitti'' bölümüne kadar olan yerler 10-11-12 ağustos'ta yazılmıştı, kalan bölümler gün itibariyle yazıldı. (1 eylül 2008) 12 ağustos'ta başlandığı için yazılmaya yayınlanma tarihi de öyle gözüküyor. -bunlar hep kendime not..-

yurdanur'luktan sıyrılıp yeniden ''ben'' olarak konuşmaya başlamamızın birinci ayı hürmetine..

**
Yurdanur: Bir gün bir ıssız adaya düşsen yanına şey ne alırdın?
Mehmet: Iııı...Seni...Seni.. Bir de seeni (Güler)

Yurdanur: Yazıcak bir şeyler, yiyecek bir şeylar almaz mıydın yanına? (Mehmet'in yanına oturur.)
Mehmet: E sen zaten geliyorsun ya pişirirsin üç beş bir şey... Peki sen ne götürücen ıssız adaya?

Yurdanur: (Güler) E sen zaten benle geliyorsun ya. Seni, seni, seniii (yine güler) Issız ada ıssız ada olmaktan çıktı. (Elindeki balonlarla oynarken balonlar elinden kayar ve uçar Mehmetle yakalamaya çalışırlar ama başaramazlar. Ayağa kalkıp yükselen balonu izleyip el sallarlar.)

ıssız bir adaya düşersem yanıma üç şey olarak seni alırım. senin gelip gelmek istememen önem teşkil etmiyor şu aşamada. sen sana böyle bir soru sorulmasına bile izin vermeyeceğin ve cevaplar arasında yer almayacağımı adım gibi bildiğim için sormuyorum sana ne alırdın diye. yiyecek içecek bir sürü şey alırdın, milyonlarca kitap alırdın, kağıt kalem bir sürü. musukiyle ilgili bir şeyler de alabilirdin. bu ikisinden emin değilim. neyse.. böylece benim ihtiyacım olan ''her şey'' o adaya gelmiş olacak. e sen de paylaşımcı bir insansın, sonuçta koca adada yalnızız. -yaşasın halkların kardeşliği canım- ben de nemalanabilirim herhalde getirdiklerinden.

dünya'da artık ıssız bir yer yok. johhny depp gibi bir ada da alamayacağımıza göre.. biz hep mecburuz bu kalabalıklara. etrafımızı saran kuru kalabalıklara. duvarlarımıza yazdığımız laf kalabalıklarına. içimizdeki etrafı çoktan sarılmış yalnızlıklara muhtaç olduğumuz gibi muhtacız o insanlara. ben seni tanıdığımdan beri dünya sadece sen varken dönüyor. senin etrafında. kendi çapımdaki -ki böyle bakınca bayağa geniş oluyor çapı- o dünya'ya kimseyi sokmadım senden başka. yurdanur diyordu ya hani mehmet'e ''sen girince şu kapıdan saray olur tek göz oda'' diye. sen varken güzel her şey. ettiğimiz onca kavgaya rağmen. birbirimize hala söylemediğimiz onlarca şeye rağmen. hala kurabildiğin o ''gereklilik kip''lerine rağmen. bütün rağmen'lere, keşke'lere ve ama'lara rağmen.

içinde karavan olduğu için ya da dünya'yı turlama planları olduğu için değil sen olduğun için istiyordum ben o dünya gezmelerini. tamam kabul ediyorum, bunu bisiklet yerine karavanla yapacak olmamız da bu kadar heveslenmemde önemli bir faktör ama içinde senin geçtiğin cümleler kadar heyecanlandırmıyor hiçbir şey beni. yolun müsait bi yerinde karavanı temizlemek, küçücük mutfağımsı yerde yemeyeceğini bile bile yemek yapmak -hizmetçi değilim evet-, dünya'nın hiç bilmediğimiz bir yerinde senin sigara ve bira alamayışlarınla eğlenmek, küçük sandalyelerin üstünde güneşlenmek, o zamana kadar alışıp seveceğim için kafama kınayı senin yakman için seni ikna etmeye çalışmak, metallica yerine dinlenebilecek başka gruplar bulmak, yol boyu aptal saptal şeyler için kavga etmek sonra ''bozum, boz yok kafanı kırarım'' şeklinde cümlelerle barışmak, olayı kadere kısmete bağlayıp uzun uzun susmak, sonra senin sıkıldığını anladığım an hep yapmak istediğim ama bir türlü cesaret edemediğim otostop için yeterli cesareti bulup gitmek.. bak bunları hayal etmek bile güzel. çünkü tüm bunların öznesi sensin.

biz hiç yalnız kalamıyoruz bile.. senin baban, benim annem, erkan, tuğrul, firuz (oh), çakal tkpliler -öhüm-, ttku'nun dediği gibi beni hep aramaması gereken zamanda arayan adamlar, senin yanında yer yatağında bile olsa yatan başka kadınlar, aptal bi fransızca kursu, çaldığı zaman susmak bilmeyen telefonlar, mideden gelen seslerle gidilen yemekler, zor durumda kalınca verilen molalar, gitmeye yakın kapatılan pıleylistler, her daim hissedilen ayak sesleri ve daha bir sürü şey. istediğim tek şey senin de benim seni düşündüğüm, özlediğim ve sevdiğim kadar değil ama beni düşündüğünü, özlediğini ve sevdiğini bilmek. iki cevap arası kırkbeş saate çıktığında haliyle her şey yerle bir oluyor. kimsenin sesiyle bölünmeyecek, gitme korkusundan uzak, kaybetme endişesinin adının bile anılmadığı, senin benim söylediklerimle ilgilendiğin, benim aklımdan bir saniyeliğine bile olsa aldatılmayı ve aldatmayı çıkarabildiğim bir konuşma.. dünya'yı dolaşmak için yola çıkan karavanın içinde seninle olmak bu yüzden önemli bu kadar. bu yüzden bu kadar heyecan verici. henüz bir ehliyetimiz olmamasına rağmen.. yolda polise rüşvet de vermeyeceğimize göre sonunda boylayacağımız o kodesten bisikletle kaçıp gitmek de bu yüzden güzel. ölüp düşmesem de nazan öncel'in beyoğlu şarkısını her dinleyişimde aklıma gelmen -sanki çıkıyormuşsun gibi- de bu yüzden. bu hayalleri kurmak bile bu yüzden bu kadar kusursuz.

sence bunca şeyden sonra sen gerçekten inanıyor musun seni çekemeyeceğime?
ben ''razı''yım her şeye.

yasemin mori: ''konumuz hep diğerleri.. ne sen ne de ben değiliz. yok bunlar yok şunlar, ne yapmış sana onlar? ne seni var ediyor?''
**
orhan pamuk diyor ya ''bir kitap okudum, hayatım değişti'' diye. her şey senin kurduğun bir cümleyle başladı.. takvim yaprağı 29 haziran 2007'yi gösteriyordu.

''seninle başka bir yerde karşılaşsaydım büyük ihtimalle sana aşık olurdum.''

ne kadar kapalı bir cümle. neresinden tutarsan tut tam bir anlamı olmuyor. ama benim tutunacak bir dala ihtiyacım var. ve ben bir küsür yıldır bu cümleyle yaşıyorum. üstelik çok yanlış anlamlarıyla.. anlamak istediğim haliyle. büyük ihtimalle aşık olurdum sana, şuan aşığım demek değil ki. ileride aşık olurum demek de değil. ortada bir ihtimal var. hiç aşık olmamak gibi bir ihtimal bu. ''şuanda da aşık değilim, olmadım, olmayacağım.'' okunması gerektiği gibi okunduğunda ben bu anlamı çıkartıyorum söylendiği tarihten bir küsür yıl sonra. sen bana neredeyse her gece ''nolur bana bunu yapma'' diyorsun ya, ben yine de yapamıyorum. kendimden emin olamasaydım keşke de senden emin olabilseydim. o gece şakayla karışık ''güven sıfır'' dediğinde ''bir şey söylemeyeceğim'' demiştim. bir yandan sana söylediğin her şeye inanacak kadar güveniyorum bir yandan da beynimin içinde bir yer sana güvenmemem konusunda şakaklarıma baskı yapıyor. öyle anlarda senin migrenin bende tutuyor. gündüzse çekiyorum perdeleri, geceyse zaten sen varsın. sen yoksan zor oluyor geçmesi. uzak olduğu için gelip başını ovamayan sevgilin geliyor aklıma. levent'in mutfakta yemek yapmayı beceremeyen sevgilisi geliyor gözümün önüne. ve zaten gözümün önünden hiç gitmeyen o yer yatağı. o zaman başım daha çok ağrıyor. midem bulanıyor. kusamıyorum da. sanki kusarsam içimden çıkıp gidecekmişsin gibi geliyor. gitmeni istemiyorum ama ben. böyle anlarda allah kahretsin ki yanındaki herkese rağmen yanımda ol istiyorum. salak bir organ yüzünden onlarca kez hastahane koridorlarını arşınlarken de elimden tut istiyorum mesela. bu işlere merakımın başladığı yıllarda sınırların kalkmasını tek çare olarak görmüştüm. şimdi senin de ''hangi sosyalist devlet yapmış ki bunu'' diye savunduğun avrupa birliği gibi. sanki sınırlar kalksa daha kolay görüşebilecekmişiz gibi. salaklık işte. rot mafiz'e ''sen söylersen inanırım ben'' dediği günden beri inanıyorum ben sana. o yüzden zaten tüm salaklığımla söylediğin her şeye inanıp sonrasında ''şaka be'' lafını duymam. ama olmuyor. artık ''merhaba nasılsın'' kadar sıradanlaşmış bu ''aldatmadım''larımız yüzünden sana inanamıyorum. sen ''biz sevgili olmadık ki hiç, seni aldatayım'' dedikçe ben daha çok yaralanıyorum. öyle şeyler yapıyorsun ki beni bir zamanlar sevmiş olduğuna bile inanamıyorum. şuan beni sevmediğini de biliyorum. her ne kadar kabul etmesen de ben istediğim için benimle konuştuğunu da biliyorum. sen ''ego'' dediğin günden beri ben eriyorum. siyah boğazlı kazağının üstüne kadife ceket gibi ''karizmatik'' olmaktansa bana karizmatik olmak için başka cümleler seçtiğin günden beri ben kendimi keriz gibi hissediyorum. sizin oraya kalkan son otobüsün saatini nasıl unutmuyorsam, söylediğin diğer şeyleri de öyle unutmuyorum ve inanıyorum onlara. saatlerce konuşuyoruz senin zekandan, yaptıklarından, yapacaklarından, ciddi potansiyel taşıyan akademik kimliğinden, okuduğun kitaplardan, internetten bulduğun haberlerden, kadınlarından, arkadaşlarından, iyi bir insan olmandan, özünde iyi insan olanlardan, ancak ''ben neresindeyim?'' diye sorduğum zaman ''her yerinde'' cevabını aldığım değişik evreli hayatından, içine beni sokmadığın hayallerinden, sırf ben mutlu olayım diye yaptığın şeylerden, bir ana bir baba gibi öğrettiğim vega'dan, kaderden, kısmetten, ''ne kadar çabalarsam çabalayım hep olacağına varan şeyler''den.. hiçbirine sitem etmiyorum. zevkle dinliyorum hepsini. en azından konuşuyorsun diğ mi? cevaplar gecikse de, bedenin bir sürü parçaya bölünse de, aklından geçenleri sansürleyerek sunsan da konuşuyorsun.. şikayetim yok. çok mutluyum. ama iş bana geldiğinde değişiyor her şey. sen bana sormuyorsun bile hiçbir şey. belki senin sormanı beklemeden her şeyi anlattığım içindir.. ama ilgilenmiyorsun benimle. senin her zaman ilgilenmen gereken daha başka işlerin var çünkü. daha önemli işler. dikkatini çekebilmek için napmam gerektiğini inan, bilmiyorum. bir insan seni neden mutlu etmeye çalışsın ki? belki çok sevdiği içindir. belki kendini de ancak seni mutlu ettiğinde mutlu edebildiği içindir. belki sadece tek istediği senin mutlu olmandır. hatta sırf bu yüzden yanındaki başka kadınları bile kabullenmiştir. onlarla o'nunla mutlu olabileceğinden daha da mutlu olduğuna inandıkları için kabullenmiştir. sen demiştin bana bir kere, bir insan aldatıldığını bildiği halde nasıl orada durur, o adamla kalır diye. sonra ''hayat.. hayat böyle boktan işte aldatanı bile affettirir'' demiştin. biz hiç sevgili olmadığımızdan ve sen bu sebepten beni hiç aldatmadığından ben burdayım. buna inanmayı becerebilmeyi çok denediğim için. neyse.. ben ne zaman sana kendimle ilgili bir soru sorsam sen cevap vermekten kaçıyorsun. gereklilik kiplerin kapıyı çalıyor. ''neyse''lerin dağda mahsur kalmış birini kurtarmaya gelen akut gibi destek olmaya geliyor. ben burada yine yalnız kalıyorum. sen sana sormamdan sıkılıyorsun. ''neden böylesin?'' bile diyorsun hatta. ben sana verecek cevap bulamıyorum. hatırlıyor musun sana bir gece sen yokken ''çok şanslıyız'' demiştim. sen değilsin şanslı olan.. yani evet pekçok şansın var ama benim kastettiğim anlamda değil. ''o'' kabul etmese de ben ''huzur veren erkek''imi buldum. o sevmese de ben o'nu seviyorum. ve ''o'' bana bunun için kötü davranmıyor.. temmuz ayı benim için o kadar yorucu geçti ki. bilmemem gereken o kadar şey öğrendim ki. görmemem gereken çok fazla şey gördüm. duymamış olmayı tercih edeceğim kadar çok cümleyi duymak istemediğim ağızlardan duydum. sonra ağızlardan başka laflar çıktı, onlar bile o kadar acıttı ki canımı. sana şanslı olduğumuzu söylediğim o gece ben sana niye aşık olduğumu bir kez daha anladım. bu senin için bir şans değil tabi, hatta her gün lanet ediyor bile olabilirsin. haklı da olabilirsin. senin için çok önemli bir şey olmuş zaten haklı olmak son bir senede. oysa ben şu bir senede haklı olmanın hiçbir işe yaramadığını öğrendim. iyi olmanın, tatlı olmanın, kafanın azıcık çalışmasının, elinin biraz kalem tutabilir olmasının da hiçbir işe yaramadığını öğrendim mesela buna ilaveten. seninle ''bir şey'' olabilmek için başka şeyler de olabilmenin zorunlu olduğunu gördüm. deniz kötüydü belki ama o iyi. kendin söyledin çok iyi bir kız olduğunu. bunu muhtelif zamanlarda bana da söylüyorsun. nefret ederim insanları birbirleriyle karşılaştırmaktan ama elimde değil aksi. üniversitede türbana evet diyordur, belki pkk'yı doğru telaffuz ediyordur, kesinlikle tatlı değildir; güzeldir, devrimcidir gerçekten, ama öyle bir sosyalisttir ki eylemlere katılma gereksinimi hissetmiyordur mesela, evliliğe karşıdır, birileri çocuk dediğinde ''nefret ederim'' diyordur, tatlı değildir bak güzeldir, metallica ve cem adrian dinliyordur, dizi izlemiyordur, dırdır yapmıyordur, soljenitsin'i tanıyordur, ece temelkuran okuyup kemalist kalmıyordur, rahat rahat felsefe tartışılabiliyordur, sıkmıyordur, insanı beklentiye sokup durduk yere bağlanma korkusu da yaratmıyordur karşısındakinde. böyle düşününce gerçekten ''iyi''. tam sana göre yani. yoksa ben çoktan öğrendim ''sevilmek için aşk için iyi olmanın yetmediğini''. mutlaka hep biraz daha fazlası lazım. ama hayatının her döneminde eşitlikten yana olmuş, sırf insanlara hakları olanı vermek ve öbür dünya'ya bırakılmayacak kadar kıymetli olan adaleti bu dünya'da da sağlayabilmek için hukuk fakültesine girmiş bir insan olarak çiftestandarda gelemiyorum. ben aslında sinirli bir insan değilim. eşim dostum da giriyor bu biloka, onlar da yorum yapıyor, denk gel sor bitanesine. haksızlık görmediğim sürece pek sinirlenmem. aksi ispatlanmadığı sürece mutlu olan ve insanları da mutlu etmeye çalışan bir insanım. ama işte bana yapılan bu haksızlığa tahammül edemiyorum. ben arıyorum, heyecanlanıyorum konuşamam diyorsun. adını anmak istemediğim insanlar arıyor, o'nunla konuşuyorsun. ben havuz dediğimde burjuva oluyorum, insanlar londra'ya gidiyor, sevdicek oluyor. ben başka şehirdeyim diye daha da ''uzak''laştırılıyorum, hiçbir şey olamıyorum, insanlar ülke sınırını geçiyor gidiyor o'nunla sevdicek olunmaya devam ediliyor. ondan sonra firuz'la sevdiceği ayrılsın. niye? araya ülkeler giriyor. peh. bunları düşündükçe sinirleniyorum. sonra bunları düşündüğüm için sinirleniyorum. sonra diyorum ki kendime, ''salak, adam zaten seni unutmuş. hatta hiç hatırlamamış ki unutsun. sen adama ''seni seviyorum'' demişsin, adam da kendini seni sevmek zorunda hissetmiş, uğraşmış -hayır uğraşmamış- ama sevememiş. sen hala niye burda duruyorsun? niye bilokuna bu adamı yazıyorsun? adam seni artık kıskanmıyor bile. hatta ne artık'ı. bi kere kıskanmış geçmişte, o zamanları da hatırlamak istemiyor. ama sen illa illaaa her boku hatırla.'' böyle diyorum, sonra yine tüm suçu kendimde buluyorum. ''şanslıyız'' dediğim o geceye gidiyorum. içinde azıcık sevgi kırıntısı olmayan adam bütün bunlara niye katlansın ki diye soruyorum kendime. içim ''senin yüzünden'' diyor.

ben seninle konuştuğumuz her an hissediyorum. ben sana yetmiyorum. yetmeyeceğim de. hiçbir zaman istediğin olamayacağım. ''o'' olmaya yetmeyecek yaptıklarım. istesem sevdiğin yazarların kitaplarından, köşelerinden yazılar çalar kendi düşüncemmiş gibi satmaya çalışırım sana. üstüne de ''gelişerek değiştim'' yazarım. ama yapmıyorum. ben kendim olmaktan vazgeçemiyorum. çünkü beni böyle sev istiyorum. ama olmuyor. ne yaparsam yapayım o ''kemalist'' bakıştan kurtulamıyorum. o yüzden cümle aralarında tkp'den bahsediyorum. ''öyle saçma şeyler'' yapıyorum. annen gibi oldum iyice. sıkıntıdan dizi izliyorum. temizlik yapıyorum, yemek yapıyorum. seninle konuşmadığımız zamanlar dışında yani. a tabi bi de fransızca kursuna gidiyorum. tüm bunlar mevsimin yaz olmasından kaynaklanıyor. kışın sana gerçekten ihtiyacım olduğu zamanlarda yanımda olsaydın, belki o zaman sana yetebilirdim. en azından kafanda böyle bir izlenim uyandırabilirdim. it gibi çalıştığım, deli gibi okuduğum, manyak gibi yazdığım, rüyamda bile özlediğim zamanlarda yanımda olsaydın.. niye olasın ki? niye sevesin ki ama?

ben her gece senin inanmadığın tanrı'ya şükrediyorum. ''bugün de konuştuk'' diye. sonra ''yarına da kal''man için dua etmeye başlıyorum. dudaklarım sürekli hareket halinde. ya kendi kendime konuştuğum için, ya söylediğin bir şey aklıma geldiği ve güldüğüm için ya da ses çıkmasın diye kendimi zorladığım için. her konuşmamızın ''son'' konuşmamız olup olmadığını düşünmek ve ''hoşça kal'' derken bu kadar zorlanmak çok yorucu. diğ mi? ben türkçe'deki en güzel kelimenin şefkat ve huzur olduğunu, en zor kelimenin de hoşça kal olduğunu seninle öğrendim. her gece kafamı yastığa koymadan önce ''ya bugün son günse'' diye düşünmenin insanı kaç yaş yaşlandırabileceğini sende gördüm. bana kurduğun cümlelerin hepsini hatırlıyorum ya, ondan kolay oluyor sana senin cümlelerinle gelmek. bana ne yaptığını anla diye. aklımdan geçenleri söylememek. ya da orasını burasını kırparak önüne koymak. artık sana ''gitme kal'' bile diyemiyorum. ''ego'' dediğin günden beri.. aynı değil hiçbir şey. seni gözümde abarttığım filan yok. ne anlattıysan, neye inandıysam onun sonuçları bunlar. kendinden nefret ettirmek için yaptığın onca şeye rağmen sonuç hiç değişmiyor. bizim aramızdaki ''şey''in ve sonuçlarının hiç değişmemesi gibi.. sabrımı ölçmek için yaptığın şeylerin hiçbir sonuç vermediğini ne zaman göreceksin acaba? sana bunca şey yazmışken, yapmak istemişken, anlatmışken hala nasıl aksini bekleyebilirsin benden? ben senden ne zaman bir şeyler bekleyebileceğim peki? sen ne yaparsan yap beni değiştiremeyeceksin. sen de değişmeyeceksin. ben zaten senden değişmeni de beklemiyorum. zaten seni böyle seviyorum. -hıh şimdi böyle dedim ya kesin değişirsin.- ''sorun'' da bu zaten herhalde. ne sen değişiyorsun ne de ben.. aramızdaki farklar hiç kapanmıyor -kapanmasına da gerek yok zaten- ve ben sana yetebilir hale gelemiyorum hiçbir zaman.

geçen gün mektupları okudum. sana çoktan ''fidel'' demekten vazgeçmişim ben.. sadece rüya gördüğüm ve hayallerimi anlattığım zamanlar ''fidel'' demişim. kalanında hep adın var. ben fidel'i sevmiyorum artık.. fidel olamayacak kadar güzel bir hayaldi ve hayaller hep gerçek olamıyor. yaşadıkça gerçekçi oluyorsun. hatırladın mı bu sözleri? eğer sen ve fidel arasında bir fark varsa ortada yalan var demektir. ve ''sana yalan söyleyip söylemediğimi düşünmekte özgürsün.'' diğ mi? sana inanmam neyi değiştirir ki? her gülüşümden sonra gerçekten güldün mü şimdi diye soruyorsun ama bana inanmasan bile ne değişir ki? ''aramızdaki şey'' her ne ise güzeldi ve sona yaklaşıyor yine.. benim için çok zor. şimdi burada sen nasıl olsa gidince seni orada bekleyenler olacak her şey çok güzel olacak yarışına girmeyeceğim. sen de rahatsızsın çünkü bundan. bir gece patlamıştın ya bana, ''burda her şeyi sen yapıyorsun zaten, sen üzülüyorsun, sen seviyorsun, bir tek sen yazabilirsin çünkü burda'' diye. görünenler bunlar.. sen üzüldüğünü, sevdiğini, yazdıklarını benimle hiç paylaşmadın ki. içinde geçtiğim hayallerden bile haberim yok. olmaması gerekiyor.. her şeyimiz çok doğru ya sanki. gereklilik kiplerin beni çok acıtıyor. aradan iki sene geçmiş ve biz hala güvenmekten, ayıptan filan bahsediyoruz. bana anlatamadığın şeyleri o'na anlattın mı acaba? senin ''ben benden nefret edersin'' diye giriştiğin bu ''yaz macerası'' hiç de umduğumuz gibi olmadı diğ mi? beni nasıl böyle bir deneye alet edebildin onu da hala anlamıyorum. nefret etmek yerine ya daha fazla aşık olsaydım? olan her türlü bana oluyor. sona yaklaştıkça daha da garip bir hal almaya başladık. ve ben o ''son gün''ün nasıl olacağını çok merak ediyorum.. yine son olduğundan haberim olmadan mı bitecek yoksa ciddi ciddi vedalaşacak mıyız?

bu yaz bir cümleyle başladı.

^^"şu internet şu teknoloji hayatımıza girdiğinden beri hiçbirimiz aynı değiliz.. bak belki gerçek hayatta tanısaydın birini, o'nun sıradanlaşmasından bu kadar korkmayacaktın. çünkü gözünün önünde olacaktı. şimdi sadece parmağının ucunda. ki, bazen, emin ol bana bunu benden iyi bilemezsin, bu bile çok fazla gelir birilerine. çok önemli. msn'de konuşmalar, sabahtan akşama mesaj atmalar.. yanında olsa, gözlerine bakabilsen, o klavye yerine elini tutabilsen belki.. böyle olmayacak. o zaman her şey değişecek. belki ilk defa ''devrim'' bu kadar yakın gelecek. ama teknoloji işte. tüm insan ilişkileri sanal bir ağla kuruluyor, ne kadar yanında, ne kadar gerçek olursa olsun. o salak mesajlar ya da mailler yerine şu an ''mektup'' yazabiliyor olsaydın birilerine, durum çok daha farklı olacaktı..ne yazık ki pekçok şey için çok geç."

bu kısım bitirdi beni bu gece için :) cidden herşeyin sanal olduğu gerçeği ve sanalla gerçek olanı ayırt edememek, edemediğini anlatamamak. hepimizin böyle bir hikayesi var sanırsam. birinin sıradanlaşması bile gerçek hayata sokulamayacak bir ayıp. esasında gerçeklerimiz mahrem olmuş, sanallığımız ise ruhumuz..mektubu eline alsaydı birileri, benim dokunduğum o kağıda dokunabilseydi anlasa ne gam anlamasa ne gam değil mi? ben gerçek olduğundan emin olacaktım ve bir kez olsun ayırt edebilecektim mahremle namahremi..

pek çok şey için çok geç.. kendimiz için çok geç, devrim için çok geç, birileri için çok geç..geç herşey için geç.. ^^
ben mektup yazmıştım sana sayfalarca.. gerçekliğe çok önem verdiğin için sen. mektubu yazarken istediğim tek şey ellerimin değdiği o sayfalara senin de ellerinin değmesiydi. bunu sana hiç söylememiştim ben. benim yerime sen söyledin. ''gerçek olduğundan emin olacaktım'' sahi buna gerçekten ihtiyaç var mıydı? hiç ''gerçek'' olamamışım demek ki. yazık. bir tarafım kimsenin annesi babası olmak zorunda değilsin diyor diğer tarafım anne olmaya çoktan programlanmış gibi. kendimden artık başka türlüsünü bekleyemiyorum. alıştım bu anne rolüne. kimse bana babamın gösterdiği şefkati göstermezken ben birilerine annelik yapmaya adadım kendimi. sanki kendimi adadığım her şey bana dönüyormuş gibi. arkadan bakan olmaya da en az annelik yapmaya alıştığım kadar alıştım. istiyorum ki annenin yanında ne kadar rahatsan, güvendeysen öyle bir hayat vereyim sana. dışarıdaki tüm kötülüklerden koruyayım. sakınayım. çocuklar topunu aldığında bağırayım onlara. dünyayı kurtarmak isteyeceğin yaşa gelmeden kendi hayatında devrim yaptırayım, inandırayım insanlara ve dünya'nın güzelliklerine. koşulsuz sevmenin zor olmadığını göstereyim, bağlanmanın kötü bir şey olmadığını uygulamalı anlatayım.. ama yok. birilerine bağlanmak için o'nu sevmek lazım. ortada büyüklüğünden korkulacak bir sevgi olmalı. ama yok. senin için ne kadar kolay ''git kendine sevgili bul'' demek. elin hiç titremeden, için hiç acımadan. sen kıskanmayı bile saçma buluyorsun. vakt-i zamanında bir kere ersin'i kıskandın diye.. çocukça bir şeydi zaten. gençtin o zaman. şimdi olsa asla yapmazsın. yapmıyorsun da zaten. ben sana desem hebele beni seviyormuş diye ''e ne güzel sen de git onu sev'' dersin. başka şehirde desem, ohoo nolacak ki dersin. biz de başka şehirdeyiz ama diyecek gibi olurum, neyse'lerinden korkar susarım. demem bir şey. hiç yoktan üzülürüm. ben işte böyle böyle ayakbağı olurum sana ama gitmeye de cesaretim olmaz. sen bunu bilirsin ve beni kaybetmekten hiç korkmazsın. nasıl olsa başını her çevirdiğinde, her çağırdığında ben burdayımdır. ben başımı çevirdiğimde bile bulamam seni. hele sinirliysen.. sen beni istediğin her zaman duvarlarının arkasına alabilirsin. susarsın, konuşmazsın. cevap vermezsin hiçbir şeye. ben her şeyin sesini açarım. içimdeki her şeyi sustururum senden gelecek tek bir şeyi bile kaçırmamak için. ama sen susmaya devam edersin. sonra hiç beklemediğim bir anda kafanı uzatırsın, yüz görümlüğü. sevincimi kursağımda bırakıp geri girersin odana. ama ben bu süre zarfında senden hiç nefret etmem. sen nefret ettiğimi sanırsın. inanmazsın bana. sen benim senden nefret etmeme bile sevinirsin. ben de salak salak beni sevmeni beklerim. sana yazdığım her şey sonuçsuz kalır. okur geçersin. ben her satırda biraz daha ölürüm.

**
''ben de sana yetecek kadar ben kalmadı.''

**
mehmet: daha iyi misin? kusacak mısın?

yurdanur: eve çok yaklaştık, sen dön artık istersen. ev hemen şurası. pencereden baksalar görürler.

mehmet: biraz daha hava alalım mı? gir hemen yat tamam mı? onların yanında durma, anlaşılır.

yurdanur: tamam.

mehmet: du bakiyim, al at şunu ağzına. (sakız veriyor)

yurdanur: ben sakız çiğneyemem. hemen yutuveririm.

mehmet: çiğne çiğne. ağzının kokusunu alır. her şeyin bir yolunu bulacağım yurdanur, söz. umutsuzluğa kapılma. hele sabah olsun.. bak ne güzel olacak her şey, görürsün. nasıl bir şey bu biliyor musun? hani karanlık bir gecede ıssız bir yokuşu tek başına inerken bir köşeye dönersin de deniz çıkar ya karşına. sonra o denizde bir gemi belirir, şıkır şıkır ışıklarla geçip gider. sen sevinirsin, hiç nedensiz ama. sonra için kıpır kıpırdır ya hani.. öyle işte. seni tanıdığımdan beri gemi geçiyor içimden. hep ama.

- öpüşme şeysi var burda-

yurdanur: sakızı yuttum.

mehmet: (allah'ım mükemmel bi şekilde gülüyor yine) yenisini alırım ben sana.

yurdanur: git hadi sen.

mehmet: tamam, sen eve gidene kadar bekliyorum ben.
(zaman geçiyor, mehmetle yurdanur evleniyor, feriha isimli bir kız çucukları oluyor. yurdanur feriha'ya anlatıyor)

yurdanur: orada öyle ne kadar durdu bilmiyorum, arkamı dönüp bakamıyordum. sokağın başında bana bakarken bir kez daha görsem onu koşup kollarına atılacağımdan bir daha hiç eve dönemeyeceğimden korkuyordum. ondan mıydı bakamayışım? o bahsettiği gemi benim de içimden geçiyordu, bütün karanlıkları yararak.. bayram yeriydi her yan, ışıl ışıl..

**
her şey tek bir soruyla bitti.. 12/08/08

- nerden biliyorsun ki sapık olmadığımı?
- şimdi sana bir şey söyleyeceğim ama üzülür müsün ki?
- bana sahip olmak neden bu kadar önemli?
- lanet olsun, neden unutamıyorsun beni?!
benim hep şüphelerim vardı. öyle ya, bize iyi bir hukukçu olmanın şartı olarak hep her şeyden şüphe etmeyi tembihlemişlerdi. şimdi anlıyorum, hiçbir zaman iyi bir hukukçu olamayacağım. ben hep sana inandım. şüphe ettiğim onlarca şeyi susturdum. canım dediğim bütün insanların sesini kıstım, hatta kapattım. herkesi bilerek uzaklaştırdım etrafımdan. çünkü onların doğrularını duymak istemedim. sandım ki ben hayal kurarsam, çok istersem ve inanırsam olacak bu sefer. daha önce hiç olmadığı bundan sonra olmayacağı anlamına gelmiyor. hem negzel işte, sende olsaydı bu değişiklik ben kimsenin üzerinde güzel durmayan ''devrim''i hemencecik yapıştıracaktım hayatlarımıza. ikarus da mutlu olacaktı. ama sen sezar olmayı tercih ettin. öldürdün beni sezar. içimdeki bütün şüpheleri yok ettin o gece. sen ''konuşmadığımız şeyler var'' dedikçe ben hala içimden aslında içinde bir yerlerde bana dair bir şeyler olduğunu sanıyordum. içten içe seviniyordum. ama artık biliyorum. sen de onlar gibisin.. sen de sadece sevdiğini sandın. sevmedin. hem de hiç. arada şımarabileceğin, dertlerini anlatabileceğin, soljenitsin'i sorabileceğin, gitmek istediğinde gidebileceğin gelmek istediğinde de gelebileceğin birini arıyordun, buldun. ben o gece iki yıl boyunca bana hep mutluluk verdiğini sandığım, yaşam destek ünitesiymiş gibi yüksek doz aldığım hayallerimin beni intihar sebebi olarak gördüğüm gerçeklerinden daha fazla öldürdüğünü anladım. ve bıraktım. bitti. hergün ağlardım ben. o gece çok zorladım kendimi yine ağlayabilmek için. nefret edebilmek için senden. yapamadım. hala ne ağlayabiliyorum, ne nefret edebiliyorum. arada yine ümit verici sözler söylüyorsun, onlara sarılıp uyumak istiyorum geceleri. onu da beceremiyorum. artık ''ben ufaktan gidiyim'' dediğinde aklım ve kalbim çıkacak gibi olmuyor. seni beklemiyorum sabahtan akşama kadar elimde telefon, gözümde ekran. gelip gelmemen bir şeyi değiştirmiyor. ben artık rahat uyuyorum. kafamı o yastığa vicdanımdan gelen sinyaller olmadan koyuyorum. ne seni ne beni düşünürdüm ben geceleri, o rüyaların işiydi. uyanık olduğum her karanlık vakti ben ılgın'ı düşündüm. ona yapamadığın ama bana çatır çatır yaptığın şeyleri. annemin her konuyu ''yuva yıkanın yuvası olmaz''a bağlayışını. farkında olmadan ılgın'a yaptıklarımı. hayatımda hep köşe bucak kaçtığım ama hep beni ebeleyen aldatmanın gidip ılgın'ı sobelemesini, çanak çömleği de kendi sesimle patlatışımı. istisnasız her gece rüyama gelen sedat'ın ''aynı anda iki kişi sevilmez'' nutuklarnıı. bütün arkadaşlarımın senden nefret edişini. sözlüklerde, dizilerde, hayatta yerden yere vurulan 2. kadınları. başını omzuma koyduğun bir gece eksilen sayılardan kimseyi kaybetmediğini söylediğin o gece sana herkesi kaybet ama kendini kaybetme demiştim ya. ben kendimi kaybettim görkem. ben kendimi arıyorken hem olmaktan en çok korktuğum yerde hem de en çok istediğim yerde buluyordum kendimi, anca sen varsan. ama sen yoktun. sen yoksun. sen sadece bir hayalsin. güzel ama bitmesi gereken bir hayal. artık geçmişi ve geleceği olmayan bir ölü. ben ki hayatında en çok istediği şey güneydoğu'ya gidip töre cinayetlerini, doğu'ya gidip kadın haklarını anlatmayı isteyen kadın. ne diyecektim oradaki kadınlara? ''çocuk doğurmak zorunda değilsiniz, şiddete katlanmak zorunda değilsiniz. sizi aldatan bi adama dayanmak zorunda değilsiniz!'' bu mu? peki sormaz mıydı benimle gelen arkadaşım sen niye katlandın iki sene boyunca diye? ben ne derdim içimdeki o salak çocuğa? hazal su ile bir şey izliyorduk o gün. adam kadını dövdü. ve ben kendimi acaba dertten meylettiğin o şiddetini kontrol edemezsen yine de seninle olur muyum diye düşünürken buldum. tereddüt ettim. kendimden iğrendim. bunun cevabı çok açık. ikileme düşülmemesi gerektiği kadar açık. adam sena şiddet uyguladıysa, gidersin. aldattıysa çoluk çocuk demez yine gidersin. ben televizyonda, sözlüklerde, hayatta eleştirdiğim yerden yere vurduğum kadınlar gibi olmaya başladım. sen kabul etmesen de ben aldatıldım ve bunu kabullendim. hem de iki kez. ben kendimi kaybettim görkem. kendime olan saygımı. cümlelerimi. topuğuma yiyeceğim kurşunları düşünmeden gidip kurtaracağım kadınları kaybettim. sen yokken, hiç olmamışken yanımda olan ve olacak olan insanları kaybettim. sen bunlara değmezdin. ben senin hayatında hiç olmadım. yoktum, hiç olmadım. o yüzden ağlamadım. ağlamayacağım. burada yalnızlığa alışması gereken de benim. bir şeylere alışmak zorunda olan ve her şeye sil baştan başlayacak olan da benim. sana düşen tek şey, ılgın. ve bu da sana yetiyor. sen ılgın'ı seviyorsun. onu kaybetmekten korkuyorsun. farkında değilsin ama o'na bağlısın. artık canımı acıtmıyor kadınlarından konuşmak. ne sahra, ne deniz, ne ecem, ne de ılgın. ne de bilmediğim ve artık bilmek istemediğim diğerleri. ben eskiden nasıl bir kadınsam, 12'sinden beri öyleyim. ''sen benim sevgilimsin ne arkadaşım'' diyebileceğin bir kadın değilim mesela. sana yavşayan ve bu yavşamaya ses çıkartan sevgilinin dertlerini dinleyebilecek kadar arkadaşın olabilecek ya da sevgilinle konuşurken benle hayal kurabileceğin kadar sevgilin sayılabilecek biri hiç değilim. bana dediğin gibi tatlım derken ılgın'a, sarılırken, gelen arkadaşlarını başından yollarken, benle konuşmak için kavga ederken babanla, her boku anlatırken ama benimle konuştuğunu anlatmazken ılgın'a.. için rahat olsun. benimki gibi. çünkü ben artık yokum bu çirkin üçgenlerin içinde. ben köşeleri hep bana batan bu çokgenlerde yokum. sen benim arkadaşım da değilsin.. çünkü arkadaş dediğin böyle olmaz. tek taraflı arkadaşlık olmaz. hayat ne çabuk değiştiriyor her şeyi. sadece bir gecede söküp atabildim seni. keşke daha önce yapabilseymişim. ama ne diyorlar, olacağına varır her şey. demek zamanı gelmemişti. ben bir ve daha fazla sene bir hayali bekleyemezdim. eğer en ufak bir şüphem kalmış olsaydı içindekilere dair.. annem gibi beklerdim seni, babamı beklediği gibi. ama sen babam değilsin. ve ben de annem. hiç gelmeyecek birini bekleyecek kadar kaybetmemişim kendimi şükür. her ne kadar ''rahibe hayatı mı yaşıycan'' diye sorsan da, anlıyorum şimdi. çok isterdin annem gibi bekleyeyim seni. ben anladım geç de olsa yaptıklarımı hiç yapmamam gerektiğini. pişman olduğum o kadar şey var ki.. keşke kendini bu kadar abartmanı sağlayacak şeyler yapmasaydım. keşke arkadaşlarımla buluştuğumda mesaj attığında ''geliyorum'' dediğimde bundan kendini pay çıkartmanı sağlayacak kadar değerli olduğunu hissettirmeseydim sana. üstelemeseydim keşke olmaması gereken şeylerin olması için. aramasaydım, mesaj atmasaydım, mektup yazmasaydım. keşke en başından hiç söylemeseydim sana ne hissettiğimi.. sen yazdıklarını bile göstermezken bana, ben sana hayallerimi açmasaydım. şu bloğu sadece başka şeylerle doldursaydım. aşkımdan geberirken sevgililerini dinlemeseydim keşke. aşık olmak için seni bulduğuma, sana aşık olduğuma hiç pişman değilim bak. henüz yani. benle ilgili hiçbir şeyi hatırlamak zorunda olmadığın halde hatırlaman gerekiyormuş gibi davrandığım, beni sevmeni beklediğim, aptal aptal davranıp kaçırttığım, baskı yaptığım için pişmanım. en çok da ılgın'ı bile bile ısrar ettiğim için pişmanım. sanki bir şey olacakmış gibi.. şimdi kendime bakıyorum, üçüncü bir kişi gibi. hala senden nefret edemiyorum. kendimden ediyorum ama. kısa zamanda pişman olacak ne çok şey yapmışım.. sen bana ne yapmışsın görkem? ben kendime ne yapmışım böyle? ne zaman bu hale gelmişim? niye hiçbir yardımı kabul etmemişim? artık sen de herkes gibiysen ben kimim görkem? kronik güçlü kadın.. ben seni gerçekten çok sevdim görkem. kimsenin sevemeyeceği gibi. sevemeyeceği kadar. bir şeylere yetebildiğini bilsem inan hiç vazgeçmezdim. sen benden vazgeçmesen.. ben şimdi dalga geçtiğimiz o çocuklar gibi yaptıklarımı hatırlayıp utanmasam, senin gibi güzel günler olduğuna kendimi inandırabilsem, pişmanlıktan gebermesem, hala bir şeyler için bu kadar çabalamasam, sen armut pişmeden avcuma düşsen.. olmaz diğ mi? geç artık her şey için çok geç. ne kaldı elimizde? çaresiz kaldık. eskiden olsa, çok değil iki hafta önce, seni kimsenin benim seni sevdiğim kadar sevemeyeceğiyle övünürdüm. oysa senin umrunda değil bu.. sen birini sevmeden de o'nunla olabilirsin zaten. dudağın çoktan değişmiştir başka kadınların dudağına. ve ellerin. tabi boynun. mutlu muyuz? mutlusun. mutlu olmalısın. çünkü ben senden bu yüzden vazgeçtim görkem. mutlu ol diye. kurtul benden diye. istemediğin biriyle daha fazla uğraşma diye. ''özellikle son üç haftadır'' deme bir daha diye. kafan karışmasın diye. o güzel beynin benimle yorulmasın diye. hem ılgın rahat etsin, hem sen. düşme ikilemlere. git ılgın'ı sev. ama bana da su altından ümit verme. çünkü ben sana kendimi verdim. daha fazla bir şey veremem. kalmadı. ankara'ya geldiğimde görüşme benimle. telefon açarsam bir daha yüzsüzce, özlem krizlerindeyken, açma. her şey eskisi gibi olsun. ben yazlık bir şey olarak kalayım. kışın unuttuğun yazın birden hatırladığın biri. rakı masası mezesi ya da sigara dumanı olmayacak -aslına bakarsan hiç olmamış- biri. ben önce fidel'i şimdi de görkem'i özgür bırakıyorum.. hiç benim olmamış iki insanı. sen de beni özgür bırak artık görkem. çok üzüldük. bak sadece ben üzüldüm demiyorum, bu işte, adı olmayan bu şey her ne ise, onda beraberdik. kısa ya da uzun, az ya da çok.. bir gün bitmesindense hiç başlamaması daha iyiydi. iyi ki vardın ve gerçektin. gerçekçiydin. iyi ki hayallerimi tehlike olarak adlandırdın ve beni kendinden uzak tuttun. belki deneseydik.. artık belkiler yok. artık eminiz her şeyden. biz güzel bir masaldık. masalı güzel sonla bitirmeyerek biz de kendi çapımızda bir devrim yapmış olduk bile. ben devrimin önce insanların hayatlarında yapılması gerektiğini savunan kadın, sensiz ilk devrimimi yaptım. ben huzur veren erkeğin sen olmadığını sonunda anladım. kurduğum hayalleri başkasıyla da gerçekleştirebileceğimi ve gerçekten seven bir adam bulabileceğime inandım. ben beni iki yıldır eritip yok eden hastalıktan kurtuldum. senin 14 kasımda duyduğun sesinden anlamalıydım, sen çoktan kurtulmuşsun. nokta kondu, bitti en güzel hikayem. görkem, ben güçlü bir kadınım. seni yine özleyeceğim ama bu da geçecek. her şeyin geçip gittiği gibi. her şeyin hemen değişebildiği gibi.

ben artık cesurum.
bizi üzen neyse.. burada bitsin.

bir zblog yazısında demiştin hani, ''bitmesin.''
bitti, görkem.

yasemin mori: '' yarına kalsam ne umuyorsun? ''
**
yurdanur: mehmet, çok mutluyum.. çok uzak bir yolculuktan geri döneceksin. bir vapur müjdeledi bana az evvel. seni limandan uğurlayışımı hatırlıyorum. masmavi denizin ortasında ak köpükler bırakarak giden o gemiyi.. martıları, simit atan çocuğu.. seni götüren gemiler elbet geri getirecek. yoksa kimse sevmezdi gemileri, öyle ya. yavaşça gireceksin kapıdan, hiçbir şey sormayacağım. sen de sakın hiçbir şey deme. istemedikleri başkalarının ayıbı. yüzüme bakacaksın, biliyorum, yorgunsun. tertemiz serin çarşaflarda uyutacağım seni, masal anlatacağım çocuk eyler gibi. hatırlar mısın bir gün sana ''sen benim hem ailem hem de vatanımsın artık'' demiştim. uzun süredir kayıp bir kızın romanı bu, sonunda vatanına kavuşan mutlu bir kızın romanı..

**
kudra blog;

adamın biri "sağlıklı bir yas dönemi için iyi bir defin töreni gerekli" demişti. şimdi olan bitense galip 'çıktığım' bütün savaşların suretlerinin bana dönmesi. iyi bir defin töreninden ziyade neredeyse havada uçarcasına fırlatılmış kadavralardan oluyor hepsi. son dört yılda iki sırt hatırlıyorum, bana dönüp gitmiş olan ve benim hiç sıkılmadan gidişini izlediğim. tek fark birisi tişörtlüydü birisi gömlekli, demek ki neymiş...yoksa kim dolar eline diline tenine bunca geçmiş sevdayı geçmiş derken de ne "-di"li, ne de "-miş"li geçmiş sevda. bildiğin boylu boyunca elinden teninden dilinden içinden geçmiş sevda..

**
..hayat:
bunların hepsinin farkındayım. korkmuyorum kimseden ama güvenmiyorum da kimseye.
..hayat:
ben eternalsunshine'daki joel gibiyim. kim biraz şefkat gösterse peşinden gidebilirim. biraz ilgi göstersin, biraz orta nokta olsun etkilenebilirim ben. eğer daha fazlası varsa, kafamda çizdiğim adama yaklaşıyorsa aşık bile olabilirim. bu zamana kadar bir kez aşık olduğumu sandım, iki kez de aşık olduğumdan emin oldum. arada hoşlandıklarım da oldu, evet. aşık olduğum ve sandığım adamların hepsi beni sevdiğini sandı. ben de uzun süre beni sevdiklerini sandım. oysa sevdiklerini sanıyorlardı. ben hiçbirisinin elini tutamadım, hiçbirisi için sevdiceğim diyemedim. hep o adı konmamışlıklar yüzünden. hayatımdaki herkese ne yaparlarsa yapsınlar yanlarında olacağımın garantisini sadece sözle değil icraatla gösterdim. hiçkimse beni kaybetme korkusu duymadı. çünkü biliyorlardı çağırdıklarında geleceğimi. o yüzden rahat rahat dengesiz davranabildiler bana. bir allahın kulu da karşıma çıkıp adam gibi seviyorum diyemedi. ben herkesi kaçırdım istemeden, herkes kaçtı gitti benden. en uzağıma. hiçbirisi arkasında durmadı hissettiği şeyin. ve en kötüsü, siktir git bile demediler bana.
..hayat:
el altında kaldım hep. uzaklarındayken bile. ben hayatımda kimsenin ''en''i olmadım. en yakın arkadaşı, en nefret ettiği insan, en sevdiği insan, en aptal insan, en zeki insan, en güzel kadın, en şirin yaratık, en iyi insan, en başarılı kız, en yetenekli kadın gibi gibi. kimsenin sevgilisi de olmadım. kimsenin platoniği de olmadım. kimse bu bipindirik saçlarımı taç olarak görmedi. ellerim kimse için önemli değildi. ben hep bir şeyler için uğraştım. karşıdaki bi adım atıyorsa ben on adım attım. bu arkadaşlıklarımda da böyle oldu. ben ağlarken kimse yanımda olmazdı bırak güldüğümde yanımda olmayı. ben artık sevmekten de sevilmekten de korkuyorum görkem. çünkü gerçekten sevdiğimden eminim ama gerçekten sevildiğimden hiçbir zaman emin olmadım. bu 17 yaşında hayatı anladığını sanan gerzek ergen tribi değil. keşke olsaydı. daha yiyeceğim çok kazık olabilir, daha aslında hiçbir şeye başlamamış olabilirim belki ama gördüklerim ve şimdilik yaşadıklarım yeterince korkutucu.

tüm bunların cevabı ''bul birini takıl'' kadar basit olmamalı. benim yaptığım bu kadar basit değil.. olmayacak da. o yüzden sen ''o'' değilsin. olamazsın da.

**
kaç, kaç benden kaç! açılmaz sandığın o kapıyı yavaşça açtın, bilmiyorsun ki sen taa içimdeki keskin bir şeyleri yerinden oynattın.. sesimi duyma! bu rüzgarla karışmam diyeceksen eğer hiç tadını duyma, hayatı acı tatlı içmeyeceksen eğer.. koş git burdan kaç git burdan şimdi, asla hiç adımı sormam. yoksam ben, yoksam sende yalnızlığa yerini sormam.. hiç yoksam hiç olmadıysam ağlamam, ağlamıycam!
yok sen beni kurtaramazsın kurtaramamış kimse kimseyi. yüzümü tutup kaldıran elin o kadar güzel, o kadar arsız. sen senin, adın ellerin, gözlerin duan dudakların.. içimdeki karanlığı yeniden kararttın. sesimi duyma! bu rüzgarla karışmam diyeceksen eğer hiç tadını duyma, hayatın acı tatlı içmeyeceksen eğer.. koş git burdan kaç git burdan şimdi, asla hiç adımı sormam. yoksam ben yoksam sende yalnızlığa yerini sormam.. hiç yoksam hiç olmadıysam ağlamam, ağlamıycam!
**
hamdolsun..

4 Ağustos 2008 Pazartesi

yalnız ölmesem bari..

- hiç gelmeyecek birisini beklemek
- hiç gelmeyecek birisini özlemek

**
bir kadın git diyorsa aslında gitmesin istiyordur. şey gibi. sezen aksu gibi. misal;

madem ki istiyorsun öyleyse durma git beni düşünme rahat ol, yalnız kalabilirim sen de bilirsin hiçbir acı sonsuza dek sürmez hatta her an yeniden sevebilirim
''olmazdı ben de biliyorum haklısın haydi git korkma seninle gerçekten dost olabiliriz'' aslında ben de uzun zamandan beridir sana ayrılmak istediğimi söylemedim haydi git
git git git...me dur ne olursun gitme kal yalan söyledim
doğru değil ayrılığa daha hiç hazır değilim ''aramızda yaşanacak yarım kalan bir şeyler var'' gitme dur daha şimdiden deliler gibi özledim ''ikimiz için de doğru olan böylesi'' git inan bana sandığın kadar üzgün değilim içimde yepyeni bir hayata başlamanın sevinci ve heyecanı var artık git
git git git...me dur ne olursun gitme kal yalan söyledim doğru değil ayrılığa daha hiç hazır değilim aramızda yaşanacak yarım kalan bir şeyler vargitme dur daha şimdiden ''deliler gibi özledim.''

**
bir adım atsan bana doğru, gözgöze gelsek sonra.. noluur noluur noluur.. kendini bana ver. ''ya benimsin ya da ölüsün'' budur tek söylediğim!

**
yutuubu kapatıp beni çemberimde gül oya izlemekten alıkoyan zihni-eti vicdanlarıyla başbaşa bırakıyorum.

**
allaam, midem bulanıyor. yurdanur da böyleydi. ota boka midesi bulanırdı. öf. tabi benim yanımda '' dur tamam, otur hemen. sandalye getireyim ama önce doktoru arayalım, ya da hastaneye gidelim? napiyim? ''diyen bir mehmet yok. haliyle ''öp geçsin'' de diyemiyorum. ve midem bulanmaya devam ediyor.

mehmet'i dinle sen.. nefes al, ver.

**
- of. git yat ya sen. gidip yatsana sen.

bence de.. tehlikeli oluyorum. en azından midem.

3 Ağustos 2008 Pazar

hayat beni neden yoruyosuuun? halk bunu istiyor!

sene 2006. bir sene öncesinde vega son albümü hafif müzik'i çıkartmış, serzenişte ile hayran kitlesine hayran katmış, tadından hiçbir şey kaybetmeden popülerleşmeye başlamış. o dönem kulağımda, elimde, dilimde olan tek şey o albüm. doğumgünü olan herkese gidip hem vega'yı sevdirmek hem albüm satışlarını yükseltmek hem de vega'yı sevindirmek için bu albümü aldığım zamanlar. işte yine o günlerden biri, bir doğumgünü dönüşü dolmuşa binmişim. hala özlemle andığım musukiçalarım var kulağımda ve ankara çalıyor, lakin kulağıma başka bir ses gelmekte. kulaklığı çıkarıyorum ve şaşkınlık ve saygıyla andığım o ağbiyle karşılaşıyorum. hafif müzik çalıyor dolmuşta. radyodur sanıyorum ama yanıyor zaman'la devam ediyor şaşkınlığım. sonra sırasıyla ben inene kadar bütün albümü çalıyor ağbi. ben ne zaman vega dinlesem muhakkak anıyorum kendisini. bugün bir kez daha adını zikretmemin nedeni ise az önce bir magazin programında vega'yı duymuş olmam. ''tamam sustum'' isimli nadide eseri bir demet akalın şarkısına dönüştürmek suretiyle, sözlerini de rengarenk yazarak bir habere katık ettiler az önce. evet. ben bunu da gördüm ya daha ne diyeyim. ama sen çok büyük bir insansın ağbi, valla.

**
benimle korku filmi izleyecek olan insanlara allah'tan sabır, yakınlarımızda olanlara kolaylık diliyorum.

**
özge özberk evliymiş. özge özberk çogüzel. özge özberk'i gördükçe içime kapanıyorum.

**
- '' galiba sen hep olduğun yerdeydin, yakınlaşan bendim.. ''

**
hayatım boyunca iyelik ekleriyle problem yaşadım ben. yavuz çetin ''erkeğin olmak istiyorum'' ya da şebnem ferah ''bırak kadının olayım'' dediğinde pek bir şey hissetmedim haliyle. imrendim evet. kıskanmadım bak, imrendim. ama birol namoğlu ''kadınım'' dediğinde bana nolduğunu anlayamıyorum.

**
karım ya da kocam değil, eşim.

**
.
.
- bir kedi alsam.. o zaman sever misin beni?
- hoşça kal.
.
.

**
nihat doğan.

**
gün geçmiyor ki yollara düşmek için yeni nedenler ortaya çıkmasın.. bu sefer yol haritamızı izmir'e, izmir'in fatsa'yı andıran süper ilçesi dikili'ye çeviriyoruz. sağda solda gördüğümüz afişleri değerlendirerek haberin kaynağına ulaşıyoruz;

http://www.anarsist.org/duyurular/10129-sgdf-4-uluslararasi-yaz-kampi-yuzumuzu/

**
bugün hasu hanım'la iki saat internetten sonsuzluk ve birgün'ü bulmaya çalıştık. lakin beceremedik. tam umudumu kaybediyorken kanal 24'ün yayın akışı çarptı gözüme. eğer bir yanlış anlaşılma mezvu bahis değilse, bu salı (5 ağustos 2008) saat 21.30'da sonsuzluk ve bir gün ekranlarda olacak. allah'ım umarım nadiren yakaladığım şanslardan biridir bu. lüffen lüffen lüffen. amin.

- sen niye arıyosun ki bu filmi bu kadar
- kesin G. söylemiştir
- evet.
- o zaman kesin siyasidir
- değil be.
- aşk değildir ama
- aşkımsı.
- off
- sana off.

**
semum hayatımda (zorla) izlediğim en kötü filmlerden biri. kedinin öyle sıçramasından belliydi. banu'nun allah cezasını versin. raci'yi elindeki zımbırtı korusun. burak hakkı rol yapmayı öğrensin. ayça inci kendine has o güzelliğini sonradan batırmasın. insanlar haklarını kötüye kullanmasın.

**
(bkz: #2580007)

**
karın kası olmayan bir adamın spor salonuna gitmesine gerek yok bence. spor salonu denilen yerler de gereksiz yerler bence. bence ince fitilli kadife ceket her şeyi çözer. aslında, bir cinnet her şeyi halleder!

**
yıllardır hayatımızda ''bu boğaz öküze bile ilham verir'' diyen ve ''7 notayla en fazla kaç şarkı yapılabilir ki?'' diye sorabilen serdar ortaç isimli bir amcamız var. ne kadar eleştirirsek eleştirelim, ben ne kadar sadece ahmet kaya olayından dolayı bile nefret edersem edeyim bu adam piyasaya şarkı yapmayı beceriyor arkadaşım. ''halk bunu istiyor'' yalanına inanmayan ve o yalandan köşe bucak kaçan biri olarak söylüyorum bunu. yıllardır daha ilk dinleyişte ''ahan da serdar ortaç şarkısı'' dedirtebilecek ve kliplerine bakmadan ''şurda şu hareketi yapıyordur, böyle dans ediyordur'' diyebileceğimiz kadar aynı bu adam. ve böyle olmaya da devam edecek. biz ne kadar sevmesek de bir kere dinlememizle bu adamın bütün şarkılarını ezbere söylemeye de devam edeceğiz. ben kabullendim.

**
- ömrünü tek kadınla geçirebilen ilginç insan
- her gün pilav yenir mi arkadaşım?

zıkkım ye. bok ye.

**
kürşat tüzmen kendine sarışın sevgili yapmış. kadın hiç de taş değil. ve hayır, kıskanmıyorum.

**
yurdanur: hıh, geciktin. noldu? nasıl geçti?
mehmet: çok kuyruk vardı. sıra gelmedi. (öpücük bi tane, çogüzel bi tane. en güzelinden olsun. evet.)
y: olsun.. ben de gidecektim ya, beraber gideriz yine.
y: yemeği getireyim mi? (allah'ım buradaki sarılma sahnesi.. kaybetme korkusu.)
y: mehmet neyin var?
m: gel, oturalım biraz.
y: mehmet noldu, korkutma beni.
m: birkaç gündür iyi görmüyorum seni.
y: nasıl, anlayamadım?
m: bilmiyorum. yabancı gibiyiz. farkında değil misin? sanki uzaklaşıyor gibisin benden..
y: ben mi? mehmet ne diyorsun?
m: ben.. bak, şairin de dediği gibi sana gül bahçesi vaadetmedim, yani ne bileyim.. burası.. yurdanur, bana gerçeği söyle. mutlu musun?
y: sen kendini suçlu hissediyorsun mehmet. problem ben değilim. şikayet ettim mi, yüzümü astım mı? sana belli ettim mi?
m: neyi belli ettin mi?
y: öyle demek istemedim. evet zor. buna alışmak zor. yeni bir yaşam kurmak, birsürü alışkanlıktan vazgeçmek, yarını düşünmek, tüpü idare etmek, ''yemeğin etini az patatesini çok koymak'' da zor. ama çabalıyorum ben mehmet. ben öğreniyorum. seni, beni, bizi yaşatmayı öğreniyorum.
m: ben mutlu musun diye sordum.
y: mutluluk ne? gördüğümüz filmlerdeki gbi ağaçların arasında kovalamaca oynamak mı? bu mu mutluluk dediğin? hayatımda ilk kez bir işe yaramayı öğreniyorum, bir işe yaradığımı hissediyorum. bir şeyleri yönlendirmeyi, idare etmeyi öğreniyorum. mutluyum ben. sen varsın çünkü. sen şu kapıdan girince her şey bitiyor işte. saray oluyor tek göz oda. neden böyle düşündün? aksini mi bekledin benden? olmayacak mı sandın? başaramayacak mıyız? yapacağız mehmet.. bak gör nasıl güzelleşecek her şey..
m: ben öyle demek istemedim..
y: benim yerim burası.. senin yanın. '' sen benim hem ailem hem vatanımsın artık ''

evet bundan sonrası yine mükemmel bir öpücük, sımsıkı sarılış, önce ''aşk sevişmek değil yanyana uyuyabilmektir'' sonra ''aşk yanında yatıp uyuyamamaktır''a dönen gerçek olamayacak kadar güzel bir bakış ve yine dizine başını düşürüş..

23 Haziran 2008 Pazartesi

bahçede

çok üşüyorum.

bu kahrolası yaz sıcağında üşüyorum. ateşim çıkmıyor ama. sadece bir titreme var. küresel ısınıyorum sanırım. topak şeylere ilgim vardır benim. o yüzden en sevdiğim hayvanları sayarken fillerden, hipopotamlardan, kutup ayılarından filan bahsederim. işte şimdi kendimi tam da o küçük buz parçası üzerinde yalnız kalan kutup ayısı gibi hissediyorum. beni kameraya alan ya da fotoğrafımı çeken biri var mı bilmiyorum. olmasa daha iyi. çünkü ben hiçbir zaman fotojenik bir insan olamadım. istedim ama olamadım. o yüzden fotoğraflardan haz etmem. ben anı dondurmayı sevmem. ben çilekli dondurma yiyince midesi bulanan bir kızım. ve ece temelkuran'ı hayalkırıklığına uğratmak istemem ama, hiç peçete koleksiyonum da olmadı. ben mektup biriktirmeyi severdim. şimdi tıpkı olduğu gibi. annemin günlüklerini ve babama yazdığı şiirleri okuyarak büyüdüm. onları biriktirdim hayat bilgisi defterimde. annem edebiyat mezunuydu fakat şiirleri hiçbir zaman içimde göğe bakma hissi uyandırmadı bende. yine de içten içe düz yazıyı şiire zilyon kere tercih etmeme rağmen bir gün birilerine şiir yazabilme ihtimalimi düşündüm. tek bir farkla, ben annemden daha güzel yazmalıydım. bir gün benim çocuğuma kalacak olan o his külliyatlarında çocuğum benim arkamdan ''annem de amma saçmalamış'' dememeli. aksine, ''anneme bak, neler yaşamış'' demeli.

çok üşüyorum.

kafamda zilyon tane düşünce ve içime atmaktan şişmanladığım bir sürü üzüntü var. dokunmasını beklemem kimsenin ağlamak için. şu günlerde müstear adıyla müstesna bir insan değilim. adımın sadece ''melankolik'' kısmını görüyor gözlerim. biraz buğulu sanki her şey. kesin değil. ben bu belirsizlik halini hiç sevmem. hayatımda beklemek ve bellirleyememek kadar nefret ettiğim şeyler yoktur. oysa hayat sanki bana beklemekten başka çare vermiyor. inadına hiçbir sorunun, soru ögesi içermeyenlerin bile, cevabını vermiyor. benim bulmama izin vermiyor. hayatımda, hiçbir şeyin bir ''ad''ı yok. oysa benim için çok önemlidir ''ad''lar. çünkü birine ad veremezsem, sıfatlarım onu, nitelerim. işaret parmağımı uzatıp rencide ederim. gözlerimi dikerim, gözümün önünden gitmesin diye. hiçbir şeyi kaçırmak istemem çünkü. her şeyi kontrol altına alıp her daim haklı çıkmak değil derdim. evet, bi ara bunu da deli gibi istemiştim. sonra deli olmayı çok istedim. her şeyi elimin tersiyle itip, gönlümce küfredebilmeyi, bunun için yüzümün kızarmamasını, başıma ne gelirse gelsin hiçbir şeyden sorumlu olmamayı, her şeye yeniden başlayabilme gücünü çok istedim. bana yapılan haksızlıklara inat, yaptığım hiçbir haksız fiilden sorumlu olmayacaktım çünkü o zaman. o zaman belki de ilk defa ''karşılıksızlık'' farklı bir boyut kazanacaktı üçüncü boyuta sık sık giden lakin geri gelmeyi hep reddedip bi kısmını orada bırakarak eksilmeyi tercih eden aklım için.

çok üşüyorum.

kendime yasakladığım zilyonlarca şarkıdan sadece biri çınlıyor şu an kulağımda. ''ısınamazsın ağlarken'' diyor deniz. ben deniz adını çok severim. denizleri çok severim. deniz'leri çok severim. belki ece temelkuran bilmez, belki de en bi çok yaptığı bir şeydi, ben isim biriktiririm defterimin arasında. doğmamış ve doğmayacak olan yüzlerce çocuğum vardır. hepsinin de bir adı. onları ''sıradanlık''tan kurtarmayı bahşeden adları. hepsi hazır. her gün bir yenisi ekleniyor onlara. ben her gün, içimdeki çocuğu öldürmek istedikçe, başka çocuklar doğuruyorum. belki çok sevdiğim halde tutmaktan- dokunmaktan deli gibi korktuğum kediler doğuramıyorum, yollayamıyorum çay fincanlarının kenarında ece temelkuran gibi. ya da o'nun ''zira''ları yerine, benim ''ama''larım daha baskın. ben hep içine kapanık ve çözülmeyi beklenen ''taraf'' olmayı isterken, baskın olmak zorunda bırakılıyorum. ya da kendimi bu konuma düşürüyorum. benim için çok zamandır haklı olmanın ya da hata yapmanın bir anlamı yok. yaptığım şeylerden pişman olmayı yapmadıklarıma tercih ettiğim filan da yok. sadece bir gün, gelişine vurduğum ortanın ağlarla buluşmasını istiyorum. doksana girmek zorunda değil. çocukken oynadığım dokuz aylık, yirmi bir aylık, doksan dakikalık maçlar şu an hiçbir şey ifade etmiyor. ben yeni başladım çünkü her şeye.

çok üşüyorum.

içimde sonuna ''meli - malı'' eklediğim zilyon tane cümle var. attığım ve atmak zorunda olduğum adımların her nefeste yenilendiğini hissettikçe nabzımla birlikte artıyor gerekliliklerim. çünkü ben her nefeste biraz daha büyüyorum. her nefeste biraz daha yaşlanıyorum. benim derin nefeslerim büyük beklentilerim. sabrım yok pek evrimi beklemeye. belki de bu yüzden kalbim hiç kenarlarından alınmasına müsait değil. bu yüzden belki de direk kırılmayı tercih ediyor. sanırım bu victor hugo'yu hiç dinlemediğim anlamına da geliyor. o'na söylemeyi çok isterdim bir değirmenin arkasında dinin mucizelerini görüp hayata bağlanmanın sadece o'nun kitaplarında olduğunu ve insanlığın hiçbir zaman sert olmak varken yumuşak olmayı tercih etmediğini. bu yüzden herhalükarda kırılıp incindiklerini. unutmadan bir de eklemek isterdim, içimdeki mutfaktaayaksesleri bandosunun mucize beklemeyi artık huzurdan saymadığını. kalbimi ya da bedenim çıldırmasına rağmen hiçbir zaman gidemediği vekaleten yerine seyahate yolladığı beynimi kullanmıyorum artık. hangisi boştaysa. çünkü bence insanlar bireysel olmak yerine takım oyununa önem vermeli. boşta biri varsa, ona pas atmalı. ve bilmeli tek kişinin sorumluluğunun her zaman bölünmüş sorumluluktan daha ağır olduğunu.

çok üşüyorum.

ben sahip olduğum zilyonlarca hayali ve kurduğum binlerce ''meli- malı'' cümlesini gerçekleştiremeyecek olmaktan korkuyorum. ölümün engel teşkil etmesi değil sorun. önümdeki tek engel kendimken ölümün lafı bile olmaz. önemli bir şey için ölmek istiyor olmam da mesela bunun önünde engel değil. bana göre, ben en büyük engeli nefes alırken içime çektiğim havanın genzimi yakmasına alışmakla yendim. ben daha ilk nefesimle yendim hayatı. bir an duruşu gibi. yeterli. her zaman büyük beklentilerimin olmasından zarar gördüm. çünkü onların hiçbiri yakın vadede gerçek olmadı. uzak vadede gerçekleşmesini ise ben istemedim, o an lazımdı bana çünkü. o an, hani ''sevdiğine kavuşamazsa ölür'' hastalığına yakalandığım an, eğer yanımda olmuyorsa gerisi teferruattır. hayat ayrıntılarda gizli olsa bile. benim artık o ayrıntıları bulmaya takaatim yok. ben ''yanıtla beni'' dediğimde derdime derman olacak bir kurum kuruluş istiyorum. sevmesem de sagopa kajmer'in ''kendime sarılır, donarım'' sözünden etkilenmek istemiyorum. geç kalmış olmak istemiyorum! bir sabah uyandığımda her şeyin çok bittiğini ve benim bitiş merasimine bile yetişemediğimi anlamaktan korkuyorum!

hayatımda başımı çevirdiğimde yanımda olacak kişinin mutfaktaki ayak sesini ve sadece ikimizin görebildiğine inandığım o ateşböceklerinin olduğu bahçede kulağımda kirazlar, önümde emek verdiğim domateslerle özgür bir dünyada o adamla başka şeyler için mücadele içinde olmayı kaçırmak istemiyorum! ben doğuştan şanslı değilim. fotojenik hiç değilim. belki de bu yüzden öldüğümde arkamdan gösterebilecekleri hiç fotoğrafım yok dün olması beklenen şimdiki zamana ait. saçlarım kötü. sesim detone çıkıyor. hayattan beklentilerim had safada, aldıklarım sıfırın altında. yazmaktan başka hiçbir şey yapamıyorum. onu da beceremiyorum. hala bir gün tanrı'nın beni çevrimiçi'ne alacağını ve benimle uzun uzun sohbet edeceğine inanıyorum. bir gün, gözlerimi kapatıp açtığımda karşımda tam da içimden geçeni görmek istiyorum. güvercinlerle değil kedilerle yolladığım mektupların sahibini bulmasını ümit ediyorum. sahnede bakanların ''ne kadar cesur ve güzel. umut dolu gözleri söylediği melankolik şarkıları aydınlatıyor'' demesini umuyorum. ama bir mikrofon, o kadar uzak ki. ''sınırlar kalksın'' diye bağırmıyorum, sadece ''uzaklar yakın olsun'' istiyorum. her gün bir balon uçarayım ve uçurduğum o balon göğe bakma durağımın üstündeki yıldıza takılsın istiyorum. deniz ve yıldız hiç uzağıma düşmesin, yalnız kalsam hatta gölgemden bile kopsam onlar hep peşimden gelsin istiyorum.

kapama gözlerini, ben çok üşüyorum.

17 Şubat 2008 Pazar

sevgili fideL..

bir yaz günüydü..

yani; ben seni sevdiğim zaman yağmurlar yağmazdı bu şehre, belki bak ben sana aşık olduğumda daha doğrusu sana aşık olduğu idrak ettiğimde.. ama dur, yine sonbahar değildi. kıştı. ne yapsan olmuyor yani gözüm. gözüm demişken, duman avcısıydım ben. sadece bundan olacak sende sigarayı günde üç pakate çıkartacak kadar yoğun bir acı ve özlem bırakamadım. olsun gözüm olsun..

yine bir yaz günüydü..

henüz medeni kanun tarafından küçük kabul edilen bana ''evlenme yolu ile ergin kılınma'' anlamına gelecek bir teklifte bulunduğunda anlamıştım, sen hayatı ciddiye almazsın.. oysa ben bir gece için o gelinlik denen şeye dünya para vermeyi kabul edemeyip içime sindiremezken, sadece o gece düşünmüştüm ilk kez nasıl bir şey olurdu acaba diye. sonradan yine vazgeçtim tabi.. zaten olay mahali de pek gelinlik giymeye uygun bir mahal değildi zira adını aldığın fideL amcanın önünde dünya evine girecek, o senin şahidin olurken, chavez de bana destek çıkacaktı. iç ve dış temsilciliklerde kutlanacaktı kısaca bu gün. sen ''ünlü biriyle birlikte olabilir misin?'' diye sorduğunda ben ''hayııır'' diyecek, soruyu değiştirerek ''ya seninleyken ünlü olursa?'' diye sorduğunda ''hicaz makamından beraber yürüdük biz bu yolları şarkısına girer ve kameralara el sallarım'' diyecektim, sonra birden belki dörtlü okey çevirir ya da ben fideL'i tanıdığımdan beri içimde doğan o önlenemez 'bir el tavla atma' düşüncesine- isteğine yenik düşer hiç bilmediğim ve oynamadığım halde o gün fidel'le tavla oynardım.

dedim ya, sen hayatı ciddiye alan yaşadıkça gerçekçi olan bir adamdın.. bense, mülteci isteklerinden hiç kopmayan, yaşadıkça ayakları yere basan bir romantik oluyordum..

tanıştığımız yer itibariyle sesini bülbülleri susturup dinleme imkanım olmadı. ardından ''oysa ellerin, benim en sevdiğim çiçeklerimdi..'' ağıdı yakılan ellerini tutamadım. nah böyle karşıma alıp refleks haline gelmiş gözkırpmalarını bir an bile kaçırmamak için karşımdakinin gözlerini, gözlerimi kapatmamaya çalışmam da hiç olmadı.

uzanıp ankara'nın kene tehlikesi altındaki parklarından birine gözümü açtığımda ''bir pazar günü parktaydım, çimlerin kokusunda başka bir yerde uyandım..'' diyemedim yanımda sevdiceğimle. bu sevdicek muhabbeti de ayrı konu. sen yine bu konulara nasıl geldiğimizi bilmezsin. oysa ben anı yaşayan bir romantik olarak her anı planlarım. çelişkili bir düzlem değil mi? ''carpe diem'' diye bağıran ölü ozanlar derneği çocukları gibi başlar, neil gibi bitiririm ben günümü, gecemi, hayatımı. ''hayatta tek amacı ekşisözlük yazarı olmak'' olan ben, hiçbir zaman gelecekle ilgili beklentiye girerken bu kadar elindekiyle yetinen biri olamadım malesef.. osmanlı'daki batı hayranlığı gibi o dönem ekşi hayranı olduğum doğrudur, evet. işte bu sebeple ''sevdicek'' benim için hayati bir öneme sahip.

çünkü ben yaşıtlarının tanımadıkları- sevmedikleri adamlara ''aşkım, sevgilim, bitanem, bebeğim, canım ...'' dedikleri ve buna karşı tarafı dahası kendilerini inandırabildikleri bir masala inanmayan, böyle büyüyen, içindeki boşluğu -lanet olsun adamım!- başka şeylerle doldurmaya çalışırken bir yandan hep eksik kalan biriyim..

sen belki hayatında en sevdiğin kıza bile ''o benim sevdiceğim değildi'' derken, ben ezginin günlüğü'nün dediği gibi ''terliklerimle koşsam sana, sonunda aşkı bulmuş gibi..'' diyordum sana. sen duymadın. benim yüzüm hep sana dönüktü. seninse duvarların vardı. sen o duvarlardan küçük birer çatlak açardın ''elllerin''le. ben sana o deliklerden çiçekler, kediler, çaylar, çikolatalar, ketçaplı cipsler, afişler, bildiriler, kitaplar yolluyordum. sonra çay demliyordum geceleri, sırf sen birkaç kelime daha et diye. sen ölüm orucu diyordun, ben yemek pişiriyordum sana. haktan emekten özgürlükten eşitlikten söz ediyordun durmadan, ben hayatımda ilk kez bir adamın hangi yemekleri sevdiğini aklımda tutmaya çalışıyordum. bazen sen ''bugün direnişin ilk günü'' diyordun, ben sabahtan beri içimde kendime karşı verdiğim bütün sözleri bütün canlı bombaları yıkarak, çiğneyerek sana direnemiyordum.

chavez referandumu kaybediyordu, sen ''diktatörlüğe doğru koşuyordu'' diyordun hafif sırıtarak, bense ''almanya yenilince biz de yenilmiş sayıldık'' diyordum içimden. şahidim yenilmişti benim. o gün anlıyordum yenildiğimi.

ben seni hiç güç gösterilecek biri olarak algılamadığımdan, algılayamadığımdan belki, karşında ağlayabiliyordum bu kadar rahat. sen hala diktatörlük diyordun, küba devrimi diyordun, fideL'in ölümünden söz ediyordun ilk kez.. ben bir kere daha ağlıyordum. sen görmüyordun.

yorganın kadar yakındım ben sana. ama sen hep ona sarılırdın. bütün gün olanları anlatmak için çıldırır, bir sıraya koyana kadar delirir, psikiyatristimden bana elektrik vermesini ister öyle hazır olurdum karşına çıkmaya. sen 80'lerdeki işkenceleri anlatırdın yüzün gölgeli. kendi beyfendilik il sınırların içinde söveyazardın. -yazardın çünkü ben vardım. küfür etmezdin yanımda. sen benim, senin hayatında ettiğinden çok daha fazla küfrettiğimden habersizdin. sen yurttan ve dünyadan haberleri izlerken, ben üçüncü sayfa haberi olma konusunda emin adımlarla ilerliyordum. senin adımların anca eylem günlerinde sertleşiyordu. yumrukların, ve sesin. seni orada tanısam bu naifliğe inanmaz rol yapıyor derdim. ni(e)tekim, ben iyi kız rolü yapmazdım. tamam, evet, küfür kötü, kaka, cıs, pis, e-ee! ama gerçek. tamam bir kıza da bir erkeğe de yakışmıyor ama durum bu.

dedim ya, seninle konuşmak için yaşar olmuştum. tek amacı ekşi sözlük yazarı olmak isteyen o kız, ilk kez gelecekle ilgili hayallerini sınırlayabilir olmuştu. ''o''. bu kadar, the end, finito.

senin hep işin vardı ama, senin ilgini çekecek konu bulmak değildi zor olan, o konuda konuşmanı sağlamak, bunu devam ettirebilmekti.. senin savunma mekanizmaların vardı, çok güçlü. ben sadece yeri geldiğinde selpak fillerinden çok daha emici olabilen yastığıma sığınabilirdim. senin duvarların vardı fideL. birilerini o duvarların gerisine aldığında onu unutma gücün. mapusluk gibi. ben hasretinden prangalar eskitirken, sen gelecek günlere yatırım yapardın vadeli mevzuatta.allah'ım, ne büyük şans.. birini istediğinde unutabilme gücü! bi kere bi insan unutabilme gücüne sahip olabilirse, ayağa kalkıp yeniden başlama gücüne de sahip demektir. bu güç ise amerika'nın elinde bulundurduğu supııırgüçten çok daha fazlasıdır.

tanıştığımız yerde ''kadınların güç merakı'' dye bir başlık vardı. gayet feminist bir yazı döşemiştim ben oraya. sen severdin benim yazdıklarımı. hep yaz derdin hatta. belki sen.. dur, bir itirafta bulunayım kendime bile yeni yeni edebildiğim, sen bana değil de o yazılara aşıktın belki de. aşk? aa, pardon.. bu çok büyülü, fazla.. sevdin diyelim.bi kıpırtı, titreşim, gıcıklanma. neyse, güç, kadınlar için önemlidir. kendi iç dengesine ulaşmış, enel hak demeyi saniyelerle kaçırmış bir erkek çocuğunu kolay kolay bırakmaz kadınlar. aşık olduklarının o adam olduğunu sanırlar ama değil tabi. güçtür orada aşkın öznesi. ama bazı kadınlar vardır, birini olduğu gibi kabul etmeye hazır. hazırlıktan öte, ''razı''.

kadının da tek derdi ''olduğu gibi kabul edilmek''tir aslında, özünde.-iyi insandır hepsi-.

ayrı yazılması gereken de'lerin, ki'lerin bitişik olması..manevi huzur ve tatminle maddi huzursuzluğun yok olması.. senden farklı türde müzikler dinliyor olması..senin için önemli olan şeyleri önemsemiyor - öğrenmeye çalışmıyor- öğrendiğini aklında tutma çabasına girmiyor ya da ya da ya da beeelki de en basiti hapşurduğunda ''çok yaşa'' demiyor olması..

böyle şeyler olur.. ilk başta olmasa bile sonunda mutlak suretle olur. bugün, ''bu adamla bir ömür geçirebilirim'' dersen, yarın '' ben mi demişim bunu, peeh.. dün dündür bugün bugündür!'' dersin, sıyrılırsın işin içinden. bu kadar basit. ama asla bu kadar basit olmaz. ama olmaz işte bazen.

yarın da dünkü gibi düşünüyorsundur.. yani gün kavramın bitmiştir. güne aynı adamın adıyla başlayıp, gece gözlerini kapatırken aynı adamın adı ağzındadır. hele o adam ''bütün işlerine allah'ın adıyla başla''maktan çok uzak bir adamsa.. mülteci isteklerimi başlatan o ''küba'da evlenelim'' şeysinden sonra yurdanur ve mehmet gibi diye düşünmüştüm.. ama içimden.

işkence diyoruz, insan hakları diyoruz, anayasa ve hatta aihs'de yasaklanmış diyoruz. ama yine ''paşa'' paşa bu sivil işkencecilere temsil oluyoruz.. hissettiğin her şeyi içinde tutmak - zorunda kalmak- şakanın altında yatan gerçeği görmek istemeyen gözlere sokmaya çalışmak, becerememek, ve devam edecek gücü kendinde bulamamak.

bazen 5. sınıftan itibaren tanrı'nın olmadığına inanan o adam gibi, 5 vakit namazını kılmasa da tanrı'nın 5 yıldızlı pekiyili karne vereceğini düşünen kadın da ismail yk gibi değil de aslı gibi sorabiliyor yukarıya kaldırıp , çaresiz , başını ''nerdesin?''..

keane diyor ya, ''god, i wish you could see me now'' diye.. öyle işte. kadın ve adamı tanıştıran tanrı, sonrasında nerede?

şimdilerde ''bana bitmeyen bir tek şey söyle, söyle sonsuza inanayım..'' diyor feridun ağbi, söyle ki inanayım ben de o'na.

yazının başından beri sen - ben - o üçgeninde gidip geldiğimin farkına vardığım şu satırlarda anladım ki, sen-ben olmaktan ''biz'' olmaya vakit bulamamışız. senli benli olmak güzel şey vesselam, ama bi seviye üste çıkamayınca bazen can yakıyor..

''biz'' olamayanlarına arasına bir ''o'' mutlaka girermiş, ben bunu gördüm. test ettik ya işte birlikte. yazının başında şey demiştim, ııı, dur, şeey, keem küüüm , hıh , ''sen yaşadıkça gerçekçi olan bir adam, ben mülteci istekleri olan romantik kadın..''

sen benim yazılarımı seven adam. beni değil.

sana ''seni seviyorum fideL'' diyorum, boynunda böcekler oluyor mu?

efendim?

başka sorum yok hakim bey.. sanık sizindir.

zaten hiç benim olmadı.

olamadı.