annemin çeyiz sandığı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
annemin çeyiz sandığı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Ağustos 2008 Cuma

deli-(berately) gündem


- neydi senin o şarkı? bu sabahlaarın neydi?
- ya bi dakka.
- ne bi dakkası hadi.

(her zaman gördüğüm o rüyayı görüyorum, mutluyum. o rüya bitmeden uyanmaya hiç niyetim yok. ama dış mihrak *anne diyoruz kendisine* habire geliyor.)
- gece yatmak bilmiyorsun sabah kalkmak bilmiyorsun.
- ımmmh!

(muntazaman sonra)
- aaa kaboğlu televizyona çıkmış. anayasa kürsüsünde kalmak isteyen öğrencilerle ilgili açıklama yapıyor.
- hıhı.

(tahminen bi 5 dakika sonra daha)

- hadi bebişim, kalk bebişim. en sevdiğin yere gideceğiz daha. geç kalıyoruz.
- bebişim ne ya ımmh!
- aaa G. oğlum hoş geldin, bizimki seni bekliyordu zaten.
- ne? anne şaka mısın? önce bebişim sonra G. denir mi? allam ya. rüyanın tam G.'li kısmına yaklaşırken bu bana söylenir mi? off.
- eskiden seni neydi o kızın adı hani şişmanca biraz
- deniz mi?
- ne biliyim ben, bana mu soruyorsun? o'nunla uyandırırdım anında kalkardın şimdi başımıza bi de G. çıktı.. neyse ben seni her hastahane sabahı böyle uyandırayım bari.
- ya ama ayıp ya. el kadar sabinin duygularıyla böyle de oynanmaz ki. genç kızlık onurumla oynuyorsun anne. kınıyorum seni.
- beni ilgilendirmez, kırk kere geldim uyan diye uyanmadın. beni bu yola sen sevkettin. biliyorsun aç gideceksin. nolur nolmaz sen yine de çişini yapma. hadi biraz da hızlan daha giyineceksin. çeyrek geçe otobüs durağında olacağız ona göre.
- hıı otobüs durağı. sabah sabah otobüs çarpmışa döndürdün beni. giyiniyorum tamam çık hadi.

bi an ya.. sadece bi an.. gerçek sandım. çünkü benim annem bu sabaha kadar ağzına ''bebişim'' lafını almış bir insan değildi. bana sadece G. gıcık olduğum için bebişim der, ben de o'na tatlım derim yine gıcık olduğum için. o kadar. dün gece ''bu akşam binersem yarın orada olurum'' konuşması geçmişti bir de. uyku sersemi, rüyanın da etkisiyle, annem gelip ''bebişim'' dedikten sonra olayı direk G.'ye bağlayınca haliyle hayalperestliğim depreşti. bir oha filan oldum. dedim ya bir an gerçek bile sandım. hayır annem daha önce beni vega'yla uyandırmak gibi absürd ve bir anneden beklenmeyecek davranışlar sergiledi. ama bu insanlık için küçük annem için çok büyük bir adım. bu kadarını o'ndan ben bile beklemezdim. hala şoklardayım sevgili bilok.

o değil de gerçek olsa negüzel olurdu di mi?

**
şehnaz çakıralp diye bir kadın var. kendisi yan tarafta ikamet eden abla oluyor. bu abla alman lisesi'nden mezun olmuş, mimar sinan'ı bitirmiş, almanya ve avustralya kanallarında ve tiyatrolarında çalışmış yetmemiş chp'den meclise girmiş, en azından kariyeriyle donanımlı olduğu izlenimi yaratmış bir ablamız. ben kendisini hangi procede izlesem kendisi şarkıcı, ekseriyetle pavyonda, ve ikinci kadın. yuva bozmak gibi bir niyeti olmayan, ''erkeğini'' -başkalarının erkeği- deli gibi seven ve o'na bağlı, ikinci kadın olmayı kabullenen, elindekiyle yetinmeyi öğrenen, naparsa yapsın sonunda terk edilen kadın. biraz irice fakat şahane bir yüzü var kendisinin bana göre ve dizilerde bile olsa ben bu yüzü böyle ''hüzün''lü görmeye dayanamıyorum arkadaşım. ben bu kadının rollerine üzülmek istemiyorum. bence şehnaz abla artık başka rollerde oynasın.. zamanı geldi bence.
**
son zamanlarda dikkat ettim bazı insanlar ''güneş kokusu'' diye bir şeyin olduğunu düşünüyor. belki de vardır. bilemiyorum. ama o güneş bana bu zamana kadar hiç kokmadı. sadece hapşurttu. yani ben güneşe bakınca ya da güneşe çok maruz kalınca hapşuran bir insan olarak acaba bunun nedeni güneş'in kokusu mu diye merak etmeye başladım. çünkü her sabah yaprak dökümü'nde ''ellerimden alıp gitme o güneeeş kokuuunuuuu'' diyor bir abi. bir de bugün hastaneye giderken musukiçalarda rastgeldim manga'ya, uzun zaman oldu dinlemeyeli bir dinleyeyim bari dedim ve yine onu duydum. ''elimde saç tokan, güneeeş misaaali mis kokan'' bu güneş denilen şey hem kokan hem de kokarken ''mis'' yayan bir şeyse ben neden bu yaşıma kadar almadım bu kokuyu? kendime bunu dert edindim, evet.
**
''aşk acısı çeken erkek'' diye bir başlık gördüm geçende.. güldüm. neden? çünkü aşk acısı çeken erkek yoktur; çektiği acıyı unutmak için ya da hiç acı çekmemek için başka kızla çıkan erkek vardır. (genelledim rahatladım)
**
polis vazife ve salahiyet kanunu'nun yeni çıktığı zamanlardı.. okuduk tabi kanunu. müthiş bir hayalkırıklığı hakim bünyelerde. neyine şaşırıyorsak sanki memlekette başka türlüsü mümkünmüş gibi.. neyse. anayasa derslerinde birkaç kez tartıştık durumu. kendi aramızda arkadaşlarımızla konuştuk. iş yeri açma kapatma, fotoğraf ve parmak izi alma (ali fişi polise at) , silah kullanma, zor kullanma, gözaltına alma gibi yetkiler bunlar.. kolluk kuvvetlerini bu kadar güçlendirmenin, fişlemeye kadar yetkiler vermenin ileride bir yerde patlak vereceğini biliyorduk. bir mayıs'ta da gayet net gördük.. bir de dün gördük. bahçelievler'de. 22 yaşında bir genç kendi kendine konuşurken ''neticede insan olan'' bir polis geliyor ''are you talking to me?'' demeden vuruyor.. gencin yanına gelmeye çalışanları uzaklaştırıyor, bağırıyor çağırıyor. ve o genç ölüyor. neticede bir insan kendisi. tabi ki ölecek. her insan gibi.. baran tursun ve festus okey gibi. tabi ki bu ''çok acı'' bir olay olarak adlandırılacak ve ''neticede insan'' olan birinin suçu tüm teşkilata mal edilemeyecek.. kendisine küfrettiği gerekçesiyle bir insanı öldüren diğer insan, kelepçesiz götürülecek mahkemeye. tıpkı hrant'ın duruşmasına ''ya sev ya terk et''li araçla gelen arkadaşları gibi. kimse polise bu yetkileri verirken kanunda bir de ''tıbbi müdahale, tutanak tutulması, yakınlarına haber verilmesi'' zorunluluklarının eklendiğini dile getirmiyor. hem bağırıyorsunuz kardeş kardeşe kırdırılıyor diye, hem bi insan diğer insanı öldürdüğünde öldüreni korumaya çalışıyorsunuz. ben her beyanatınızdan sonra ''orantılı'' bir tavır takınmaya çalışarak sövüyorum size kanka ayağı göt ayağı derken.. ayıp değil mi şimdi size göre benim cem inci'nin arkasından ağlamam, günah! siz benimle aynı tanrı'ya inanıyorsunuz.. ben de buna inanamıyorum!
tabu oynuyorduk biz hazal'larla..
- hani var ya benim en sevdiğim meslek
- akademisyen
- hayır ya
- polis ahaha
**
nereden başlayacağımı bilemiyorum gerçekten. adı ''gençleri koruma kanun tasarısı''. bi kere daha adından başlıyor yanlış. kanun tasarısı diyebilmek için onun bakanlar kurulu tarafından verilmesi gerekir. bir milletvekilinin verdiği teklife, öneriye -olayımızda da olduğu gibi- kanun teklifi denir. neyse. maddeler bir hayli ilginç.. 16 yaşından küçük bir çocuk yanında ailesi varken bile lokantaya giremeyecek, internet kafelere 18 yaşından küçükler gidemeyecek, çocukların bedensel, ruhsal ve zihinsel bütünlüğünü korumak ve sağlamak için ''yetkililer'' tehlike ortadan kalkana kadar tehlikeli konu hakkında durdurma kararı verebilecek, radyo televizyon ve gazetelerde çocukları korumak için şiddet ve cinsellik içeren her türlü şey yasaklanacak ve bunlarla ilgili olarak ilgili kuruluşa yüklü miktarda para cezası verilecek. pornografik yayın alanlar bu yayınları edinebilmek için tc kimlik numaralarını yazıp imza atacaklar ve bütün okullara ''her dine mensup öğrenciler'' için ibadethane kurulacak.
kaç yaşında olursa olsun bir insanın ''lokanta''ya girip -bara meyhaneye pavyona filan demiyorum- yemek yemesini engellemek o'nun seyahat özgürlüğünü engellemek demektir. yaşı kaç olursa olsun bir insanın internetten ''bilgi''ye -porno izlemesinden, orayı burayı hacklemesinden bahsetmiyorum- ulaşmasını engellemek o'nun haber alma ve haber yayma hürriyetini engellemek demektir. çocukların bedensel zihinsel ve ruhsal bütünlüğünü teslim ettiğiniz yetkililerin tam anlamıyla bütünlük -dini bütünlüğü kastetmiyorum- içinde yaşadığından emin olmak demektir. ''tehlike''nin tanımı verilmediği için çok geniş bir alanı kapsamak ve anayasa'da açıkça gösterilen ''temek hak ve özgürlükleri sınırlandırma ve durdurma sebepleri''ni alenen genişletmek ve ihlal etmek demektir. (1982 anayasası, 11. ve 13. maddeler) radyo, televizyon ve gazeteleri ''özerk'' olarak adlandırılan rtük'ün kontrolünden çıkarıp, ''akıllı işaretler''in yerini yeni kontrol işaretlerine bırakmak ve ''sanata'' biraz daha fazla müdahale etmek demektir. bazı gazetelerdeki çıplak kadın fotoğraflarına, kadının seks objesi gibi gösterilip satılmasına, bundan rayting ve para çıkarılmasına her şeye rağmen göz yumulacağı için çiftestandart demektir. pornografik yayınlara ulaşmaya çalışanların tc kimlik numaralarını ve imzalarını almak fişlemek demektir. bütün okullara ibadethane kurmak ''devletin'' laik kimliğine ters düşmek demektir.
gençleri onlara din pompalayarak koruyamazsınız. konya'da çöken kız yurdu'nun hesabını vermeden, bir genci kendi kolluk kuvvetinden koruyamadan, muhalif görüşteki insanları onların beden bütünlüğüne zarar vererek cezalandırmadan, senden farklı düşünenleri fişlemeden, kadını bir malmış gibi göstermekten vazgeçmeden, ikililiğe ikiyüzlülüğe gitmeden, sözde değil özde ''eşitlikçi'' olmadan, insanların üzerinde baskı kurarak değil onları anlamaya çalışmadan, bazı hak ve özgürlükleri kısıtlamadan gençleri hiçbir şeyden koruyamazsınız. gençlere doğru düzgün bilgiler edinebilecekleri ortamlar yaratmadan, her evi bir bilgisayarla kalkındırmadan, internetin sadece counter, hack, porno, sözlük, msn olmadığını öğretmeden, gazeteleri magazinden arındırmadan, ellerine silah alanları övmek yerine ellerine kalem, fırça, enstrüman alanları övmeden, sanatın herhangi bir dalının da bir meslek olabileceğini ailelere anlatmadan, kız çocuklarının da erkekler kadar hatta o'nlardan daha çok okumak zorunda olduğunu insanların beynine kazımadan, etrafımızda din, namus, ırk ve düşünce uğruna işlenen yüzlerce cinayeti gerçekten sonlandırmadan, yarış atı muamelesi edip serbest rekabet piyasasına sürmeden önce ''gelecek'' garanti vermeden, koyun değil kaplan olmayı öğretmeden, ses çıkarttıklarında oradan oraya sürüklemeden, lafla, kaşla gözle, sopayla şiddet ve taciz uygulamaktan vazgeçmeden, tek bir dinin tek bir mezhebini din eğitiminden saymayı bırakmadan, türkiye'nin bir ''mozaik'' olduğunu gerçekten sindirmeden, üniversiteleri ticarethane olarak görmekten vazgeçmeden, kadınları kocasına bağlı kılıp evde oturtmaktan, çocuk doğurtmaktan ve sırtından sopayı eksik etmekten bıkıp usanmadan, etnik kimliği yüzünden insanları dışlamaktan köşe bucak kaçmadan, gençlere hata yapma şansı tanımadan onları hiçbir şeyden koruyamazsınız.
bizi kendinizden koruyun şimdilik o bize yeter..
**
''pekin olimpiyatları görkemli başladı.''
**
içinde semizotu olan her şeyi yerim.
**
'' geçen düşündüm de ben hiç ''zamana ihtiyacım var'' demedim lan kimseye.. '' - vedat özdemiroğlu.
**
nurtopu gibi bir savaşımız oldu. negüzel. gelişmelerle yeniden ekranda olacağım. anayasa değişiyormuş lan. kısmet.

26 Haziran 2008 Perşembe

derinlik sarhoşluğu

peçetekoleksiyoncusuna.. // düğüntacının takıldığı derinlik günlerinden.

ben küçüktüm.

biyolojik olarak pek de küçük sayılmadığım zamanlardı gerçi. yani kötü bir şey yaptığımda bendeki vicdani mahkemelerden önce yukarılardan birilerinin bana günah yazabileceği kadar büyük. ama bir suç işlediğimde sabi koğuşunda kalacak kadar küçük. ortaya karışık anlayacağın.

yaşıtlarımın bijuterelere ve yüzde 70'lere varan indirim yazdığı halde hiçbir zaman yüzde 70lere varamayan o köye görmeseler de kendilerini adadıkları dönemlerde, şehrin küçüklüğünden değil de aradığım kitapları bulamamaktan yakındığım ve aradığımı bulmak için ankara'ya kadar gittiğim olmuştu benim. hatta belki de o yüzden seviyordum ben ankara'yı, denizsiz olmasına rağmen.

o dönemler bende bir de her şeye ''deniz'' deme hastalığı vardı. aklına gelen her şeye ama. hatta bu hastalık obsesif kompülsif boyutlara ulaşmıştı, adımı ''deniz'' olarak değiştirmeye karar verecek kadar. en sevdiğin grup sorusuna vegaaaa! diye cevap verdiğim (deniz özbey), kurban'ı baş tacı ettiğim (deniz yılmaz), hayattan beklentilerime ve hayata vereceklerime ideolojik olarak karar vermeye başladığım (deniz gezmiş) bir dönemdi bu.

işte tam da o aralar, ahmed arif'in aklına yeni bir şiir geliyor, ankara'ya kar öylesine yakışıyor, ben ece temelkuran'la tanışıyordum. biz burada devrim yapiyoruz sinyorita diyordu bana. algıda seçicilik unsuru gereği devrim'i görünce daha bir kıymetli hale geliyordu her şey. bir solukta okunan bir kitap oluyordu. sonra devamı geliyordu zaten. teker teker sırayla bütün kitaplarını okuyordum. durmadan. dönder aktar. kurduğu cümleler, kitaplarda yer verdiği insanlar, sayfa düzeni, boşlukları, imla işaretleri.. her şeyi bana benziyordu. ben oluyordum o kitapların sonunda. babam kokuyordu cümleler adeta.

ben büyüyordum.

annemler ''çocuklar büyüdükçe dertleri de büyüyor'' diyordu. ben hala o'nun dert dediği şeyleri dertten saymıyordum. o her şeyi kabulleniyordu. bense değiştirmek için varolmuş gibi hissediyordum. annem kırgınlıkla karışık kızıyordu bana. kendini görür gibi bakıyordu gözleri. gözlerinde gözlerindeki korkuyu görmek beni daha çok korkutuyordu ama bir taraftan da karşı koyamıyordum vaktiyle o'nun da gözlerini yakan ateşe.

yaşıtlarımın beyaz gelinlikli, tek eşli bol çocuklu hayalleri pembe panjurlu evlere hapsettikleri dönemlerdi. bir gelinliğe o kadar para vermenin saçma olduğunu söylüyordum onlara hep. onlarsa kırmızı kuşağa fiyonk yapıyorlardı. kadının namusu sanki sadece beline takacağı kuşakla ölçülebilirmiş gibi. havuzu olan villalar hayal ediyorlardı kapısının önünde jipler olan. bense bağıra bağıra ''platin saçları karılar'' diyordum, mülkiyet esarettir derken.

o dönemler bende her şeye muhalefet olma merakı vardı. aklına gelen her şeye ama. hatta bunu deniz baykal'lık boyutuna bile getirmiş olabilirim, otobüsün aralık kalan kapısından yola çöp atan adama bağıracak kadar. o ara en sevdiğim şey, sevdiğim ve ileride sevmemin kuvvetle muhtemel olduğu insanlar için oraya buraya ağaç dikmekti. sonra ağaçlar pikniklerde platonik diken olarak batacaktı bir tarafıma. ve ben hala ece temelkuran satırları okuyacaktım insanlara o pikniklerde, kendi hayatımı anlatmak istercesine.

işte tam da o aralar turgut uyar göğe bakma durağında bekleyecekti, bense nazım gibi ellerim yüzümde o'nu bekliyor olacaktım. ece temelkuran butun kadinlarin kafasi karisiktir diyordu bana. kadın olmanın kadın - kız ayrımıyla başladığı bir ülkede insanların ''bayan'' gibi bir sözcüğü ağızlarından düşürmediği bir dönemde, kadın olsa bu kadar feminist olur diyebileceğim bir adamla, fidel'le tanışıyordum ben. daha önce gördüğüm ve yaşatmaya çalıştığım hayallerin aksine, bu adamın gerçek adıydı fidel. o dönem, istatistikler 260 tane çocuğa fidel adının konduğunu söylüyordu. söz konusu hukuk olduğunda istatistiklerin yanıldığını bilen ben, inanmak istiyordum buna. ecetem'in anlattıkları benim hayatım oluyordu. ben o satırları yaşıyor, o cümleleri bir bir kuruyordum. bir örgüt evim olmuyordu ama arkadaşları benim arkadaşlarımdı.

tercih etmemizi istiyordu bizden birileri. her zaman vazgeçmekten korkanlar için kötü bir şeydi bu. ilk defa bir şeyleri tercih etmekte zorlanmıyordum. el yordamıyla, sezgiyle filan değil. bilakis isabetle. ben ankara üniversitesi hukuk fakültesi diyordum. ecetem'in künyesinde 96 senesinde bitirdiği yazıyordu. ben fakülteyi bitirip avukatlığı sadece ihtiyacı olanlar için yapacağım diyordu. ecetem henüz hiç icra etmemişti mesleğini. benim deli gibi günlerce gecelerce bir şeyler yazmaya başladığım bir dönemdi, ecetem gazetecilikte yükselmeye devam ediyordu.

behiç aşçı ölüm orucuna başlıyordu. biz komşusu açken tok yatamayanlar, ellerimizde yemeklerimiz çaylarımız kahvelerimiz öyle izliyorduk behiç aşçı'nın günden güne eriyişini. annem yine kabullenmiş, susuyordu. üstelik benim de sesimi kısmaya çalışıyordu. ben, içindeki çocuğu kürtaj yasağına rağmen aldırmış biri, yukarılardan birileri tarafından alıcı ayarlarıyla oynanmış sesimi korumaya kararlıydım, anneme rağmen, annem için. ne anlatayim ben sana diyordu ecetem f tipi ölümevlerinden ve açlık grevlerinden bahsederek. yaşıtlarımın bellerine bağladığı kurdelayla satılıyordu kitap. beyaz üzerine kırmızı kan gibi.

ben hukuk fakültesine gidiyordum. bir şeyleri, birilerini, bir şehri arkamda bırakarak. nereye alışmam gerektiğini, nereyi sevmem kimi unutmam gerektiğini bilmiyordum. iceriden ve disaridan bir sürü ses geliyordu. gürültü. bu kadar kalabalık bir yerdeyken yalnızlığı özlememem imkansızdı. kalabalıklardan kaçmak için bir kıyı aradım durdum hep. köpeköldüren bir şişenin dibinde kiyidan konusmalar takıldı kulağıma. gürültü değildi bunlar. huzur. ic kitabimdı artık o kıyılar benim. dalga dalga vuruyordum kıyıya. bir bocalama dönemiydi, arada kalma. gitmek mi kalmak mı iyi karar verilemeyen şu dönemler.

büyüyordum ben.

her bir kitabını en az üç kez okumuştum ecetem'in artık. artık değişmişti bir şeyler. mesela o başörtüsü diyordu türbana, özgürlük diye ekliyordu ardından. birikiminden zeval olunmayacak biriydi ama bazı şeyleri göstermiyordu sanki. galiba en çok da, yazısını okumak için aydın doğan'a para kazandıracak olmama sinirleniyordum. orada kaldığı sürece ''kim ne der'' diye düşünmekten anlatmak istediklerini anlatamaz diye düşünüyordum sanırım.

devrimciler olumle nisanlidir dediğinde umut kurt, film sonunda ece temelkuran'ı görünce ben diyordum ki, bu film benim hayatımın filmlerinden olur. benim hayatım olmuş bu kadın zaten. onun yaşadıklarını yaşamışım gibi. ya da her ne hikmetse benim yaşadıklarımı benim cümlelerimle anlatır gibi.

şans eseri bir yerlerde okuduğumda özgür mumcu ile evlendiğini, boğazımda bir yumru vardı oturma eyleminden inatla vazgeçmeyen, o eylemi bıraktı. sanmazdım evliliği üzerine tutup röportaj versin. ermenilerle ilgili kitabı es geçilsin de evliliğine yer verilsin. olmuş.

şöyle olmuş; http://www.hurriyet.com.tr/pazar/9017598.asp?gid=59&sz=45643 ve demiş ki,

''Sabahlara kadar siyaset konuşmak flört sayılır mı? Bu konudan konuşmak da biraz tuhaf. Ama zaten olup biten her şey tuhaftı sanki. Olması gereken bir şey oluyormuş gibi...''

''Evliliğe inanmayan insanların evliliği denemesi devrimci bir şeydir bana sorarsan.''
''Ne zaman siyasetle ya da dinle ilgili bir şey yazsam saldırı noktası kadın olmam oluyor, yalnız bir kadın olmam!''
''Ama hayatta düşünen, yazıp çizen ve derdi tek taş yüzük olmayan her kadının kendine göre bir ilişki ideali vardır.''

ve tabi ki;

''1968 döneminin ruhunda "biz" duygusu vardı. Zorluklar yaşadılar ama inanılmaz mutluydular. (..) Biz, "bizin" dağıldığı döneme, suçlu sendin, hayır sendin, kavgalarının yaşandığı döneme denk geldik. O yüzden bu ülkeye hep söylediğin o yazık oldu duygusuyla bakıyorum. Bu memlekete duyduğum merhamet "biz"ini kaybetmiş, kıvamını yitirmiş olmasından kaynaklanıyor.''hani biz herkes herkesi dinlesin istiyoruz ya, ece temelkuran hep konuşanlardan olsun.

gerek siyasi gerek öznel yazıları olsun türkiye'de en iyilerden olan, o'nu okuyarak büyüdüğüm için kendimi şanslı hissettiren kadin.

sevişmek ve kanamakla alakası olmadı hiç..

23 Haziran 2008 Pazartesi

bahçede

çok üşüyorum.

bu kahrolası yaz sıcağında üşüyorum. ateşim çıkmıyor ama. sadece bir titreme var. küresel ısınıyorum sanırım. topak şeylere ilgim vardır benim. o yüzden en sevdiğim hayvanları sayarken fillerden, hipopotamlardan, kutup ayılarından filan bahsederim. işte şimdi kendimi tam da o küçük buz parçası üzerinde yalnız kalan kutup ayısı gibi hissediyorum. beni kameraya alan ya da fotoğrafımı çeken biri var mı bilmiyorum. olmasa daha iyi. çünkü ben hiçbir zaman fotojenik bir insan olamadım. istedim ama olamadım. o yüzden fotoğraflardan haz etmem. ben anı dondurmayı sevmem. ben çilekli dondurma yiyince midesi bulanan bir kızım. ve ece temelkuran'ı hayalkırıklığına uğratmak istemem ama, hiç peçete koleksiyonum da olmadı. ben mektup biriktirmeyi severdim. şimdi tıpkı olduğu gibi. annemin günlüklerini ve babama yazdığı şiirleri okuyarak büyüdüm. onları biriktirdim hayat bilgisi defterimde. annem edebiyat mezunuydu fakat şiirleri hiçbir zaman içimde göğe bakma hissi uyandırmadı bende. yine de içten içe düz yazıyı şiire zilyon kere tercih etmeme rağmen bir gün birilerine şiir yazabilme ihtimalimi düşündüm. tek bir farkla, ben annemden daha güzel yazmalıydım. bir gün benim çocuğuma kalacak olan o his külliyatlarında çocuğum benim arkamdan ''annem de amma saçmalamış'' dememeli. aksine, ''anneme bak, neler yaşamış'' demeli.

çok üşüyorum.

kafamda zilyon tane düşünce ve içime atmaktan şişmanladığım bir sürü üzüntü var. dokunmasını beklemem kimsenin ağlamak için. şu günlerde müstear adıyla müstesna bir insan değilim. adımın sadece ''melankolik'' kısmını görüyor gözlerim. biraz buğulu sanki her şey. kesin değil. ben bu belirsizlik halini hiç sevmem. hayatımda beklemek ve bellirleyememek kadar nefret ettiğim şeyler yoktur. oysa hayat sanki bana beklemekten başka çare vermiyor. inadına hiçbir sorunun, soru ögesi içermeyenlerin bile, cevabını vermiyor. benim bulmama izin vermiyor. hayatımda, hiçbir şeyin bir ''ad''ı yok. oysa benim için çok önemlidir ''ad''lar. çünkü birine ad veremezsem, sıfatlarım onu, nitelerim. işaret parmağımı uzatıp rencide ederim. gözlerimi dikerim, gözümün önünden gitmesin diye. hiçbir şeyi kaçırmak istemem çünkü. her şeyi kontrol altına alıp her daim haklı çıkmak değil derdim. evet, bi ara bunu da deli gibi istemiştim. sonra deli olmayı çok istedim. her şeyi elimin tersiyle itip, gönlümce küfredebilmeyi, bunun için yüzümün kızarmamasını, başıma ne gelirse gelsin hiçbir şeyden sorumlu olmamayı, her şeye yeniden başlayabilme gücünü çok istedim. bana yapılan haksızlıklara inat, yaptığım hiçbir haksız fiilden sorumlu olmayacaktım çünkü o zaman. o zaman belki de ilk defa ''karşılıksızlık'' farklı bir boyut kazanacaktı üçüncü boyuta sık sık giden lakin geri gelmeyi hep reddedip bi kısmını orada bırakarak eksilmeyi tercih eden aklım için.

çok üşüyorum.

kendime yasakladığım zilyonlarca şarkıdan sadece biri çınlıyor şu an kulağımda. ''ısınamazsın ağlarken'' diyor deniz. ben deniz adını çok severim. denizleri çok severim. deniz'leri çok severim. belki ece temelkuran bilmez, belki de en bi çok yaptığı bir şeydi, ben isim biriktiririm defterimin arasında. doğmamış ve doğmayacak olan yüzlerce çocuğum vardır. hepsinin de bir adı. onları ''sıradanlık''tan kurtarmayı bahşeden adları. hepsi hazır. her gün bir yenisi ekleniyor onlara. ben her gün, içimdeki çocuğu öldürmek istedikçe, başka çocuklar doğuruyorum. belki çok sevdiğim halde tutmaktan- dokunmaktan deli gibi korktuğum kediler doğuramıyorum, yollayamıyorum çay fincanlarının kenarında ece temelkuran gibi. ya da o'nun ''zira''ları yerine, benim ''ama''larım daha baskın. ben hep içine kapanık ve çözülmeyi beklenen ''taraf'' olmayı isterken, baskın olmak zorunda bırakılıyorum. ya da kendimi bu konuma düşürüyorum. benim için çok zamandır haklı olmanın ya da hata yapmanın bir anlamı yok. yaptığım şeylerden pişman olmayı yapmadıklarıma tercih ettiğim filan da yok. sadece bir gün, gelişine vurduğum ortanın ağlarla buluşmasını istiyorum. doksana girmek zorunda değil. çocukken oynadığım dokuz aylık, yirmi bir aylık, doksan dakikalık maçlar şu an hiçbir şey ifade etmiyor. ben yeni başladım çünkü her şeye.

çok üşüyorum.

içimde sonuna ''meli - malı'' eklediğim zilyon tane cümle var. attığım ve atmak zorunda olduğum adımların her nefeste yenilendiğini hissettikçe nabzımla birlikte artıyor gerekliliklerim. çünkü ben her nefeste biraz daha büyüyorum. her nefeste biraz daha yaşlanıyorum. benim derin nefeslerim büyük beklentilerim. sabrım yok pek evrimi beklemeye. belki de bu yüzden kalbim hiç kenarlarından alınmasına müsait değil. bu yüzden belki de direk kırılmayı tercih ediyor. sanırım bu victor hugo'yu hiç dinlemediğim anlamına da geliyor. o'na söylemeyi çok isterdim bir değirmenin arkasında dinin mucizelerini görüp hayata bağlanmanın sadece o'nun kitaplarında olduğunu ve insanlığın hiçbir zaman sert olmak varken yumuşak olmayı tercih etmediğini. bu yüzden herhalükarda kırılıp incindiklerini. unutmadan bir de eklemek isterdim, içimdeki mutfaktaayaksesleri bandosunun mucize beklemeyi artık huzurdan saymadığını. kalbimi ya da bedenim çıldırmasına rağmen hiçbir zaman gidemediği vekaleten yerine seyahate yolladığı beynimi kullanmıyorum artık. hangisi boştaysa. çünkü bence insanlar bireysel olmak yerine takım oyununa önem vermeli. boşta biri varsa, ona pas atmalı. ve bilmeli tek kişinin sorumluluğunun her zaman bölünmüş sorumluluktan daha ağır olduğunu.

çok üşüyorum.

ben sahip olduğum zilyonlarca hayali ve kurduğum binlerce ''meli- malı'' cümlesini gerçekleştiremeyecek olmaktan korkuyorum. ölümün engel teşkil etmesi değil sorun. önümdeki tek engel kendimken ölümün lafı bile olmaz. önemli bir şey için ölmek istiyor olmam da mesela bunun önünde engel değil. bana göre, ben en büyük engeli nefes alırken içime çektiğim havanın genzimi yakmasına alışmakla yendim. ben daha ilk nefesimle yendim hayatı. bir an duruşu gibi. yeterli. her zaman büyük beklentilerimin olmasından zarar gördüm. çünkü onların hiçbiri yakın vadede gerçek olmadı. uzak vadede gerçekleşmesini ise ben istemedim, o an lazımdı bana çünkü. o an, hani ''sevdiğine kavuşamazsa ölür'' hastalığına yakalandığım an, eğer yanımda olmuyorsa gerisi teferruattır. hayat ayrıntılarda gizli olsa bile. benim artık o ayrıntıları bulmaya takaatim yok. ben ''yanıtla beni'' dediğimde derdime derman olacak bir kurum kuruluş istiyorum. sevmesem de sagopa kajmer'in ''kendime sarılır, donarım'' sözünden etkilenmek istemiyorum. geç kalmış olmak istemiyorum! bir sabah uyandığımda her şeyin çok bittiğini ve benim bitiş merasimine bile yetişemediğimi anlamaktan korkuyorum!

hayatımda başımı çevirdiğimde yanımda olacak kişinin mutfaktaki ayak sesini ve sadece ikimizin görebildiğine inandığım o ateşböceklerinin olduğu bahçede kulağımda kirazlar, önümde emek verdiğim domateslerle özgür bir dünyada o adamla başka şeyler için mücadele içinde olmayı kaçırmak istemiyorum! ben doğuştan şanslı değilim. fotojenik hiç değilim. belki de bu yüzden öldüğümde arkamdan gösterebilecekleri hiç fotoğrafım yok dün olması beklenen şimdiki zamana ait. saçlarım kötü. sesim detone çıkıyor. hayattan beklentilerim had safada, aldıklarım sıfırın altında. yazmaktan başka hiçbir şey yapamıyorum. onu da beceremiyorum. hala bir gün tanrı'nın beni çevrimiçi'ne alacağını ve benimle uzun uzun sohbet edeceğine inanıyorum. bir gün, gözlerimi kapatıp açtığımda karşımda tam da içimden geçeni görmek istiyorum. güvercinlerle değil kedilerle yolladığım mektupların sahibini bulmasını ümit ediyorum. sahnede bakanların ''ne kadar cesur ve güzel. umut dolu gözleri söylediği melankolik şarkıları aydınlatıyor'' demesini umuyorum. ama bir mikrofon, o kadar uzak ki. ''sınırlar kalksın'' diye bağırmıyorum, sadece ''uzaklar yakın olsun'' istiyorum. her gün bir balon uçarayım ve uçurduğum o balon göğe bakma durağımın üstündeki yıldıza takılsın istiyorum. deniz ve yıldız hiç uzağıma düşmesin, yalnız kalsam hatta gölgemden bile kopsam onlar hep peşimden gelsin istiyorum.

kapama gözlerini, ben çok üşüyorum.

20 Haziran 2008 Cuma

sigaramın dumanına sarsam, saklasam seni..






bedri baykam'ın piramid sanat evi'nden birkaç kare.

meyve veren ağacın taşlanan meyvesi


"sendikaya üye olduklari için işten çıkarılan ve 5 aralik 2007 tarihinden itibaren direnişte bulunan işçilerin işe iade davasının ilk dosyası bugün susurluk sulh hukuk mahkemesinde görüldü. mahkeme, işçilerin işe iadesine karar verdi. karara göre; işveren işe aldığı işçilere 4 ay maaş verecek, eğer işe almamakta diretirse işçilerin kıdemine göre 4 ay artı fazladan 14 aydan başlayarak ödeme yapacak."

14 Haziran 2008 Cumartesi

sınav var, lütfen klakson çalmayınız!

bugün günlerden nedir chavez?
öyleyse 16 hazirana iki günden az kalmış.
aa, yapma kuzum. bana sakın 16 haziran'ın neden önemli olduğunu bilmediğini söyleme.
hayır hayır. asla inanmam. sen chavez, sen en yakın şahidimsin.

günün anlam ve önemini düşünecek olursan, yarın ösese var. düşün chavez, kocamaaan bir sene geçmiş üstünden. oysa, ateş hala yanmasa da duman hala tütüyor, fazla uzaklaşmış olamaz. aslında çok yakın. nefesi ensende gibi. ama bak, cümle içinde anlamı ne kadar değişiyor. bir yıl. vaoouv. adamım, gerçekten çok olmuş yahu. ömrümüzden bir sene daha gitmiş. ne rahat söylüyoruz halbuki, ağzımıza geldiği gibi. kalbimize ya da başımıza gelenler öyle mi ki? ne kadar zor geçirdik şu koca bir seneyi. sen biliyorsun chavez. sen, en yakın şahidimsin.

yarın, kartal'da tuzla tersanelerindeki işçilerin ölümüne karşı sesimizi yükseltmek, onurlu bir geleceğe adım atabilmek, ilerki kuşaklara iyi yarınlar bırakılmak için buluşacağız chavez. 16 haziranda da tuzla tersanesi büyük işçi grevine başlayacak. sen daha iyi bilirsin ama, bu işçi - işveren dayanışması eğrisi her zaman işçinin aleyhine oluyor. işverenin ücret eğrisi her daim aşağıda, işçinin dayanma - fedakarlık eğrisi ise herdem en yukarılarda.

15 - 16 haziran 1970 işçi grevleriyle başlayan, türkiye'de grevlere adeta yön veren, işçinin işveren karşısında ezilmemesi gerektiğini gösteren, işçiye işveren karşısındaki gücünü anlatan grevlerden biri bu kez ölü sayısının 96'ya ulaştığı tuzla'da disk'in en devrimci sendikalarından olan limter-iş aracılığıyla yapılacak chavez. sen daha iyi bilirsin chavez. sen, en yakın şahidimsin.

biz hala yurttaki odamıza ve uzak diyarlardaki evimize yörsan marka ürün sokmuyoruz. hala gülüyoruz, telekomdaki grevi hatırladıkça. novamed'li kadınların özgürlük seslerini duyuyoruz hala kulaklarımızda. yaşasın örgütlü mücadelemiz dersin sen chavez. benim öyle demediğimi de bilirsin. seni hiç etkileyemeyecek, belki de hep uzağından geçip gidecek bir şey için çaba göstermezsin, mücadele etmezsin belki. bana ne der geçersin. yani yapabilirsin. olabilir. oldurabilirler. ya da aslında aynı şeyi düşünüyor, istiyorsundur ama sırf ''senden'' değil diye uzağına itiyorsundur onu. yani yapabilirsin. olabilir. oldurabilirler. ama nereye kadar chavez? nereye kadar bu, bana dokunmayan yılan bin yaşasıncılık? nereye kadar uzaktan göz süzüp içine atmacılık? var olan sorunlara tepki göstermek için örgütlü olmaya gerek yoktur chavez. sorun insan olmaktır. insan onuruna yaraşır bir hayat hedeflemek ve sunmaktır. sen daha iyi bilirsin chavez. sen, en yakın şahidimsin.

düşünsene chavez, o lanet sınavın üstünden bir yıl geçmiş. hayatımızda farkında olarak ya da olmayarak ne çok şey değişmiş. yarın, yepyeni insanlar ya da çok tanıdık ama yenilenmiş insanlar o sınava girip hayatlarını kendi elleriyle değiştirmeye çalışacaklar. sanıyorlar ki, burası bir eşik. kapıdan içeri adımını atınca her şey düzelecek. her şey güllük gülistanlık olacak. her gün konser, her gece taksim. zaten üniversitede kızlar teklif ediyor. -hasie lan!- bütün bir sene boyunca çalıştın, bi daha çalışırsan ne ol! yok öyle. bunlar sadece o eşikten adım atmak için üretilmiş yalanlar. yalan olduğunu bildiğimiz halde sevdiğimiz yalanlar. birileri anlatsa da inansak diye beklenen yalanlar. sen bilmezsin chavez, uzaksın çünkü.

burası öyle bir memleket ki chavez, bir ''sol'' (diye geçinen bir) parti sınavdan önce gençlere başarı diler. bir diğeri ise hayat üç saate sığmaz der kaldırım boşluklarında. ilki bunu afişlerle boy boy duyurur, ''düşünceli'' havası yaratır. ikincisi bunu bildirilerle koy koy kaçırır, ''yasadışı'' havası yaratılır. ilki hayatta hiçbir şey ter dökmeden olmaz- girecek tabi çucuklar bu sınava der. ikincisi insanların kendi geleceklerini şıklar arasından seçmemesi gerektiğini söyler. ikisi de aslına bakarsan chavez, yeni bir şey sunmaz. alternatif cümleler kurmaz. kendi içinde bu kadar çok bölünmüş, fraksiyon çatışması geçirmiş bir ''sol'' daha bulamazsın chavez. sen bilmezsin chavez, uzaksın çünkü.

hayaller kurmak güzeldir, gerçeğe yakın oldukça. beni bilirsin chavez, bir gazetenin ekinden ideoloji testine tabi tuttuğumdan beri kendimi en çok ''d'' çıktı diye ütopik sosyalistim ben. halbuki orada ''d'' kadar ''a'' da vardı. bunu düşünmez işte o gazete chavez. burada gazeteler bilinmeyeni söylemez. yapılması gerekeni belirtmez. yol göstermez. burada bütün haberler aynıdır. bütün kadınlar kafaları sanki erkeklerin paralarıyla karışmış gibi gösterilir. bütün erkekler de paranın peşine gitmiş gibi. seksizmin iğrenç tezahürleri eşliğinde kadınlar pazarlanır gazete köşelerinde yarı çıplak, erkeğin eli mahremiyeti yıratarak. chavez burada herkes, herkesin ayağını kaydırmaya çalışır da ayak kayıp yere düşünce bile kimse süsünden püsünden taviz vermez. sen bilmezsin chavez, uzaksın çünkü.

aslında sevinmelisin. ben ki uzaklıklardan çok çektim, nasıl bilirsen öyle ol diyemedim, alışamadım uzak kalmaya,-yani sevmem anlayacağın uzak kalmayı-, ama senin için iyi bir şey uzak kalmak. kendi ülkenle kıyaslayabilirsin gayet rahat. senin halklarının verdiği mücadeleyi, sonunda seni referandumla alaşağı edeyazmalarını, kendileri için uğraşmalarını ve artık n'olursa olsun buna devam edeceklerini kıyaslayabilirsin mesela benim ülkemle. sen bilmezsin chavez, uzaksın çünkü.

yarın, hatta saat itibariyle bugün, herkes kendiyle bir sınava girecek.
sen bilirsin chavez, en yakın şahidimsin.
bugün, klaksonlar çalmasın - fraksiyonlar çatışmasın!
sen anlat onlara chavez.

11 Haziran 2008 Çarşamba

bu ahlaksız oyunlara devam etmek günah, uyan!

canım kardeşim diye bir film vardı eskiden. türk filmi. tarık akan ve halit akçatepe oynuyordu. tarık akan'ın kardeşi kanser oluyordu. televizyonun yeni yeni çıktığı dönemler türkiye'sinde bir ağbinin kardeşinin son isteğini yerine getirmek için yaptıklarını anlatıyordu. uzaktan bakınca klasik bir türk filmiydi işte. fakir bir aile. ama mutlu. idealleri olan insanlar.

yakından bakınca hiç de diğer türk filmleri gibi değildi. tarık akan çapkın yakışıklı genç değildi burada. aldattığı yüzlerce kız içinden bir kızı sevecek ve o'nunla yaşlanmayacaktı bu sefer. bu sefer bir gecede kardeşini kaybettiği için yaşlanacaktı. her zaman belki de televizyonu evine ilk alan şanslı -azınlık- ailelerin ''tek'' çocuğu olurdu tarık akan. bu kez, bir kardeşi vardı ve kendisine bile bakamıyordu.

arada star tivi'de hala yayınlanır o türk filmi. yo, hayır bugün yoktu tivi'de. en azından vardıysa da ben bilmiyorum. sadece aklıma geldi. çünkü ''biz'' geçenlerde bir zafer kazandık. anne, ben bugün bir zafer kazandım.

anne senin kuşağın bu ülke için hep bir şeyler yapmaya çalıştı, senden öncekiler gibi. siz 68'leri 78'ler olarak devam ettirmeye çalıştınız. ama onların ruhunu ve yaptıklarını hiçbir zaman yakalayamadınız. çünkü siz bölünmüştünüz. artık ''bir'' değildiniz. birbirinize yabancılaşmıştınız. bazı arkadaşların ''dış mihraklar'' yüzünden dedi hep. ama siz izin vermeseydiniz asla yabancılaş(tır)amazdılar sizi.

sen hep kabullendin anne. arkadaşların gözlerinin önünde, kucağında öldü. maraş katliamında yanınıza sığınan ''o'' çocukları hatırla anne. giydiği parkanın rengi gözlerinde koyulaşan o çocuğu. kendi gözlerindeki korkuyu hatırla anne. şimdilerde benim gözlerimde gördüğün o ateşin rengini. hatırla anne, nasıl bu hale geldin. nasıl bu hale getirildin. nasıl bu hale getirildiniz.

ben uyurken gelip saçımla oynar babam. saçlarım hiçbir zaman ricoys reklamındaki kızların saçları gibi dolgun, elektiriksiz ve düz olmadı benim. her teli bağımsızlığını ilan etmiş, boşlukta alabildiğine yer kaplayan, mevlana misali kendi etrafında dönmeyi alışkanlık edinmiş saçlarım var ve babamın uzun kemikli parmakları saçıma takılır geceleri. beni ne çok sevdiğini söylerken saçlarım dolanır diline, dudaklarına. kıvırcıklar düzleşir gözlerinde ne çok gurur duyduğunu söylerken benimle.

hani bir sabah anne, bayram günü, biz babamla bizi sadece önemli gün ve haftalarda aramayı akıl eden uzak kapı komşularına -ki sen onlara akraba dersin, bizse uzaktan bir tanıdık- gitmeyi reddettiğimizde sen babaneme gitmiştin ya tek başına. hatırla anne, babamın o gece ''ben gidiyorum'' dediğimde dediklerini. ben hep hatırlıyorum çünkü. ağzımdan çıkan her sözde dolanıyor babamın elleri sözlerime. ''biz çok bağırdık zamanında. bu ülkede hiçbir şey değişmiyor, sen de değiştiremeyeceksin. isteyeceksin ama yapamayacaksın.'' nasıl da sevinmiştin, yalnız olmadığını anladığında. nasıl da sevinmiştim ben yanlış ''yol''da olmadığıma. o gece babamın ben hep uyurken söylediklerini ayakta rüya görüyorken duymuştum ben, şöyle diyordu davudi ses; '' sen de konuş, ama bağırma.'' bozulmuştun anne. bir yoldaşını daha kaybetmiş gibi. bense sevinmiştim kapıyı çekmeye haklı bir sebep bulduğuma.

gitmemiştim ama anne ben. hatırla. gidememiştim. zaten almayacaklardı beni aralarına. küçüktüm ben daha. doğuştan sahip olduğum bir hak ehliyetim vardı ama fiil ehliyetimin bakiyesi yetersizdi o sıra. ben gerçek bir kişiyken, tüzel kişi oluyordum varlık kazanabilmek için izin istemek zorunda bırakıldığımda. serbest kuruluş sistemi öngörüyordu kanun, sen idari makamlar beni yıpratmasın diye yargılamayı tekeline alıyordun.

ben söylemiştim sana ve senin gibi düşünen genç arkadaşlarıma. sen bana ballandıra ballandıra anlatırken gazeteden kestiğin o güzel yazıları, ben sana hayallerimi anlatıyordum. sen ''böyle gelmiş böyle gider''izm'in en olgun temsilcilerindendin. böyle olmayı seçmemiş gibi hep bir iğreti dururdu o kambur sırtında. sana göre de izm'ler zincir vurmuştu beynime. bak işte, böyle böyle aynı yolda farklı yolcular oluyorduk.

babam ahmet kaya dinledikleri için linç edilen insanların olduğu bir ülkede, bana müzik dinlemeyi yasaklamıştı. ''üniversiteler bizimle özgürleşecek'' diyen sen, yasaklar koyar ve bu yasakları destekler olmuştun. zaman diyordun buna, hayat diyordun sonra. ısrarla özneyle yüklemin yerini değiştiriyordun sonra. benim değiştiğimi görmemek için yapıyordun, farkındaydım ben.

babamın iznini aldığım ve senin itirazlarına karşı çıktığım bir eylemin ilk meyvelerini alıyoruz anne. anne, ben bir adım attım. bir slogan. bir yumruk. ben bir şeyler yaptım. senin gibi. olmazsa olmaz. anne, ben denedim. deniyorum. bundan sonra hiçbir ''başarı'' elde edemeyecek olsam da. anne, ben senin kızınım. dün gece dedin ya hani telefonu kapatırken ''yarın görüşürüz inşallah'' diye. boğazıma takıldın benim.

amerika ile birlikte yapacağımız en hayırlı şey anne, kyoto'yu imzalıyoruz. -nükleereinatyaşasınhayat!-

hamiş: devam edecek. etmeli.