tamamen afişi yüzünden hakkında hiçbir bilgi olmadan alınıp izlenen bir film olduğunda bünyedeki tahribatı daha da arttıran bir film.
===
--`spoiler`--bir kere daha siftah eddie vedder ile yapılıyor. o sesi duyduktan sonrası kayıp, film 148 dakika mı yarım saat mi anlaşılmıyor. chris'in (alex yani) sergilediği olağanüstü irade, her şeyden bile bile vazgeçişi, kız kardeşinin sesiyle hayat bulmuş sözcükler, her an her yerde her koşulda kitap okuma aşkı, hayatta kalmak için gösterdiği muazzam azim, tanıdığı her insana kendini sevdirişi ve onların hayatında bir iz -ama kalıcı bir iz- bırakışı, aklını kullanmayı elinin tersiyle itişi, cesareti, şefkati, gözleri, her koşulda beyaz ve sağlam kalmayı başaran dişleri, her gördüğünü uygulayabilecek zekası ve elbecerisi, elleri..
chris'te kendi çocuğunu gören dünyalar tatlısı hippi anne, o dünyalar tatlısı hippi kadını dünyalar kadar seven hafiften oburix'i andıran o sevimli adam, kaçak işler yüzünden hapse girmeden önce chris'e buğday biçmeyi öğreten ''herif'', kano yaparkenki kopenhaglı çift, doğduğu yıldan bir sene çıkarıp aslında olmak istediği yaşta olabilecekken üst üste birkaç hata yapan 16 yaşındaki güzel, şarkısı ve sesi etkileyici kız, kendini orduya adadığı sırada çocuğunu ve eşini bir trafik kazasında kaybeden ve chris'e hayatının dersini veren poposunun üstünde oturmayan inatçı ihtiyar...
çekimlerin enfesliği, doğanın albenisi, insana gelen deli cesareti, toplumla alay ediş(ler)i, kitaplardan yapılan alıntıların öğreticiliği, hayvanların kullanılışı, günbatımı sahneleri, kuşların dansı, gökyüzünün renkleri, hippi karavanlarının şahaneliği, -belirtmeye gerek var mı?- şarkıların her sahneye cuk diye oturuşu, eddie vedder'in sesi, şarkı sözlerinin kusursuzluğu, eddie vedder'in nefes alıp verişleri..--`spoiler`--
===
===
--`spoiler`--onu nereye gittiğini bilmemeye katlanacak kadar çok sevdiğimi biliyordu--`spoiler`--
===
her şeyiyle kusursuzdu..
25 Mayıs 2008 Pazar
tüketim toplumu.
ithalat ve ihracat değerlerinin arasındaki fark, dış ticaret dengesini gösterir. bir ülkede dış ticaret bilançosunun açık vermesi de toplumsal yapıyla ilgilidir. örneğin sadece tarımın geliştiği bir toplumda ithalat sanayi ürünleri üzerinden yapılır. ithalat ve ihracat değerleri arasındaki fark arttıkça da ödemeler bilançosunda açık meydana gelir. bu açığı gidermenin çeşitli yöntemleri vardır. bugün yüzde yetmişi yabancıların elinde olan menkul kıymetler borsası'ndan döviz girişi yapmak, elde bulunan doğal kaynakları kullanmak, ihracata ağırlık vermek gibi.
elde bulunan doğal kaynakları kullanmak kısa süre için sonuç verebilir ancak uzun dönemde kaynakların da sonu geleceğinden bir yarar sağlanmamış olur. döviz girişinin gerçekleşmesi ve ihracatın artması ise üretimle ilgilidir. aslında uzun dönem dengeleri düşünüldüğünde bu seçenekler arasında en önemlisi ihracattır. ihracatın artması içinse, toplumun tükettiğinden daha fazla üretmesi gerekir. ancak rekabetçi alanda bu üretimin gerçekleşebilmesi için piyasaya sunulacak malın kaliteleşmiş olması gerekir. her şeyden önce de bu malı meydana getirecek olanların emeğinin kaliteleştirilmiş olması gerekir. bu enflasyonist ortamda paranın aşırı değerlenmesi ihracatı da pahalılaştırır. buna bağlı olarak tüketim maddelerine olan bağımlılık artar. en azından bugün türkiye kullandığı -ihtiyacı olan- petrolün sadece yüzde dokuzunu kendisini üretebiliyor. varilinin 122 dolarlardan 130 dolarlara çıktığını ve petrol ihtiyacımın her geçen gün arttığını düşünecek olursak bağımlılığın ne boyutlara ulaştığını da görebiliriz. bu bağımlılığın önüne geçebilmek için de en önemli yöntem hem kısa vadede hem de uzun vadede işe yarayacak olan eğitim.
kişiye yapılan yatırımın hiçbir zaman boşa gitmeyeceğini düşünürsek, eğitimin rolü de ortaya çıkar. bu eğitimde ve üretime katılma sürecinde kadının rolü de asla yadırganamaz. üniversite mezunu kadın oranının yüzde 7'den yüzde 10'a çıkmasıyla erkek ömrünün ''21'' sene artması arasındaki doğru orantı şüphesiz bu konuda verilebilecek en güzel örneklerden. kadının eve kapatıldığı, toplumdan dışlandığı, yerini erkeğe devrettiği yerde gelişim ne olursa olsun eksik kalacaktır. bu da ailelerin cebine yansıyacaktır.
enflasyonun yüzde 9'larda seyrettiği dönemlerde sokaktaki vatandaşın bunu sanki yüzde 30'lardaymış gibi hissetmesinin nedeni de budur. dünya'da önüne geçilemeyen bir gelir adaletsizliği mevcuttur. sınırlı kazancıyla kendi ihtiyaçlarını en yüksek düzeyde en uygun şekilde karşılamaya çalışması onun fiyat artışlarını daha farklı hissetmesine neden olmaktadır.
evet türkiye dünya'nın en büyük 17. ekonomisine sahiptir ancak gelir adaletsizliğinin gittikçe büyümesi, hızlı nüfus artışı (en az 3 çocuk!) ve bir türlü kayıt altına alınamayan ekonomisi yüzünden bu büyüklükten yurttaşlar nasibini alamıyor. 37 milyar olarak belirlenen cari açığın sene sonunda 50 milyara çıkacak olması, doğmamış çocukların babalarının (ve annelerinin tabi) maaşlarından daha fazla borçlarının olacağının acı bir ifadesi.
ekonomik anlamda bilinçlenme ve emeğin kaliteleştirmesinin önemi kavranmadıkça kişinin başka şeylere kapılıp, tüketim çılgınlığına başvurması da -üstelik hiçbir şey üretmeden, ürettiğinin de kullanılamaz halde olmasından- daha devam edecek gibi görünüyor.
elde bulunan doğal kaynakları kullanmak kısa süre için sonuç verebilir ancak uzun dönemde kaynakların da sonu geleceğinden bir yarar sağlanmamış olur. döviz girişinin gerçekleşmesi ve ihracatın artması ise üretimle ilgilidir. aslında uzun dönem dengeleri düşünüldüğünde bu seçenekler arasında en önemlisi ihracattır. ihracatın artması içinse, toplumun tükettiğinden daha fazla üretmesi gerekir. ancak rekabetçi alanda bu üretimin gerçekleşebilmesi için piyasaya sunulacak malın kaliteleşmiş olması gerekir. her şeyden önce de bu malı meydana getirecek olanların emeğinin kaliteleştirilmiş olması gerekir. bu enflasyonist ortamda paranın aşırı değerlenmesi ihracatı da pahalılaştırır. buna bağlı olarak tüketim maddelerine olan bağımlılık artar. en azından bugün türkiye kullandığı -ihtiyacı olan- petrolün sadece yüzde dokuzunu kendisini üretebiliyor. varilinin 122 dolarlardan 130 dolarlara çıktığını ve petrol ihtiyacımın her geçen gün arttığını düşünecek olursak bağımlılığın ne boyutlara ulaştığını da görebiliriz. bu bağımlılığın önüne geçebilmek için de en önemli yöntem hem kısa vadede hem de uzun vadede işe yarayacak olan eğitim.
kişiye yapılan yatırımın hiçbir zaman boşa gitmeyeceğini düşünürsek, eğitimin rolü de ortaya çıkar. bu eğitimde ve üretime katılma sürecinde kadının rolü de asla yadırganamaz. üniversite mezunu kadın oranının yüzde 7'den yüzde 10'a çıkmasıyla erkek ömrünün ''21'' sene artması arasındaki doğru orantı şüphesiz bu konuda verilebilecek en güzel örneklerden. kadının eve kapatıldığı, toplumdan dışlandığı, yerini erkeğe devrettiği yerde gelişim ne olursa olsun eksik kalacaktır. bu da ailelerin cebine yansıyacaktır.
enflasyonun yüzde 9'larda seyrettiği dönemlerde sokaktaki vatandaşın bunu sanki yüzde 30'lardaymış gibi hissetmesinin nedeni de budur. dünya'da önüne geçilemeyen bir gelir adaletsizliği mevcuttur. sınırlı kazancıyla kendi ihtiyaçlarını en yüksek düzeyde en uygun şekilde karşılamaya çalışması onun fiyat artışlarını daha farklı hissetmesine neden olmaktadır.
evet türkiye dünya'nın en büyük 17. ekonomisine sahiptir ancak gelir adaletsizliğinin gittikçe büyümesi, hızlı nüfus artışı (en az 3 çocuk!) ve bir türlü kayıt altına alınamayan ekonomisi yüzünden bu büyüklükten yurttaşlar nasibini alamıyor. 37 milyar olarak belirlenen cari açığın sene sonunda 50 milyara çıkacak olması, doğmamış çocukların babalarının (ve annelerinin tabi) maaşlarından daha fazla borçlarının olacağının acı bir ifadesi.
ekonomik anlamda bilinçlenme ve emeğin kaliteleştirmesinin önemi kavranmadıkça kişinin başka şeylere kapılıp, tüketim çılgınlığına başvurması da -üstelik hiçbir şey üretmeden, ürettiğinin de kullanılamaz halde olmasından- daha devam edecek gibi görünüyor.
yayında ve yapımda emeği geçenler
yurttan ve dünyadan haberler
23 Mayıs 2008 Cuma
ağlayaslar..
belki çoktan öldüm.
kalbim ölü bulundu dün sabah.
sakın gelme asla. gelme haber yolla.
yollar bana koymaz, tutarsan elimden.
başından geçeni anlat, masaldır benim için.
bir hayattı, tutunamadık. gel ona bir son yazalım.
kalbim ölü bulundu dün sabah.
sakın gelme asla. gelme haber yolla.
yollar bana koymaz, tutarsan elimden.
başından geçeni anlat, masaldır benim için.
bir hayattı, tutunamadık. gel ona bir son yazalım.
22 Mayıs 2008 Perşembe
21 mayıs 2008 yargıtay başkanlar kurulu bildirisi
((aradım taradım lakin konuya ilişkin bir başlık bulamadım.ama illa aramak ve bulmak isteniyorsa sözlükte ziyadesiyle dünkü şampiyonlar ligi finaliyle ilgili başlık var.))öncelikle bildirinin tam metnini verelim : http://www.yargitay.gov.t...cuments/bsk_bildirisi.doc kimisinin ''yargıtay çemkirmesi'' kimisinin ''yüzde 47yle geldik ananızı bile şeederiz zihniyetine verilmiş ayar'' olarak adlandırdığı, nolursa olsun tartışmaların yine ''yargının siyasallaşması'' üzerinden temellendiği bildiri.rousseau, egemenliğin halka ait olduğunu vurgularken, sosyal sözleşmenin sonucu olarak egemenliğin, mutlak, devredilmez, bölünmez ve hiçbir koşulda sınırlanamaz olması gerektiğini savunmuş, genel iradeyi esas almıştır. buradan da yasama, yürütme ve yargı erklerinin halka-millete teslim edilmesi anlayışına gelinmiştir. ancak sonraları rousseau bile, artan nufüsa ve ülke genişliğine bakılarak bunun uygulanamayacağını kabul etmiştir. bunun üzerine kabul edilense, her erkin farklı bir organ tarafından ve anayasada belirlenen yetkiler çerçevesinde bağımsız olarak kullanılması olmuştur. normların çoğalması ve farklı organlar tarafından denetlenmesi gerektiğinin anlaşılmasıyla, normlar hiyerarşisinin varlığı yazılı bir kural olmaktan öteye geçmiş, anayasanın üstünlüğünü ve bağımsızlığını her alanda gösterecek ''bağımsız'' mahkemeler tarafından denetlenir olmuştur.1982 anayasası'na göre (gerek başlangıç hükümleri gerek genel esaslar gerek hak ve özgürlüklere ilişkin kısımlar olsun) türkiye cumhuriyeti, (..) demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir. yani anayasa kendini ''demokratik'', ''laik'' ve ''sosyal'' bir ''hukuk'' devleti olarak tanımlamış ve bunu da değiştirilmez hükümler içine koyarak güvence altına almıştır.hukuk devleti'nden söz edebilmek için öngörülen en önemli, temel koruma mekanizması anayasa yargısına ilişkin norm ve kurumların varlığıdır. burada kastedilen kurumlar, şüphesiz yargının bağımsızlığından ve siyasi niteliklerden uzak olmak zorundadırlar.yargı bağımsızlığının oluşabilmesi içinse, yasamayı-yürütmeyi-yasama ve yürütmeyi ve kendini denetleyen yargının, dördüncü kuvvet olarak tanımlanan medyanın, tüm gerçek ve tüzel kişilerin etkisinden kurtulması gerekir. gerek karar öncesi gerek karar sonrası dönemde, hukuk devleti, yargının bağımsızlığını ve hakimlerin güvenliğini sağlamak zorundadır. devam eden bir dava hakkında görüşme ya da açıklama yapılmaması, yargıçların somut olayı incelerken vicdani kanaatlerine göre değerlendirme yapabilmesi, bu vicdani kanaatlere karşı bir baskı, yönlendirme ve öneride bulunulmaması yargının bağımsızlığı için, ve dahası somut olay hakkında verilecek kararın sağlıklı ve hukuka uygun olması için gereken olmazsa olmaz şeylerdir.az önce değindiğimiz rousseau ''genel iradenin yanılmazlığı teorisi'' ile, ülkede yaşayan insanları temsil eden parlamentonun üstünde herhangi bir güç olamayacağını, parlamento'nun halk iradesine dayandığı için her zaman iyiyi güzeli yapacağını bu yüzden parlamento kararlarının denetime ihtiyaç bırakmayacağını düşünmektedir. oysa lord acton'dan da gayet iyi bildiğimiz üzere, iktidar mutlaka yozlaşır. ve bu yüzden iktidar, iktidarı sınırlamalıdır. günümüzde, iktidarların görevi kötüye kullanmalarını önlemek, rousseau'nun hedeflediği doğuştan gelen hak ve özgürlüklere ulaşmak için parlamento'nun (bile) kararlarının denetime tabi tutulması şarttır.işte bu noktada, ''yargıçlar hükümeti''ne gidilip gidilmeyeceği tartışılmaktadır. yani türkiye için örnek vermek gerekirse, 70 milyon insanın iradesinin ürünü olan bir parlamentoyu, cumhurbaşkanının atadığı 11 kişinin (altısının oyu yeterli oluyor) denetlemesi doğru mudur? bu noktada, anayasa yargısının meşruluğu devreye giriyor ki, yasaların anayasaya uygunluğunun sağlanması bir zorunluluk olduğundan, bir sözcüğün bambaşka alanlara kapı açacağı düşünüldüğünde, anayasanın üstünlüğü gereğince anayasa yargısı meşrudur, kabul edilmelidir.bugün yargıtay'ın yaptığı tek şey, üzerindeki baskıları bir nebze olsun azaltabilmek için kamuoyunun desteğini arkasında hissedebilmek adına bu bildiriyi yayımlamasıdır. burada yargının siyasallaşmasına dair bir şey yoktur, burada yargının sağlamaya çalıştığı şey, bağımsızlığıdır. sonuçta bugün, anayasa sadece yönetilenler için değildir, yönetenlerin de anayasaya uyması zorunludur. anayasa, asli, üstün, hukuki bir iktidardır ve siyasal kişi ve organlar kendilerinin veya kendilerinden öncekilerin yürürlüğe koyduğu tüm hukuk kurallarına-normlarına ''istisnasız'' uymak zorundadırlar.sadece mevcut iktidar partisi için değil, tüm dönemler için yargıyı istedikleri gibi yönetmek çekici gelmiştir. çünkü bilinir ki, yasama ve yürütme zaten seçim sistemindeki (anayasaya aykırı) çelişkili (temsilde adalet ve yönetimde istikrar ilkeleri) ifadelerle ve onların doğurduğu sonuçlarla bir şekilde ele geçirilir. ancak yargı, yasama ve yürütme birbirine bağlı erkler olsalar dahi, bağımsız olmak zorunda olduğundan başlı başına karmaşık ve özel bir alandır.hı eğer mevcut iktidar ele anılacaksa da;türbanı bir özgürlük olarak sunmaya çalışırken ve bu özgürlüğü anayasaya sokmak adına anayasayı yap-boza çevirme yetkisini kendinde gören kurucu iktidar neden acaba siyasal haklara getirilen sınırlamaları arttırmaya devam edip, en iyisi olduğunu düşündüğü liberalizmin ''siyasal'' alanını bu kadar daraltıyor? neden temel hak ve özgürlüklere ilişkin alanlara getirdiği özgürlüklerin güvencesini bu kadar gevşek tutuyor ve ''ekonomik'' liberalizmin alanını yok pahasına genişletiyor? ''kılık ve kıyafetinden ötürü hiç kimse eğitim ve öğrenim hakkından mahrum bırakılamaz.'' derken, neden harç paralarını ödeyemeyen gençleri düşünmüyor, devlet bursuyla okuyan çocukların bursunu kesiyor? bu mudur sosyal devlet anlayışı? bu mudur özgürlükçü liberal düzen?sırf başı açık diye ''bacı''olarak nitelemeyip de ''ihtiyaç'' olarak gördüğü kızları yurttaşı saymıyor da, o kızları 1 mayıs günü saçlarından sürükleyerek götürme cesaretini kendini nasıl bulabiliyor?dtp hakkında kapatma davası açıldığı sırada ya da iktidarda olduğu 5 sene süresince siyasi partiler kanunu gibi her yerinden açık veren bir yamalı bohçayı değiştirme gereği görmüyor da, yargının olaya müdahale ettiği (ki, akp'ye verilen uyarıya akp'nin verdiği cevap hala akıllardadır) bir anda anayasada değişikliğe gitmeye karar veriyor?367 gibi sadece birinci ve ikinci tur oylamaları düzenleyen bir kararda yargıyı kendi kendini sınırlamaya zorunlu bırakıyor da, yargı bir bildiri yayınlayıp ''rahat bırakın artık!'' dediğinde mi vatan haini, elitist bürokrat, gomünüs, entel laik oluyor?anayasalar toplumsal mutabakat sağlanarak hazırlanması gereken belgelerdir, öyle oldu bittiye getirilemez. askeri otoritenin sivil otoriteye bağlılığı ilkesi ülkemizde henüz uygulama alanı bulmadığına göre, biz askerin postallarını her daim demoklesin kılıcı gibi ensemizde hissettiğimiz sürece bir kere her şeyden önce yargıya muhtacız. yoksa adam smith'in dediği gibi bırakırız yaparlar, bırakırız geçerler...
yayında ve yapımda emeği geçenler
yurttan ve dünyadan haberler
20 Mayıs 2008 Salı
ölüm istiharesi..
devrim'e.. kayıp zamanlardan.
- başım ağrıyor. ama çok. migren ağrısı gibi. duvardan duvara vurmak istiyorum kafamı. ateşim çıkıyor. adana'nın yaz sıcağından değil. elimi değdiremiyorum alnıma. yüremiyorum sonra. ayaklarım da morluklar oluyor. şişiyor bir de. basamıyorum üzerine.
- kan tahlili alalım biz.
- ciddi bir şey mi? şüphelendiğiniz bir şey var mı?
- kan tahlili yapalım önce bir.
***
- yok hayır, söylemediler bir şey daha. tahlil sonucunu bekliyoruz.
- of, ne var ki acaba? iyisin şimdi diğ mi?
- evet, yani en azından geçen haftaya göre daha iyiyim.
***
- şimdi bu gördüğünüz normal değer. bu gördüğünüzse hastalık başladığındaki değerler. şu şu şu bölümlerde normal değerin 3 katına çıkıyor kan oranları.
- yani?
- bilemiyorum. ilk defa karşılaşıyorum böyle bir şeyle.
***
- ne dedi?
- demedi bir şey. daha doğrusu bilmemnerede normalin 3 katına çıkış söz konusuymuş. onun dışında ilk defa karşılaşıyormuş. adını koyamadı.
- başka bir doktora git.
- evet, galiba öyle yapacağız.
***
- evet, önceki doktor arkadaşım gibi, ben de bilemiyorum. yani tam bir adı yok, karışık.
- anladım.
***
- koyamadılar bir ad şu hastalığa.
- nasıl olur anlamıyorum ya, başka bir tanesine git.
- o da bir ad koyamazsa.. sahipsiz mi kalsın evladım? çok güzel diğ mi? allah'ım ya, cins olduğumu bilirdim de bu kadarını tahmin edemezdim..
- of, saçmalama. korktum ben çok.
- korkma. ben alıştım o'nunla yaşamaya. bir de adını koyabilsek.
- koyalım.
- deniz olsun mu?
- devrim olsun.
- tamam.
***
- devrim nasıl?
- iyi. uslu uslu oturuyor.
- aferin o'na.
***
ben unuttum. vallahi billahi. hayır tamam, burası sosyal, laik bir hukuk devleti. evet, benim yemin vererek meşruluk kazanmaya çalışmam anayasa'nın başlangıç maddelerine, genel esaslarına ve 174. maddedeki devrim kanunlarına aykırı. evet, milletvekillerinin yemininin de kaldırılması gündemde. ama vallahi unuttum ben.
yani unutmuştum. ama buradaki -muştum mış gibi yapmak anlamına gelmiyor. haftaiçi bir arkadaşım aradı beni. ''buldum'' diye. var mısın yok musun'da en düşük kutuyu bulmuş kadar sevindim. çünkü ben o'nu ararken kendimi kaybetmekten yorulmuş, toza dumana hasret bir enkazdım. kendimi arıyorken olmaktan korktuğum yerdeydim. ve ısrarla fark ediyordum ki, kaybettiğim yalnız o değil. kendimim de aynı zamanda. hal böyle olunca arkadaşım ''buldum'' diyince, kendimi bulmuş kadar sevindim.
o günden sonra başladı zaten her şey. ben bunları kimseye anlatmadım, bir tek sen duy diye. sen bil diye. sen anla diye. yeni bir hayalkırıklığı yaşarsam kimse bunu yüzüme vurmasın diye. bilinçaltım hala doluymuş ki demek ki, 2-3 gündür saçma salak rüyalar görüyorum yine.
güya devrim nüksetmiş de, ben hastahaneye kaldırılmışım. öleyazmaktaymışım. peh. daha yeni girmişken 18'e üstelik. yolu yarılamamışken henüz. gerçi her ölüm erken ölümdür ama. abi, bi kere ben öleceksem bu kesinlikle mantıklı bir şey için olmalı. yani, bok yoluna gitmemeliyim. ya da ne biliyim uyurken, hık diye gitmemeliyim. hele yanarak.. asla. kat-i suretle. olm, var ya ben öleceksem acısız ölmeliyim. belki haklı bir mücadele uğruna olabilir. ya da pek ala mesleğimin icap ettiği şekilde, topuğumdan vurularak. (böyle ölüm mü olurmuş deme, bacağına araba çarpınca kör olan bir jenerasyonun neslisin sen!) anayasa kürsüsünde ders verirken, kalpten. ya da en temizi, ilaçla. ama bi hastalık yüzünden olmamalı bu.
ama yine de hayal ederim ben ölümü. nasıl olacağından çok, sonrasını. misal, hastahane odasındayım. kimler gelecek ziyaretime? ya da öldüm, helvam bile yendi. ( fındık-fıstıksız. sadeli.) kim gelecek cenazeme? ölmenin bile parayla olduğu şu çivisi çıkasıca kapitalist dünyada gömüldüğün yer bile gördüğü manzaraya göre pahalanırken, fakire ölüm daha bi boktan. şahsen bizzat kendim olarak deniz kenarı bir yerde isterdim mezarımı. ya da en iyisi, savurun denize. üstüne de su için. ama mutlaka papatya olmalı. sakın gülle gelmeyin. nergis ya da kasımpatı da olur. ama tercihen papatya. gül nedir ya? ne biçim bir bitkidir o?
neysem işte. rüyamda da o'nu gördüm. kanlı canlıydı benim aksime. gelmiş elinde papatyayla. özür dilemiyor kesinlikle. haklı olmaktan filan bahsediyor. hastayım, mecalim yok bahane dinlemeye. belki birazdan benim ezanımı dinleyecek o beşinci sınıftan beri tanrı'ya inanmayan kurum kuruluş. devlet midir laik olan, yoksa kabuğunu soyduğunda birey de laik olabilir mi?
***
- hiç değişmemişsin.
- değişmez mi insan?
***
- affetin mi beni?
- affetmez mi insan?
***
kafamı pencereye doğru çeviriyorum. deniz görüyor odam. deniz olsun mu adı diye soruyorum. neyin diyor. boş ver unut gitsin diyorum. ısrar ediyor. anlatmaya mecalim yok. hep ben konuştum zaten. eskiden susmanın ikrardan geldiğine o denli inanırdım ki, konuşanın haklı olduğunu savunurdum ''adalet mülkün temelidir'' diyen o yazının önünde. oysa bizim bir evimiz yoktu. bir mülkümüz. bizim hayatta sadece tutunacak ideallerimiz ve o ideallerin ucunda ellerimiz vardı. hiç kavuşmayan eller. oysa ellerin, benim en sevdiğim çiçeklerimdi. o, haklı olmanın önemli olmadığını söylerdi. benimse tek derdim adaleti öbür dünyaya bırakmadan burada halletmekti. haklı olmak, adaletin kefelerini belirleyecekti. o yüzden önemliydi bu kadar. sonra anladım, haklı olmak bi boka yaramıyor. misal, ben. ben her zaman haklı olandım. ama bak, şimdi mutsuz bir ben kaldım. haklı olmanın mutlu olmaya yaramadığı bir yerde yemişim adaleti hakim bey. yo yo, hayır, mahkemeye saygısızlık etmiyorum. aksine, ben kendimi sizin önünüzde o kadar hayal ettim ki.. burası sadece devlet için yüksek mahkeme değil, benim hayallerimin de en yüksek noktalarından. ve yükseklik korkusu olan hayat..
isterdim ki yanyana çekilmiş bir fotoğrafımız olsun. senin yüzün duvara dönük de olabilir. benim yüzüm nasılsa hep sana dönük. bir gece vakti, saat 3. ben bıkmışım artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayışından. onda daha yeni yeni kavak yelleri. bildiklerimi yanlış bilmememi umuyor. beni unutmuş gibi yaptığı zamanlar da bile varmışım ben. unutmuş gibi yaptığı zamanlar? çogüzel bir tamlama diğ mi? elimde yalandan kocaman rengarenk geçici oyuncak zaferler. üstelik nefesi havada altın tozu bile değil. isterdim ki, ben ölünce al eline bak. böyle arada yüzümü okşa kemikli ellerinle. elimi tutama ama. saçımla oynayama mesela. artık rüzgarlar savurduğunda toprağımı uzak diyarlara, bir sigara yakarsın bir ağacın altında. uslu bir çocuk olursan belki görürsün, bir ağacım ben ormanda. gövdemde adın yazılı.
hatırlıyorum, bir kere hocanın biri bize konusunu kendimizin belirleyeceği bir kompozisyon yazmamızı söylemişti. ben de ''ben her bahar aşık olurum'' konulu bir kompozisyon yazmıştım. hoca çok beğenmiş yazdıklarımı, kafa dengiydi de, yanına çağırdı. nisandı aylardan. doğum günüm. en çok ne istersin doğum gününden dedi bana. doğduğum gün ölmek dedim. şaşırdı. yara aldım ben bundan 2 yıl önce. aslında 3. ama daha kötüsüydü bence 2 yıl önce olan. neyse. şebnem, hiç susmamış şarkı söylemiş ama ben hep sustum. deniz'in tamam tamam sustum'u gibi değil. ben her bahar aşık olurdum ama bu bahar olmadım. takvim yaprakları mayısı gösteriyor. bende yaprak kımıldamıyor.
ölmek.. ne garip şey diğ mi anne? anne olamayacağım örneğin. toprak olmak ne garip şey diğ mi anne? elleri değsin istemedim, gözleri değsin istemedim. bir ömür taşıyacaktın yanında. oysa biz anne, temek hak ve özgürlükler, insan hakları, sert çekirdekli haklar, dokunulmaz alanlar diye bağırırken olacaktı tüm bunlar. ben o'na bir kitap yazacaktım basılmamış, o belki bunu okumayacaktı hiç. belki okuyacak ama etkilenmeyecekti. belki de yanından hiç ayırmayacaktı. ama hiçbir şey anayasada öngörüldüğü gibi ölçülülük ilkesi kapsamında olmayacaktı. hep birilerinin hakkı, özgürlüğü diğerininkiyle çak(t)ışacak, kimse orantılı güçle karşı karşıya kalmayacaktı. doğmamış çocukların için isim biriktirecektim ben anayasa defterimin arasında. o bunu bilmeyecekti. ilk sevgilisini göremeyecektim. büyüdüğünü.. o an öyle kalacaktı. an duruşu gibi. ömrün gidişi gibi.
evlatlar, babalarını hatırlamak istedikleri gibi hatırlarlarmış ya anne..
unutmaz beni diğ mi?
- başım ağrıyor. ama çok. migren ağrısı gibi. duvardan duvara vurmak istiyorum kafamı. ateşim çıkıyor. adana'nın yaz sıcağından değil. elimi değdiremiyorum alnıma. yüremiyorum sonra. ayaklarım da morluklar oluyor. şişiyor bir de. basamıyorum üzerine.
- kan tahlili alalım biz.
- ciddi bir şey mi? şüphelendiğiniz bir şey var mı?
- kan tahlili yapalım önce bir.
***
- yok hayır, söylemediler bir şey daha. tahlil sonucunu bekliyoruz.
- of, ne var ki acaba? iyisin şimdi diğ mi?
- evet, yani en azından geçen haftaya göre daha iyiyim.
***
- şimdi bu gördüğünüz normal değer. bu gördüğünüzse hastalık başladığındaki değerler. şu şu şu bölümlerde normal değerin 3 katına çıkıyor kan oranları.
- yani?
- bilemiyorum. ilk defa karşılaşıyorum böyle bir şeyle.
***
- ne dedi?
- demedi bir şey. daha doğrusu bilmemnerede normalin 3 katına çıkış söz konusuymuş. onun dışında ilk defa karşılaşıyormuş. adını koyamadı.
- başka bir doktora git.
- evet, galiba öyle yapacağız.
***
- evet, önceki doktor arkadaşım gibi, ben de bilemiyorum. yani tam bir adı yok, karışık.
- anladım.
***
- koyamadılar bir ad şu hastalığa.
- nasıl olur anlamıyorum ya, başka bir tanesine git.
- o da bir ad koyamazsa.. sahipsiz mi kalsın evladım? çok güzel diğ mi? allah'ım ya, cins olduğumu bilirdim de bu kadarını tahmin edemezdim..
- of, saçmalama. korktum ben çok.
- korkma. ben alıştım o'nunla yaşamaya. bir de adını koyabilsek.
- koyalım.
- deniz olsun mu?
- devrim olsun.
- tamam.
***
- devrim nasıl?
- iyi. uslu uslu oturuyor.
- aferin o'na.
***
ben unuttum. vallahi billahi. hayır tamam, burası sosyal, laik bir hukuk devleti. evet, benim yemin vererek meşruluk kazanmaya çalışmam anayasa'nın başlangıç maddelerine, genel esaslarına ve 174. maddedeki devrim kanunlarına aykırı. evet, milletvekillerinin yemininin de kaldırılması gündemde. ama vallahi unuttum ben.
yani unutmuştum. ama buradaki -muştum mış gibi yapmak anlamına gelmiyor. haftaiçi bir arkadaşım aradı beni. ''buldum'' diye. var mısın yok musun'da en düşük kutuyu bulmuş kadar sevindim. çünkü ben o'nu ararken kendimi kaybetmekten yorulmuş, toza dumana hasret bir enkazdım. kendimi arıyorken olmaktan korktuğum yerdeydim. ve ısrarla fark ediyordum ki, kaybettiğim yalnız o değil. kendimim de aynı zamanda. hal böyle olunca arkadaşım ''buldum'' diyince, kendimi bulmuş kadar sevindim.
o günden sonra başladı zaten her şey. ben bunları kimseye anlatmadım, bir tek sen duy diye. sen bil diye. sen anla diye. yeni bir hayalkırıklığı yaşarsam kimse bunu yüzüme vurmasın diye. bilinçaltım hala doluymuş ki demek ki, 2-3 gündür saçma salak rüyalar görüyorum yine.
güya devrim nüksetmiş de, ben hastahaneye kaldırılmışım. öleyazmaktaymışım. peh. daha yeni girmişken 18'e üstelik. yolu yarılamamışken henüz. gerçi her ölüm erken ölümdür ama. abi, bi kere ben öleceksem bu kesinlikle mantıklı bir şey için olmalı. yani, bok yoluna gitmemeliyim. ya da ne biliyim uyurken, hık diye gitmemeliyim. hele yanarak.. asla. kat-i suretle. olm, var ya ben öleceksem acısız ölmeliyim. belki haklı bir mücadele uğruna olabilir. ya da pek ala mesleğimin icap ettiği şekilde, topuğumdan vurularak. (böyle ölüm mü olurmuş deme, bacağına araba çarpınca kör olan bir jenerasyonun neslisin sen!) anayasa kürsüsünde ders verirken, kalpten. ya da en temizi, ilaçla. ama bi hastalık yüzünden olmamalı bu.
ama yine de hayal ederim ben ölümü. nasıl olacağından çok, sonrasını. misal, hastahane odasındayım. kimler gelecek ziyaretime? ya da öldüm, helvam bile yendi. ( fındık-fıstıksız. sadeli.) kim gelecek cenazeme? ölmenin bile parayla olduğu şu çivisi çıkasıca kapitalist dünyada gömüldüğün yer bile gördüğü manzaraya göre pahalanırken, fakire ölüm daha bi boktan. şahsen bizzat kendim olarak deniz kenarı bir yerde isterdim mezarımı. ya da en iyisi, savurun denize. üstüne de su için. ama mutlaka papatya olmalı. sakın gülle gelmeyin. nergis ya da kasımpatı da olur. ama tercihen papatya. gül nedir ya? ne biçim bir bitkidir o?
neysem işte. rüyamda da o'nu gördüm. kanlı canlıydı benim aksime. gelmiş elinde papatyayla. özür dilemiyor kesinlikle. haklı olmaktan filan bahsediyor. hastayım, mecalim yok bahane dinlemeye. belki birazdan benim ezanımı dinleyecek o beşinci sınıftan beri tanrı'ya inanmayan kurum kuruluş. devlet midir laik olan, yoksa kabuğunu soyduğunda birey de laik olabilir mi?
***
- hiç değişmemişsin.
- değişmez mi insan?
***
- affetin mi beni?
- affetmez mi insan?
***
kafamı pencereye doğru çeviriyorum. deniz görüyor odam. deniz olsun mu adı diye soruyorum. neyin diyor. boş ver unut gitsin diyorum. ısrar ediyor. anlatmaya mecalim yok. hep ben konuştum zaten. eskiden susmanın ikrardan geldiğine o denli inanırdım ki, konuşanın haklı olduğunu savunurdum ''adalet mülkün temelidir'' diyen o yazının önünde. oysa bizim bir evimiz yoktu. bir mülkümüz. bizim hayatta sadece tutunacak ideallerimiz ve o ideallerin ucunda ellerimiz vardı. hiç kavuşmayan eller. oysa ellerin, benim en sevdiğim çiçeklerimdi. o, haklı olmanın önemli olmadığını söylerdi. benimse tek derdim adaleti öbür dünyaya bırakmadan burada halletmekti. haklı olmak, adaletin kefelerini belirleyecekti. o yüzden önemliydi bu kadar. sonra anladım, haklı olmak bi boka yaramıyor. misal, ben. ben her zaman haklı olandım. ama bak, şimdi mutsuz bir ben kaldım. haklı olmanın mutlu olmaya yaramadığı bir yerde yemişim adaleti hakim bey. yo yo, hayır, mahkemeye saygısızlık etmiyorum. aksine, ben kendimi sizin önünüzde o kadar hayal ettim ki.. burası sadece devlet için yüksek mahkeme değil, benim hayallerimin de en yüksek noktalarından. ve yükseklik korkusu olan hayat..
isterdim ki yanyana çekilmiş bir fotoğrafımız olsun. senin yüzün duvara dönük de olabilir. benim yüzüm nasılsa hep sana dönük. bir gece vakti, saat 3. ben bıkmışım artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayışından. onda daha yeni yeni kavak yelleri. bildiklerimi yanlış bilmememi umuyor. beni unutmuş gibi yaptığı zamanlar da bile varmışım ben. unutmuş gibi yaptığı zamanlar? çogüzel bir tamlama diğ mi? elimde yalandan kocaman rengarenk geçici oyuncak zaferler. üstelik nefesi havada altın tozu bile değil. isterdim ki, ben ölünce al eline bak. böyle arada yüzümü okşa kemikli ellerinle. elimi tutama ama. saçımla oynayama mesela. artık rüzgarlar savurduğunda toprağımı uzak diyarlara, bir sigara yakarsın bir ağacın altında. uslu bir çocuk olursan belki görürsün, bir ağacım ben ormanda. gövdemde adın yazılı.
hatırlıyorum, bir kere hocanın biri bize konusunu kendimizin belirleyeceği bir kompozisyon yazmamızı söylemişti. ben de ''ben her bahar aşık olurum'' konulu bir kompozisyon yazmıştım. hoca çok beğenmiş yazdıklarımı, kafa dengiydi de, yanına çağırdı. nisandı aylardan. doğum günüm. en çok ne istersin doğum gününden dedi bana. doğduğum gün ölmek dedim. şaşırdı. yara aldım ben bundan 2 yıl önce. aslında 3. ama daha kötüsüydü bence 2 yıl önce olan. neyse. şebnem, hiç susmamış şarkı söylemiş ama ben hep sustum. deniz'in tamam tamam sustum'u gibi değil. ben her bahar aşık olurdum ama bu bahar olmadım. takvim yaprakları mayısı gösteriyor. bende yaprak kımıldamıyor.
ölmek.. ne garip şey diğ mi anne? anne olamayacağım örneğin. toprak olmak ne garip şey diğ mi anne? elleri değsin istemedim, gözleri değsin istemedim. bir ömür taşıyacaktın yanında. oysa biz anne, temek hak ve özgürlükler, insan hakları, sert çekirdekli haklar, dokunulmaz alanlar diye bağırırken olacaktı tüm bunlar. ben o'na bir kitap yazacaktım basılmamış, o belki bunu okumayacaktı hiç. belki okuyacak ama etkilenmeyecekti. belki de yanından hiç ayırmayacaktı. ama hiçbir şey anayasada öngörüldüğü gibi ölçülülük ilkesi kapsamında olmayacaktı. hep birilerinin hakkı, özgürlüğü diğerininkiyle çak(t)ışacak, kimse orantılı güçle karşı karşıya kalmayacaktı. doğmamış çocukların için isim biriktirecektim ben anayasa defterimin arasında. o bunu bilmeyecekti. ilk sevgilisini göremeyecektim. büyüdüğünü.. o an öyle kalacaktı. an duruşu gibi. ömrün gidişi gibi.
evlatlar, babalarını hatırlamak istedikleri gibi hatırlarlarmış ya anne..
unutmaz beni diğ mi?
bir sabah anne.. kapını süpürürken, çocukluğunu devrederken sırdaşına.. belki gelir ha, anne?
yayında ve yapımda emeği geçenler
babam ve oğlum,
bütün kadınların kafası karışıktır,
çağan ırmak,
devrim,
fideL
12 Mayıs 2008 Pazartesi
ikimizin de kedi olduğu bir hayatta..
sen s ile başlayan dostum, kardeşim, sevgilim. /yazdan kalma bir günden.
yazın son demleriydi karşılaştığımızda.. oysa bizim fokurdatacak çok nargilemiz vardı karşılıklı dumanında boğulacağımız.. baştan kabullenmiştik o dumanda soluksuz kalmayı.. bir gün elma çayı içerken fark etmiştik elmali nargile kokusunun hafızama kazındığını.. gülmüştün.. o gülümseyişe dokunup, beni bu gamzeye gömsünler demiştim.. başının yastığa bıraktığı çukuru alıp da gitme olur mu demiştin.. oysa yoktu aramızda hiçbir şey.. içim erimişti.. aradan yil geçti, hala hatırlarım.. o yıla gömülü bir ölü var artık.. burak güven niye ölür insan bile bile dediğinde bilmiyorduk o zaman cevabın bile bile sevmek olduğunu. .o zaman değer vermenin günah olduğunu da bilmiyorduk.. sadece biz vardık.. yeşil elmanın iki yarısı.. en tuzlusundan..
^^şıpsevdi kızın yıllardır aradığıydı yarısı zaten.. şıp diye buluvermişti o'nu gördüğünde.. emindi artık.. dünyada vardı böyle bir şey.. ama uzaktaydı.. okyanuslar girmemişti belki araya ama 939 kilometre de azımsanamazdı.. her türlü zorluğa evet demişlerdi, zor yakalanıyordu böyle bir şans.. kız çok ama çok sevmişti.. babasından sonra en sevdiği erkekti o.. hiç böyle olmamıştı daha önce.. erkek ise tecrübeliydi.. kızla tanışmadan önce ilk aşkını yaşamıştı.. yaralıydı.. kız zaten sorunsuz tiplere uzaktı..mıknatıs gibiydi, çekiveriyordu dertlileri hemen.. yarasına kabuk olmak istedi oğlanın.. oldu da.. zamanla kabuk fazla geldi yaraya.. deri taşımaz oldu.. o ilk aşk da sürekli tuz basıyordu yaraya.. bir gün yara sahibi dayanamadı oynadı yarayla.. koparıp attı derisinden.. yara tekrar kanadı..tekrar kabuk bağladı sonra.. kız bir söz duymuştu hemen gidip sevdiceğine yetiştirdi.. "soyulur muydu hayatın kabuğu yoksa bütün vitamini kabuğunda mıydı? " çocuk duraksadı birden.. vitamini kabukta dedi sonra.. o zaman umursamamıştı kız bu cevabı.. sonra düşündü de çok kabuk değiştirmişlerdi zamanla.. o zaman vitamin kabukta değildi.. erkeğin kırılmaz duvarları vardı.. kızın da yıkılmaz tabuları.. kız çok zaman sonra fark edecekti o duvarın üzerinden ''ciieee'' bile diyemediğini.. küçücük bir delik açmıştı çocuk duvara arada kendini gösterirdi buradan.. kız yalnızca oradaydı.. sanki evcilik oynayan çocuklardı.. kız her şeyi kendisinin yönettiğini sanır ama tümüyle yönetilen olurdu.. bir de sağda solda demokrasiden bahsederdi.. yalnızca bir kapatmaydı işte.. erkeğin içindeki boşluğu kapatan bir sıva..kabullenmişti ama o.. yaranın bir gün koparılacağını bile bile kabullenmişti bunu.. o duvarın ardından ne savaşabildi onunla ne de bir papatya verebildi o'na.. toplumun deli diye dışladığı birinden çok şey öğrenmişti kız.. mesela çok mutlu olmanın çok mutsuz olma riskini almaya değeceğini.. dünyada çok az insanın yakaladığı bir şansı yakalamıştı o.. erkeğin ne dediği önemli değildi.. an'ı yaşamak ve çok mutlu olmak istiyordu.. oldu da bir süre.. erkeğin uğurlu sayısı kıza uğursuz gelmişti fakat.. 8.ayın sonunda bambaşka iki insan olmuştu o bir kişi.. bir'lerdi çünkü ikisi de yarımdı.. tamamlıyorlardı birbirlerini.. tıpkı erkeğin kızın hayatındaki boşlukları tamamladığı gibi.. kızın hayatı bir yap-bozdu.. erkek ise o yap-bozun en güzel parçası.. aylar geçti derken.. kavga bile edemez oldular.. paylaşmıyorlardı artık hayatı.. kızın doğum gününde o sürprüzşinast adamdan eser yoktu.. istanbul'dan vazgeçememişti çocuk.. kıza tercih etmişti o şehri.. bir kuru mesajla geçiştirivermişti.. sonrası hep kavga.. kız biliyordu ileride bu kavgaları bile özleyeceğini.. tadını çkarıyordu.. erkek ise onun canını çkartmayı tercih ediyordu.. her gün kanatıyordu kızı.. ama her şeyden önce dostlardı ikisi.. saatlerce durmadan konuşabilirlerdi.. çoğu zaman konu erkek ve erkeğin işleri olsa da.. anlamak, anlaşılmak, anlatabilmekti ikisinin de birbirlerinde en çok sevdikleri.. o en çok sevilenler bile geride kalıyordu bir bir.. erkek kızı ''geçmişe bağlandın..bugünü yaşamıyorsun'' diye suçluyordu.. kız anlamasını beklemiyordu.. erkek kızı hiçbir zaman kızın o'nu sevdiği gibi sevmemişti.. kız artık duvarların gerisinde olduğunu çok daha iyi biliyordu.. karar vermesi gerekiyordu.. gecelerde ağlayarak verdi kararını.. ya o duvardan geçecekti çizgifilmlerdeki gibi.. ya da yar'dan.. ara verelim dediler önce.. kız bunun anlamının ''selametle canım'' olduğunu biliyordu.. bunu da kabul etti.. sabah 7, gece 2 konuşan iki insan 12 gün boyunca konuşmadı.. kız bittiğini biliyordu.. bu sefer kesin bitmişti.. erkek ise bir sürpriz aşamasındaydı.. bir gün bir maille uyandı kız kabustan.. yeniden denemeye karar verdiler.. olacak gibiydi.. canla başla çalışıyorlardı.. sonra yeniden dip.. erkek ''aramızdaki şey ne olursa olsun sen farklısın, her şeyden önce biz dostuz.. hiç küsemeyiz.. söz ver bana.. nolursa olsun tanıştığımız günü ve doğum günümlerimizi hep kutlayalım.. hiç unutulmayalım'' demişti.. kızın canına minneti.. çocuğu unutsa o kediyi unutamazdı zaten.. oğlanın dünyalar tatlısı bir miyavı vardı.. tanışmalarına da o vesile olmuştu.. kız sevmezdi o güne dek kedileri.. ama o kedi..^^
tuzla buz olduk şimdi.. aramızda yüzyıllık zaman.. yüzyıllık yol.. oysa bizim yeşil elmamız aynı daldan düşmüştü.. yerçekimini bulmamıştık belki, hamamdan elimizde tasla çıkmamıştık belki ama bulmuştuk işte diğer yarımızı.. dünya yerçekimini bilmeden de geçerdi belki ama sensiz..ıı..şeey..düşünmem lazım.. buldum! hayır.. aslaa!! belki o kedi gibi kaç tel bıyığım var bilmiyorum ama sensiz kaç gün oldu çok iyi biliyorum.. bana sensiz geçen günleri saydırabilen matematik bıyıklarını da saydırabilse keşke o kediye.. benim çatlaklı bir kabuğum vardı vakti zamanında.. sen o kabuğu çatlatmadan girdin içeri.. kapalı tohumlardık belki elma ağacının yanındaki kozalaklarda.. aynı daldan düşmeden önce.. ben şimdi ne mi yapıyorum? şimdi gözlerime ağlamayı öğrettim ben.. akan o yaşlarım, utangaç boynunun kolyesi olsun.. oldu bile belki.. bu da benim sana ayrılırken hediyem olsun.. amaa dur.. biz ayrılamayız ki.. söz vermiştin.. belki yıl dönümümüzü kutlamadın ama bir gün gelecek bekliyorum.. boynuna akıttığım damlalarla yaptığın kolye, başıma seviyor sevmiyor diye kopardığın papatyaların kolyesi olacak, biliyorum.. nankördür bencildir diye hor gördüğüm o kedilerin, bizi tanıştırdığı gibi kavuşturmasını istiyorum şimdi de.. bu dünyada olamayız belki.. ama kutuplarda bir gün..
ikimizin de kedi olduğu bir hayatta görüşürüz..
yazın son demleriydi karşılaştığımızda.. oysa bizim fokurdatacak çok nargilemiz vardı karşılıklı dumanında boğulacağımız.. baştan kabullenmiştik o dumanda soluksuz kalmayı.. bir gün elma çayı içerken fark etmiştik elmali nargile kokusunun hafızama kazındığını.. gülmüştün.. o gülümseyişe dokunup, beni bu gamzeye gömsünler demiştim.. başının yastığa bıraktığı çukuru alıp da gitme olur mu demiştin.. oysa yoktu aramızda hiçbir şey.. içim erimişti.. aradan yil geçti, hala hatırlarım.. o yıla gömülü bir ölü var artık.. burak güven niye ölür insan bile bile dediğinde bilmiyorduk o zaman cevabın bile bile sevmek olduğunu. .o zaman değer vermenin günah olduğunu da bilmiyorduk.. sadece biz vardık.. yeşil elmanın iki yarısı.. en tuzlusundan..
^^şıpsevdi kızın yıllardır aradığıydı yarısı zaten.. şıp diye buluvermişti o'nu gördüğünde.. emindi artık.. dünyada vardı böyle bir şey.. ama uzaktaydı.. okyanuslar girmemişti belki araya ama 939 kilometre de azımsanamazdı.. her türlü zorluğa evet demişlerdi, zor yakalanıyordu böyle bir şans.. kız çok ama çok sevmişti.. babasından sonra en sevdiği erkekti o.. hiç böyle olmamıştı daha önce.. erkek ise tecrübeliydi.. kızla tanışmadan önce ilk aşkını yaşamıştı.. yaralıydı.. kız zaten sorunsuz tiplere uzaktı..mıknatıs gibiydi, çekiveriyordu dertlileri hemen.. yarasına kabuk olmak istedi oğlanın.. oldu da.. zamanla kabuk fazla geldi yaraya.. deri taşımaz oldu.. o ilk aşk da sürekli tuz basıyordu yaraya.. bir gün yara sahibi dayanamadı oynadı yarayla.. koparıp attı derisinden.. yara tekrar kanadı..tekrar kabuk bağladı sonra.. kız bir söz duymuştu hemen gidip sevdiceğine yetiştirdi.. "soyulur muydu hayatın kabuğu yoksa bütün vitamini kabuğunda mıydı? " çocuk duraksadı birden.. vitamini kabukta dedi sonra.. o zaman umursamamıştı kız bu cevabı.. sonra düşündü de çok kabuk değiştirmişlerdi zamanla.. o zaman vitamin kabukta değildi.. erkeğin kırılmaz duvarları vardı.. kızın da yıkılmaz tabuları.. kız çok zaman sonra fark edecekti o duvarın üzerinden ''ciieee'' bile diyemediğini.. küçücük bir delik açmıştı çocuk duvara arada kendini gösterirdi buradan.. kız yalnızca oradaydı.. sanki evcilik oynayan çocuklardı.. kız her şeyi kendisinin yönettiğini sanır ama tümüyle yönetilen olurdu.. bir de sağda solda demokrasiden bahsederdi.. yalnızca bir kapatmaydı işte.. erkeğin içindeki boşluğu kapatan bir sıva..kabullenmişti ama o.. yaranın bir gün koparılacağını bile bile kabullenmişti bunu.. o duvarın ardından ne savaşabildi onunla ne de bir papatya verebildi o'na.. toplumun deli diye dışladığı birinden çok şey öğrenmişti kız.. mesela çok mutlu olmanın çok mutsuz olma riskini almaya değeceğini.. dünyada çok az insanın yakaladığı bir şansı yakalamıştı o.. erkeğin ne dediği önemli değildi.. an'ı yaşamak ve çok mutlu olmak istiyordu.. oldu da bir süre.. erkeğin uğurlu sayısı kıza uğursuz gelmişti fakat.. 8.ayın sonunda bambaşka iki insan olmuştu o bir kişi.. bir'lerdi çünkü ikisi de yarımdı.. tamamlıyorlardı birbirlerini.. tıpkı erkeğin kızın hayatındaki boşlukları tamamladığı gibi.. kızın hayatı bir yap-bozdu.. erkek ise o yap-bozun en güzel parçası.. aylar geçti derken.. kavga bile edemez oldular.. paylaşmıyorlardı artık hayatı.. kızın doğum gününde o sürprüzşinast adamdan eser yoktu.. istanbul'dan vazgeçememişti çocuk.. kıza tercih etmişti o şehri.. bir kuru mesajla geçiştirivermişti.. sonrası hep kavga.. kız biliyordu ileride bu kavgaları bile özleyeceğini.. tadını çkarıyordu.. erkek ise onun canını çkartmayı tercih ediyordu.. her gün kanatıyordu kızı.. ama her şeyden önce dostlardı ikisi.. saatlerce durmadan konuşabilirlerdi.. çoğu zaman konu erkek ve erkeğin işleri olsa da.. anlamak, anlaşılmak, anlatabilmekti ikisinin de birbirlerinde en çok sevdikleri.. o en çok sevilenler bile geride kalıyordu bir bir.. erkek kızı ''geçmişe bağlandın..bugünü yaşamıyorsun'' diye suçluyordu.. kız anlamasını beklemiyordu.. erkek kızı hiçbir zaman kızın o'nu sevdiği gibi sevmemişti.. kız artık duvarların gerisinde olduğunu çok daha iyi biliyordu.. karar vermesi gerekiyordu.. gecelerde ağlayarak verdi kararını.. ya o duvardan geçecekti çizgifilmlerdeki gibi.. ya da yar'dan.. ara verelim dediler önce.. kız bunun anlamının ''selametle canım'' olduğunu biliyordu.. bunu da kabul etti.. sabah 7, gece 2 konuşan iki insan 12 gün boyunca konuşmadı.. kız bittiğini biliyordu.. bu sefer kesin bitmişti.. erkek ise bir sürpriz aşamasındaydı.. bir gün bir maille uyandı kız kabustan.. yeniden denemeye karar verdiler.. olacak gibiydi.. canla başla çalışıyorlardı.. sonra yeniden dip.. erkek ''aramızdaki şey ne olursa olsun sen farklısın, her şeyden önce biz dostuz.. hiç küsemeyiz.. söz ver bana.. nolursa olsun tanıştığımız günü ve doğum günümlerimizi hep kutlayalım.. hiç unutulmayalım'' demişti.. kızın canına minneti.. çocuğu unutsa o kediyi unutamazdı zaten.. oğlanın dünyalar tatlısı bir miyavı vardı.. tanışmalarına da o vesile olmuştu.. kız sevmezdi o güne dek kedileri.. ama o kedi..^^
tuzla buz olduk şimdi.. aramızda yüzyıllık zaman.. yüzyıllık yol.. oysa bizim yeşil elmamız aynı daldan düşmüştü.. yerçekimini bulmamıştık belki, hamamdan elimizde tasla çıkmamıştık belki ama bulmuştuk işte diğer yarımızı.. dünya yerçekimini bilmeden de geçerdi belki ama sensiz..ıı..şeey..düşünmem lazım.. buldum! hayır.. aslaa!! belki o kedi gibi kaç tel bıyığım var bilmiyorum ama sensiz kaç gün oldu çok iyi biliyorum.. bana sensiz geçen günleri saydırabilen matematik bıyıklarını da saydırabilse keşke o kediye.. benim çatlaklı bir kabuğum vardı vakti zamanında.. sen o kabuğu çatlatmadan girdin içeri.. kapalı tohumlardık belki elma ağacının yanındaki kozalaklarda.. aynı daldan düşmeden önce.. ben şimdi ne mi yapıyorum? şimdi gözlerime ağlamayı öğrettim ben.. akan o yaşlarım, utangaç boynunun kolyesi olsun.. oldu bile belki.. bu da benim sana ayrılırken hediyem olsun.. amaa dur.. biz ayrılamayız ki.. söz vermiştin.. belki yıl dönümümüzü kutlamadın ama bir gün gelecek bekliyorum.. boynuna akıttığım damlalarla yaptığın kolye, başıma seviyor sevmiyor diye kopardığın papatyaların kolyesi olacak, biliyorum.. nankördür bencildir diye hor gördüğüm o kedilerin, bizi tanıştırdığı gibi kavuşturmasını istiyorum şimdi de.. bu dünyada olamayız belki.. ama kutuplarda bir gün..
ikimizin de kedi olduğu bir hayatta görüşürüz..
yayında ve yapımda emeği geçenler
beni sevdin,
bir yaraya kabuk olmak,
bütün kadınların kafası karışıktır,
ödünç aldığım tüm erkeklere
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)