günler sonra beni sadece kudra'nın yazısını görmek bu kadar sevindirebilirdi..
**
alpella antep fıstıklı çikolata.
**
atv ekranlarında geçtiğimiz akşam bir dizi başladı, ''doludizgin yıllar'' isminde. son zamanlarda bütün dizilere yerleştirilen ''hukukçu'' figürü bu dizide de mevcut. burada doludizgin gencimizin akademisyen annesini görüyoruz hukukçu formatında. teyze bir hayli idealist bir portre çiziyor lakin kendisinin görüntüsünün arkasına bir özel üniversite fonu çiziliyor. hatta bu teyze çocuğunu ''proje'' gibi yetiştiriyor ama çocuk istediği için çocuğa 3bin dolarlık gitar almaktan da geri durmuyor. akademisyen diyorsun çocuğa alınacak 3bin dolarlık gitar diyorsun ben de sana rüyanda görürsün onu canım sen diyorum. özel üniversitede çalışmayan bir akademisyen için diyorum tabi.. yoksa o teyzenin tuzu kuru. teyze bir de beylik cümleler sarf etti, o sözü duyduktan sonra kanalı değiştirdim zaten.
- tamam tamam evet biliyorum o gitar satriani'nin gitarı. o'nun hocası da hendrix. yalnız beyfendi biz o hippi çocuklar gibi bu şarkıları dinlemekle uğraşsaydık şimdi sana bu gitarı alacak bir hayat veremezdik..
bi öl teyze. allasen.
**
doludizgin yıllar dışında akasya durağı'nda da var bir çocuk. hem taksici hem marmara hukuk öğrencisi. daha birinci sınıftan nerden biliyor ''redd-i miras'' davasını, hangi koşullarda açılacağını, dilekçesinin nasıl yazılacağını filan bilemiyorum. maksat hukukçu kimliğini göz önüne sermek. hani sorar ya eş dost ''abla şimdi ben birini öldürsem kaç yıl yerim?'' gibisinden. o hesap. hukukçusun ya her boku bilmek zorundasın. neyse. küçük kadınlar'da da var bi kız. annem gösterdi o'nu da. o da birinci sınıf öğrencisiymiş ama nedense önünde medeni usul kitabı var. alla alla. bak sen şu işe. üstten ders mi alıyor acaba abla diye düşüncelere dalmadım değil. orada bu kızın bir arkadaşı var, o da bir büroda çalışıyor. sanırsın 40 yıllık avukat.. arkadaşım sen birinci sınıf bilginle sana getir götürden başka bir şey yaptıracaklarını mı sanıyorsun? hayır başka bir şey yaptırıyorlarsa ben kendi arkadaşlarıma da söyleyeyim onlar çaycılık, dosyaya pul yapıştırmacılık, imza attırmacılık yapıp durmasınlar. bir de esas bombayı iki kadın avukat patlattı. önlerinde sıradan bir dava dosyası var, ablalar olayı alladı pulladı ''iddianame'' diye sundu ya. hayırdır ergenekon'a, akp - dtp kapatma davaları'na filan mı bakıyorsunuz artık dizilerde? tabi davalar o kadar laçkalaştırıldı ki. beklerim.
bok varmış gibi böyle insanları teşvik ediyorsunuz hukuk okumaya. hayır, yok öyle bir şey. her üniversitenin kontenjanını arttırmakla, puanları düşürmekle, akademisyenleri 3bin dolarlık gitar alıp her gece enginar kalpli rostoların şaraba katık edildiği yemekler yiyip şömineli dubleks tırıpleks vs. oturduğu insanlarmış gibi göstermekle, daha öğrenciyken duruşmaya girebilirmiş gibi yansıtmakla, en basitinden bir davaya bile ''iddianame'' diyebilmekle hukuku bu kadar alçaltmayın. sonra ''kamburüstü'' üniversitelerinizden mezun biri gelir, yine kendi gibi hukukçu olan birini vuruverir mazallah. hani olacağından değil de.. olursa diye. sonra siz bir anayasa dersinde kalkıp '' hocam adalet dediğimiz kavram öyle herkesin eline bırakılamayacak bir kavram değil midir? hukukla uğraşan kişilerin en azından hukuk fakültesi mezunu olması gerekmez mi? 1960 anayasasıyla getirilen anayasa mahkemesi eğer bu ülkede en yüksek dereceli mahkeme olarak gösteriliyorsa, bu mahkemenin başına getirilecek kişinin de en azından hukuk fakültesi mezunu olması gerekmez miydi sizce? haşim kılıç sonuçta ticaret alanından mezun biri. okuduğumuz kitaplardan ya da derslerde bize verilen bilgilerden öğrendiklerimizle çelişmiyor mu bu durum? '' gibi saçma sapan bir soru sormak ve tenefüste hocanın yanına gitmek zorunda kalabilirsiniz.. bunların hiçbirisi türkiye'de olmaz tabi, ama ben olursa diye diyorum.
**
gün geçmiyor ki benim gibi sakin, uysal, sinirlerini aldırmış bir insanı sinirlendirecek bir gelişme yaşanmasın bu caaağnım ülkemde. geçenlerde gördüm yine televizyonda ''boşanmak istemiyorum'' diye bir program var. böyle teyzeler ablalar amcalar ağbiler hakimler avukatlar.. ezberlenmiş, buram buram yapmacıklık kokan yapay konuşmalar. yok mu bu memlekette aile danışmanı, psikoloğu, hakim, savcı, avukat filan? televizyonda mı halledilir bu işler? tam ben böyle düşünürken kanal d'de buna benzer süper bir yapım gördüm. ''ceza mahkemesi'' gibi bir şey adı. herhalde elbirliği ettiler beni ceza mahkemesine göndermek için çünkü katil olacağım, az kaldı. sen adaletini ülkenin mahkemeleriyle sağlayamazsan, dandandirik bir davayı bile iki yıldan önce sonlandıramazsan, derin taraflarını gösteren mafyaların silahlarıyla bu işi halletmeye çalışırsan bir de bunu kameralar önünde yaparsan yazıklar olsun sana da senin adalet anlayışına da. yok arkadaşım, müstehak. aferin. çogüzel.
**
belki 35 milyon defa okudum, 35 milyonunda da farklı şeyler hissettim.. ama bu sefer çok başka bir şey hissediyorum. gidecek ya şimdi G., tutuştum tabi ben. Umut Sarıkaya'dan ve mektuptan geliyor;
''Basarsan alırsın ''lı ''Koşu yoluma at ''lı klasik bir maçtı. Terden saçlarım birbirine yapışmış, boynumdaki kir çizgileri, güneşin altında başım zonklaya zonklaya oynuyordum. Takım olarak ise gerçekten rezil bir durumdaydık. O kadar kötü bi durumdaydık ki kalecimiz kendini bilmez bi şekilde sanki sol açık gibi topu alıp karşı takımın kalesine dogru artistik çalımlar eşliginde ilerledigi bi anda topu kartırmıştı ve onların ceza alanına doluşmuş tam kadro olarak bittigimizi resmileştiren golü izlemiştik. Karşı takımın oyuncusu bizim bomboş ceza alanımızı geçip boş kalemizin önünde topu ayağıyla sabitledi ve yere eğildi. Sonra kafası ile topu yavaşça sürdü kalemize doğru. Böyle bir gol, siz sevgili okurlarımın da bildigi gibi normal bir mahalle takımını dağıtmasına, golü yiyen takımın takımın kaptanının topu tutup havaya rastgele degaj çekip uzaylamasına sebebiyet vermesine, ardından dikilen topun sahibinin aşagıdaki bayırda topun peşinden küfür ederek koşmasına ve maçın bitmesini sağlamasına rağmen biz maçı bitirmedik. Kaleye doğru gidip ''Ver lan eldivenleri ben geçicem kaleye. Sen bas! Kıran kırana oynuycaz'' diyerek ittim denyo kalecimizi. Tecrubeli bir file bekçisi gibi direge yaslanarak taktikler veriyordum takımıma . Ama kimse beni dinlemiyordu. umursamadım bagırmaya devam ettim. Yavaş gelen bir aşırtmayı çift yumrukla bertaraf etmek isterken yanlışlıkla içeri aldım. Eski kalecimizle göz göze geldik. Çabuk hareket edip topu alıp sanki daha deminki salak ben degilmişim gibi millete ileri gitmesi için bagırarak degaj çektim ama ileri dogru gitmesi gereken top, ayagımın dışına gelerek sağ yanıma düştü. Zalim top, rakip takımın sanraforunun önce göğsünde yumuşamış sonra da ayagının içinde yerini bulmuştu. Üzerime doğru şut çekmek için geliyordu. Her şey boka sarmıştı, belli ki bir mermi kıvamında gelecekti şut. Tırstım... Top resmen tsubasanın yamuk topu gibi geliyordu üzerime zıplayarak kaçılmaya çalışırken götümün yanı ile baldırım arasına çarparak zıbarttı beni. Sanki topu tutmuş gibi oldum. Ama ceza sahamızdaki tehlike bitmemişti. Biraz zıbardıgımdan reflesksel olrak hareket ettigim için, biraz da benden başka kimse olmadıgı için topu ayagıma alarak şık hareketlerle ilerledim. Orta sahayı geçince ''Oluyo lan'' diye düşünüp iyiden iyiye gaza geldim. Diziyordum resmen lavukları. Ama birden iki kişi girince dengemi kaybettim yan taraftaki tellere tutunup çalıma öyle devam ettim. Mücadele uzayınca yere düştüm yerde oturarak çalıma giriştim. Yine siz sevgili okurlarımın bildigi üzre yere oturarak yapılan mücadele , mücadelelerin en rezilidir, futbol tarihinin yüz karasıdır. Tam o sırada çocukluk arkadaşım, canyoldaşım, hemşerim, biricik dostum Namık'ı gördüm. Ben ağzım açık oturdugum yerden Namık'a bakarken top ayagımdan alındı ve yine golü yedik. Gol tanıdık, rezillik tanıdık ama Namık farklıydı. Adam çıkarıp hemen oyuna dahil olması ve takıma dahil olması ve takımı kurtarması gerekirdi normal şartlarda ama öyle yapmadı. Elleri cebinde öylece bizi büyük bi ciddiyetle izledi. Oyun en sonunda havaya dikilen degajla bitti, top bayıra gitti. Top sahibi bayıra ben Namık'ın yanına koştum. Yolunda gitmeyen bir şeyler vardı. Ne güzel kir pas içinde, itişe kakışa oynuyorduk, neydi bu temizlik, neydi bu mesafe tam anlayamamıştım. Garip bir şeyler oluyordu. Bana cebindeki kutudan bi sakız verdi. Karşılıklı konuşmadan çignedik bi müddet. ''Biz bugün köye gidiyoruz. Üç ay yokuz'' dedi. Sevgili dostlarım şimdi tam anlatabilir miyim bilmiyorum ama o gün ilk defa bişeylerin değişmesinin beni ne kadar korkuttugunu anladım. Sanki hep öyle devam edecek sanarken, insanların bir takım kararlar alması, birden ciddi bir mesafe takınması çok koydu bana. En yakın arkadaşımçok yabancı geliyordu lan! '' iyiydik lan. Nereden çıktı bu köy'' demek istedim. Sonra anne baba ve kardeşi geldi. Bavulun bir ucundan tutup bayırdan aşşagıya doğru yürüdü gitti tertemiz yeni yıkanmış Namık. Arkasından bakakaldım. Boğazıma bir şeyler düğümlendi. Ağzımdaki sakızı biraz önüme tükürüp sakıza bir şut çektim Sonra geriye doğru koşarak top sahibinin elindeki topa vurup düşürüp elime aldım, uzayladım. Top bayıra doğru gitsin istedim ama Namıkların terk edilmiş balkonuna düştü. Bayıra son bi kez baktım, arkasına bakmadan gidiyordu. S.keyim böyle hayatı dedim. Çok sonraları, dört yıl önce, yine böyle bi yaz, mühendisligi anlamsız bir şekilde, ortada hiçbir neden yokken bırakıp zağar gibi sokaklarda gezdigim sıralarda aynı duyguyu yeniden hissettim. Kız arkadaşımla Beşiktaştaki çay bahçesinde oturuyorduk. Namık ciddiyeti vardı suratında. Ben '' Bi çay daha içer misin'' diyecekken söz girdi ve ''Ben gelecegimi düşünmek zorundayım Umut. Kusura bakma'' dedi. ''iyiydik lan'' demek istedim diyemedim. Gidişini izledim. ''Artık kaşar oldum, bi daha hissetmem'' derken bu sefer asker ocagına sigarayı bırakmaya çalıştıgım sıralarda yakaladı beni duygu.Telefondaki ses çok ciddiydi bu sefer. ''iyiydik lan''diyebildim bu sefer. Telefonu kapattım. Ağladım, çok ağladım. Ağlarken sakızım ağzımdan düştü. Ben hiç çok ciddi kararlar alamadım, karar alanlara arkadan baktım.
işte yine bir umut sarıkaya klasiği.. adamı daha okurken ağlatan, ağlatırken düşündüren, düşündürdükleriyle bir kez daha ağlatan bir yazı. ''sanki hep öyle devam edecek sanırken insanların birden ciddi bir karar alması birden ciddi bir mesafe takınması çok koydu bana.. (..) ben hiç çok ciddi kararlar alamadım, karar alanlara arkadan baktım.'' of of.
**
27/9/07 tarihli mektup, aynen aktarıyorum..
kuantum fiziği kadar önemli bir şey söyleyeceğim sana, emre altuğ çağla şikel'le aslında tek gecelik ilişki şeeetmek istemiş. bunu da mal mal bir gazeteye söylemiş. çağla şikel de haliyle boz kalmış. emre altuğ da amsterdam'a bilet almış tatile gitmişler. milano'dan gelinlik bakmışlarç affetmiş yani çağla fark ettiysen. şimdi ne denir bunun üstüne? çok önemli diğ mi ama? vakit kaybettin bunu okurken. neyse napalım artık.. ekslikliğini de eksikliğimi de hissetmiyorsun zaten. peki.
bir günüm kaldı.. üniversiteye başlayacağım için hiç heyecanlı değilim. ankara buz gibiymiş. burdan giden bütün arkadaşlarım hasta şuan. gidip avea öğrenci alacağım. belki vermem sana yeni numaramı, tamam mı? haberin olsun diye şeettim. sıkıldım ben. bizimkilerle buluşacağız birazdan. vedalaşacağız.. ben 15 dakika içinde en yakın arkadaşımdan ayrılmak zorunda kalacağım. sonra başka işler güçler..
ankara hukuk beni almaz mı? bence alır.
öff. shirley manson var ya, garbage'ın taş çığırtkan hatun kişisi, çogüzel diğ mi? sözler, musukileeer.. ''tell me where it hurts''ü muhakkak dinlemelisin. ''if you are looking for disappointment you can find it around any corner, in the middle of the night ı hold on to you tight so both of us can feel protected'' sen şarkıyı dinleye dur, ben hazırlanayım. belki bu akşam gelirsin.. gelir misin? gel noğlur. kısmet tabi.
saat oldu gecebin biri. hala gelmedin tatlım, canım benim, balım, bitanem. hayatımın anlamı. G. biz niye sürekli tartışıyoruz? bak böyle sözler dururken. bir de biz niye hiç telefonla konuşmamışız, öyle sordu bugün bi arkadaş. ben sormuyorum. çok ağladım ''fidel'', çok. bugün her dakika ağladım. canım yanıyor. babamı bırakamıyorum. annem bugün bana sarılarak ağladı. babanem bugün bana bakamadı çünkü sürekli ağlıyordu. bugün sana çok ihtiyacım vardı. ama sen yoktun.. sanalız ya, bütün msn konuşmalarımızı bir kez daha okudum. 29 haziran 2007 günü var ya resmen ağzıma sıçmışsın. insan itine öyle davranmazmış. bi de bi posta ona ağladım. yalnız en son yaptığımız konuşmada nefret etmeme rağmen bana ''gülüm'' demene ses çıkartmamışım. şimdi burada olsan da yine desen. küfretsen bile olur.. en azından sen olursun. öyle yani ''fidel''.
G. değil bak, ''fidel''.
fidel benim hayallerim.. G. ise çok gerçek. fazla gerçek.
''biz''im için dua ediyorlar G., ''olacak'' diyorlar. sen beni birilerine anlattın mı acaba? mesela annene. anne olmaz da abla olabilir. ablana da anlatmazsın ama sen.. levent? levent biliyor mu acaba beni? fatma kesin biliyordur. adının behiye olduğunu tahmin ettiğim o kız bilmiyordur, bilmesin. yuvanız dağılmasın. hayırlısı ya.
arasam mı acaba şimdi seni? çaldırmaktan bahsetmiyorum, arayayım mı? merhabaaa diye bağırırım sana. hatta ''selam olsun'' bile derim. sen sussan bile olur. nefesini dinlerim öyle uyurum. biraz gerçeklik katarız hayatımıza.
baban nasıl acaba? eğer baban olmasaydı şuan ne halde olurduk gerçekten bilmiyorum. büyük ihtimalle barışmazdım seninle. ankara izmir arası venezüella'yı tartışmaz, chavez'i yargılamaz, kuantum fiziğini kafa dağıtmak için okuduğunu bilmezdim.
hani ''gelirsem bir daha gitmemk için tüm bunlar'' demiştin ya, bugün ''hiç konuşmadınız mı?'' diye soran arkadaş da öyle dedi. küba'da dahi olsan yani araya değil şehirler kıtalar bile girse -sıfatımız nolursa olsun- kopamazmışız biz. ben seni görmeye geldiğimde gidemezmişim çünkü sen beni bırakmazmışsın. bırakmazsın diğ mi? bırakma lütfen. kalırım ben orada öyle. kene tehlikesi altında otururum öyle bir çimde. vega söylerim sana sen duymasan da. duyman için bağırırım bile. ''elimde değil'' derim belki, ''aşk başlar'' derim. ne bileyim, bende bıraktığın izlerin hürmetine ''iz bırakanlar unutulmaz'' derim. derim ben sana illa ki bir şeyler.. sen ol da, ben hep konuşurum.
çok konuşuyorum di mi G., boş konuşuyorum üstelik. genç bakış'ta ankara üniversitesi var. kenan evren çıktı şimdi. pislik herif. anayasayı tartışıyorlar. ben gideyim de onu izleyeyim. bu gece bu yataktaki son gecem. of.
avea öğrenci alıp beş bin esemes yapıcam. anca yeter. belki yarın da yazarım sana, ama sonrasında pek vaktim olmayabilir. gerçi ben her koşulda sana yazarım. annem de geliyor bizle beraber, 5 günlüğüne. eğer söylediğin tarihte kontör alırsan, tam annemin gidişine denk geliyor (: ama sen daha önce alırsın herhalde. sonuçta ilk kez üniversiteye başlıyorum. yanımda olursun o gün. tabi ben yine de karışmıyorum sana, sen her zaman en iyisini bilirsin.
ben şimdiden özledim seni.
neyse.. gidiyim ben.
iyi gece olsun.
**
emre altuğ ve çağla şikel bugün evleniyor. ben o'nların mutlu olmasını en az kendi mutluğum kadar istiyorum..
**
artık long black hair'e sahip biri olmasam da..
''well i, im goin back to my baby, lord i,i swear i wouldnt lie, yeahi never saw that sweet woman yeah in-aa-five long years gone by, yeah.well im goin ho__me, im goin homecause shes a sweet little darlin, ahi said i been away, ahh-far too long,i been away too long.''
**
iyice ev kadını formatına büründüm. annemlerin yokluğunda çamaşır yıkadım, onları serdim, bi saate toplayacağım sonra eğer sıcaktan bayılmazsam belki ütü bile yaparım. az önce yemek yapayım bari dedim, üşendim. iyisi mi ben papates soyayım. makarna yapayım. sonra köfte yapayım. annemler gelince köfte yesinler. evet. üşenmiyim ama.
**
gece yolcuları ne gereksiz bi gruptur azizim..
**
12.21'den beri bu yazıyı yazmaya çalışıyormuşum.. hala bitmemiş. gidip gelip yazdığım için olsa gerek. gülşah'ın bana odada dinlettiği şarkıya klip çekmiş gülben ergen. ne de önemli.. ama şarkının sözleri hoş bak. zaten bu aralar kendimde önlenemez bi serdar - bengü - demet şeysi var. hususi dinleyeyim diye açmıyorum da açık olursa dinliyorum. amaan. G. şimdi soğuyacak benden. kısmet.
bak yaziyim sözlerini;
.. hele senle aşk değil bu çok kurallı bir oyun. Sen doğru ben baya yanlış, bay doğruyla bayan yanlış Sanki herşey sana kalmış, dünya istediğin kadarmış Yok mu bu işte bir yanlış, herkes ellerinden kaymış Yalnız tahtında otur dur o zaman/ şimdi beni onlardan ayır o zaman. ..
**
köfteler oldu gibi sanki. aferin bana.
sakinim sakinsin sakin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sakinim sakinsin sakin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
10 Ağustos 2008 Pazar
çok kurallı oyunlar zinciri
yayında ve yapımda emeği geçenler
ağlamıyorum,
ağzı bozuk aşk mektubu,
fideL,
gönderilmemiş mektuplar,
kızıl kızıl kızıl,
le G.,
sakinim sakinsin sakin,
umut sarıkaya,
ücretsiz aile işçisi ev kadını
9 Ağustos 2008 Cumartesi
çirkin kadın yoktur az votka vardır.
ben dün demiştim G.'ye. bir kadının bakım yapması o'nun sıfatlarını derecelendirir demiştim. çirkin bi kadın bakım yaptıktan sonra bir anda güzel olmaz sadece daha az çirkin olur demiştim. niye dediğim her şey çıkıyor?
ben bi depresyona giriyim, gelmiycem.
ben bi depresyona giriyim, gelmiycem.
yayında ve yapımda emeği geçenler
eşşeğin boku,
sakinim sakinsin sakin
8 Ağustos 2008 Cuma
deli-(berately) gündem

- neydi senin o şarkı? bu sabahlaarın neydi?
şehnaz çakıralp diye bir kadın var. kendisi yan tarafta ikamet eden abla oluyor. bu abla alman lisesi'nden mezun olmuş, mimar sinan'ı bitirmiş, almanya ve avustralya kanallarında ve tiyatrolarında çalışmış yetmemiş chp'den meclise girmiş, en azından kariyeriyle donanımlı olduğu izlenimi yaratmış bir ablamız. ben kendisini hangi procede izlesem kendisi şarkıcı, ekseriyetle pavyonda, ve ikinci kadın. yuva bozmak gibi bir niyeti olmayan, ''erkeğini'' -başkalarının erkeği- deli gibi seven ve o'na bağlı, ikinci kadın olmayı kabullenen, elindekiyle yetinmeyi öğrenen, naparsa yapsın sonunda terk edilen kadın. biraz irice fakat şahane bir yüzü var kendisinin bana göre ve dizilerde bile olsa ben bu yüzü böyle ''hüzün''lü görmeye dayanamıyorum arkadaşım. ben bu kadının rollerine üzülmek istemiyorum. bence şehnaz abla artık başka rollerde oynasın.. zamanı geldi bence.
- ya bi dakka.
- ne bi dakkası hadi.
(her zaman gördüğüm o rüyayı görüyorum, mutluyum. o rüya bitmeden uyanmaya hiç niyetim yok. ama dış mihrak *anne diyoruz kendisine* habire geliyor.)
- gece yatmak bilmiyorsun sabah kalkmak bilmiyorsun.
- ımmmh!
(muntazaman sonra)
- aaa kaboğlu televizyona çıkmış. anayasa kürsüsünde kalmak isteyen öğrencilerle ilgili açıklama yapıyor.
- hıhı.
(tahminen bi 5 dakika sonra daha)
- hadi bebişim, kalk bebişim. en sevdiğin yere gideceğiz daha. geç kalıyoruz.
- bebişim ne ya ımmh!
- aaa G. oğlum hoş geldin, bizimki seni bekliyordu zaten.
- ne? anne şaka mısın? önce bebişim sonra G. denir mi? allam ya. rüyanın tam G.'li kısmına yaklaşırken bu bana söylenir mi? off.
- eskiden seni neydi o kızın adı hani şişmanca biraz
- deniz mi?
- ne biliyim ben, bana mu soruyorsun? o'nunla uyandırırdım anında kalkardın şimdi başımıza bi de G. çıktı.. neyse ben seni her hastahane sabahı böyle uyandırayım bari.
- ya ama ayıp ya. el kadar sabinin duygularıyla böyle de oynanmaz ki. genç kızlık onurumla oynuyorsun anne. kınıyorum seni.
- beni ilgilendirmez, kırk kere geldim uyan diye uyanmadın. beni bu yola sen sevkettin. biliyorsun aç gideceksin. nolur nolmaz sen yine de çişini yapma. hadi biraz da hızlan daha giyineceksin. çeyrek geçe otobüs durağında olacağız ona göre.
- hıı otobüs durağı. sabah sabah otobüs çarpmışa döndürdün beni. giyiniyorum tamam çık hadi.
bi an ya.. sadece bi an.. gerçek sandım. çünkü benim annem bu sabaha kadar ağzına ''bebişim'' lafını almış bir insan değildi. bana sadece G. gıcık olduğum için bebişim der, ben de o'na tatlım derim yine gıcık olduğum için. o kadar. dün gece ''bu akşam binersem yarın orada olurum'' konuşması geçmişti bir de. uyku sersemi, rüyanın da etkisiyle, annem gelip ''bebişim'' dedikten sonra olayı direk G.'ye bağlayınca haliyle hayalperestliğim depreşti. bir oha filan oldum. dedim ya bir an gerçek bile sandım. hayır annem daha önce beni vega'yla uyandırmak gibi absürd ve bir anneden beklenmeyecek davranışlar sergiledi. ama bu insanlık için küçük annem için çok büyük bir adım. bu kadarını o'ndan ben bile beklemezdim. hala şoklardayım sevgili bilok.
o değil de gerçek olsa negüzel olurdu di mi?
**
şehnaz çakıralp diye bir kadın var. kendisi yan tarafta ikamet eden abla oluyor. bu abla alman lisesi'nden mezun olmuş, mimar sinan'ı bitirmiş, almanya ve avustralya kanallarında ve tiyatrolarında çalışmış yetmemiş chp'den meclise girmiş, en azından kariyeriyle donanımlı olduğu izlenimi yaratmış bir ablamız. ben kendisini hangi procede izlesem kendisi şarkıcı, ekseriyetle pavyonda, ve ikinci kadın. yuva bozmak gibi bir niyeti olmayan, ''erkeğini'' -başkalarının erkeği- deli gibi seven ve o'na bağlı, ikinci kadın olmayı kabullenen, elindekiyle yetinmeyi öğrenen, naparsa yapsın sonunda terk edilen kadın. biraz irice fakat şahane bir yüzü var kendisinin bana göre ve dizilerde bile olsa ben bu yüzü böyle ''hüzün''lü görmeye dayanamıyorum arkadaşım. ben bu kadının rollerine üzülmek istemiyorum. bence şehnaz abla artık başka rollerde oynasın.. zamanı geldi bence.**
son zamanlarda dikkat ettim bazı insanlar ''güneş kokusu'' diye bir şeyin olduğunu düşünüyor. belki de vardır. bilemiyorum. ama o güneş bana bu zamana kadar hiç kokmadı. sadece hapşurttu. yani ben güneşe bakınca ya da güneşe çok maruz kalınca hapşuran bir insan olarak acaba bunun nedeni güneş'in kokusu mu diye merak etmeye başladım. çünkü her sabah yaprak dökümü'nde ''ellerimden alıp gitme o güneeeş kokuuunuuuu'' diyor bir abi. bir de bugün hastaneye giderken musukiçalarda rastgeldim manga'ya, uzun zaman oldu dinlemeyeli bir dinleyeyim bari dedim ve yine onu duydum. ''elimde saç tokan, güneeeş misaaali mis kokan'' bu güneş denilen şey hem kokan hem de kokarken ''mis'' yayan bir şeyse ben neden bu yaşıma kadar almadım bu kokuyu? kendime bunu dert edindim, evet.
**
''aşk acısı çeken erkek'' diye bir başlık gördüm geçende.. güldüm. neden? çünkü aşk acısı çeken erkek yoktur; çektiği acıyı unutmak için ya da hiç acı çekmemek için başka kızla çıkan erkek vardır. (genelledim rahatladım)
**
polis vazife ve salahiyet kanunu'nun yeni çıktığı zamanlardı.. okuduk tabi kanunu. müthiş bir hayalkırıklığı hakim bünyelerde. neyine şaşırıyorsak sanki memlekette başka türlüsü mümkünmüş gibi.. neyse. anayasa derslerinde birkaç kez tartıştık durumu. kendi aramızda arkadaşlarımızla konuştuk. iş yeri açma kapatma, fotoğraf ve parmak izi alma (ali fişi polise at) , silah kullanma, zor kullanma, gözaltına alma gibi yetkiler bunlar.. kolluk kuvvetlerini bu kadar güçlendirmenin, fişlemeye kadar yetkiler vermenin ileride bir yerde patlak vereceğini biliyorduk. bir mayıs'ta da gayet net gördük.. bir de dün gördük. bahçelievler'de. 22 yaşında bir genç kendi kendine konuşurken ''neticede insan olan'' bir polis geliyor ''are you talking to me?'' demeden vuruyor.. gencin yanına gelmeye çalışanları uzaklaştırıyor, bağırıyor çağırıyor. ve o genç ölüyor. neticede bir insan kendisi. tabi ki ölecek. her insan gibi.. baran tursun ve festus okey gibi. tabi ki bu ''çok acı'' bir olay olarak adlandırılacak ve ''neticede insan'' olan birinin suçu tüm teşkilata mal edilemeyecek.. kendisine küfrettiği gerekçesiyle bir insanı öldüren diğer insan, kelepçesiz götürülecek mahkemeye. tıpkı hrant'ın duruşmasına ''ya sev ya terk et''li araçla gelen arkadaşları gibi. kimse polise bu yetkileri verirken kanunda bir de ''tıbbi müdahale, tutanak tutulması, yakınlarına haber verilmesi'' zorunluluklarının eklendiğini dile getirmiyor. hem bağırıyorsunuz kardeş kardeşe kırdırılıyor diye, hem bi insan diğer insanı öldürdüğünde öldüreni korumaya çalışıyorsunuz. ben her beyanatınızdan sonra ''orantılı'' bir tavır takınmaya çalışarak sövüyorum size kanka ayağı göt ayağı derken.. ayıp değil mi şimdi size göre benim cem inci'nin arkasından ağlamam, günah! siz benimle aynı tanrı'ya inanıyorsunuz.. ben de buna inanamıyorum!
tabu oynuyorduk biz hazal'larla..
- hani var ya benim en sevdiğim meslek
- akademisyen
- hayır ya
- polis ahaha
**
nereden başlayacağımı bilemiyorum gerçekten. adı ''gençleri koruma kanun tasarısı''. bi kere daha adından başlıyor yanlış. kanun tasarısı diyebilmek için onun bakanlar kurulu tarafından verilmesi gerekir. bir milletvekilinin verdiği teklife, öneriye -olayımızda da olduğu gibi- kanun teklifi denir. neyse. maddeler bir hayli ilginç.. 16 yaşından küçük bir çocuk yanında ailesi varken bile lokantaya giremeyecek, internet kafelere 18 yaşından küçükler gidemeyecek, çocukların bedensel, ruhsal ve zihinsel bütünlüğünü korumak ve sağlamak için ''yetkililer'' tehlike ortadan kalkana kadar tehlikeli konu hakkında durdurma kararı verebilecek, radyo televizyon ve gazetelerde çocukları korumak için şiddet ve cinsellik içeren her türlü şey yasaklanacak ve bunlarla ilgili olarak ilgili kuruluşa yüklü miktarda para cezası verilecek. pornografik yayın alanlar bu yayınları edinebilmek için tc kimlik numaralarını yazıp imza atacaklar ve bütün okullara ''her dine mensup öğrenciler'' için ibadethane kurulacak.
kaç yaşında olursa olsun bir insanın ''lokanta''ya girip -bara meyhaneye pavyona filan demiyorum- yemek yemesini engellemek o'nun seyahat özgürlüğünü engellemek demektir. yaşı kaç olursa olsun bir insanın internetten ''bilgi''ye -porno izlemesinden, orayı burayı hacklemesinden bahsetmiyorum- ulaşmasını engellemek o'nun haber alma ve haber yayma hürriyetini engellemek demektir. çocukların bedensel zihinsel ve ruhsal bütünlüğünü teslim ettiğiniz yetkililerin tam anlamıyla bütünlük -dini bütünlüğü kastetmiyorum- içinde yaşadığından emin olmak demektir. ''tehlike''nin tanımı verilmediği için çok geniş bir alanı kapsamak ve anayasa'da açıkça gösterilen ''temek hak ve özgürlükleri sınırlandırma ve durdurma sebepleri''ni alenen genişletmek ve ihlal etmek demektir. (1982 anayasası, 11. ve 13. maddeler) radyo, televizyon ve gazeteleri ''özerk'' olarak adlandırılan rtük'ün kontrolünden çıkarıp, ''akıllı işaretler''in yerini yeni kontrol işaretlerine bırakmak ve ''sanata'' biraz daha fazla müdahale etmek demektir. bazı gazetelerdeki çıplak kadın fotoğraflarına, kadının seks objesi gibi gösterilip satılmasına, bundan rayting ve para çıkarılmasına her şeye rağmen göz yumulacağı için çiftestandart demektir. pornografik yayınlara ulaşmaya çalışanların tc kimlik numaralarını ve imzalarını almak fişlemek demektir. bütün okullara ibadethane kurmak ''devletin'' laik kimliğine ters düşmek demektir.
gençleri onlara din pompalayarak koruyamazsınız. konya'da çöken kız yurdu'nun hesabını vermeden, bir genci kendi kolluk kuvvetinden koruyamadan, muhalif görüşteki insanları onların beden bütünlüğüne zarar vererek cezalandırmadan, senden farklı düşünenleri fişlemeden, kadını bir malmış gibi göstermekten vazgeçmeden, ikililiğe ikiyüzlülüğe gitmeden, sözde değil özde ''eşitlikçi'' olmadan, insanların üzerinde baskı kurarak değil onları anlamaya çalışmadan, bazı hak ve özgürlükleri kısıtlamadan gençleri hiçbir şeyden koruyamazsınız. gençlere doğru düzgün bilgiler edinebilecekleri ortamlar yaratmadan, her evi bir bilgisayarla kalkındırmadan, internetin sadece counter, hack, porno, sözlük, msn olmadığını öğretmeden, gazeteleri magazinden arındırmadan, ellerine silah alanları övmek yerine ellerine kalem, fırça, enstrüman alanları övmeden, sanatın herhangi bir dalının da bir meslek olabileceğini ailelere anlatmadan, kız çocuklarının da erkekler kadar hatta o'nlardan daha çok okumak zorunda olduğunu insanların beynine kazımadan, etrafımızda din, namus, ırk ve düşünce uğruna işlenen yüzlerce cinayeti gerçekten sonlandırmadan, yarış atı muamelesi edip serbest rekabet piyasasına sürmeden önce ''gelecek'' garanti vermeden, koyun değil kaplan olmayı öğretmeden, ses çıkarttıklarında oradan oraya sürüklemeden, lafla, kaşla gözle, sopayla şiddet ve taciz uygulamaktan vazgeçmeden, tek bir dinin tek bir mezhebini din eğitiminden saymayı bırakmadan, türkiye'nin bir ''mozaik'' olduğunu gerçekten sindirmeden, üniversiteleri ticarethane olarak görmekten vazgeçmeden, kadınları kocasına bağlı kılıp evde oturtmaktan, çocuk doğurtmaktan ve sırtından sopayı eksik etmekten bıkıp usanmadan, etnik kimliği yüzünden insanları dışlamaktan köşe bucak kaçmadan, gençlere hata yapma şansı tanımadan onları hiçbir şeyden koruyamazsınız.
bizi kendinizden koruyun şimdilik o bize yeter..
**
''pekin olimpiyatları görkemli başladı.''
**
içinde semizotu olan her şeyi yerim.
**
'' geçen düşündüm de ben hiç ''zamana ihtiyacım var'' demedim lan kimseye.. '' - vedat özdemiroğlu.
**
nurtopu gibi bir savaşımız oldu. negüzel. gelişmelerle yeniden ekranda olacağım. anayasa değişiyormuş lan. kısmet.
yayında ve yapımda emeği geçenler
annemin çeyiz sandığı,
devrim,
le G.,
sakinim sakinsin sakin,
sonsuzluk ve bir gün,
yurttan ve dünyadan haberler
6 Ağustos 2008 Çarşamba
tövbe. sübhaneke. dinimiz. amin.
ulusözlük'ten alınma bir link üzerine..
link bu; http://www.haksozhaber.net/news_detail.php?id=4330
özet kısmı ise bu; '' Bizim çocuklarımız baleye gitmiyor, diskoya bara gitmiyor, köpük banyosunda ölmüyor, bazı medya grupları neden çok abartıyor aklım almıyor." diyen Atayer, şöyle konuştu: "Çocuklar dil bilgisinden, yabancı dilden (Arapça, İngilizce) mahrum kalmaması için yurda gidiyor. Ben de çocuğumu bu amaçla gönderdim. Yaralı babası olarak şikayetim yok. Benim çocuğum kayıt olmak için yurda gitti. Akşam geç saatler olduğu için o gece yurtta kaldı. Zaman zaman burada kalıyordu. Burada ölenler şehit, kalanlar ise gazidir."
geçen cumaydı.. biz hasu hanım'ın tercihini yapmak için okula gidecektik, evden çıkarken televizyonda gördüm haberi. ilk önce söylemediler oranın kuran kursu veren bir yurt olduğunu. çökmenin doğal gaz kaynaklı olduğunu söylediler. sonra adı verilmeden ''özel eğitim'' kurumu dendi. ben haberi duyduğum andan itibaren herkesin benim gibi ölümlere şaşırıp üzüleceğini düşünmüştüm lakin herkes bir yurtta kuran eğitimi verilmesine şaşırdı. keşke duyduğumuzda şaşıracağımız kadar az olsa bunlar.. ama değil. anlayamadığım şey sanki kimse bu ülkenin en büyük sorunlarından birinin ''cemaat''leşme olduğunu bilmiyor, kimse özellikle anadolu'dan gelen çocuklara sunulan ''imkan''ların farkında değil, kimse özellikle kayıt günü okullara gönderilen ''görevli''lerin ellerindeki kağıtları dağıttıktan sonra o kağıtları alan aile ve öğrencileri arabalarla nereye götürdüğünü bilmiyor, sanki bütün öğrenciler yurtkur'un yurtlarına yerleşiyor kalanlar eve çıkıyor, her şey güllük gülistanlık yaşanıyormuş gibi. 70,586,256 kişi yaşıyor türkiye'de. ve rica ediyorum kimse tutup da bana ''benim bu yurt işlerinden haberim yok'' demesin. en uzak akrabamızdan en dış kapı mandalı adama, şah damarımızdan evimizin içine kadar içindeyiz bu işlerin. internetten yurt bakan biri bile bulabilir bunu. her şey süper görünür de bir yıldız (*)dan anlarsın kimin ne olduğunu. ''cuma günü yapılacak konferanslara bütün öğrencilerimizin katılması zorunludur.'' şimdi bakıyorum haberdeki amcanın söylediklerine, diyor ki baleye gitmedi. bu radikal kesimin baleyle ne alıp veremediği olduğunu da çözemedim hala. nedir yani erkeklerin tayt giyiyor olması mı sorun? yoksa ''diri'' vücutlu bir kadının gövdesine değen ''pis'' eller mi? iki farklı cinsin aynı sahne üzerinde oradan oraya ceylan gibi sekmesi mi yoksa cins olan? ne demek bu ya ''allah aşkına''? oradaki kızlar bara gitseydi, baleye gitseydi ve ölselerdi müstehak mı olacaktı onlara? ayrıca amca demiş ''ingilizce arapça öğrensinler diye gidiyorlardı.'' pardon ama ne zamandan beri yurtlar böyle bir görev edindi kendilerine? illa ki istiyorsanız çoluğunuzu çocuğunuzu yabancı dil kursuna göndermeyi, para da vermek istemiyorsanız üstüne, belediyeler bedava veriyor ingilizce kursu. istanbul barosu'na gelin, onlar hukuk öğrencisi olmayan insanlara da veriyor ingilizce kurs. hem de ücretsiz. arapça kurslarına gelince artık o kadar kolay ki ücretsiz ya da düşük fiyatla kurs bulmak.. bir apartman boşluğunda bile verilebiliyor arapça dersi. - ben gittim oradan biliyorum.- kaldı ki bence sorulması gereken bir soru da şehit kimdir, gazi kime denir. hemen bakalım tdk'den.
şehit: Kutsal bir ülkü veya inanç uğrunda ölen kimse, martir: "Ey mavi göklerin kızıl ve beyaz süsü. Kız kardeşimin gelinliği, şehidimin son örtüsü."- A. N. Asya.
gazi:
1. Müslümanlıkta düşmanla savaşan veya savaş yapmış kimse: "Gazi Baba, etrafında binlerce gazi ile bir tepede yatardı."- Y. K. Beyatlı.
2 . Olağanüstü yararlıklar göstererek düşmanı yenen komutanlara devlet tarafından verilen onur unvanı: "Gazi Mustafa Kemal."- .
3 . Savaştan sağ olarak dönen kimse: "Şimdi İstanbul taklarının yeşil taflanları altından gaziler geçiyor."- A. Gündüz.
bu çocuklar hangi kutsal ülkü ya da inanç uğruna ölmüş? hangi düşmanla savaşmış, o savaşta olağanüstü ne tür bir yarar sağlamış ya da o savaştan sağ çıkabilmiş? bu çocuklar birilerinin ihmali yüzünden öldü farkındasınız değil mi? bara gitmeyip kuran kursuna gitmeleri bunu değiştirmiyor. ölünüze bile sahip çıkmıyorsunuz.. işin kötüsü haberin altındaki yorumların da bu zihni(y)eti desteklemesi. türkiye'de yeteri kadar din eğitimi verilmediğine dair bir yorum bile yapılmış o başka bir yazının konusu olabilecek kadar uzun bir konu. tamam belki konuşmak, ses çıkartmak, dava açmak, hesap sormak ölülerinizi geri getirmeyecek, belki yaralılarınız daha çabuk iyileşmeyecek ama en azından birilerine ders olacak. en azından hala sesini çıkartmak isteyenlere ders olacak. insan hayatını ucuz bir şey sananlara ders olacak. ''ölenin arkasından konuşulmaz, ağlanmaz, günahtır'' diye diye neleri unutup unutturdunuz bu ülkede e ama yeter artık. örtün bu konunun üstünü de çocuklarınızın üstüne örttüğünüz topraklarla.. aman ses çıkartmayın, sesini çıkarıp şikayetçi olmak isteyenleri susturun. aman diyim hesap sormayın.. nasıl olsa verilir bunun da hesabı öbür dünyada değil mi? hı. amin.
link bu; http://www.haksozhaber.net/news_detail.php?id=4330
özet kısmı ise bu; '' Bizim çocuklarımız baleye gitmiyor, diskoya bara gitmiyor, köpük banyosunda ölmüyor, bazı medya grupları neden çok abartıyor aklım almıyor." diyen Atayer, şöyle konuştu: "Çocuklar dil bilgisinden, yabancı dilden (Arapça, İngilizce) mahrum kalmaması için yurda gidiyor. Ben de çocuğumu bu amaçla gönderdim. Yaralı babası olarak şikayetim yok. Benim çocuğum kayıt olmak için yurda gitti. Akşam geç saatler olduğu için o gece yurtta kaldı. Zaman zaman burada kalıyordu. Burada ölenler şehit, kalanlar ise gazidir."
geçen cumaydı.. biz hasu hanım'ın tercihini yapmak için okula gidecektik, evden çıkarken televizyonda gördüm haberi. ilk önce söylemediler oranın kuran kursu veren bir yurt olduğunu. çökmenin doğal gaz kaynaklı olduğunu söylediler. sonra adı verilmeden ''özel eğitim'' kurumu dendi. ben haberi duyduğum andan itibaren herkesin benim gibi ölümlere şaşırıp üzüleceğini düşünmüştüm lakin herkes bir yurtta kuran eğitimi verilmesine şaşırdı. keşke duyduğumuzda şaşıracağımız kadar az olsa bunlar.. ama değil. anlayamadığım şey sanki kimse bu ülkenin en büyük sorunlarından birinin ''cemaat''leşme olduğunu bilmiyor, kimse özellikle anadolu'dan gelen çocuklara sunulan ''imkan''ların farkında değil, kimse özellikle kayıt günü okullara gönderilen ''görevli''lerin ellerindeki kağıtları dağıttıktan sonra o kağıtları alan aile ve öğrencileri arabalarla nereye götürdüğünü bilmiyor, sanki bütün öğrenciler yurtkur'un yurtlarına yerleşiyor kalanlar eve çıkıyor, her şey güllük gülistanlık yaşanıyormuş gibi. 70,586,256 kişi yaşıyor türkiye'de. ve rica ediyorum kimse tutup da bana ''benim bu yurt işlerinden haberim yok'' demesin. en uzak akrabamızdan en dış kapı mandalı adama, şah damarımızdan evimizin içine kadar içindeyiz bu işlerin. internetten yurt bakan biri bile bulabilir bunu. her şey süper görünür de bir yıldız (*)dan anlarsın kimin ne olduğunu. ''cuma günü yapılacak konferanslara bütün öğrencilerimizin katılması zorunludur.'' şimdi bakıyorum haberdeki amcanın söylediklerine, diyor ki baleye gitmedi. bu radikal kesimin baleyle ne alıp veremediği olduğunu da çözemedim hala. nedir yani erkeklerin tayt giyiyor olması mı sorun? yoksa ''diri'' vücutlu bir kadının gövdesine değen ''pis'' eller mi? iki farklı cinsin aynı sahne üzerinde oradan oraya ceylan gibi sekmesi mi yoksa cins olan? ne demek bu ya ''allah aşkına''? oradaki kızlar bara gitseydi, baleye gitseydi ve ölselerdi müstehak mı olacaktı onlara? ayrıca amca demiş ''ingilizce arapça öğrensinler diye gidiyorlardı.'' pardon ama ne zamandan beri yurtlar böyle bir görev edindi kendilerine? illa ki istiyorsanız çoluğunuzu çocuğunuzu yabancı dil kursuna göndermeyi, para da vermek istemiyorsanız üstüne, belediyeler bedava veriyor ingilizce kursu. istanbul barosu'na gelin, onlar hukuk öğrencisi olmayan insanlara da veriyor ingilizce kurs. hem de ücretsiz. arapça kurslarına gelince artık o kadar kolay ki ücretsiz ya da düşük fiyatla kurs bulmak.. bir apartman boşluğunda bile verilebiliyor arapça dersi. - ben gittim oradan biliyorum.- kaldı ki bence sorulması gereken bir soru da şehit kimdir, gazi kime denir. hemen bakalım tdk'den.
şehit: Kutsal bir ülkü veya inanç uğrunda ölen kimse, martir: "Ey mavi göklerin kızıl ve beyaz süsü. Kız kardeşimin gelinliği, şehidimin son örtüsü."- A. N. Asya.
gazi:
1. Müslümanlıkta düşmanla savaşan veya savaş yapmış kimse: "Gazi Baba, etrafında binlerce gazi ile bir tepede yatardı."- Y. K. Beyatlı.
2 . Olağanüstü yararlıklar göstererek düşmanı yenen komutanlara devlet tarafından verilen onur unvanı: "Gazi Mustafa Kemal."- .
3 . Savaştan sağ olarak dönen kimse: "Şimdi İstanbul taklarının yeşil taflanları altından gaziler geçiyor."- A. Gündüz.
bu çocuklar hangi kutsal ülkü ya da inanç uğruna ölmüş? hangi düşmanla savaşmış, o savaşta olağanüstü ne tür bir yarar sağlamış ya da o savaştan sağ çıkabilmiş? bu çocuklar birilerinin ihmali yüzünden öldü farkındasınız değil mi? bara gitmeyip kuran kursuna gitmeleri bunu değiştirmiyor. ölünüze bile sahip çıkmıyorsunuz.. işin kötüsü haberin altındaki yorumların da bu zihni(y)eti desteklemesi. türkiye'de yeteri kadar din eğitimi verilmediğine dair bir yorum bile yapılmış o başka bir yazının konusu olabilecek kadar uzun bir konu. tamam belki konuşmak, ses çıkartmak, dava açmak, hesap sormak ölülerinizi geri getirmeyecek, belki yaralılarınız daha çabuk iyileşmeyecek ama en azından birilerine ders olacak. en azından hala sesini çıkartmak isteyenlere ders olacak. insan hayatını ucuz bir şey sananlara ders olacak. ''ölenin arkasından konuşulmaz, ağlanmaz, günahtır'' diye diye neleri unutup unutturdunuz bu ülkede e ama yeter artık. örtün bu konunun üstünü de çocuklarınızın üstüne örttüğünüz topraklarla.. aman ses çıkartmayın, sesini çıkarıp şikayetçi olmak isteyenleri susturun. aman diyim hesap sormayın.. nasıl olsa verilir bunun da hesabı öbür dünyada değil mi? hı. amin.
yayında ve yapımda emeği geçenler
deliliğe övgü,
sakinim sakinsin sakin,
yurttan ve dünyadan haberler
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)