geçmiş günlerin anısına..
- bugün çok güzel bir gün geçirdim.. seninle. teşekkür ederim.
- ya ben? hayatımın en güzel günüydü. keşke hiç gitmek zorunda kalmasan da hep böyle günlerimiz olsa..
- a, bak şurdaki yıldızı görüyor musun?
- hangisini?
- parmağımın ucundakini. en parlak olanı.
- aa evet gördüm şimdi. nolmuş ona?
- benim odamın penceresinden her gece görünen tek bir yıldız var.. bu da senin yıldızın olsun. sen de her gece o yıldıza bak. böylece biz her gün bugünü hatırlarız ve bugünkü kadar mutlu oluruz.
- (ağlamaya başlanır, evet, çok bile duruldu)
- saat 9'u geçmiş. kızar mı sizinkiler?
- hımff hımff, biliyorlar seninle olduğumu.. bir şey demezler.
- iyi peki.
( ''ağlayan kız susturulmalı'' operasyonu kapsamında sarılınır. o sırada baba çıkar apartmandan, bakkaldan bir şey alacağı tutmuştur. benim ''eşhedü''lerim, onların şaşırtıcı derecede 40 yıllık arkadaş muhabbetleri arasında bitti gitti işte o gün.. )
o gün biz son kez buluştuk, o gün son kez çok mutlu olduk. sonra da bi daha bir şey olamadık zaten. ama ben sana söz vermiştim, hiçbir 31 temmuzu unutmayacağıma, bi yerlerde bir şekilde anacağıma dair.. şuan da bu sözü tutuyorum. tanışmamızın ve hayatımızda bir şeylerin değişmesinin 3. yılını da böylece geride bırakıyoruz..
939 kilometreye.. selam olsun.
*
beni ''çakmak'' üzerine yazmaya sevk eden, çok uzun zaman sonra ''ruh ikizi'' kavramına yeniden inandıran, şarkılarıyla ufkumu genişleten, hayatımıza cem gibi bir insanın ''saç''larını ve ''devrimci''liğini (!) sokan, canımı ciğerimi ''hazal''ımı bu kadar mutlu edebilen, müstakbelim yiğit'in doğma günüsünü de buradan kutluyorum.. kutlamasam da taslakta kalırdı.
*
3.
*
içinde silah (sesi) geçen şarkılarla kendimi öldürmek istiyorum. benim intihara meylim vallahi dertten..
*
buraya yazıyorum ki unutmayayım, yağız seni bulduğum yerde evire çevire dövücem. ağzına saç sokucam. allah'ım ya.. bi insan ödemeli aramayla bunca zaman sonra uyuyabilmişken uyandırılmamalı bence.. yani insaniyet namına.
*
açık seçik sizle oynamadı arkadaşım.. yanılmasın yabancılar ya da kendine yabancılaşanlar diye dedim. neşesi de yetmiyor artık ayrıca.
*
hastaneye giderken düşündüm yolda.. birine ''seni seviyorum'' demek aslında ne kolay bi şey. ne sıradan. bir insan birinin yüzüne bakmadan ona kolaylıkla yalan söyleyebilir. misal ben, hergün birkaç kişiye istemediğim ve inanmadığım pekçok şey söylüyorum. kolay bunu yapmak. zor olan inandırmayı başarabilmek. aslında onlar da inanmıyor benim dediklerime, mış gibi yapıyorlar. ben onların inandıklarını düşünerek kendimi aldatıyorum onlar mış gibi yaparak kendilerini aldatıyorlar. sürekli bir aldatma ve aldanma hali içindeyiz. ben sadece bunu bilinçli olarak yapıyorum.. aldanmayı en azından.
*
yasemin mori - bırak bu rock n roll u!
*
akepeyle ilgili bir şey yazacağım demiştim, evet yazıyorum; karardan memnunum. en iyisi oldu. daha iyisi de olabilirdi. beklediğim ve istediğim bir karardı. mutluyum. konuştum, bitti.
*
sabahın köründe gittim ben gene doktora.. ilk defa bu kadar çok bekledim. ilk defa bu kadar sıkıldım. ve resmen ilk defa bu kadar tutuştum. çünkü kist mist neyse de karaciğer boru değil arkadaşım! bildiğin bir organ.. olmazsa, yetmezse, az kalırsa çok gelirse herbir durumunda bi bokluk arz ediyor ve sen tutuşuyorsun haliyle. neyse.. doktorumu değiştirmişler çünkü teyze tatile gitmiş. kendisiyle siftahı ''ama en önemli tahlilini vermemişler.. şimdi ben sana bir tahlil daha yazıyorum, bunu yaptırıp geliyorsun bu öğlen. bugün seni mutlaka görmem lazım. '' böyle yaptık. sonra yine güzel şeyler söylemedi. 10-40 ve 60 arasında değişen değerlerin bende 650 ve 2bin küsür olduğunu bana dehşet verici şekilde anlattı ve beni kan tahliline yolladı. gastro bilmemneye gittim. orası zaten ayrı bi işkenceydi çünkü sekreter hanım burnundan kıl aldırmıyordu adeta. neyse. gastrodan önce kan vermeye gittim. kolumda damarlarımın ince olması sebebiyle randıman alamamalarından mütevellit iki delik daha açıldı, iki tüp daha kan verdim. sonra aç olduğum için küçük çapta bi göz kararması ve bayılmatrak benzeri bir şey geçirdim, heyecan yaptım. allah'ım hayatımda ilk defa bayılayazdım, onu da beceremedim. o sırada annem geldi dünya'yı kurtaran kadın formatında. gastrobilmemnereye gittik. iki saat de orada sıra bekledik. işte o sırada beni depresyona sürükleyen konuşma gerçekleşti;
- senin mi bu?
- evet, benim kızım.
- allah bağışlasın. benim yiğene benziyor. benim yiğen bunun sarışını.
- hıı.
- benimki de bunun gibi tombiş, şeker tatlı bi şey böyle.
işte bunca zaman ''bu'' olmaya katlanan ben bu son vurucu sözden ve damarlarımda artık gezemeyen kansızlığımdan sonra olaya müdahale etmeden duramadım tabi ve ''ben bu değilim''den ''tatlı sensin sarışın da senin yiğenin''e uzanan bi yelpazeyle kadını olay mahalinden kaçırdım. çok da rahatladım. annemin gözlerindeki ''bu kız kesin evde kaldı'' bakışını da bi an olsun görmezden geldim daha mutlu oldum. neyse derken adım çağrıldı gastrobilmemne odası gittim. çocukken geçirmediğim hiçbir hastalık olmadığına neredeyse üzüldüm bile diyebilirim. tabi ki bu doktor da bende bir sorun olduğunu ama buna bir ad koyamadığını ve çok şaşırdığını söyledi. nedense ben hiç şaşırmadım. zira artık aksini duyarsam şaşıracak hale geldim. ya şuan bir enfeksiyon geçirdiğime ya da kalıcı bir karaciğer rahatsızlığımın olduğuna kanaat getirdi ve tatile gideceği için 8 ağustosa randevu verdi. randevu tabi ki ultrasondan başlayan, kanla süslenen ve midenin kameraya çekilmesiyle son bulan birtakım şahane proceleri içeriyor. valla hamile kalsam bu kadar sık girmezdim ultrasona. ağzımdan kasırgalar alsın!
bu işin en ve belki de tek iyi tarafı hastane dönüşleri kendime istediğim şeyi alabilmem.. misal dün canım çucuukluğumun şekeri ''pez'' istemişti ondan almıştım, bugün de simit istedi simit aldım. çocuklar gibi şenim yani anlayacağın bilok.
*
bu da böyle bir 100. entariydi.. biz yedik allah arttırsın, sofrayı kuran kaldırsın!
31 Temmuz 2008 Perşembe
30 Temmuz 2008 Çarşamba
müstehaktır, evet. hıhı.
dün gece bi romantik komedi izledim, ne romantik bi şey buldum içinde (hıı ondan ağladın mal gibi) ne de komik. film iki saate yakın sürdü, tebessüm ettiğimi bile hatırlamıyorum. filmden beklediklerimin onda birini bile alamadım. bir cümle hariç.
'' arada fiziksel temas olmadan da bir kadın bir erkeği büyüleyebilir.. ''
ayrıca romantik komedi dediğimiz filmlerde mutlu son vardır. kadınla adam bi sürü kötü şey yaşar, ayrı kalır, sonra kavuştak yapar ve sonsuza dek mutlu yaşarlar. bunda adam gitti başka kadınla evlendi, üstelik pislik herif nikah kıyılırken o unutamadığı kadını anlattı mikrofondan davetlilere. gerizekalı çocuk bırakıp gitsene kadına. anlat güzelce nikah masasında bıraktığına da git işte ötekine. o da orda zırlak zırlak bekliyor kucağında çocuğuyla. yok ama serde bi salaklık olduğu için evlendi tabi mal o kadınla. hıh, şimdi hem o mutsuz hem de kadın. hem de diğer kadın. allam ya. böyle adam, böyle romantik komedi mi olur!?
*
akepe (ak parti değil canım, akepe) kapatılmadı. bu 99. entarim. 100. entarimi buna ayırıcam. ya da bi sonrakini. anayasa <3
*
yasemin mori bende stüdyoya kapanıp çıkmama isteği uyandırıyor.
*
^ and you can't change the way she feels but you could put your arms around her ^
*
ateve ekranlarında yeni bir dizi başlıyormuş, adı ''talih kuşu''. tanıtımlarda şöyle bir cümle geçiyor.
'' aklın bittiği yerde iki şey başlar; biri talih diğeri aşk.. ''
pek sevgili ateve insanları soruyorum, benim aklım başımdan gideli çok oluyor ama yerine ne talih geliyor ne de aşk.. napmalıyım? noğlur yardımcı olun memedali bey!
*
gün geçmiyor ki bu narin beden hastane koridorlarını arşınlamaktan biiiitap düşmesin.. aynı hastane yolunu bir gün içinde 4 kere teperek kendi rekorumu da kırmış bulunuyorum gün itibariyle.. tebrik ediyorum kendimi. 28.2 mm'lik çatlamış halde bulunan fliküler kistimin iyi mi kötü mü olduğunu tespit edemedikleri gibi bir de karaciğer çıkardılar başıma.. hepatit a'dan siroz'a uzanan geniş bir liste var önümde. bugün hiç yoktan 2 tüp daha kan verdim, yarın sabahın köründe teee öbür tarafa gidip makus kaderimle yüzleşeceğim. annem geçen sene bana yanlışlıkla verilen ilacın karaciğerimi olumsuz etkilediğini düşünüyor. düşününce o'na hak vermekten başka bir şey yapamıyorum çünkü na bu 17.5 yıllık hayatımda daha bi fırt sigara içmedim, alkol dediğin şey zati tadımlık. e? havuç filan da yerim ben bolca, gözler 5.5 olduktan sonra neye yarayacaksa allaan meyvesinden mucize ummak.. öyle işte. karaciğer dışında yine aynı şeyleri duyduk, sabahın köründe kalkmamız o iğrenç hastane kokusunu içimizde hissetmemiz ve bi de üstüne para bayılmamız da tuz biber oldu. '' ablacım sende bir şey var, ama bu sonuçlardan ne olduğu anlaşılmıyor.. yani bakıyoruz, bak gel sen de bak, görüyor musun? şu değerler olması gereken aralık. senin bu değerlerin normal değil. ama bazı değerlerin çok normal. şüphelendiğimiz bulgulara kesinlik kazandırmamıza engel oluyor bu sonuçlar. biz bir kan testi daha alalım, bakalım karaciğere. oradan bi sonuca varalım. tamam mı ablacım? aslında sağlıklısın.. bi şeyin yok gibi.'' gibi mi? gibi nedir ya.. aman çok da fi-fi yani. esas rencide edici nokta şu tahlil sonuçlarının üstünde '' müstehaktır '' yazıyor. şimdi ben bu hastanelerden boş yere mi nefret ediyorum? bence çok haklıyım. esas onlara müstehak be. hıh.
*
^ and i love the thought of coming home to you even if i know we can't make it... ^
*
o değil de ben bu hastane işlerini tek bi adam mutlu olsun diye göze aldım. bu işlere bi o'nun için razı oldum. bu adam benim kistimi biliyor mu? biliyor. bugün bu kistin sonucunun ne olacağının söyleneceğini biliyor mu? biliyor. doktorun test sonuçlarını açıklayacağını biliyor mu? biliyor. e peki o zaman ben bu adamın hangi cehennemde olduğunu niye bilmiyorum? adamın da sanki çok umrundaydı senin test sonuçların.. mal. gittiğinle bi halt öğrenemeden geldiğinle yine kaldın işte bu bilgisayarın önünde böyle. valla müstehak sana. beyinsiz.
*
- barıştıktan sonra söylenebilecek en ağır söz
- meğer alışmışım ben sensizliğe.. hiç barışmasak da olurmuş.
*
canım deli gibi kumru istiyor.. ben niye o kumruyu burada yiyim ki? gider izmir'de yer gelirim. bi koşu. hatta bi hafta sonra alkol ve makyaj yasağım da kalkıyor. (parlak kornea sen nelere kadirsin!) o zaman bunu kordon'da kutlarım da bi güzel. kafamız da güzel olur. belki biz de güzel oluruz? orasını kimse bilemeez.. allah büyük. amin.
*
yarın allah'ın izniyle bi kına aliyim de artık bi kızıl olayım..
*
laik, elit, kemalist, troçkist, leninst, muhafazakar, stalinst olmak gibi özelliklerim vardı benim, bugün birileri benim gibiler bir şey daha demiş; ''laik ateist agnostik aczmendi musveddeleri'' . evet ben de ne eksik diye düşünüyordum.. şimdi tam bir orta yolcu oldum, mutluyum! töbe ya. (bu töbe ateist kimliğime zarar veriyor gibi ama nolacak canım, aa..)
*
şeyi fark ettim ben mesela bu yazıya saat 9 gibi filan başladım diyelim, ama bak şuan saat 23.25 hala yazıp yollayamadım, ama yollama saati olarak 9 gibiyi gösteriyor. 23.25'i göstermeyecek yani şimdi yollasam. çosaçma.
*
'' ben güzelim kadınlar berbat! ''
*
bugün otbüste de duydum, sözlükte de okudum, bizzat kendim için de duydum.. vedat özdemiroğlu tandansı yakalamak istiyorum vee ''azalmasın, direk bitsin!'' diyorum birilerine ''ama yani senin gibi seven.. zor..'' demeyin! size ne lan? ona ne? bana ne? bi halta mı yarıyor sanki.. bak zorla karaciğerimin değerlerini yükseltiyorsunuz, ayıp. yok ayıp değildi. müstehaktı. evet.
'' arada fiziksel temas olmadan da bir kadın bir erkeği büyüleyebilir.. ''
ayrıca romantik komedi dediğimiz filmlerde mutlu son vardır. kadınla adam bi sürü kötü şey yaşar, ayrı kalır, sonra kavuştak yapar ve sonsuza dek mutlu yaşarlar. bunda adam gitti başka kadınla evlendi, üstelik pislik herif nikah kıyılırken o unutamadığı kadını anlattı mikrofondan davetlilere. gerizekalı çocuk bırakıp gitsene kadına. anlat güzelce nikah masasında bıraktığına da git işte ötekine. o da orda zırlak zırlak bekliyor kucağında çocuğuyla. yok ama serde bi salaklık olduğu için evlendi tabi mal o kadınla. hıh, şimdi hem o mutsuz hem de kadın. hem de diğer kadın. allam ya. böyle adam, böyle romantik komedi mi olur!?
*
akepe (ak parti değil canım, akepe) kapatılmadı. bu 99. entarim. 100. entarimi buna ayırıcam. ya da bi sonrakini. anayasa <3
*
yasemin mori bende stüdyoya kapanıp çıkmama isteği uyandırıyor.
*
^ and you can't change the way she feels but you could put your arms around her ^
*
ateve ekranlarında yeni bir dizi başlıyormuş, adı ''talih kuşu''. tanıtımlarda şöyle bir cümle geçiyor.
'' aklın bittiği yerde iki şey başlar; biri talih diğeri aşk.. ''
pek sevgili ateve insanları soruyorum, benim aklım başımdan gideli çok oluyor ama yerine ne talih geliyor ne de aşk.. napmalıyım? noğlur yardımcı olun memedali bey!
*
gün geçmiyor ki bu narin beden hastane koridorlarını arşınlamaktan biiiitap düşmesin.. aynı hastane yolunu bir gün içinde 4 kere teperek kendi rekorumu da kırmış bulunuyorum gün itibariyle.. tebrik ediyorum kendimi. 28.2 mm'lik çatlamış halde bulunan fliküler kistimin iyi mi kötü mü olduğunu tespit edemedikleri gibi bir de karaciğer çıkardılar başıma.. hepatit a'dan siroz'a uzanan geniş bir liste var önümde. bugün hiç yoktan 2 tüp daha kan verdim, yarın sabahın köründe teee öbür tarafa gidip makus kaderimle yüzleşeceğim. annem geçen sene bana yanlışlıkla verilen ilacın karaciğerimi olumsuz etkilediğini düşünüyor. düşününce o'na hak vermekten başka bir şey yapamıyorum çünkü na bu 17.5 yıllık hayatımda daha bi fırt sigara içmedim, alkol dediğin şey zati tadımlık. e? havuç filan da yerim ben bolca, gözler 5.5 olduktan sonra neye yarayacaksa allaan meyvesinden mucize ummak.. öyle işte. karaciğer dışında yine aynı şeyleri duyduk, sabahın köründe kalkmamız o iğrenç hastane kokusunu içimizde hissetmemiz ve bi de üstüne para bayılmamız da tuz biber oldu. '' ablacım sende bir şey var, ama bu sonuçlardan ne olduğu anlaşılmıyor.. yani bakıyoruz, bak gel sen de bak, görüyor musun? şu değerler olması gereken aralık. senin bu değerlerin normal değil. ama bazı değerlerin çok normal. şüphelendiğimiz bulgulara kesinlik kazandırmamıza engel oluyor bu sonuçlar. biz bir kan testi daha alalım, bakalım karaciğere. oradan bi sonuca varalım. tamam mı ablacım? aslında sağlıklısın.. bi şeyin yok gibi.'' gibi mi? gibi nedir ya.. aman çok da fi-fi yani. esas rencide edici nokta şu tahlil sonuçlarının üstünde '' müstehaktır '' yazıyor. şimdi ben bu hastanelerden boş yere mi nefret ediyorum? bence çok haklıyım. esas onlara müstehak be. hıh.
*
^ and i love the thought of coming home to you even if i know we can't make it... ^
*
o değil de ben bu hastane işlerini tek bi adam mutlu olsun diye göze aldım. bu işlere bi o'nun için razı oldum. bu adam benim kistimi biliyor mu? biliyor. bugün bu kistin sonucunun ne olacağının söyleneceğini biliyor mu? biliyor. doktorun test sonuçlarını açıklayacağını biliyor mu? biliyor. e peki o zaman ben bu adamın hangi cehennemde olduğunu niye bilmiyorum? adamın da sanki çok umrundaydı senin test sonuçların.. mal. gittiğinle bi halt öğrenemeden geldiğinle yine kaldın işte bu bilgisayarın önünde böyle. valla müstehak sana. beyinsiz.
*
- barıştıktan sonra söylenebilecek en ağır söz
- meğer alışmışım ben sensizliğe.. hiç barışmasak da olurmuş.
*
canım deli gibi kumru istiyor.. ben niye o kumruyu burada yiyim ki? gider izmir'de yer gelirim. bi koşu. hatta bi hafta sonra alkol ve makyaj yasağım da kalkıyor. (parlak kornea sen nelere kadirsin!) o zaman bunu kordon'da kutlarım da bi güzel. kafamız da güzel olur. belki biz de güzel oluruz? orasını kimse bilemeez.. allah büyük. amin.
*
yarın allah'ın izniyle bi kına aliyim de artık bi kızıl olayım..
*
laik, elit, kemalist, troçkist, leninst, muhafazakar, stalinst olmak gibi özelliklerim vardı benim, bugün birileri benim gibiler bir şey daha demiş; ''laik ateist agnostik aczmendi musveddeleri'' . evet ben de ne eksik diye düşünüyordum.. şimdi tam bir orta yolcu oldum, mutluyum! töbe ya. (bu töbe ateist kimliğime zarar veriyor gibi ama nolacak canım, aa..)
*
şeyi fark ettim ben mesela bu yazıya saat 9 gibi filan başladım diyelim, ama bak şuan saat 23.25 hala yazıp yollayamadım, ama yollama saati olarak 9 gibiyi gösteriyor. 23.25'i göstermeyecek yani şimdi yollasam. çosaçma.
*
'' ben güzelim kadınlar berbat! ''
*
bugün otbüste de duydum, sözlükte de okudum, bizzat kendim için de duydum.. vedat özdemiroğlu tandansı yakalamak istiyorum vee ''azalmasın, direk bitsin!'' diyorum birilerine ''ama yani senin gibi seven.. zor..'' demeyin! size ne lan? ona ne? bana ne? bi halta mı yarıyor sanki.. bak zorla karaciğerimin değerlerini yükseltiyorsunuz, ayıp. yok ayıp değildi. müstehaktı. evet.
yayında ve yapımda emeği geçenler
beyaz perdenin şükrettiren gölgesi,
bütün terazi burcu erkekleri dengesizdir,
her şeyin başı sağlık,
kudra,
üstün norm aşkın dal
bi yanı bana kalmış.. gözleri yine açık, açıkça acı getirdiler..
yine geri sar, yine sarhoş
yine benden uzak kalmış!
beni terk etmedi, beni bırakıp gitmedi!
yine benden uzak kalmış!
beni terk etmedi, beni bırakıp gitmedi!
yayında ve yapımda emeği geçenler
beni sevdin,
bir veda havası,
ödünç aldığım tüm erkeklere
29 Temmuz 2008 Salı
yine de püf
''yine de en şık insanlar bence tesettürlü insanlar''
*
otobüste yanımda oturan kızın dinlediği şarkı; '' pişman olup birgün dönerse geri, yıllar geçti unutmadım ihanetini, ben affetsem de yalan sözlerini, allah'ından bul ben susuyorum. '' geldim üşenmedim, guugıldan arattım şarkıyı. demet akalın'ınmış. tebrik ediyorum, evet. süper.
*
benim kulaklığımdan dışarı taşanlar; '' kendimi yormadan ulaşsam sana dokunsam ruhuna, kimseye sormadan yolunda çıkıp kavuşsen sen bana ''
*
büyüyünce jale parla olucam.
*
fransızca yeminlen süper dil.
*
''bu'' iş hiç hayra alamet değil..
*
ben bugün vuupır yedim, kapitalist oldum. oh ne de güzel oldum.
*
''ansızın'' gelecek gibisin.. gözlerinde ''çocuk'' kaygılar.. tam beni sevecek ''gibi''sin.. ani bir yağmur mevsim ''ilkbahar''..
*
ırmak diye erkek ismi olur. hem de çok şeker olur.
*
''zefre'' benim isyanımdı uleyn!
*
bak allah'ın adını veriyorum ki bana ''baksana'' demesin kimse. bütün yüzüne bakma, konuşma, yazma, mesaj atma istediğim yerle bir oluyor, soğuyorum, tiksiniyorum.
*
içimdeki saçmalama aşkı bambaşkaa..
*
otobüste yanımda oturan kızın dinlediği şarkı; '' pişman olup birgün dönerse geri, yıllar geçti unutmadım ihanetini, ben affetsem de yalan sözlerini, allah'ından bul ben susuyorum. '' geldim üşenmedim, guugıldan arattım şarkıyı. demet akalın'ınmış. tebrik ediyorum, evet. süper.
*
benim kulaklığımdan dışarı taşanlar; '' kendimi yormadan ulaşsam sana dokunsam ruhuna, kimseye sormadan yolunda çıkıp kavuşsen sen bana ''
*
büyüyünce jale parla olucam.
*
fransızca yeminlen süper dil.
*
''bu'' iş hiç hayra alamet değil..
*
ben bugün vuupır yedim, kapitalist oldum. oh ne de güzel oldum.
*
''ansızın'' gelecek gibisin.. gözlerinde ''çocuk'' kaygılar.. tam beni sevecek ''gibi''sin.. ani bir yağmur mevsim ''ilkbahar''..
*
ırmak diye erkek ismi olur. hem de çok şeker olur.
*
''zefre'' benim isyanımdı uleyn!
*
bak allah'ın adını veriyorum ki bana ''baksana'' demesin kimse. bütün yüzüne bakma, konuşma, yazma, mesaj atma istediğim yerle bir oluyor, soğuyorum, tiksiniyorum.
*
içimdeki saçmalama aşkı bambaşkaa..
yayında ve yapımda emeği geçenler
deliliğe övgü,
eften püften,
fransızca
işte hepsi bu ''sen''den kalan.
iki gündür ''ben''i okuyorum.. ''o''nu okuyorum.. ''onlar''ın hikayesi ''biz''e ne kadar çok benziyor.. ''onlar''ın sonu gelmemiş bir sonları var.. ''biz'' denemekten kaçmaktan hiç başlayamadığımız sonumuz var.. tek fark bu. bakınca aslında hiçbir farkı olmadığını görüyorum.. tuhaf.
yayında ve yapımda emeği geçenler
kudra
28 Temmuz 2008 Pazartesi
bir gün mutlaka
gidip yalvardım gece gece yine. bu sefer sonuç aldım. kitaplarımı, cdlerimi, kutularımı, yazdıklarımı, kendimi ve birkaç parça eşyamı alıp yanına taşındım. şaşırtıcı derecede iyiyiz ve bu beni çok korkutuyor. çünkü biz hiç ''şaşırtıcı derecede iyi'' olmadık iki gün üst üste.. evin penceresinden bakıyorum dışarı, bi sürü kartondan yer yatağı. bir evdeki en gereksiz şeylerin nevresim takımı ve perde olduğunu o an gözardı ederek perdeyi kapatıyorum, özenerek serdiğim temiz çarşaflara bakarak. mutfağa gidiyorum, küçük dolaptan çıkarttığım yemeği ocağa koyuyorum. ''ben yemeyeceğim'' diyor bir yandan dolapta bir şeyler ararken. aradığı şey her ne ise bulamıyor. yanımda sigara içmemesinin verdiği sinir, aradığı şey her ne ise onu bulamamasıyla artıyor. odasına gidiyor hızlı adımlarla. sinirden yemeği ocaktan alıp çöpe boşaltmak istiyorum. yapamıyorum. dolaba geri koyuyorum. birbirimizden habersiz birkaç saat geçiriyoruz ayrı odalarda. odasını dumanaltına çevirmiş kitap okuduğundan, okuduklarını bir taraflara not aldığından eminim. en azından evde diye içim rahat. hiçbiri uzun sürmeyen yığınla şey yapıyorum buarada. saate bakıyorum, ikiyi geçmiş. çıkıyor odasından. heyecanlanıyorum. ''dışarı çıkalım mı?'' diye soruyor. nasılsa olsa o gelmeden uyuyamayacağım enazından o'nun yanında olurum diye ''tamam'' diyorum bir an. bir an bunları düşünerek. yolüstü çorbacılarından birine giriyoruz. o çorba içiyor, ben o'na bakıyorum. kalkalım diyor, kalkıyoruz. benim nafile çabalarım dışında hiç konuşmuyoruz. sabah sabah açık bakkal arıyoruz sokaklarda. bulmak için epey yürümemiz gerekiyor, nihayetinde buluyoruz da. ben kendime sakız alıyorum, o da bira ve sigara. birden dolapta aradığı şeyin bira olduğunu fark ediyorum, bana da içip içmeyeceğimi sorarken. teşekkür ediyorum tüm şirinliğimle. fark etmiyor bile. bozuluyorum. bakkal içerideki havayı biraz olsun soğutan ama biralardan elde edilecek maksimum faydayı düşüren o açık buzdolabı kapağına ve göz ucuyla da ''kapat şunu artık'' dercesine o'na bakıyor. şirinliğin bile fayda etmediğini anladığımdan hafif telaşlı hafif sinirli ''hadi'' diyorum. anlamıyor bile neden ''hadi'' dediğimi, sigaraya bir an önce sarılmak için hızla kapatıyor dolabı. parayı uzatıyor, çıkıyoruz. yolda birkaç kez elini tutmak gibi başarısız darbe girişimlerim oluyor. ''bütün darbeciler yargılanmalı'' der gibi bakıyor gözleri, korkuyorum. sigarayı içisini izliyorum. elimi o sigarayı tuttuğu gibi tutmayalı ne kadar zaman olduğunu hesap etmeye çalışıyorum. gözlerim dumandan değil hatırlayamamaktan yaşarıyor. evimiz deniz kenarında. yolda banklar, banklarda oraya pineklenmiş, elleri gazete kağıdıyla pislenmiş adamlar var. yürürken babanın bir arkadaşıyla karşılaşılır da o yanağına doğru elini uzatır ya, sen babanın elini tutar o'nun bacağının arkasına saklanırsın hani. o an baba bir kez daha devleşir. öyle bakıyorum işte gözlerine koluna ahtapot gibi sarılırken. gözlerinde babamın ''korkma'' diyen şefkatli bakışlarını arıyorum. gözlerim ceplerindeki sigara paketini arayan ellerine takılıyor. korktuğumu anlamamış olacak ki ''oturalım mı şuraya?'' diye soruyor çoktan oturmuşken. sigara pakedini çıkarıp banka koyuyor. zorla yeşilaycı olmadığımı düşünüyorum. derin bir nefes alırken sigarasından bir yandan da dumanı izlediği denize savuruyor. denizin eskiden bana ne kadar çok şey ifade ettiğini düşünmek istemiyorum. hayır. denizi izleyişini izliyorum kısa nefes alışlarla, bir yandan da niye evde kalıp anayasal metinleri incelemek yerine şu lanet olasıca sigara pakedini incelemeyi, kanunların ruhu'nu fransızca haliyle okumak yerine bu adama fransız kalmaya tercih etmediğimi sorguluyorum. bir yandan da o'nunla yeniden izlemeyi hayal ettiğim filmlerden sahneler seçiyorum, bekliyorum şimdi kolunu omzuma atmasını. atmıyor. eskisi gibi korkutmuyor yan bankta oturan adamlar. şuan o'nun öyle suskun oturuyor oluşu beni daha çok korkutuyor, sanki birazdan ağzını açacak da kuzuların sessizliğini bozmak için '' topla pılını pırtını siltir ol git '' diyecek gibi. oraya buraya yığdığımız kitapların aksine valizim hep topludur benim zaten. valizi düşündükçe sıkılıyor içim, sıkılıyorum hayatımızın bu dağınıklığından. biraraya gelsek bile bir türlü ''biz'' olamamamızdan. bayramdan bayrama açtığım ağzımı yeniden açacakken '' eve gidelim mi? '' diyor. ''peki'' diyorum. her zamanki 'peki'lerimden değil bu. gel dediğine göre git demeyecekti. en azından bir gece daha.. en azından bir gece daha yanında yatabileceğim. birkaç zorlama konuşma sonrası eve geliyoruz. bir şey demeyeceğini bildiğim için odaya geçiyorum. birkaç şarkı ayarlıyorum bilgisayardan. bir de çay koyuyorum. nerden baksan o'nu tanıdığım günden beri hiçbir gecem çaysız geçmedi. sormuyorum bile çay isteyip istemediğini. kendime dolduruyorum bir kupa, bakmıyorum bile odasının lambası yanıyor mu. bülent tanör'ü hasretle anarken ''akademisyen çocuğu olmak'' başlığına bakıyorum. hem çocuk hem kariyer yapamayacağımı anlıyorum bir kez daha. bunun için o'na çocuk sevmediği için şükrediyorum. elime yerde bulduğum ve daha önce belki de otuz kez okuduğum bir kitabı alıp çayımı içiyorum. çayı da kitabı da yere bırakıp kendime yer yapıyorum koltukta. sedat'ı görüyorum. kalabalık bir evdeyiz. duvarlarda che'nin, mahir'in resimleri var. kapının önüne boy boy dizilmiş siyah botlar, askılığa asılmış yeşil ceketler. içeriden kadın sesleri geliyor, yalnız olmadığıma seviniyorum. bir yandan da sedat'a güvendiğim için sorgulamıyorum bulunduğumuz yeri. çocuklar çok kibar. yadırgayan bakışlarımı anlayışlı ve misafirperver bakışlarla karşılıyorlar. mutfağa gidip kızkardeşlere (feminist doktrinde yoldaş demek; hahaha) bakıyorum. yemek yapıyoruz biraz. memleket meselelerinden saçımın rengine geliyoruz, soğan kabuğu diyorum, gülüşüyoruz. içeri döndüğümüzde sedat'ı bulamıyorum. birden kendimi eskisi kadar güvende hissetmediğimi fark ediyorum. kızlardan biri bir çekmece gösteriyor, açıyorum. çekmece ağzına kadar benim takılarım ve fularlarımla dolu. içlerinden çok sevdiklerimi almaya çalışıyorum, alamıyorum. tekrar içeri gittiğimde az önce sedat'ın oturduğu koltukta o'nu ve bir kızı buluyorum. bir de yer yatağı var yerde. hemen koltuğun yanında. kapı önündeki botlara takılıyor ayağım ama bu bile hızımı kesmeye yetmiyor, evden kaçar gibi çıkıyorum. sedat bekliyor kapının önünde. ''aynı anda iki kişi sevilmez benan'' diyor bana. canım acıyor. beni çaldıkları barın önündeki masalara oturtuyor, garson çocuk rakı getiriyor. sedat'ın birkaç arkadaşı daha gelip oturuyor masaya. ''biz partiliyken'' diye başlıyor çocuk, susmuyor. ''hayatta mutluluklar'' dileyip kalkıp gitmek istiyorum. sedat kolumu tutuyor. daha öğreneceklerim bitmemiş.. ''sen aslında hiçbir şey bilmiyorsun'' diye devam ediyor çocuk. ''bir bok olmaya çalışırken, hiçbir şey olamayanlardansın..'' kulağımı kapatıyorum. peşinde dolaşan aklımın niye yer yatağında olduğunu merak ediyorum. sedat gitmeme izin verse o küçük odaya, soğumuş çayıma ve artık satırlarını ezberlediğim kitabıma döneceğim. ve tabi yalan hayatıma. çocuk biraz daha konuşuyor, artık dinlemiyorum o'nu. biraz daha konuşursa zamanı gelince sedat'ın beni evime yollayacağına inanıyorum. öyle de oluyor. evime geliyorum tekrar. odama. şarkı listesindeki şarkılar bitmiş, çay buz gibi olmuş, kitabın sayfası karışmış. odadan dışarı çıkıyorum, su içmek için. içim yanıyor. uyandırmadığına, yatağa gidip yatmamı söylemediğine göre hiç gelmedi odaya demek ki. canım acıyor. o yer yatağını gördüğümdeki gibi. odasının lambası hala açık. kapıyı çalmadan giriyorum içeriye. bakmıyor bile yüzüme. sigara içmeye ve yazmaya devam ediyor. kapıyı kapatıp gidiyorum, belki onu bile fark etmiyor. saate bakmak geliyor aklıma. 05.47. sahi, 47 bizim için de önemli bir sayı mı? elime bir kağıt alıp bir şeyler çiziyorum. bir ev, bir bisiklet, bir kedi, bir o, bir ben. her şeyimiz var. o kağıtta olan her şey. peki onları çizdiğimiz zamanki kadar mutlu ve ''biz'' miyiz?
- ben bülbülüm.
- niye?
- çünkü erkekleri çok sadık. çiftleşebilmek için değişik tonlarda kullandığı sesini çiftleştikten sonra daha az kullanmaya başlıyormuş.
- bu iyi mi kötü mü?
- sadık olması iyi. zaten normal bir erkekle evlensem de aynı şey olacak.
- ben evlenirsem o'nu baştacı yaparım.
- (:
kağıdı elimden olduğu yere bırakıp yatağa gidiyorum. benimle birlikte hayaller de sakat bir yere gitmeye başlıyor. ne kadar zaman geçti, saat kaç oldu bilmiyorum. gözümü açıyorum, yanımda o. ne büyük bir huzurmuş meğer başımı her çevirdiğimde seni görmek diyorum içimden, rot gibi. sanki yüksek sesle söylemişim gibi uyanıyor hemen. japon gibi kısıyor gözlerini, gülüyor sabahtan beri ilk defa. bütün suskunluklarını silecek uzuuun bir yazı yazıyor yüzüme elleriyle, noktayı da sıcak bir öpücükle koyuyor ve sarılıyor bana uykuya dalarken. bitiyor işte günboyu olan her şey, doluyor geçmişteki tüm kayıp zamanlar. ben gece sürekli uyanıyorum, yanımda o olmuyor. tekrar uyuyorum, sil baştan aynı rüya. elimi kolumu bir yere çarpıyorum, uyanıyorum. kaldığım yerden devam ediyor rüya. ben kendime yine aynı masalları anlatıyorum, o beni yine 2 gün mutlu ediyor, üçüncü gün sil baştan aynı şeyler. ^^benim en başından beri istediğim tek şey yanımda öylece yatsın. konuşmasak da olur. hatta konuşup ''büyü''yü bozmaya gerek yok. arada gerçekten inanmak için gözlerimi açsam ve orada olduğunu görsem yeter. bir de elini saçımın arasında gezdirse daha ne isterim ki? hayattan daha başka bir şey istemeye yüzüm olabilir mi? isterse elleri boynumdayken şarkı bile mırıldanırım. bu bile çok sürmez, şarkı konusunda tartışmaya başlarız. o bile güzel gelir işte. ama o gelmez.. ben uyurken hep bunları düşünüyorum. geçmişteki, şimdideki ve gelecekteki konuşmalarımızı. ben artık o'nun benimle kordon'da elele yürümek gibi bir hayali olduğunu biliyorum. sırf ben sevdiğim için birgün bir kedi alıp ona istediğimiz kadar ad koyabileceğimizi, defne ve deniz gibi mapusa düşüp mor olmayan ama kırmızı ve mavi de olmayan bir bisikletle o hapisten kaçabileceğimizi, deniz kenarında bir evin bahçesinde domates yetiştirebileceğimizi, dışarıdan pizza söyleyebileceğimizi, o'nun duvarlarıyla değil evin duvarlarıyla ayrılmış odalarda yaşayıp sonunda başımı göğsüne koyarak uyuyabileceğimizi biliyorum. en azından o günlerde bana korkmadan ''anne'' diyebilirsin. ya da ''sen beni sevmiyo musun?''ları belki sevgi gösterisi olarak kullanabilirsin. belki o zaman ''hayatımın kadını ve o'nun doğrudan üretimi'' dediğin kadınların yanına beni ve nurtopu gibi 28.2 mm'lik çatlak fliküler kistimi de eklersin. sonsuzluk ve bir gün sadece bir film olarak kalır senin hayatında, vega'dan bir gün mutlaka da benim için bir şarkı. belki o zaman şehre gerçekten bir film gelir ve mevsim ilk defa bizim oralarınki gibi olur. ^^
- ben bülbülüm.
- niye?
- çünkü erkekleri çok sadık. çiftleşebilmek için değişik tonlarda kullandığı sesini çiftleştikten sonra daha az kullanmaya başlıyormuş.
- bu iyi mi kötü mü?
- sadık olması iyi. zaten normal bir erkekle evlensem de aynı şey olacak.
- ben evlenirsem o'nu baştacı yaparım.
- (:
kağıdı elimden olduğu yere bırakıp yatağa gidiyorum. benimle birlikte hayaller de sakat bir yere gitmeye başlıyor. ne kadar zaman geçti, saat kaç oldu bilmiyorum. gözümü açıyorum, yanımda o. ne büyük bir huzurmuş meğer başımı her çevirdiğimde seni görmek diyorum içimden, rot gibi. sanki yüksek sesle söylemişim gibi uyanıyor hemen. japon gibi kısıyor gözlerini, gülüyor sabahtan beri ilk defa. bütün suskunluklarını silecek uzuuun bir yazı yazıyor yüzüme elleriyle, noktayı da sıcak bir öpücükle koyuyor ve sarılıyor bana uykuya dalarken. bitiyor işte günboyu olan her şey, doluyor geçmişteki tüm kayıp zamanlar. ben gece sürekli uyanıyorum, yanımda o olmuyor. tekrar uyuyorum, sil baştan aynı rüya. elimi kolumu bir yere çarpıyorum, uyanıyorum. kaldığım yerden devam ediyor rüya. ben kendime yine aynı masalları anlatıyorum, o beni yine 2 gün mutlu ediyor, üçüncü gün sil baştan aynı şeyler. ^^benim en başından beri istediğim tek şey yanımda öylece yatsın. konuşmasak da olur. hatta konuşup ''büyü''yü bozmaya gerek yok. arada gerçekten inanmak için gözlerimi açsam ve orada olduğunu görsem yeter. bir de elini saçımın arasında gezdirse daha ne isterim ki? hayattan daha başka bir şey istemeye yüzüm olabilir mi? isterse elleri boynumdayken şarkı bile mırıldanırım. bu bile çok sürmez, şarkı konusunda tartışmaya başlarız. o bile güzel gelir işte. ama o gelmez.. ben uyurken hep bunları düşünüyorum. geçmişteki, şimdideki ve gelecekteki konuşmalarımızı. ben artık o'nun benimle kordon'da elele yürümek gibi bir hayali olduğunu biliyorum. sırf ben sevdiğim için birgün bir kedi alıp ona istediğimiz kadar ad koyabileceğimizi, defne ve deniz gibi mapusa düşüp mor olmayan ama kırmızı ve mavi de olmayan bir bisikletle o hapisten kaçabileceğimizi, deniz kenarında bir evin bahçesinde domates yetiştirebileceğimizi, dışarıdan pizza söyleyebileceğimizi, o'nun duvarlarıyla değil evin duvarlarıyla ayrılmış odalarda yaşayıp sonunda başımı göğsüne koyarak uyuyabileceğimizi biliyorum. en azından o günlerde bana korkmadan ''anne'' diyebilirsin. ya da ''sen beni sevmiyo musun?''ları belki sevgi gösterisi olarak kullanabilirsin. belki o zaman ''hayatımın kadını ve o'nun doğrudan üretimi'' dediğin kadınların yanına beni ve nurtopu gibi 28.2 mm'lik çatlak fliküler kistimi de eklersin. sonsuzluk ve bir gün sadece bir film olarak kalır senin hayatında, vega'dan bir gün mutlaka da benim için bir şarkı. belki o zaman şehre gerçekten bir film gelir ve mevsim ilk defa bizim oralarınki gibi olur. ^^
yayında ve yapımda emeği geçenler
beni sevdin,
bütün kadınların kafası karışıktır,
bütün terazi burcu erkekleri dengesizdir,
fideL,
sepetli mavi bisiklet,
sonsuzluk ve bir gün,
üstün norm aşkın dal
huzur -veren erkek- mucize arzusu.
mucize arzusu.
küçük bahçende birlikte domates yetiştirebildiğin,
kedi besleyebildiğin,
sonsuz , mahvolmuş , güneşli gün yalanlarıyla avunmuş bir halde çıplak ayak sesi mutfaktan duyduğun,
içiçe geçmiş matruşkalar gibi , yağmurda başını omzuna koyarak yürüyebildiğin,
rockncoke yerine barışarock'a gidebildiğin,
en sevdiğin grup konsere geldiğinde şarkılarını birlikte bağırabildğin,
dünya'nın öbür ucuna gitmen gerekse bile seninle geleceğinden emin olduğun,
kafanı her çevirdiğinde onun orada olduğunu ve güldüğünü bildiğin,
hugo chavez'in referandumu kaybetme nedenlerini tartışabildiğin,
kendi söylediklerine bile inanmıyorken , ''sen söylersen inanırım'' diyebilecek kadar güvendiğin,
sabahtan akşama kadar siyaset konuşabildiğin,
saat kaç? diye sorduğunda sana cevap verebilecek kadar her an'ını verdiğin,
kaybolduğunda o fişeği patlatmadan seni bulacağından emin olduğun,
her gün deniz havasını içine çektiğin,
fransızca konuşabildiğin,
yedi yirmi dört dans edebildiğin,
rakı masasına meze hazırlayabildiğin,
hapşurduğunda ''benimle yaşa'' diyebileceğin ve bunu duyabileceğin,
sallanan koltuklarda sürekli kitap okuyabildiğin,
okuduğun yerlerin çizdiği altlarını paylaşabildiğin,
mutfakta zaman geçirmeyi yemek yemek olarak anlamadığı için birlikte yemek yapabildiğin,
yanında rahatça küfredebildiğin
aradan yüzyıl da geçmiş olsa yokluğunda özleyebildiğin,
televizyonu, bilgisayarı ve telefonları hayatından çıkartabileceğin,
ileride bir gün okuduğun ve altını çizdiğin o kitapları sahaf dükkanında satabileceğin,
kahve yerine çay içebildiğin,
yağmurlu bir pazar sabahı evden hiç çıkmadan tüm gün polar battaniyenin altında film izleyebileceğin,
arkadaşlarını ağırlayabileceğin,
bir pazar günü akşamı babandan kalma plaklar eşliğinde şarap içebileceğin,
bilgisayardaki ''fotoğraflarım'' klasörüne rağmen geniş bir fotoğraf albümü arşivi yapabileceğin,
senin fotojeniksizliğini -oneki?- kapatacağı için yanında bol bol gülümseyeceğin,
profesyonel fotoğraf makinanın taksidini beraber ödeyebileceğin,
mızıka çalabildiğin,
salıncakta sallanırken ateşböceklerini görebildiğin,
kızıldereli inançlarını yaşatabildiğin,
papatya toplayabildiğin,
kitabını yazabileceğim,
takvim yapraklarından doğmayacak çocuklarına isim seçebileceğin,
söz konusu kadın hakları olduğunda senden daha feminist olduğunu kestirebildiğin,
saçlarıyla rahatlıkla oynayabildiğin,
kurduğun ve kuracağın bütün ''meli- malı'' cümlelerini dilek ve gereklilik kipinden sıyarabildiğin,
uzakları yakın kılabileceğim,
mektup yazabildiğin,
ahmed arif, ran, muhsin ünlü dizelerinde kaybolabileceğin,
dizine başını düşürmüş uyurken , rahatça şarkı söyleyebildiğin,
yüzüne her bakışında o ilk günün heyecanını - acemiliğini - telaşını - mutluluğunu - özelliğini görebildiğin,
özgür bir dünya'da ellerinden tutarak başka şeyler için mücadele edebildiğin..
mucize arzusu.
yayında ve yapımda emeği geçenler
beni sevdin,
bütün kadınların kafası karışıktır,
deliliğe övgü,
devrim,
fransızca,
kaybolursam şarkı söyle,
mızıka,
sepetli mavi bisiklet,
sonsuzluk ve bir gün
27 Temmuz 2008 Pazar
hissi^ya(t)z.
içimdenvegözümdenoncaşeygelmesinerağmeneskisigibiyazabileyim.tamyazmayabaşlamışkenkalkıpgitmeyeyim.yahiçbirşeyhissetmeyeyimyadahissettiklerimiyazabileyim.
yayında ve yapımda emeği geçenler
eften püften
olabilemez!
'' el yazısıyla yazılmış anlık iletiler ileti geçmişinizde görüntülenemez. ''
bi sigarayı kıskandığıma inanamıyorum..
bi sigarayı kıskandığıma inanamıyorum..
yayında ve yapımda emeği geçenler
bütün terazi burcu erkekleri dengesizdir
26 Temmuz 2008 Cumartesi
mutluluktanağliycam
aptallığın bile tam bana göre
ç''u''cuksun sen de
yok yok yok yok
bu mutluluktan
ağlıycam şimdi
yapmaa!
ç''u''cuksun sen de
yok yok yok yok
bu mutluluktan
ağlıycam şimdi
yapmaa!
yayında ve yapımda emeği geçenler
beni sevdin,
deliliğe övgü,
devrim,
fideL
çileli melopti
acı yok. damar güzel bir şey. kan oh kırmızı. ne güzel reng. fidel mutlu. acımadı ki. sinek ıssırığı. hissetmedim bir şey. şeker? hıh, normal. bu ne? çokkötü kokuyor da ondan sordum. öhü öhüüü hüü, ne var bunun içinde? böög. midem bulanıyor. kola içsem o bile şimdiye bitmişti bu hala bitmedi. midem bulanıyor, kusamazsam daha kötü şeyler olabilir. kusma yolarım. aynı zıkkımı bi daha içemezsin. öldürürüm kusma. fidel mutlu. laylaylay laaa laay. bu çok diğ mi ya? peki. şey, ben çok açıksözlü bir insanımdır, kimseden bir şey saklamam, gizlim saklım yoktur yani. bence bulamazsınız bende gizli şeker. amaan tanrım şişman bebek. yerim seni ya. niye kıpırdamıyorum? ama bebek. ama yok peki. ama bebek çok kötü ağlıyor, oha içim parçalandı be vicdansız. a. kolum. yavaş olsak keşke biraz. anne benim damarım var ve bu çogüzel bir şey. fidel mutlu. midem bulanıyor, normal mi? tabi o içtiğim şeyin de buna bi katkısı var ama ben genel olarak kusarım zaten. ya bebek çogüzel. bi mıncırsam. tamam kıpırdamıyorum. bok ye. anne ben çogüzel bi bebektim di mi? ben böyle ağlamazdım hatırlıyorum. sürekli güldüğüm için teyzenin biri bu niye hep gülüyor demişti. o değil de ben ne çok uğraşmıştım sakız patlatmayı öğrenene kadar. sürekli lama gibi sakız saçıyordum etrafa. bi de bacak bacak üstüne atabilmeyi çok istemiştim. ne rahatsız bi şey o da. verdiğiniz süre doldu, benim ultrasonum vardı? hayır demin idrar örneği verdim çünkü. siz bana bir şey demediniz bu konuyla ilgili, ben de kan almadaki hanım dinledim. ben bilemem orayı mı dinleyeceğim burayı mı dinleyeceğim, bunu en başta söyleyecektiniz ben de dedim hemşire hanıma ama sizin hiyerarşik problemleriniz beni ilgilendirmiyor. giremiyor muyum şimdi bugün ultrasona? tamam teşekkür ederim. en azından su içebilseymişim bugün alabilirlermiş ama bir şey yiyip içmem yasak olduğu için iki saat daha burada bekleyecekmişim bir kan daha verecekmişim, pazartesi de yüreğir'e gidecekmişim ultrason için. allah'ım ya. 20 dakikadır burda oturuyoruz anne ve bu televizyon ''aşıklar mekanı bodrum''dan başka bir şey demedi. hayır, sakin değilim ama fidel mutlu. kusucam şimdi galiba. bilmiyorum anne ümit napıyor, şuan aklıma gelebilecek son kişi kendisi. reflü olmuş, arayacağım bir ara, ayıp olur. bebeğe bak ya, top gibi. ben çalışırım ha burda. bebek bölümünde. kolunda kaç boğum olduğunu sayamadım sanırım. yiriiimm. 7 dakika kaldı. bu kadar az kalmışken kesinlikle kusamam. oha düşünsene sil baştan hepsi. hayır. kusmiycam fidel mutlu olucak. anne bu amca az önce anjiyoya girmemiş miydi? e çıktı şimdi? bu kadar hızlı olması korkuttu beni. anne amca niye yalnız geldi? çok imrendim şuan kendisine. emar çok kötü bir şey, tabut gibi. 5 dakika kaldı. ahaha ''sağlam çocuk'' bölümünün hayattaki amacı ne acaba? benan'ı alın evet. geliyorum. damara bakma, damar güzel bir şey. kızıl da güzel bi renk. seviyoruz. evet yine acımadı. o değil de şimdi bunlar bana pekmez iç filan demezler herhalde inşallah. içmem çünkü. bi idrar örneği daha, sonra bitecek. bitti. bu kadar. pazartesine kadar bu kadar. evet, fidel mutlu.
^^
- ben çıktım.
- napiyim?
- bardan çıkmadım, hastaneden çıktım. biraz ilgi. peh. hödük.
- ne dedi doktor?
- henüz hiçbir şey.
- bakıldı mı her şeyine?
- baktılar da görebilecekler mi bakiyim..
- akşama geliyim mi?
- gelme.
- çiçek alırım bak.
- gel.
gerizekalısın biraz ama seviyorum seni semih. evet.
^^^
bitti.
^^
- ben çıktım.
- napiyim?
- bardan çıkmadım, hastaneden çıktım. biraz ilgi. peh. hödük.
- ne dedi doktor?
- henüz hiçbir şey.
- bakıldı mı her şeyine?
- baktılar da görebilecekler mi bakiyim..
- akşama geliyim mi?
- gelme.
- çiçek alırım bak.
- gel.
gerizekalısın biraz ama seviyorum seni semih. evet.
^^^
bitti.
yayında ve yapımda emeği geçenler
fideL,
her şeyin başı sağlık,
semih cumhuriyeti
25 Temmuz 2008 Cuma
sWh
- özleeedin mi beeni?
- dürüst mü olayım?
- eşşeğin boku ol. özledin bence.
- özlemedim tabi ki.
- ben özledim ama.
- ben de özlemiş olabilirim o zaman.
burayı hiç okumayacağını bildiğim için bu kadar rahat söyleyebiliyorum.. söylesem dalga geçersin çünkü. özünde gıcık olan, iyiliğinden önce gıcıklığını gördüğün insanlar olur ya önyargıdan gözlerin körleşir anlamazsın hiçbir zaman aslında en iyi omuz olabileceğini. işte öylesin. ama bunu sana hiçbir zaman söylemeyeceğim çünkü dalga geçersin. inanmazsın. bi yere gittiğimizde ''herzamankinden'' dediğimizde içimizde gizliden uyanan o huzuru kavga ettiğimiz her dakika hissediyoruz mesela biz. sana bunu da hiç söylemeyeceğim çünkü anlamazsın. ben sana küfrederim, sen bana benden nefret ettiğini söylersin anlaşırız biz.
böyle de güzel bence.. ama söylemek lazım arada özledim, gittim, geldim, seviyorum evet, iyi bi insansın, şirin, agu cugu filan. bi de nasıl olsa okumuyorsun, iyi ki varsın diyim dedim.
**
o değil de tırsıyorum cidden.. hadi pismi...
- dürüst mü olayım?
- eşşeğin boku ol. özledin bence.
- özlemedim tabi ki.
- ben özledim ama.
- ben de özlemiş olabilirim o zaman.
burayı hiç okumayacağını bildiğim için bu kadar rahat söyleyebiliyorum.. söylesem dalga geçersin çünkü. özünde gıcık olan, iyiliğinden önce gıcıklığını gördüğün insanlar olur ya önyargıdan gözlerin körleşir anlamazsın hiçbir zaman aslında en iyi omuz olabileceğini. işte öylesin. ama bunu sana hiçbir zaman söylemeyeceğim çünkü dalga geçersin. inanmazsın. bi yere gittiğimizde ''herzamankinden'' dediğimizde içimizde gizliden uyanan o huzuru kavga ettiğimiz her dakika hissediyoruz mesela biz. sana bunu da hiç söylemeyeceğim çünkü anlamazsın. ben sana küfrederim, sen bana benden nefret ettiğini söylersin anlaşırız biz.
böyle de güzel bence.. ama söylemek lazım arada özledim, gittim, geldim, seviyorum evet, iyi bi insansın, şirin, agu cugu filan. bi de nasıl olsa okumuyorsun, iyi ki varsın diyim dedim.
**
o değil de tırsıyorum cidden.. hadi pismi...
yayında ve yapımda emeği geçenler
eşşeğin boku,
semih cumhuriyeti
yine o'na ne güzel seslendileeer..
tutunduğum dallar birbir başıma düşmeye başladı. ben sanıyordum ki fidel bir gün evlenirse o kadın olurum. şimdi okuyorum, herhangi bir kadın bile olabilir. aleni bozuluyorum. ama fidel evlenmez ki. çocuk da sevmez o. ama her şeyin yolunda gittiği birisini bulursa evlenecek. böyle bir ihtimal var mı sahi? bir insanın bir başkasıyla her şeyi yoluna koyması, her şeyin yolunda gitmesi.. böyle bir ihtimal varsa ''biz'' diye bir ihtimal de olanaklıdır demektir. ama yok..
''sen beni değil beni sevmeyi seviyorsun'' dediğinde katıldım sana. ben sevmeyi seviyorum, sevilmediğim için bununla idare ediyorum. sevmediği için o, ben o'nun yerine de seviyorum. öyle olunca ''sevgili yap da sana kompliman yapsın'' diyemiyorum kolayca. mutlu ol da diyemiyorum. ben o aşık olduğun kadın gibi, annen gibi, korumak istiyorum seni herkesten, her şeyden.. dünya'nın tüm pisliklerinden. en sıçtığın anda aklına geleyim istiyorum. çok istedim başını çevirdiğinde yanında olmayı, dizime başını düiürüp yatmanı ama gelemedim. yapamadım. olmadı. öseseye hazırlanan genç bir insana zarar vermek istemediğin için göremedin ne kadar uğraştığımı, ama biliyordun. benden büyük olman bunlara engel olmamalı fidel. değil mi? bu işte, yani yaş konusunda da benim bir suçum yok. babam biraz daha az benzeseydi sana, annem biraz daha az bekleseydi babamı belki de yaşıt olacaktık, ama o da olmadı.
ben gerçekten isterdim sana yaranabilmeyi.. dediklerimle, yaptıklarımla, yazdıklarımla, olmayan devrimciliğimin olağanca ateşiyle, başıma değil kafama taktığım türbanla, olduklarımla, kendimle mutlu edebilmeyi seni.. tüm dertlerini elektrik süpürgesi gibi içime çekip onlardan arınmanı.. aramıyorsun ama ''olur ya'' bir gün ihtiyaç duyarsın diye o huzuru sana getirmeyi.. anlatmadığın hayallerine ortak olabilmeyi.. o hayalleri ''gerçeğe'' dönüştürecek gücü yakalamayı.. kaygısına şimdiden düştüğün geleceği bulutlardan arındırabilmeyi.. bir uluslar'cının da hayatta pekçok ''iyi'' yere gelebileceğini gösterebilmeyi.. iki kitap yazma arasında hayatı yakalayabilmeyi.. akademik kalıp kadro bulunmadığında ''resepsiyonist'' olarak çalışmanı.. makbuş ve mumculeyi evlendirebilmeyi.. hiçbirini yapamazsam, ''yapamadıklarımın sorumlusu sensin'' diyip her şeyi başına kakabilmeyi.. ama en çok da o aşık olduğun kadın gibi, annen gibi, seni iğrenç olan şu her şeyden koruyabilmeyi isterdim. ''gerçekten''.
dün bizimkilerin yanında iki - üç kez ''fidel'' dedim de kimse yadırgamadı. sanki ''fidel'' diye biri var, benan'ın bir şeyi (kapı gibi arkadaşım var işte! daha ne olsun?) sanki. sanki herkes tanımış, sevmiş. hazal sanki alışmış duruma, ''salak tekrar etmezse unutur'' diyor fransızca'dan açılınca konu. hasu tercihlerini söylerken ''araştırdı işte ''fidel'' orası iyi değilmiş'' diyor. yağız beni bırakırken normalde sanki her gün soruyormuş gibi -töbee- soruyor ''fidel'' nasıl diye. otobüste semih arıyor, kızıyor ''niye aramıyorsun merak ettim, ''fidel'' napıyor?'' diye. dide heyecanlı mesajlarının arasında kendi durumunu da anlamak, ümitlenebilmek ve en önemlisi güvenebilmek için ''şükür ki o ''fidel'' değil'' diyor. annem sabaha kadar internette kalmama gözüm için korktuğunu söyleyerek karşı çıkıyor, ''fidel'' yüzünden değil. babam eve yaklaşırken attığım mesajların ulaşacağı adresten haberli ve bir şans verilmesi gerektiğini savunuyor. ankara'ya yatay gemem konusunda uzaklıktan canı yanmış kuzenim ''fidel''İ kullanıyor. ben bu ''saatli ve sınırlı'' sohbetlerden son derece hoşnutum. geçenlerde cihan ''bu yaz çabuk geçmeli, bitmeli'' dediğinde bencilce istemedim bu yazın bitmesini. ben bunun bitmesini istemiyorum. şuan yukarıda saydığım şeyler dışında fransızca'yı o'nu öğrenmeye başlamadan önceki kadar sevebilmek, kimsenin hayatına karışmadan, kimseyi hayatıma karıştırmadan bu yazı yaşamak ve yazı yazmak istiyorum. eğer gerçekten ilk ve son kez ''biz'' olacaksak, bu yazıları kimse görmesin istiyorum bir de. [ canım okuyucu, sen okuma burayı, delidir yazar. ]
ben kaderi duayla yenemeyeceğini çoktan öğrenmiş biri olarak, yanılmak istiyorum hazal su, seyit, kübra ve nazım'ın istanbul'a gelmeleri için deli gibi dua ederken. bu sefer her şeyin tersine döneceğine ve aslında anormal olmasına rağmen normalmiş gibi sıradanlaştırdığımız şeylerin artık normale döneceğine inanıyorum. diğer yanım (yarım değil) başka şehirdeyken ancak çok sevdiğim yanlarımın yanımda olmasıyla tam olabilirim, sevebilirim o şehri. istanbul ancak o zaman güzel olabilir.
ben bugün umutluyum... gerçekten.
bozulmasın, noğlur..
''sen beni değil beni sevmeyi seviyorsun'' dediğinde katıldım sana. ben sevmeyi seviyorum, sevilmediğim için bununla idare ediyorum. sevmediği için o, ben o'nun yerine de seviyorum. öyle olunca ''sevgili yap da sana kompliman yapsın'' diyemiyorum kolayca. mutlu ol da diyemiyorum. ben o aşık olduğun kadın gibi, annen gibi, korumak istiyorum seni herkesten, her şeyden.. dünya'nın tüm pisliklerinden. en sıçtığın anda aklına geleyim istiyorum. çok istedim başını çevirdiğinde yanında olmayı, dizime başını düiürüp yatmanı ama gelemedim. yapamadım. olmadı. öseseye hazırlanan genç bir insana zarar vermek istemediğin için göremedin ne kadar uğraştığımı, ama biliyordun. benden büyük olman bunlara engel olmamalı fidel. değil mi? bu işte, yani yaş konusunda da benim bir suçum yok. babam biraz daha az benzeseydi sana, annem biraz daha az bekleseydi babamı belki de yaşıt olacaktık, ama o da olmadı.
ben gerçekten isterdim sana yaranabilmeyi.. dediklerimle, yaptıklarımla, yazdıklarımla, olmayan devrimciliğimin olağanca ateşiyle, başıma değil kafama taktığım türbanla, olduklarımla, kendimle mutlu edebilmeyi seni.. tüm dertlerini elektrik süpürgesi gibi içime çekip onlardan arınmanı.. aramıyorsun ama ''olur ya'' bir gün ihtiyaç duyarsın diye o huzuru sana getirmeyi.. anlatmadığın hayallerine ortak olabilmeyi.. o hayalleri ''gerçeğe'' dönüştürecek gücü yakalamayı.. kaygısına şimdiden düştüğün geleceği bulutlardan arındırabilmeyi.. bir uluslar'cının da hayatta pekçok ''iyi'' yere gelebileceğini gösterebilmeyi.. iki kitap yazma arasında hayatı yakalayabilmeyi.. akademik kalıp kadro bulunmadığında ''resepsiyonist'' olarak çalışmanı.. makbuş ve mumculeyi evlendirebilmeyi.. hiçbirini yapamazsam, ''yapamadıklarımın sorumlusu sensin'' diyip her şeyi başına kakabilmeyi.. ama en çok da o aşık olduğun kadın gibi, annen gibi, seni iğrenç olan şu her şeyden koruyabilmeyi isterdim. ''gerçekten''.
dün bizimkilerin yanında iki - üç kez ''fidel'' dedim de kimse yadırgamadı. sanki ''fidel'' diye biri var, benan'ın bir şeyi (kapı gibi arkadaşım var işte! daha ne olsun?) sanki. sanki herkes tanımış, sevmiş. hazal sanki alışmış duruma, ''salak tekrar etmezse unutur'' diyor fransızca'dan açılınca konu. hasu tercihlerini söylerken ''araştırdı işte ''fidel'' orası iyi değilmiş'' diyor. yağız beni bırakırken normalde sanki her gün soruyormuş gibi -töbee- soruyor ''fidel'' nasıl diye. otobüste semih arıyor, kızıyor ''niye aramıyorsun merak ettim, ''fidel'' napıyor?'' diye. dide heyecanlı mesajlarının arasında kendi durumunu da anlamak, ümitlenebilmek ve en önemlisi güvenebilmek için ''şükür ki o ''fidel'' değil'' diyor. annem sabaha kadar internette kalmama gözüm için korktuğunu söyleyerek karşı çıkıyor, ''fidel'' yüzünden değil. babam eve yaklaşırken attığım mesajların ulaşacağı adresten haberli ve bir şans verilmesi gerektiğini savunuyor. ankara'ya yatay gemem konusunda uzaklıktan canı yanmış kuzenim ''fidel''İ kullanıyor. ben bu ''saatli ve sınırlı'' sohbetlerden son derece hoşnutum. geçenlerde cihan ''bu yaz çabuk geçmeli, bitmeli'' dediğinde bencilce istemedim bu yazın bitmesini. ben bunun bitmesini istemiyorum. şuan yukarıda saydığım şeyler dışında fransızca'yı o'nu öğrenmeye başlamadan önceki kadar sevebilmek, kimsenin hayatına karışmadan, kimseyi hayatıma karıştırmadan bu yazı yaşamak ve yazı yazmak istiyorum. eğer gerçekten ilk ve son kez ''biz'' olacaksak, bu yazıları kimse görmesin istiyorum bir de. [ canım okuyucu, sen okuma burayı, delidir yazar. ]
ben kaderi duayla yenemeyeceğini çoktan öğrenmiş biri olarak, yanılmak istiyorum hazal su, seyit, kübra ve nazım'ın istanbul'a gelmeleri için deli gibi dua ederken. bu sefer her şeyin tersine döneceğine ve aslında anormal olmasına rağmen normalmiş gibi sıradanlaştırdığımız şeylerin artık normale döneceğine inanıyorum. diğer yanım (yarım değil) başka şehirdeyken ancak çok sevdiğim yanlarımın yanımda olmasıyla tam olabilirim, sevebilirim o şehri. istanbul ancak o zaman güzel olabilir.
ben bugün umutluyum... gerçekten.
bozulmasın, noğlur..
yayında ve yapımda emeği geçenler
bütün kadınların kafası karışıktır,
bütün terazi burcu erkekleri dengesizdir,
fideL
24 Temmuz 2008 Perşembe
sol açıktan fidel'e
'' o zamanlar benim için birini sevmek, o'nunla evlenmek yeni bir devlet kurmak gibiydi.. ''
^^^
elime bir kağıt ve kalem alıyorum, sanki okuyabilecekmişsin bunları gibi yazıyorum. o kadar alakasız ki yazdıklarım. bi satırda sanki hissedebilecekmişsin gibi bağırıyorum sana, bi satırda ütopyalar kovalıyorum. okuyorum yazdıklarımı cümleye papatya toplar gibi başlıyorum, daha cümle bitmeden o papatyaları kafanda paralıyor oluyorum. sonra hem benim canım yanıyor, hem de papatyaların. öyle anlarda senin de benim kadar üzüldüğünü, benim canım kadar yandığını düşünüyorum. sonra, hiç istemediğim sevmediğim o öküz gelip oturuyor başköşeye. yazdıklarımın hepsini sorgulatıyor. dün ''aslında her şey senin, sen görmüyorsun'' dediğinde ''hiçbir şey benim değil, sen görmüyorsun'' demiştim. bu işi yarış haline getirmenin hiçbir anlamı olmadığını ikimiz de biliyoruz. aslında hiçbir şey benim ya da senin değil. hiçbir şey bizim. bizim elimizde hiçbir şey yok kayıp zamanlardan başka. kaybedilecek zamanlardan başka bir de.. bizim sevgi kriterlerimiz farklı. sen beni benden vazgeçecek kadar çok sevdiğini ve kendinden daha fazla umursadığını söylüyorsun. ben seni her şeye rağmen sevdiğimi ve seveceğimi söylüyorum. sen ''biz sevgili olmadık ki ben seni aldatayım'' diyorsun, ben sana laf sokmaya devam ediyorum. biz bunu sürekli yapıyoruz. laf sokup duruyoruz. biz heybemizde ne varsa döktük, toparlayamıyoruz. bizim ''sorun şu ki''yle başlayan binlerce cümlemiz var ama bi sonucumuz yok. o kadar çok sorunumuz var ki sorunun adını bile koyamıyoruz. sorunun ne olduğunu bilmediğimiz için ona göre bir çözüm de geliştiremiyoruz, kalakalıyoruz.. biz birbirimizi sürekli yanlış anlıyoruz, sen beni hala sözlüklerle ilgilenen biri sanıyorsun ama öyle değil. elime telefonu alıp yazıyorum bir şeyler sanki derdime derman olabilirmişsin gibi. sanki kanatmaktan başka bir şey yapmıyormuşsun gibi. aslında o yaraları onarmaya çalıştığını da düşünüyorum biryandan ama yeni yaralar açıyoruz birbirimizde. elimden hiçbir şey gelmiyor. ağzımdan çıkan hiçbir söz seni benim yapmıyor. fransızca'daki o mülkiyet ekleri, hiç bizi bulmuyor. benim derdim de o değil zaten, biliyorum sen de saçma bulursun zaten o ekleri. ama olmuyor işte. gönül rahatlığıyla ''bu adam beni seviyor'' diyemiyorum. gönül rahatlığıyla dönüp gidemiyorum. kafamı her çevirişimde orada olup olmadığına korkuyla bakmaktan başka bir şey yapamıyorum. diyemiyorum bu adam 30 sene sonra bu bloğu okuyacak ve beni özleyecek. eğer o zamana kadar o sigaralar yüzünden ölmemiş olursan tabi. ben o sigaralardan çıkan duman olmak istemiyorum, o dumanaltında öksürüp seninle ''yeteer artık içme şu zıkkımı'' diye kavga etmek istiyorum. o rakı masasında firuz'cuğuma ''özlem ve pişmanlıkla'' ((hıhı evet)) anılan insan olmak değil, o masada firuz'la kadeh tokuşturan insan olmak istiyorum. bak mesela bunları zilyon kere konuştuk. ama hala anlamıyorsun, anlamıyorum. ikimiz de hala hiçbir şey bilmiyoruz, kabul etmesen de. her şeyi konuştuk, ama hala niye pişman ve bile'nin yanyana gelemeyeceğini, pişman olmamak için neler yaptığını, ''pişman mıyım lan?'' sorusunu sorduğunu, niye pişman olmadığını da bilmiyorum. anlatmıyorsun çünkü. ''özel değilse tabi'' diyorsun sanki bir mahremimiz kalmış gibi. ben sana her şeyi anlatıyorum özel - genel dinlemeden. çünkü senden daha özel bir şey, bi kurum kuruluş yok. sana göre ''değişik ve özel'' bir insanım ama bu bana her şeyi anlatmana yetmiyor. bizim birbirimize verdiğimiz sıfatlar da farklı. sen de bir şey bilmiyorsun. vakit kaybediyoruz. sonumun annem gibi olacağını bilsem, sonunun o filmdeki adam gibi olmayacağını bilsem.. ah bilsem keşke. ama biz birbirimizi de kaybediyoruz. sen ''hatırlayamaz''sın ama ben ''unutmam''. sonra o şarkıdaki gibi oluruz, ''bizi zaman yenecek ve anılar kalacak.'' tabi o anılar sadece bana kalacak.. 30 sene sonra kim bilir üstüme kimlerle olmuş olacaksın? fidel, sana niye güvenemiyorum? ankara'ya gelirsem hala güvenimi kazanmak için her şeyi yapacak mısın? yoksa onlarla ilgisi yok deyip sürekli gittiğin başka kadınların güveni daha mı önemli olacak? ben her yaz gelip konuşacağın sonra kışın başkalarıyla olmaya devam edeceğin ve ben yokmuşum gibi yaşayacağın bir hayata ortak olmak istemiyorum. ben o iki kitap yazma arası zamana yalvaran kadın gibi bile olsam, başka bir şekilde başka bir hayata ortak olmak istiyorum. şimdi böyle yazıyorum, ders aralarında, ders sırasında, televizyon izlerken, annemle konuşurken, babamla otururken, her dakika.. her snaiye kafamdan bi cümle geçiyor. sonra sen geliyorsun, hepsi gidiyor. eskisi gibi heyecanlandığımdan, ellerim titrediğinden filan da değil, diyecek bir şey bulamamaktan.. sanki bunca şeyi ben yazmıyor, her saniye yeni bir cümle biriktirmiyormuşum gibi kafamda, sen gelince susuyorum ben. ben de korkuyorum.. hem de çok.
^^^
'' ben o'nun ayak sesini duymak istiyorum. herhangi birinin değil.. ilk'lerim hep onla olsun ve o son olsun, benim için de son'u olmamı istesin istiyorum.. daha önce hiçbir şeyi, hiçkimseyi istemediğim kadar istiyorum o'nu, ellerini, o'nunla uyanmayı.. eve geldiğimde chavez'den konuşmayı, film izleyip dans edebilmeyi, sürekli kavga etmeyi, belki kedi beslemeyi, eve aldığım(ız) her şeyin adını devrim koymayı, yüzünü görüp kokusunu içime çekebilmeyi.. ''
^^^
- birine bağlanma fikri seni neden korkutmuyor?
insan bağlanmaktan niye korkar ki? ekşi'den baktım şimdi ((evet ne var?)) bağlılık ve bağımlılık arasındaki farkı yapamadığından diyor. evet. benim de korkularım var, hem de çok büyük korkular. ve bunların arasında yapmadıklarımdan pişman olmak da var. bir şey olacaksa olur, olacağı varsa olur. sırf '' ya hiçbir şey umduğumuz gibi olmazsa '' diye bi hayat ertelenir mi ya? istemiyorsan çeker gidersin.
- gitmee, demedim. bağlanmaktan korkarsın diye.
^^^
hayatımınyazısıgibigeliyorbana.
http://ttku.org/2008/07/olur-ya.html
^^^
elime bir kağıt ve kalem alıyorum, sanki okuyabilecekmişsin bunları gibi yazıyorum. o kadar alakasız ki yazdıklarım. bi satırda sanki hissedebilecekmişsin gibi bağırıyorum sana, bi satırda ütopyalar kovalıyorum. okuyorum yazdıklarımı cümleye papatya toplar gibi başlıyorum, daha cümle bitmeden o papatyaları kafanda paralıyor oluyorum. sonra hem benim canım yanıyor, hem de papatyaların. öyle anlarda senin de benim kadar üzüldüğünü, benim canım kadar yandığını düşünüyorum. sonra, hiç istemediğim sevmediğim o öküz gelip oturuyor başköşeye. yazdıklarımın hepsini sorgulatıyor. dün ''aslında her şey senin, sen görmüyorsun'' dediğinde ''hiçbir şey benim değil, sen görmüyorsun'' demiştim. bu işi yarış haline getirmenin hiçbir anlamı olmadığını ikimiz de biliyoruz. aslında hiçbir şey benim ya da senin değil. hiçbir şey bizim. bizim elimizde hiçbir şey yok kayıp zamanlardan başka. kaybedilecek zamanlardan başka bir de.. bizim sevgi kriterlerimiz farklı. sen beni benden vazgeçecek kadar çok sevdiğini ve kendinden daha fazla umursadığını söylüyorsun. ben seni her şeye rağmen sevdiğimi ve seveceğimi söylüyorum. sen ''biz sevgili olmadık ki ben seni aldatayım'' diyorsun, ben sana laf sokmaya devam ediyorum. biz bunu sürekli yapıyoruz. laf sokup duruyoruz. biz heybemizde ne varsa döktük, toparlayamıyoruz. bizim ''sorun şu ki''yle başlayan binlerce cümlemiz var ama bi sonucumuz yok. o kadar çok sorunumuz var ki sorunun adını bile koyamıyoruz. sorunun ne olduğunu bilmediğimiz için ona göre bir çözüm de geliştiremiyoruz, kalakalıyoruz.. biz birbirimizi sürekli yanlış anlıyoruz, sen beni hala sözlüklerle ilgilenen biri sanıyorsun ama öyle değil. elime telefonu alıp yazıyorum bir şeyler sanki derdime derman olabilirmişsin gibi. sanki kanatmaktan başka bir şey yapmıyormuşsun gibi. aslında o yaraları onarmaya çalıştığını da düşünüyorum biryandan ama yeni yaralar açıyoruz birbirimizde. elimden hiçbir şey gelmiyor. ağzımdan çıkan hiçbir söz seni benim yapmıyor. fransızca'daki o mülkiyet ekleri, hiç bizi bulmuyor. benim derdim de o değil zaten, biliyorum sen de saçma bulursun zaten o ekleri. ama olmuyor işte. gönül rahatlığıyla ''bu adam beni seviyor'' diyemiyorum. gönül rahatlığıyla dönüp gidemiyorum. kafamı her çevirişimde orada olup olmadığına korkuyla bakmaktan başka bir şey yapamıyorum. diyemiyorum bu adam 30 sene sonra bu bloğu okuyacak ve beni özleyecek. eğer o zamana kadar o sigaralar yüzünden ölmemiş olursan tabi. ben o sigaralardan çıkan duman olmak istemiyorum, o dumanaltında öksürüp seninle ''yeteer artık içme şu zıkkımı'' diye kavga etmek istiyorum. o rakı masasında firuz'cuğuma ''özlem ve pişmanlıkla'' ((hıhı evet)) anılan insan olmak değil, o masada firuz'la kadeh tokuşturan insan olmak istiyorum. bak mesela bunları zilyon kere konuştuk. ama hala anlamıyorsun, anlamıyorum. ikimiz de hala hiçbir şey bilmiyoruz, kabul etmesen de. her şeyi konuştuk, ama hala niye pişman ve bile'nin yanyana gelemeyeceğini, pişman olmamak için neler yaptığını, ''pişman mıyım lan?'' sorusunu sorduğunu, niye pişman olmadığını da bilmiyorum. anlatmıyorsun çünkü. ''özel değilse tabi'' diyorsun sanki bir mahremimiz kalmış gibi. ben sana her şeyi anlatıyorum özel - genel dinlemeden. çünkü senden daha özel bir şey, bi kurum kuruluş yok. sana göre ''değişik ve özel'' bir insanım ama bu bana her şeyi anlatmana yetmiyor. bizim birbirimize verdiğimiz sıfatlar da farklı. sen de bir şey bilmiyorsun. vakit kaybediyoruz. sonumun annem gibi olacağını bilsem, sonunun o filmdeki adam gibi olmayacağını bilsem.. ah bilsem keşke. ama biz birbirimizi de kaybediyoruz. sen ''hatırlayamaz''sın ama ben ''unutmam''. sonra o şarkıdaki gibi oluruz, ''bizi zaman yenecek ve anılar kalacak.'' tabi o anılar sadece bana kalacak.. 30 sene sonra kim bilir üstüme kimlerle olmuş olacaksın? fidel, sana niye güvenemiyorum? ankara'ya gelirsem hala güvenimi kazanmak için her şeyi yapacak mısın? yoksa onlarla ilgisi yok deyip sürekli gittiğin başka kadınların güveni daha mı önemli olacak? ben her yaz gelip konuşacağın sonra kışın başkalarıyla olmaya devam edeceğin ve ben yokmuşum gibi yaşayacağın bir hayata ortak olmak istemiyorum. ben o iki kitap yazma arası zamana yalvaran kadın gibi bile olsam, başka bir şekilde başka bir hayata ortak olmak istiyorum. şimdi böyle yazıyorum, ders aralarında, ders sırasında, televizyon izlerken, annemle konuşurken, babamla otururken, her dakika.. her snaiye kafamdan bi cümle geçiyor. sonra sen geliyorsun, hepsi gidiyor. eskisi gibi heyecanlandığımdan, ellerim titrediğinden filan da değil, diyecek bir şey bulamamaktan.. sanki bunca şeyi ben yazmıyor, her saniye yeni bir cümle biriktirmiyormuşum gibi kafamda, sen gelince susuyorum ben. ben de korkuyorum.. hem de çok.
^^^
'' ben o'nun ayak sesini duymak istiyorum. herhangi birinin değil.. ilk'lerim hep onla olsun ve o son olsun, benim için de son'u olmamı istesin istiyorum.. daha önce hiçbir şeyi, hiçkimseyi istemediğim kadar istiyorum o'nu, ellerini, o'nunla uyanmayı.. eve geldiğimde chavez'den konuşmayı, film izleyip dans edebilmeyi, sürekli kavga etmeyi, belki kedi beslemeyi, eve aldığım(ız) her şeyin adını devrim koymayı, yüzünü görüp kokusunu içime çekebilmeyi.. ''
^^^
- birine bağlanma fikri seni neden korkutmuyor?
insan bağlanmaktan niye korkar ki? ekşi'den baktım şimdi ((evet ne var?)) bağlılık ve bağımlılık arasındaki farkı yapamadığından diyor. evet. benim de korkularım var, hem de çok büyük korkular. ve bunların arasında yapmadıklarımdan pişman olmak da var. bir şey olacaksa olur, olacağı varsa olur. sırf '' ya hiçbir şey umduğumuz gibi olmazsa '' diye bi hayat ertelenir mi ya? istemiyorsan çeker gidersin.
- gitmee, demedim. bağlanmaktan korkarsın diye.
^^^
hayatımınyazısıgibigeliyorbana.
http://ttku.org/2008/07/olur-ya.html
yayında ve yapımda emeği geçenler
bütün kadınların kafası karışıktır,
bütün terazi burcu erkekleri dengesizdir,
devrim,
fideL,
sonsuzluk ve bir gün
23 Temmuz 2008 Çarşamba
konuşmak: 1 / yapmak: 0
'' şimdi biz bu iletişim araçlarıyla dünya'nın öbür ucunu görebiliyoruz.. her şey hakkında bilgi sahibi olabiliyoruz.. her şeye ulaşabiliyoruz.. bundan daha büyük bir güç olabilir mi? '' - cnn türk eğitim penceresi kadını.
^^^
ilkokuldaki örtmenim bana hiç tek ayak üstünde durma cezası vermedi. okuldaki betonlar çok bütük olduğu için hiç seksek de oynamadım arkadaşlarımla. spice girls olurduk biz. marjinaliz ya. zaten bizim dönemdeki kızlar öyle geleneksel oyunları yaşatma amacını anca ileride kendi ceplerine bir getiri olsun diye kendi ayıplarını kapatmak dışarıya da koca parası yiyen değil yardımsever kadın imajı çizmek için bir dernek kurduklarında taşırlar. evde de durum farklı değildi. tek çocuğum ben. tek. sanki doğuştan biçilmiş bir kaftan. bizim apartmandaki tek çocuk bendim. hepsi kocamaan teyzelerdi. ben hep onların derdini dinledim, hiçbirinin birbirinin derdine aslında hiç yabancı olmadığını ama yine de birbirlerine hiç yardımcı olamadıklarını da onlarda gördüm. her gün başka dertlerini kahve fincanına akıtan, suyla yıkayınca feraha çıkacağını sanan, telveyi elleriyle itince sanki bütün dertlerin kendiliğinden kaçığ gideceğine inanan, fala (sözde) inanmayan ama hiçbir zaman da falsız kalmayan kocaman teyzeler.. sonra başka bir yere taşındık biz. orada da hep küçük kızlar vardı. yaşıtım erkek çocuğu sayısı sitedeki tüm kız çocuuğu sayısından fazla olunca haliyle onlara yöneldim. bizim burda anlamını bilse de bilmese de her erkek çocuğu küfreder. çünkü burdaki insanlar tsk operasyon düzenlediğinde onları desteklemek için ''allah'ına gurban'' yazacak kadar her işe allah'ı karıştıran ama yine de allah kitap sövmekten hatta çocuklarını küfürbazında allah'a küfretmeyi öğreterek milli kılan insanlar. burda bir erkek çocuğunun agusu bile .mnakyim olarak algılanıp iç ve dış temsilciliklerde bayram havası yaratabilir. durum böyle olunca annemler hiçbir zaman desteklemedi benim bu tercihimi. özellikle annem. bir erkek çocuğunu kolundan tutup ''gel benle seksek oyna, ip atla'' diyemeyeceğine göre, hele de bu coğrafyada, ben gittim oynadım onlarla. dokuz aylık, yirmi aylık, hentbol, 90 dakika olması kararlaştırılan ama uzatmalarla en az 120 dakikayı bulan futbol maçları.. annem telefonda anlatırdı arkadaşlarına ''ay hebele çok korkuyorum bu kızın çarpık bacakları olacak diye. '' çarpık olmadı da bir emre belözoğlu gibi kaslı oldu o ayrı. ama ağzım çok bozuldu. yine de ben bir denge sahibi olamadım. evet, bunca geçmiş bu yüzden döküldü. ben dengesiz bir insanım.
dün mesela.. çok uzun zaman sonra ilk defa bu kadar mutlu kalkmıştım o yataktan. şarkı söyledim tüm gün. saçımla başımla oynadım durdum ve bundan keyif aldım. saçlarımı sanki daha da kıvırcıklaşabilirmiş gibi kıvırdım, iki saat dolabın önünde boş boş kıyafet baktım, bordo oje sürdüm. evet. en güzeli de bu oldu zaten. bordo oje. ellerim bembeyaz benim. dün mesela bordo ile müthiş bir uyum yakaladıklarını düşünmüştüm. bugün o ojelere daha fazla tahammül edemiyorum. dün tüm gün dans ettim mesela evin içinde eli vileda tutan temizlik manyaaa kadınlar gibi. ayrıca temizlik viledayla yapılmaz. yapılsa bile adama benzemez. eğilerek, dizlerin üstünde yapılır temizlik. bez de ''s'' çizdirilir. öyle rastgele oraya buraya sürülmez. sanki evde temizlik yapan annesini hiç görmemiş gibi reklam yapıyor yurdum reklamcıları. hangimizin annesi dışarı çıkarken giydiği etekle, her an hipoya bulanma tehditi altındaki beyaz buluzuyla temizlik yapıyor ki? benim bildiğim bu memleketin kadının temizlik için özel kıyafeti olur. hatta eskiyen kıyafetler, ekseriyetle atletler, yer bezi toz bezi filan yapılır. öyle işte. bu da böyle bir isyanımdı sevgili medya. dün mesela meli'nin avatarındaki o fotoğraf için içim eridi. meli insanı sol taraftaki limonatacı beydir ve içtiğim en güzel limonataların sahibidir kendisi. dün o fotoğraf için kendisine ''şanslı kadınlar var yeryüzünde evet.'' demiştim. bugün o kadının şanslıdan öte hayali olduğunu düşünüyorum. bugün içimde benle dans etmek isteyen tek bir kelebek bile yok. bugün çuval gibiyim. yığılıp kalayım bi tarafa. kimse tutmasın elimden. çünkü ellerim güzel değil benim. üstelik o iğrenç ''peri'' şarkısındaki gibi değil durumum. beni hayatının aşkı ilan edip çirkin ellerimi pamuk helvası gibi gören, artık beni yok et diye bağıran saçlarıma papatyadan taç yapmak isteyen birileri yok ve ben bu olmayan kişi için ''ben en iyisi değilim bunu hazmet!'' diye bağırmıyorum. benim bir salıncağım bile yok be.
^^^
mafiz: ben yencem!
rot: ben sevcem!
^^^
- tüm bunlar o'na mı?
- sen kimsin?
- senin gibi biri tarafından bu kadar sevilmek, böyle sevilmek.. dünya'nın en güzel şeyi olsa gerek. çocuk çok şanslıymış. ama farkında değil.
- sen kimsin?
- seni melankolikoptimist zamanlarından tanıyan biri. öyle buldum zaten. o'na şanslı olduğunu söylemek isterdim, başka şeyler de tabi. ama o'na söyleyemiyorum. sen bil.
((bunu okuyorsan topsun olm!))
^^^
- biz olamadık. bizim olan bir şey olsun bari. herkes her şeyi öğrendi bari kimsenin bilmediği bir şeyimiz olsun.
^^^
dünümün ve bundan sonraki günlerimin en büyük destekçisi yasemin mori olacak gibi. ben başta hiç sevmemiştim o kızı. sonra işte her şey ''piç'' olduğunda bisürü şarkı arasından belleğim ''aslında bi konu var'' dedi bana. ben de başka bir şey diyemedim. şarkı zaten söyleyemiyorum öylece yuttum sözleri içime. sonra dinlediğim bi sürü şarkı.. hepsini. bütün şarkılar bi yere dokundu. bi yeri kanattı. bi yere yarabandı oldu. bi yere buz koydu. ama hiçbirisi ''konuşmak'' kadar acıtmadı. çünkü konuşmak'ta bildiğin ben varım. ben oturup bi şarkı yazsaydım, eskiden olduğu gibi, evet ancak bunu yazardım. ne bi eksik ne bi fazla. ben dün şarkı söyledim. bağıra bağıra. kafamı duvara vurmadan o etkiyi yarata yarata.
''çünkü güzeldin, üzerdinetrafta dönerdin, ama gitmen kolaydıdüşününce geçerdim, bir oh çekerdimnasılsa tek kişilik bir oyun bu!zaten yıprandım, yırtardımgerekirse bağlardım ama hep geç olurdusonra yorardım, sorardım;sorun ne?benim de aklım var dolanan peşinde..''
rot beni bulup bana mail attığında şaşkınlıktan bütün iç organlarımı yuttuğumu ve onların böyle ''iç''lik kazandığını düşünmüştüm. ''çok güzel bir şey yaşadığımızın farkındaydık ama böyle seviliyor olmak birileri tarafından ve birilerinin de bizimle bizim kadar bu mutluluğu paylaştığını bilmek gerçekten çok güzelmiş'' dediğinde.. ben o zamanlar fidel'i arıyordum. manyak olmuştum o hafta. bu şarkı bana o zamanları hatırlattı. volkan'ın seni yeneceğim inadına burcu'nun ben seni seveceğim tutkusuyla cevap vermesini. ve hatırlayamadığım değil, unutamadığım pekçok şeyi..
^^^
- annem söyledi geldiğini.
- evet, karşılaştık o gün ayten teyzeyle. nasılsın? izmir nasıl?
- güzel. biliyorsun çok severdim zaten oldum olası izmir'i.
- sevilmeyecek gibi değilmiş.. ben de bu yaz bayağa bakındım haritalardan.
- eskiden de isterdin zaten.. ankara'yı unutmak kolay oldu mu bari, naptın bu sene?
- ankara unutulmaz. istanbul'a da alışıyorsun işte zamanla. deniz var, güzel.
- ee nereye şimdi?
- fransızca kursuna.
- bulamadın mı hala fransızca bilen bir adam?
- bulamadım. işte belki bulurum diye gidiyorum ama pek ümitli değilim.
- büyümüşsün.
- bu aradaki yaş farkını kapatmaya yetmiyor tabi.
- saçların filan.. ne biliyim istanbul yaramış, güzelleşmişsin.
- ah. teşekkür ederim.
- ben düşünüyorum bazen geçmişi.. güzeldi.
- geçmişi düşünmek güzeldir. insana neler yaptığını, neler kaçırdığını filan hatırlatır.
- bak hala ılgın konusuysa?
- bana ne canım ılgın'dan.. buket'ten.. yağmur'dan.. benim kursa yetişmem lazım.
- sonra görüşürüz.
- görüşmeyiz.. hoşça kal.
^^^
şarkıların hayatımızdaki yeri ne kadar büyük.. korkutuyor insanı.
'' başka sevgilerde teselli bulunca.. işte biz o gün tükeneceğiz.. ''
^^^
cumartesi gününe kadar kendime sevgili bulmam lazım. bu cumartesi ve sonrasında kalan 18 test için yanımda olacak bir sevgili.. öyle yapmam lazımmış. tek gitmiyormuşum, o yüzden sevgili filan yapmam lazımmış. tabi.. o kadar acı yalnız çekilmez. hele ben hiç çekemem. çünkü ben en sevdiği renk ''mor'' olan kadınlardan değilim. ben damar görmeye de dayanamam. babamın alnından geçen o koca damar yüzünden ben babama bakamadım günlerce. aynaya da bakmam olur biter. mumcule var yanımda, ona sarılırım uyurum. mesela şuan yine o öküz oturdu içime. deli gibi bi ağlama isteğiyle karşı karşıyayım. laay laaa laaaay. filuluufiliifiii.
^^^
bari fidel firuz'u ayarlasa da tek çekmesem bu hastane işlerini.. ne demişti semih, arkadaş arkadaşın şeysi bile olur. şeysi burda bir meslek. kadınlarla ilgili bi erkek mesleği. öyle. daha boktan bi hal alamaz zaten bu siktiriboktan ilişki. ((anne ben bugün en sevdiğim küfürü cümle içinde kullandım, aferin bana.))
^^^
içimde fransızca'ya dair en ufak bi sevgi kırıntısı bile kalmadı. çok zor yaa..
^^^
- iki kitap yazma arası zamanda seni yakalamaya çalışıyorum.
^^^
- korkuyorum.
- ben de.
^^^
.
^^^
- abla, ben konuştum eniştemle.. köpek gibi pişman. döküldü her şeyi rakı masasında. aslında seni o kadınla aldatmak istememiş seni. o an öyle oluvermiş.. hala seviyor seni abla.
- neye yarar ki? bak o'nun bir hatası yüzünden bir aile dağıldı.
- abla.. seviyor seni bak. ne ayşe ne de o kadın. bunların hepsi öylesine kadınlar. eniştem ölecek ama pişman ölecek.. seni kaybettiğini bilerek ölecek..
((annem dizisinden alıntı.))
^^^
bak mesela bi insan yıldız tilbe şarkısında anlam bulmamalı..
'' iki kadın bir adam; aşk çekilir aradan.. ''
^^^
^^^
ilkokuldaki örtmenim bana hiç tek ayak üstünde durma cezası vermedi. okuldaki betonlar çok bütük olduğu için hiç seksek de oynamadım arkadaşlarımla. spice girls olurduk biz. marjinaliz ya. zaten bizim dönemdeki kızlar öyle geleneksel oyunları yaşatma amacını anca ileride kendi ceplerine bir getiri olsun diye kendi ayıplarını kapatmak dışarıya da koca parası yiyen değil yardımsever kadın imajı çizmek için bir dernek kurduklarında taşırlar. evde de durum farklı değildi. tek çocuğum ben. tek. sanki doğuştan biçilmiş bir kaftan. bizim apartmandaki tek çocuk bendim. hepsi kocamaan teyzelerdi. ben hep onların derdini dinledim, hiçbirinin birbirinin derdine aslında hiç yabancı olmadığını ama yine de birbirlerine hiç yardımcı olamadıklarını da onlarda gördüm. her gün başka dertlerini kahve fincanına akıtan, suyla yıkayınca feraha çıkacağını sanan, telveyi elleriyle itince sanki bütün dertlerin kendiliğinden kaçığ gideceğine inanan, fala (sözde) inanmayan ama hiçbir zaman da falsız kalmayan kocaman teyzeler.. sonra başka bir yere taşındık biz. orada da hep küçük kızlar vardı. yaşıtım erkek çocuğu sayısı sitedeki tüm kız çocuuğu sayısından fazla olunca haliyle onlara yöneldim. bizim burda anlamını bilse de bilmese de her erkek çocuğu küfreder. çünkü burdaki insanlar tsk operasyon düzenlediğinde onları desteklemek için ''allah'ına gurban'' yazacak kadar her işe allah'ı karıştıran ama yine de allah kitap sövmekten hatta çocuklarını küfürbazında allah'a küfretmeyi öğreterek milli kılan insanlar. burda bir erkek çocuğunun agusu bile .mnakyim olarak algılanıp iç ve dış temsilciliklerde bayram havası yaratabilir. durum böyle olunca annemler hiçbir zaman desteklemedi benim bu tercihimi. özellikle annem. bir erkek çocuğunu kolundan tutup ''gel benle seksek oyna, ip atla'' diyemeyeceğine göre, hele de bu coğrafyada, ben gittim oynadım onlarla. dokuz aylık, yirmi aylık, hentbol, 90 dakika olması kararlaştırılan ama uzatmalarla en az 120 dakikayı bulan futbol maçları.. annem telefonda anlatırdı arkadaşlarına ''ay hebele çok korkuyorum bu kızın çarpık bacakları olacak diye. '' çarpık olmadı da bir emre belözoğlu gibi kaslı oldu o ayrı. ama ağzım çok bozuldu. yine de ben bir denge sahibi olamadım. evet, bunca geçmiş bu yüzden döküldü. ben dengesiz bir insanım.
dün mesela.. çok uzun zaman sonra ilk defa bu kadar mutlu kalkmıştım o yataktan. şarkı söyledim tüm gün. saçımla başımla oynadım durdum ve bundan keyif aldım. saçlarımı sanki daha da kıvırcıklaşabilirmiş gibi kıvırdım, iki saat dolabın önünde boş boş kıyafet baktım, bordo oje sürdüm. evet. en güzeli de bu oldu zaten. bordo oje. ellerim bembeyaz benim. dün mesela bordo ile müthiş bir uyum yakaladıklarını düşünmüştüm. bugün o ojelere daha fazla tahammül edemiyorum. dün tüm gün dans ettim mesela evin içinde eli vileda tutan temizlik manyaaa kadınlar gibi. ayrıca temizlik viledayla yapılmaz. yapılsa bile adama benzemez. eğilerek, dizlerin üstünde yapılır temizlik. bez de ''s'' çizdirilir. öyle rastgele oraya buraya sürülmez. sanki evde temizlik yapan annesini hiç görmemiş gibi reklam yapıyor yurdum reklamcıları. hangimizin annesi dışarı çıkarken giydiği etekle, her an hipoya bulanma tehditi altındaki beyaz buluzuyla temizlik yapıyor ki? benim bildiğim bu memleketin kadının temizlik için özel kıyafeti olur. hatta eskiyen kıyafetler, ekseriyetle atletler, yer bezi toz bezi filan yapılır. öyle işte. bu da böyle bir isyanımdı sevgili medya. dün mesela meli'nin avatarındaki o fotoğraf için içim eridi. meli insanı sol taraftaki limonatacı beydir ve içtiğim en güzel limonataların sahibidir kendisi. dün o fotoğraf için kendisine ''şanslı kadınlar var yeryüzünde evet.'' demiştim. bugün o kadının şanslıdan öte hayali olduğunu düşünüyorum. bugün içimde benle dans etmek isteyen tek bir kelebek bile yok. bugün çuval gibiyim. yığılıp kalayım bi tarafa. kimse tutmasın elimden. çünkü ellerim güzel değil benim. üstelik o iğrenç ''peri'' şarkısındaki gibi değil durumum. beni hayatının aşkı ilan edip çirkin ellerimi pamuk helvası gibi gören, artık beni yok et diye bağıran saçlarıma papatyadan taç yapmak isteyen birileri yok ve ben bu olmayan kişi için ''ben en iyisi değilim bunu hazmet!'' diye bağırmıyorum. benim bir salıncağım bile yok be.
^^^
mafiz: ben yencem!
rot: ben sevcem!
^^^
- tüm bunlar o'na mı?
- sen kimsin?
- senin gibi biri tarafından bu kadar sevilmek, böyle sevilmek.. dünya'nın en güzel şeyi olsa gerek. çocuk çok şanslıymış. ama farkında değil.
- sen kimsin?
- seni melankolikoptimist zamanlarından tanıyan biri. öyle buldum zaten. o'na şanslı olduğunu söylemek isterdim, başka şeyler de tabi. ama o'na söyleyemiyorum. sen bil.
((bunu okuyorsan topsun olm!))
^^^
- biz olamadık. bizim olan bir şey olsun bari. herkes her şeyi öğrendi bari kimsenin bilmediği bir şeyimiz olsun.
^^^
dünümün ve bundan sonraki günlerimin en büyük destekçisi yasemin mori olacak gibi. ben başta hiç sevmemiştim o kızı. sonra işte her şey ''piç'' olduğunda bisürü şarkı arasından belleğim ''aslında bi konu var'' dedi bana. ben de başka bir şey diyemedim. şarkı zaten söyleyemiyorum öylece yuttum sözleri içime. sonra dinlediğim bi sürü şarkı.. hepsini. bütün şarkılar bi yere dokundu. bi yeri kanattı. bi yere yarabandı oldu. bi yere buz koydu. ama hiçbirisi ''konuşmak'' kadar acıtmadı. çünkü konuşmak'ta bildiğin ben varım. ben oturup bi şarkı yazsaydım, eskiden olduğu gibi, evet ancak bunu yazardım. ne bi eksik ne bi fazla. ben dün şarkı söyledim. bağıra bağıra. kafamı duvara vurmadan o etkiyi yarata yarata.
''çünkü güzeldin, üzerdinetrafta dönerdin, ama gitmen kolaydıdüşününce geçerdim, bir oh çekerdimnasılsa tek kişilik bir oyun bu!zaten yıprandım, yırtardımgerekirse bağlardım ama hep geç olurdusonra yorardım, sorardım;sorun ne?benim de aklım var dolanan peşinde..''
rot beni bulup bana mail attığında şaşkınlıktan bütün iç organlarımı yuttuğumu ve onların böyle ''iç''lik kazandığını düşünmüştüm. ''çok güzel bir şey yaşadığımızın farkındaydık ama böyle seviliyor olmak birileri tarafından ve birilerinin de bizimle bizim kadar bu mutluluğu paylaştığını bilmek gerçekten çok güzelmiş'' dediğinde.. ben o zamanlar fidel'i arıyordum. manyak olmuştum o hafta. bu şarkı bana o zamanları hatırlattı. volkan'ın seni yeneceğim inadına burcu'nun ben seni seveceğim tutkusuyla cevap vermesini. ve hatırlayamadığım değil, unutamadığım pekçok şeyi..
^^^
- annem söyledi geldiğini.
- evet, karşılaştık o gün ayten teyzeyle. nasılsın? izmir nasıl?
- güzel. biliyorsun çok severdim zaten oldum olası izmir'i.
- sevilmeyecek gibi değilmiş.. ben de bu yaz bayağa bakındım haritalardan.
- eskiden de isterdin zaten.. ankara'yı unutmak kolay oldu mu bari, naptın bu sene?
- ankara unutulmaz. istanbul'a da alışıyorsun işte zamanla. deniz var, güzel.
- ee nereye şimdi?
- fransızca kursuna.
- bulamadın mı hala fransızca bilen bir adam?
- bulamadım. işte belki bulurum diye gidiyorum ama pek ümitli değilim.
- büyümüşsün.
- bu aradaki yaş farkını kapatmaya yetmiyor tabi.
- saçların filan.. ne biliyim istanbul yaramış, güzelleşmişsin.
- ah. teşekkür ederim.
- ben düşünüyorum bazen geçmişi.. güzeldi.
- geçmişi düşünmek güzeldir. insana neler yaptığını, neler kaçırdığını filan hatırlatır.
- bak hala ılgın konusuysa?
- bana ne canım ılgın'dan.. buket'ten.. yağmur'dan.. benim kursa yetişmem lazım.
- sonra görüşürüz.
- görüşmeyiz.. hoşça kal.
^^^
şarkıların hayatımızdaki yeri ne kadar büyük.. korkutuyor insanı.
'' başka sevgilerde teselli bulunca.. işte biz o gün tükeneceğiz.. ''
^^^
cumartesi gününe kadar kendime sevgili bulmam lazım. bu cumartesi ve sonrasında kalan 18 test için yanımda olacak bir sevgili.. öyle yapmam lazımmış. tek gitmiyormuşum, o yüzden sevgili filan yapmam lazımmış. tabi.. o kadar acı yalnız çekilmez. hele ben hiç çekemem. çünkü ben en sevdiği renk ''mor'' olan kadınlardan değilim. ben damar görmeye de dayanamam. babamın alnından geçen o koca damar yüzünden ben babama bakamadım günlerce. aynaya da bakmam olur biter. mumcule var yanımda, ona sarılırım uyurum. mesela şuan yine o öküz oturdu içime. deli gibi bi ağlama isteğiyle karşı karşıyayım. laay laaa laaaay. filuluufiliifiii.
^^^
bari fidel firuz'u ayarlasa da tek çekmesem bu hastane işlerini.. ne demişti semih, arkadaş arkadaşın şeysi bile olur. şeysi burda bir meslek. kadınlarla ilgili bi erkek mesleği. öyle. daha boktan bi hal alamaz zaten bu siktiriboktan ilişki. ((anne ben bugün en sevdiğim küfürü cümle içinde kullandım, aferin bana.))
^^^
içimde fransızca'ya dair en ufak bi sevgi kırıntısı bile kalmadı. çok zor yaa..
^^^
- iki kitap yazma arası zamanda seni yakalamaya çalışıyorum.
^^^
- korkuyorum.
- ben de.
^^^
.
^^^
- abla, ben konuştum eniştemle.. köpek gibi pişman. döküldü her şeyi rakı masasında. aslında seni o kadınla aldatmak istememiş seni. o an öyle oluvermiş.. hala seviyor seni abla.
- neye yarar ki? bak o'nun bir hatası yüzünden bir aile dağıldı.
- abla.. seviyor seni bak. ne ayşe ne de o kadın. bunların hepsi öylesine kadınlar. eniştem ölecek ama pişman ölecek.. seni kaybettiğini bilerek ölecek..
((annem dizisinden alıntı.))
^^^
bak mesela bi insan yıldız tilbe şarkısında anlam bulmamalı..
'' iki kadın bir adam; aşk çekilir aradan.. ''
^^^
- belki bi gün beceriririm..
- umarım o gün ölmüş olmam.
yayında ve yapımda emeği geçenler
fişlenmiş şarkılar,
fransızca,
sonsuzluk ve bir gün,
yenilmesen hiç büyümezdin
22 Temmuz 2008 Salı
20 Temmuz 2008 Pazar
aa
insan hastalığını dizilerden öğrenmeye görsün..
'' bu akdeniz anemisi denilen illet öyle belli etmez kendini. adını koydurana kadar süründürür.. genetik bir de bu. ailede birinde vardır mutlaka, öyle geçer. sen anlamazsın, miden bulanır, başın döner, yığılır kalırsın bi tarafta.. çok çektirir adama. geçmez de haa, onunla yaşarsın.. ''
ama bu kadarı gerçekten ayıp.
'' bu akdeniz anemisi denilen illet öyle belli etmez kendini. adını koydurana kadar süründürür.. genetik bir de bu. ailede birinde vardır mutlaka, öyle geçer. sen anlamazsın, miden bulanır, başın döner, yığılır kalırsın bi tarafta.. çok çektirir adama. geçmez de haa, onunla yaşarsın.. ''
ama bu kadarı gerçekten ayıp.
ateşe verilen belki^lerin izdüşümü
cnbc-e'de bi dizi var, henüz adını öğrenme şerefine nail olamadım. lakin hepsi süper insanlar. dizi bi kere benim kurtarıcım görevini üstlendi. çünkü ne zaman ağlamak istiyor olsam, bu dizi bana yardımcı oluyor.
içimde önüne geçemediğim bir sıkıntı var. uzun zamandır var olanların bi yansıması. bi patlaması. bi sonuca bağlanması. birsürü ses var kulağımda. hepsi aynı şeyi söylüyor. bitek ses var içimde. herkesin sesini bastırıyor.
dün o dizide, esas oğlan yine mahvetti beni. vücudundaki benler için lazere giden erkeğimiz, kendisine lazer tedavisi uygulayan doktor kadınımıza aşık oldu. kadın ise 11 yaşındaki kızından başka kimseye vakit ayıramayan, sosyallikten tek anladığı ayda bir kız arkadaşlarıyla sinemaya gitmek olan, öğlenleri yemek yemek için sadece iki dakika ayırabilen bir kadın. ama çok güzel. bu yeterli olabiliyor erkekler için. bizim esas oğlan lazerin son günü, doktorumuza açılıyor. kadın onunla buluşamayacağını anlatıyor, ama hiç ''hayır'' demediğini fark ediyor oğlan. birgün bir öğle molasında çıkışta kadını karşılıyor. her şeyi o kadar güzel ayarlamış ki. kadın iki dakikası olduğunu söylüyor, o da her şeyi ona göre yaşatıyor. bi taksiye binip bir tekerlek dönüşü bile etmeyecek bi yerde önce yemek yiyorlar, yemek dediğim de her şeyden bi lokma. konuşuyorlar bu arada da. sonra yine bi taksi, yine çeyrek turluk tekerlek izi sokakta. bu sefer sokak sineması. koltukların üstünde patlamış mısırlar var, ekranda da hızlandırılmış bir film. göz kırparken ben, fark ediyorum ki bitmiş film. bir kez daha taksi! bu kez tatlı yiyorlar. dondurmalı. kadın bayılıyor pastaya. bi taksi daha! o tekerlek hiç tam tur yapamıyor. ama ikisinin de kafası bi dünya. oğlanımız saate bakıyor ve zamanlamanın müthişliğinden bahsediyor. kadınımız çok etkileniyor tabi. bu seferlik molayı biraz uzun tutuyor, oğlanımıza teşekkür etmek için. ben de böyle mal mal gözyaşı ve salya akıtıyorum ekrana karşı.
sonra kulaklarımdaki ve içimdeki boktanseslerkorosu giriyor devreye. susmaları için yalvarıyorum ama olmuyor. o sırada msn sesi geliyor bilgisayardan. normalde hiç sevmem. ama şuan ne normal ki? kalbim ve beynim bi türlü anlaşma sağlayamıyor. sanırım bi hükümet krizi bekliyor beni. vücudum olağanüstü hal ilan etmek için cumhurbaşkanının onayını beklemeyen bakanlar kurulu gibi. halbuki, cumhurbaşkanı onay vermezse, her şey geçersiz olur. amfide 210 kişiyiz. anayasadan 10 kişinin geçtiğini söylüyor arkadaşım. en yüksek ya da en yükseklerden biriymişim. sevinemiyorum. msn'den gelen ses, anayasa kürsüsü işimin kesin olduğunu söylüyor. msn'den ses geldiği için şükrediyorum. şimdi sihrim sonra zehrim olduğunu bile bile. cumhurbaşkanının kim olduğunu belirleyemediği için darbe yaşayan bu ülkede ben cumhurbaşkanının aklım mı kalbim mi olduğuna karar veremiyorum. krizin nedeni de bu zaten. son zamanlarda o kadar ''sorun şu ki..'' ile başlayan cümle kurdum ve duydum ki. sorunlardan sıkıldım. ben böyle büyümek istemiyorum. niçe çok biliyor olsaydı, kendine bir faydası olurdu. öldürmeyen acı kuvvetlendirirmiş.. peh. ben daha fazla güçlenmek istemiyorum arkadaşım. (şair burada sana sesleniyor) o güç ki bugün bana en nefret ettiğim şeyi affetme gücünü veriyor. en çok kaçtığım ama en çok başıma gelen şeyi, aldatılmayı. o güç yüzünden ondokuz tane test olacağım durduk yere. o güç yüzünden okunduğunu bildiğim için rahat yazamayacağım ama yazacağım. bütün yükü ben taşıyacağım ama ellerim hep boş kalacak. üstelik minik bir kuş donmayacak dışarda, bu meraklı çocuklara anlatılacak bir masal da olmayacak. çünkü sonu mutlu bitmiyor. çünkü esas kız ve esas oğlan kavuştak yapamıyor. aksine esas oğlanın artık ışık alan başka küçük bi evi var, ''nefes almak'' istediğinde vega dinlediği. esas oğlanın artık başka bir kadını var yorganından daha yakın, yanında. esas kız, yardımcı kadın oyuncu oldu.
ağlamayı öğrenmiş avutulmamış gözler ve tutulmamış eller var o tenha gecede. tutulmayınca ''el'' yapan eller. sabahın hayır getirdiğine inanmıyorum. sunulan her önerinin ''hayır''la reddedildiği bi yerkürede artık başkası için başka küçük evlerde doğacak güneş bile şahit olmuyor yalanlara. oysa benim bu aralar çok ihtiyacım yalanlara. bu gece, ve belki de artık her gece artacak bir dozda, ihtiyacım var yalana. vega'yı o kadar çok dinlerdim ki eskiden.. bi dönem annemden daha çok dinlerdim. kendi sesimden çok. o yüzden alışmışım, yalanları sevmeye. kendime yalan söyleyedururken ben, birileri ısrarla bağırıyor mayın tarlasına gönüllü giren o eskilerin esas kadınına. kulağım darbe aldı evet, korneam gibi. duymamam ondan. bu gözler, öyle şeyler görüyor ki kulakları duymasa da olur. çünkü ''o'' sesi hiç duymayacak. hatta bu ağız, bu dil bu damağa değmeden de var olabilir. çünkü ''o'' sesimi hiç duymayacak. ama bunların önemi yok artık. çünkü medeni hukuk'tan kalacağını düşünen ben, hayatımın en büyük medeniliğini yapıyorum. çok şey yaşayıp ayrılmadığımız için ortada benden başka arkadaş olmamıza engel bir şey yok. şimdi ben de çekiyorum kendimi aradan. arkadaş arkadaş gel benimle dolaş. -sordum onu da yapmıyor. ne yaparsan yap olmuyor gözüm.-
elime bir gazete alıyorum. burçları okuyup, fal tuttuktan sonra bir köşeye ilişiyor gözüm. teknik aksaklıklardan mütevellit buraya fotoğrafını koyamıyorum. [ köşe şöyle diyor; eğer bir kadın bir erkeğe ''git diyorsa, aslında yalvarıyordur kalması için.. ama bir erkek bir kadına ''git'' diyorsa, gerçekten gitmelidir kadın.. ] oysa bazen, bir fotoğraf binlerce sözcüğün anlatamadığı şeyi çok iyi anlatır. elif şafak da öyle der. yanıma birilerini bulmak hoşuma gidiyor. birilerinin her şeyime rağmen ''evet, bunu yapmalısın, doğru yapıyorsun'' demesi şu sıralar çok önemli benim için. ama kimse böyle demiyor. herkesin bi fikri var. doğru da olsa bir fikri. ve bir sürü cümlesi. oysa duymak istemiyorum hiçbir şey. yani istiyorum tabi, ama darbeli ya kulağım, ondan. okul çıkışları binbir yalan uydurup gittiğim ve uzun süre bana eşlik eden tek yer olan o küçük deniz kenarı çay bahçesini istiyorum şimdi. kimse konuşmasın. dünümü bugünümü yarınımı benden çalanlardan uzak, mumculeye sarılıp uyuyayım günlerce. kabuslarla uyanmayayım. ya da o fotoğraflarla. duyduğum sözleri karaoke yaparmış gibi alt yazıyla görmeyeyim.
^^^
- ''artık ama seni seviyorumlar yok; seni seviyorum amalar var'' dedi kız. inanabiliyor musun buna? her şey zamanlı sanki. tüm aydın doğan medyası ve saz arkadaşları benim için anlamış gibi. ben demiştim fidel'e.. hala da aynı şeyi söylüyorum ama arkadaşça (: bir insan seviyorsa, ama öyle yalandan değil, essahtan, ama'lar yoktur.
- benan ne zaman kendine geleceksin?
- sanırım kendimi gerçekten kaybedecek kadar içtiğimde.
- gel içelim.
- yapamam.
- kendine gelmeye bile cesaretin yok, ne biçim bi kız oldun sen ya.
- oha be. yavaş. antibiyotik kullanıyorum salak. doktor özellikle söyledi bir ay yok diye.
- hı. peki. ama kendine gelmen lazım artık. fidel diye biri yok. senin için artık yok. başka biri için var. anladın mı?
- kapa çeneni!
- ne kapa çeneni be mal. yarın bi gün arayacan gene ''gitti'' diye, toparlanamayacan. bi seneni daha yiyip bitireceksin. belki birsürü seneni. senden beklerim.
- ben senin gibi değilim kusura bakma. birini deli gibi severken kafam dağılsın diye başkasıyla çıkamam. ben kimseyi aldatamam. kendimi aldatırım anca.
- belatı çalışmaya başlamışım. güzel.
- ukala olmuşum ben biraz. fidel öyle dedi.
- fidel'in ağzına ediyim. fidel sürekli bi şey diyor zaten. sen de mal gibi inanıyorsun. yeter benan yeter, anlıyorum seni. hem de çok iyi. ama daha fazla üzülmeni istemiyorum.
- üzülmüyorum ki ben. çok mutluyum aksine. çünkü tanıyoruz birbirimizi. kavga etmeden, yani en azından aynı şeyler için aynı şeyleri söylediğimiz ve bi arpa boyu kadar bile yol alamadığımız kavgalar etmiyoruz, konuşuyoruz. konuşuyoruz en azından semih. anlamıyorsun bunu. peşine birilerini taktırmadan öğrenebiliyorum ne hissettiğini ne yaşadığını. ölmediğini, iyi olduğunu.
- görecez bakalım o gittiğinde de bu kadar iyi olabilecek misin.
- ne biçim bi yaşam formusun sen ya, gittiğinde de uzatacaksın işte omzunu olacak bitecek. alla allaa ya.
- gidecek yani?
- ...
***
- ben senin arkadaşınsam eğer..
- tabi ki arkadaşımsın. hem de en iyisinden.
- benan, eski bir aşkı yeni bir arkadaşlığa dönüştüremezsin.
- biliyorum.
- o zaman? ya yeniden olacak ya da..
- yeniden yok. yeniden bitti. arkadaşız biz. valla bak.
- benan niye konuşuyorsun bu adamla?
- mutlu oluyorum çünkü.
- neden?
- nedeni yok. benim için önemli şeyler var onda.
- ama sen onda yoksun. ya benan, sen şimdi çok mutlusun. o yüzden bir şey söylemek istemiyorum.
- söylemelisin. çünkü sen benim arkadaşımsın. eğer bu kadar sevseydin ve sevdiğin adam sana ''seni seviyorum ama''lı cümleler kursaydı, sen o ''ama''yı görmezdin. göremezdin.
- seni seviyorum ama bi sevgilim var; gibi mi?
- evet.. tam da bunun gibi.
- seni seviyorum ama arada; gibi mi?
- ben anladım o'nunla arkadaş olmamızın daha iyi olacağını. niye kimse inanmıyor buna?
- benan daha çok bağlanacaksın.
- hayır. çünkü gidecek.
- benan..
^^^
ben ne yapacağımı hakikaten bilmiyorum. boktuk bak, bok. bildiğin bok. şimdi daha bi bok olduk. bokluğun son mertebesindeyiz. hepimiz ama. aynı anda ancak bu kadar organize bok olabilirdik. tam ortaçgil'den şarkılara geçerken ''bir tek sen misin unutan sevilmeyi?'' eşliğinde bana yazılmış şiirler buldum derginin birinde. ben kimseyi aldatamam. kimseye ''git'' diyemem. ben bu kadar güçlü değilim. canım başkasıyla olmak istiyorken canı benimle olmak isteyen birine gerdan kıramam. gülemem. saçmalığına inandığım ''arkadaş kalalım'' ayaklarına giremem. ve cesur da değilim. belki her şeyim ama kesinlikle cesur değilim. ben sevdiği adama aşkını itiraf ettiği için cesur sayılan kadınlardan biri olmadım hiç, çünkü ben ilkokuldan beri bu işi gönüllü olarak gönlümle yapıyorum. beni sevdiğini ancak ben söyledikten sonra söyleyebilen ama yine de hiçbir şey yapmayan adamları seçmekle de bunun bedelini ödüyorum. iki gün sonra gidecek biri için hep yanımda olacak adamları kırarak daha ağır bedeller ödemek için de ortam yaratıyorum. ama birsürü ama. eloise vera yazmayacak kadar cesur. dide kendini ''yeniden'' var edebilmek için yazmamaya katlanacak kadar cesur. ama ben değilim. çünkü ben yazmak zorundayım. yarın dönüp pişman olmak için ya da çaktırmadan sırtımı sıvazlamak için bi iz bırakmak zorundayım. ben emin olmak zorundayım ''asla'' ''unutulmayacağımdan''. benim artık gözlerinde ''belki''den öte ''asla'' taşıyan bir esas oğlanım var. o esas oğlanın başka bir esas kızı. benim artık bende yakılan ateş kadar kuvvetli bir iz bırakmam için daha fazlasına ihtiyacım var. daha çok yazmaya. çünkü benim artık içinde ışık yüzen bir evim yok. o ev artık bana (bize) değil, onlara ait. bana ''aldatılıyorsan, affetme'' diyen esas oğlanımı bile bırakıp gidecek cesaretim yok. kendime ''bitermiş her şey ve bitti'' diyecek bir cesaretim yok. ''bizi üzen neyse burada bitsin'' diyemedim ben, diyemem de. ''bırak eskisi gibi kalsın, kimse yaralanmasın'' da diyemem. ben artık şarkı söyleyemem. sadece yazabilirim. gidemem. git diyemeyeceğim gibi.
''hayat böyle boktan işte, aldatanı bile affettirir.'' diyince esas oğlan, lafın altında ezilip un ufak olup yine de gidemeyen biri cesur değildir, güçlü hiç değildir. bunu hazmedebildiğine göre başka bir şeydir. bu gücün bu ''iktidar''ın altında ezilmek, bilgi dolu o her cümlenin altında ezilmek gibi değil. bu çok başka bir şey..
//konuşma ve yazılar için sahiplerinden özür dilerim.\\
içimde önüne geçemediğim bir sıkıntı var. uzun zamandır var olanların bi yansıması. bi patlaması. bi sonuca bağlanması. birsürü ses var kulağımda. hepsi aynı şeyi söylüyor. bitek ses var içimde. herkesin sesini bastırıyor.
dün o dizide, esas oğlan yine mahvetti beni. vücudundaki benler için lazere giden erkeğimiz, kendisine lazer tedavisi uygulayan doktor kadınımıza aşık oldu. kadın ise 11 yaşındaki kızından başka kimseye vakit ayıramayan, sosyallikten tek anladığı ayda bir kız arkadaşlarıyla sinemaya gitmek olan, öğlenleri yemek yemek için sadece iki dakika ayırabilen bir kadın. ama çok güzel. bu yeterli olabiliyor erkekler için. bizim esas oğlan lazerin son günü, doktorumuza açılıyor. kadın onunla buluşamayacağını anlatıyor, ama hiç ''hayır'' demediğini fark ediyor oğlan. birgün bir öğle molasında çıkışta kadını karşılıyor. her şeyi o kadar güzel ayarlamış ki. kadın iki dakikası olduğunu söylüyor, o da her şeyi ona göre yaşatıyor. bi taksiye binip bir tekerlek dönüşü bile etmeyecek bi yerde önce yemek yiyorlar, yemek dediğim de her şeyden bi lokma. konuşuyorlar bu arada da. sonra yine bi taksi, yine çeyrek turluk tekerlek izi sokakta. bu sefer sokak sineması. koltukların üstünde patlamış mısırlar var, ekranda da hızlandırılmış bir film. göz kırparken ben, fark ediyorum ki bitmiş film. bir kez daha taksi! bu kez tatlı yiyorlar. dondurmalı. kadın bayılıyor pastaya. bi taksi daha! o tekerlek hiç tam tur yapamıyor. ama ikisinin de kafası bi dünya. oğlanımız saate bakıyor ve zamanlamanın müthişliğinden bahsediyor. kadınımız çok etkileniyor tabi. bu seferlik molayı biraz uzun tutuyor, oğlanımıza teşekkür etmek için. ben de böyle mal mal gözyaşı ve salya akıtıyorum ekrana karşı.
sonra kulaklarımdaki ve içimdeki boktanseslerkorosu giriyor devreye. susmaları için yalvarıyorum ama olmuyor. o sırada msn sesi geliyor bilgisayardan. normalde hiç sevmem. ama şuan ne normal ki? kalbim ve beynim bi türlü anlaşma sağlayamıyor. sanırım bi hükümet krizi bekliyor beni. vücudum olağanüstü hal ilan etmek için cumhurbaşkanının onayını beklemeyen bakanlar kurulu gibi. halbuki, cumhurbaşkanı onay vermezse, her şey geçersiz olur. amfide 210 kişiyiz. anayasadan 10 kişinin geçtiğini söylüyor arkadaşım. en yüksek ya da en yükseklerden biriymişim. sevinemiyorum. msn'den gelen ses, anayasa kürsüsü işimin kesin olduğunu söylüyor. msn'den ses geldiği için şükrediyorum. şimdi sihrim sonra zehrim olduğunu bile bile. cumhurbaşkanının kim olduğunu belirleyemediği için darbe yaşayan bu ülkede ben cumhurbaşkanının aklım mı kalbim mi olduğuna karar veremiyorum. krizin nedeni de bu zaten. son zamanlarda o kadar ''sorun şu ki..'' ile başlayan cümle kurdum ve duydum ki. sorunlardan sıkıldım. ben böyle büyümek istemiyorum. niçe çok biliyor olsaydı, kendine bir faydası olurdu. öldürmeyen acı kuvvetlendirirmiş.. peh. ben daha fazla güçlenmek istemiyorum arkadaşım. (şair burada sana sesleniyor) o güç ki bugün bana en nefret ettiğim şeyi affetme gücünü veriyor. en çok kaçtığım ama en çok başıma gelen şeyi, aldatılmayı. o güç yüzünden ondokuz tane test olacağım durduk yere. o güç yüzünden okunduğunu bildiğim için rahat yazamayacağım ama yazacağım. bütün yükü ben taşıyacağım ama ellerim hep boş kalacak. üstelik minik bir kuş donmayacak dışarda, bu meraklı çocuklara anlatılacak bir masal da olmayacak. çünkü sonu mutlu bitmiyor. çünkü esas kız ve esas oğlan kavuştak yapamıyor. aksine esas oğlanın artık ışık alan başka küçük bi evi var, ''nefes almak'' istediğinde vega dinlediği. esas oğlanın artık başka bir kadını var yorganından daha yakın, yanında. esas kız, yardımcı kadın oyuncu oldu.
ağlamayı öğrenmiş avutulmamış gözler ve tutulmamış eller var o tenha gecede. tutulmayınca ''el'' yapan eller. sabahın hayır getirdiğine inanmıyorum. sunulan her önerinin ''hayır''la reddedildiği bi yerkürede artık başkası için başka küçük evlerde doğacak güneş bile şahit olmuyor yalanlara. oysa benim bu aralar çok ihtiyacım yalanlara. bu gece, ve belki de artık her gece artacak bir dozda, ihtiyacım var yalana. vega'yı o kadar çok dinlerdim ki eskiden.. bi dönem annemden daha çok dinlerdim. kendi sesimden çok. o yüzden alışmışım, yalanları sevmeye. kendime yalan söyleyedururken ben, birileri ısrarla bağırıyor mayın tarlasına gönüllü giren o eskilerin esas kadınına. kulağım darbe aldı evet, korneam gibi. duymamam ondan. bu gözler, öyle şeyler görüyor ki kulakları duymasa da olur. çünkü ''o'' sesi hiç duymayacak. hatta bu ağız, bu dil bu damağa değmeden de var olabilir. çünkü ''o'' sesimi hiç duymayacak. ama bunların önemi yok artık. çünkü medeni hukuk'tan kalacağını düşünen ben, hayatımın en büyük medeniliğini yapıyorum. çok şey yaşayıp ayrılmadığımız için ortada benden başka arkadaş olmamıza engel bir şey yok. şimdi ben de çekiyorum kendimi aradan. arkadaş arkadaş gel benimle dolaş. -sordum onu da yapmıyor. ne yaparsan yap olmuyor gözüm.-
elime bir gazete alıyorum. burçları okuyup, fal tuttuktan sonra bir köşeye ilişiyor gözüm. teknik aksaklıklardan mütevellit buraya fotoğrafını koyamıyorum. [ köşe şöyle diyor; eğer bir kadın bir erkeğe ''git diyorsa, aslında yalvarıyordur kalması için.. ama bir erkek bir kadına ''git'' diyorsa, gerçekten gitmelidir kadın.. ] oysa bazen, bir fotoğraf binlerce sözcüğün anlatamadığı şeyi çok iyi anlatır. elif şafak da öyle der. yanıma birilerini bulmak hoşuma gidiyor. birilerinin her şeyime rağmen ''evet, bunu yapmalısın, doğru yapıyorsun'' demesi şu sıralar çok önemli benim için. ama kimse böyle demiyor. herkesin bi fikri var. doğru da olsa bir fikri. ve bir sürü cümlesi. oysa duymak istemiyorum hiçbir şey. yani istiyorum tabi, ama darbeli ya kulağım, ondan. okul çıkışları binbir yalan uydurup gittiğim ve uzun süre bana eşlik eden tek yer olan o küçük deniz kenarı çay bahçesini istiyorum şimdi. kimse konuşmasın. dünümü bugünümü yarınımı benden çalanlardan uzak, mumculeye sarılıp uyuyayım günlerce. kabuslarla uyanmayayım. ya da o fotoğraflarla. duyduğum sözleri karaoke yaparmış gibi alt yazıyla görmeyeyim.
^^^
- ''artık ama seni seviyorumlar yok; seni seviyorum amalar var'' dedi kız. inanabiliyor musun buna? her şey zamanlı sanki. tüm aydın doğan medyası ve saz arkadaşları benim için anlamış gibi. ben demiştim fidel'e.. hala da aynı şeyi söylüyorum ama arkadaşça (: bir insan seviyorsa, ama öyle yalandan değil, essahtan, ama'lar yoktur.
- benan ne zaman kendine geleceksin?
- sanırım kendimi gerçekten kaybedecek kadar içtiğimde.
- gel içelim.
- yapamam.
- kendine gelmeye bile cesaretin yok, ne biçim bi kız oldun sen ya.
- oha be. yavaş. antibiyotik kullanıyorum salak. doktor özellikle söyledi bir ay yok diye.
- hı. peki. ama kendine gelmen lazım artık. fidel diye biri yok. senin için artık yok. başka biri için var. anladın mı?
- kapa çeneni!
- ne kapa çeneni be mal. yarın bi gün arayacan gene ''gitti'' diye, toparlanamayacan. bi seneni daha yiyip bitireceksin. belki birsürü seneni. senden beklerim.
- ben senin gibi değilim kusura bakma. birini deli gibi severken kafam dağılsın diye başkasıyla çıkamam. ben kimseyi aldatamam. kendimi aldatırım anca.
- belatı çalışmaya başlamışım. güzel.
- ukala olmuşum ben biraz. fidel öyle dedi.
- fidel'in ağzına ediyim. fidel sürekli bi şey diyor zaten. sen de mal gibi inanıyorsun. yeter benan yeter, anlıyorum seni. hem de çok iyi. ama daha fazla üzülmeni istemiyorum.
- üzülmüyorum ki ben. çok mutluyum aksine. çünkü tanıyoruz birbirimizi. kavga etmeden, yani en azından aynı şeyler için aynı şeyleri söylediğimiz ve bi arpa boyu kadar bile yol alamadığımız kavgalar etmiyoruz, konuşuyoruz. konuşuyoruz en azından semih. anlamıyorsun bunu. peşine birilerini taktırmadan öğrenebiliyorum ne hissettiğini ne yaşadığını. ölmediğini, iyi olduğunu.
- görecez bakalım o gittiğinde de bu kadar iyi olabilecek misin.
- ne biçim bi yaşam formusun sen ya, gittiğinde de uzatacaksın işte omzunu olacak bitecek. alla allaa ya.
- gidecek yani?
- ...
***
- ben senin arkadaşınsam eğer..
- tabi ki arkadaşımsın. hem de en iyisinden.
- benan, eski bir aşkı yeni bir arkadaşlığa dönüştüremezsin.
- biliyorum.
- o zaman? ya yeniden olacak ya da..
- yeniden yok. yeniden bitti. arkadaşız biz. valla bak.
- benan niye konuşuyorsun bu adamla?
- mutlu oluyorum çünkü.
- neden?
- nedeni yok. benim için önemli şeyler var onda.
- ama sen onda yoksun. ya benan, sen şimdi çok mutlusun. o yüzden bir şey söylemek istemiyorum.
- söylemelisin. çünkü sen benim arkadaşımsın. eğer bu kadar sevseydin ve sevdiğin adam sana ''seni seviyorum ama''lı cümleler kursaydı, sen o ''ama''yı görmezdin. göremezdin.
- seni seviyorum ama bi sevgilim var; gibi mi?
- evet.. tam da bunun gibi.
- seni seviyorum ama arada; gibi mi?
- ben anladım o'nunla arkadaş olmamızın daha iyi olacağını. niye kimse inanmıyor buna?
- benan daha çok bağlanacaksın.
- hayır. çünkü gidecek.
- benan..
^^^
ben ne yapacağımı hakikaten bilmiyorum. boktuk bak, bok. bildiğin bok. şimdi daha bi bok olduk. bokluğun son mertebesindeyiz. hepimiz ama. aynı anda ancak bu kadar organize bok olabilirdik. tam ortaçgil'den şarkılara geçerken ''bir tek sen misin unutan sevilmeyi?'' eşliğinde bana yazılmış şiirler buldum derginin birinde. ben kimseyi aldatamam. kimseye ''git'' diyemem. ben bu kadar güçlü değilim. canım başkasıyla olmak istiyorken canı benimle olmak isteyen birine gerdan kıramam. gülemem. saçmalığına inandığım ''arkadaş kalalım'' ayaklarına giremem. ve cesur da değilim. belki her şeyim ama kesinlikle cesur değilim. ben sevdiği adama aşkını itiraf ettiği için cesur sayılan kadınlardan biri olmadım hiç, çünkü ben ilkokuldan beri bu işi gönüllü olarak gönlümle yapıyorum. beni sevdiğini ancak ben söyledikten sonra söyleyebilen ama yine de hiçbir şey yapmayan adamları seçmekle de bunun bedelini ödüyorum. iki gün sonra gidecek biri için hep yanımda olacak adamları kırarak daha ağır bedeller ödemek için de ortam yaratıyorum. ama birsürü ama. eloise vera yazmayacak kadar cesur. dide kendini ''yeniden'' var edebilmek için yazmamaya katlanacak kadar cesur. ama ben değilim. çünkü ben yazmak zorundayım. yarın dönüp pişman olmak için ya da çaktırmadan sırtımı sıvazlamak için bi iz bırakmak zorundayım. ben emin olmak zorundayım ''asla'' ''unutulmayacağımdan''. benim artık gözlerinde ''belki''den öte ''asla'' taşıyan bir esas oğlanım var. o esas oğlanın başka bir esas kızı. benim artık bende yakılan ateş kadar kuvvetli bir iz bırakmam için daha fazlasına ihtiyacım var. daha çok yazmaya. çünkü benim artık içinde ışık yüzen bir evim yok. o ev artık bana (bize) değil, onlara ait. bana ''aldatılıyorsan, affetme'' diyen esas oğlanımı bile bırakıp gidecek cesaretim yok. kendime ''bitermiş her şey ve bitti'' diyecek bir cesaretim yok. ''bizi üzen neyse burada bitsin'' diyemedim ben, diyemem de. ''bırak eskisi gibi kalsın, kimse yaralanmasın'' da diyemem. ben artık şarkı söyleyemem. sadece yazabilirim. gidemem. git diyemeyeceğim gibi.
''hayat böyle boktan işte, aldatanı bile affettirir.'' diyince esas oğlan, lafın altında ezilip un ufak olup yine de gidemeyen biri cesur değildir, güçlü hiç değildir. bunu hazmedebildiğine göre başka bir şeydir. bu gücün bu ''iktidar''ın altında ezilmek, bilgi dolu o her cümlenin altında ezilmek gibi değil. bu çok başka bir şey..
//konuşma ve yazılar için sahiplerinden özür dilerim.\\
yayında ve yapımda emeği geçenler
beni sevdin,
bütün kadınların kafası karışıktır,
fideL,
fişlenmiş şarkılar,
kaybolursam şarkı söyle,
ödünç aldığım tüm erkeklere
19 Temmuz 2008 Cumartesi
mışmışmuşmüş
başrollerini okan bayülgen ve meltem cumbul'un paylaşacağı, yönetmenliğini ezel akay'ın yapacağı öncesi - esnası ve sonrasıyla tamamen 17 ağustos 1999 depremini anlatacak bir film çekilecekmiş. sponsoru da kocaeli belediyesi olacakmış. filmin adının ''her şeyin bittiği yer'' olacağı tahmin ediliyormuş.
http://memurdostu.blogspot.com/2008/05/okan-bayulgen-ve-meltem-cumbul-marmara.html
^
benzini bittiği için suçluları yakalamayan polis arabasının atası ''devrim''in filmi çekiliyormuş. adı da ''devrim arabaları'' olacakmış. halit ergenç, uğur polat, ali düşenkalkar, onur ünsal gibi isimler yer alacakmış filmde. çekimler başlamış ve daha 3 hafta sürecekmiş. 24 ekimde de bi aksilik olmazsa vizyona girecekmiş. bu süre içinde sıpaansırlardan doğuş grubu'nun biyerinde ''devrim arabaları sergisi'' yapılacakmış.
http://www.msnbcntv.com.tr/news/435714.asp
http://memurdostu.blogspot.com/2008/05/okan-bayulgen-ve-meltem-cumbul-marmara.html
^
benzini bittiği için suçluları yakalamayan polis arabasının atası ''devrim''in filmi çekiliyormuş. adı da ''devrim arabaları'' olacakmış. halit ergenç, uğur polat, ali düşenkalkar, onur ünsal gibi isimler yer alacakmış filmde. çekimler başlamış ve daha 3 hafta sürecekmiş. 24 ekimde de bi aksilik olmazsa vizyona girecekmiş. bu süre içinde sıpaansırlardan doğuş grubu'nun biyerinde ''devrim arabaları sergisi'' yapılacakmış.
http://www.msnbcntv.com.tr/news/435714.asp
yayında ve yapımda emeği geçenler
beyaz perdenin şükrettiren gölgesi,
devrim,
yurttan ve dünyadan haberler
18 Temmuz 2008 Cuma
17 Temmuz 2008 Perşembe
hem yara hem diken; elimde cevabım yok..
obsesif kompülsif olmaya gerek yok.
bikaç ağlak şarkı, bikaç selsuyu, bikaç yazı, birkaç mesaj, bikaç ağıt, bi altuğ, bi semih, bi de onur, çokça onur, artık hep onur, biraz saç kınası, bikaç makas darbesi, bi kırmızı oce, çokça bordo oce, bikaç elbise, bikaç mezdeke kasedi, bi bira, çokça tekila, bikaç rakı dublesi, bolca çikolata, bisürü film, aşırı kitap, azbi dizi, enbiçok fransızca, bikaç ağıt, pekçok kaçış, bi kavuşma, biömür ayrılma, bikaç yazı daha, sıksık ağlak şarkı, bikaç gelgit, zamanla kahkaha, sürüsüyle yeni grup, bi altuğ, bi semih, kalırsa onur, hepolur ahmet kaya, artık yok vega, hiç umut, yok hayal, var kabullenme, sürekli fransızca, özlem anayasa, bikaç şiir, asla mektup, biraz zırlama, atar kahkaha, geçer ağıt, geçirir ayrılık, oldu kabul, yok artık.
insanın radikal kararlar alması için illa devrim mi olması lazım?
bi ömrün bedduası: ''kimsealmasınseniyinebanakalasın''
günün şarkısı: ''aslındabikonuvar''
günün sorusu: ''korkmadansevsekmutluolurmuyduk?sevmeyibilsekkurtulurmuyduk?''
yayında ve yapımda emeği geçenler
anayasa aşkı,
bir yaraya kabuk olmak,
bütün kadınların kafası karışıktır,
fransızca,
ödünç aldığım tüm erkeklere
yakalım geceleri yurdanur
evet sevgili seyirciler, şimdi ana haber bültenimize günün son gelişmelerini aktarmak üzere başlıyoruz.
adamın amına koyan dizilerde hatırla sevgili, çemberimde gül oya'dan sonra 2. sıraya yükseldi. yapılan oylamada mıy mıy yasemin'in dünya'yı kurtaracağını sanan idealist hukukçu (yerim ya, çok genç daha) ahmet'in aşklarının aslında bihiç olduğu, orada güzeller güzeli defne ve dünya'nın 8. harikası olmaya aday deniz (adına kurban olsunlar senin ya,of) varken onların sadece mırç mırç öpüşüp koklaştığı, gerçek aşkın (saf acı kuramı) ise harun tarafından yaşandığı da kaydedildi.
oylamaya katılanlar dizinin en güzel bölümünün bugün tekrarı yayınlanan ''hapiste evlilik'' temalı bölüm olduğunu belirtmişler. defne, malum hamile. e doğal olarak deniz'den. yine oylamaya katılanlar o veledin ana rahmine düşüşünü ve ana rahminden deniz'in elleriyle çıkışını da kutsallık adlederek anket defterinin sol yamacına yama etmeyi ihmal etmemişler.
şimdi muhabir arkadaşımız sokaktan geçen bir izleyiciye mikrofon uzatıyor, muhabir;
'' ''defne, seni çok özledim'' dediğinde deniz defne bir kez daha hıçkırdı. ağlıyordu yani. defne deniz'den hiçbir zaman böyle afili sözler beklemedi. çünkü deniz çok güzel bakar. deniz'in elleri çok güzeldir. deniz'in gözlerinin mavi, ellerinin kemikli oluşunun bununla bir ilgisi yok. bu tamamen deniz'in defne'ye mehmet'in yurdanur'a baktığı gibi bakmasından kaynaklanıyor. mehmet benim yarımın ismi. yaramın. benim adım yurdanur. bu diziyi izlerken kendimi hep defne'nin yerine koydum. insan hep ulaşamayacağını hayal eder ya, ondan herhalde. neyse. bu bölümde deniz defneye yazdığı ''mektup''ta defne'ye evlenme teklif etti. defne hıçkırmaya devam etti. kırmızı bir şey aradı hemen. buldu. pencereye koştu. deniz'i gördü orada. deniz ''çaresiz''ce bekliyordu defne'yi. orada o körolasıca demirliklere yaslanmış, başını o güzel ellerinin üstüne koymuş bekliyordu. bekliyordu yani. gerçekten. ellerinin arasından kayıp giden elleri, başkasının elleriyle telafi etmeden. yerine kimseyi koymadan. aklından ilk öptüğü kızı geçirmeden. aldatmadan. onu anlamasını beklemeden. öylece, gerçekten bekliyordu. defne gelene kadar da bekleyecekti. gelmese bile bekleyecekti. ben şahidim. ama defne geldi. elinde kırmızı bir atkıyla geldi. mevsim kış değildi. devrim uzak bir hayalden ibaret de değildi. çünkü deniz inanıyordu defne ile çocuklarının eşit ve özgür bir dünya'da doğacağına. ''mektup''ta da öyle diyordu zaten. defne geldi. deniz de. benim şahidim gitti dün. pılını pırtını toplayıp terk etti bu ülkeyi. kendi halkına, özgürlüğüne, mücadelesine gitti. benim için yapabileceği bir şey kalmadı. çünkü ben tek kişilik hayatımda devrim yapamadım. daha doğrusu benim umduğum devrim gelmedi. bir insan hem melankolik hem optimist olamıyor. tercih etmek zorunda kalıyorsun birini. benim devrimim optimistti. ama sonum melankolik oldu. küba devrimi'ni umup iran devrimi'ni bulmak gibi bir şey yani anlayacağın. şahidim gittikten sonra ben başımı büyük belalara sokup hapse düşme, orada karşı koğuşta bir adama aşık olma ve o'nunla sonsuza kadar mutlu yaşama şansımı da kaybettim. benim bir şahidim yok artık. benim artık arasına kaçan gözyaşlarını babamın bile temizleyemeceği bir klavyem, uykusuz gecelerim, bana gül bahçesi vaad etmeyen kitaplarım, kağıdım, kalemim ve artık dinleyemeyecek olduğum onlarca şarkım var.
mesela, demin sordu sevim ''ben mehmet'in yokluğuna nasıl alışacağım?'' diye. selma da süper şahane fikriyle ''gel bana taşın, o evde o hatıraların içinde kaybolmanı istemiyorum'' dedi. selma'yı sevmiyorum. tipik elit cehepe solcusu. ben yani. elit ya, o bakımdan. hem kemalist oluyor cehepeliler. kesin benim o. sevmiyorum o yüzden. ben defne olmak istiyorum. deniz tarafından sevilmek. annem iyi şeyler iste diyor bana ben öyle diyince. annemle babam aşk evliliği yaptı. ben içinde kavga kıyamet olan bir yere yuva demek zorunda kalmadım. evet babam artık anneme yemekten sonra eline sağlık demiyor. ya da annem hapşurduğunda çok yaşa. ama seviyorlar işte birbirlerini. bunca yıldır birlikteler. aşk bitti, çok belli. bir koltukta birisi, diğerinde birisi ne aşkı? alışkanlıkları oldular birbirlerinin. ama güzeller işte. yaşlandılar çünkü. annem babamı 8 sene beklemiş. sekiz. sonra tanrı girdi araya. eğer ilahi bir güç girmeseydi devreye annem bir sekiz sene daha beklerdi herhalde babamı. babama ne kadar kızdığını anlatırken ''sen sakın bekleme'' diyor bana. halbuki o kadar iyi biliyor ki benim de o'nun gibi sonuna kadar bekleyeceğimi. çünkü biliyor küçüklüğümden beri bana ''anneni mi babanı mı daha çok seviyorsun?'' diye soranlara ''baba'' diye cevap verip ''babasının kızı'' olmakla gurur duyan kızının kendisine sadece göbek bağıyla değil aynı zamanda alınyazısıyla da bağlı olduğunu.
aklıma yine selma geliyor. ''o anılarla kalma orada'' diyişi. salak karı. annem ''suni gözyaşı damlanı damlat'' dedi şimdi. bilse ki ona hiç gerek yok, bilse ki gözyaşı için damlaya ihtiyacım olmadığını, bilse ki gözümü temizleyen o damlanın içimi ve kokuşmuş hayatımı temizlemeye yetmediğini, bilse ki kızının hayatında hiçbir zaman suni olamadığını... bilse ki kocasının ''hep kendin ol'' diyişini bi bok olacak sanıp ciddiye alışının aslında kızına yarardan çok zarar getirdiğini, bilse ki kızının hep kendi olduğu için kaybettiğini, bilse ki karşısındaki insanlar o'nunla hep oynarken o'nun kendisi olmasının hiçbir işe yaramadığını, bilse ki kızının başkaları yerine yine hep kendinden nefret ettiğini... bilse ki kızının artık kendini taşıyamadığını, adım atacak değil nefes alacak gücü bulamadığını, hiçbir şeye inanamadığını, bilse ki kızının ''bu aşkı sen kirlettin'' derken bile intiharlar kuşandığını... hiçbir şey bilmiyorsun anne. senden habersiz gidip yaptırdığım o testlerin sonucunun akdeniz anemisi çıkacağını bilmediğin gibi. ben soramam anne, bi sorsana selmaya, ben nereye gideyim? ben ne yapayım? başıma ne geldiyse, ne gelemediyse hep bu evde geldi. hayatımı geçirmek zorunda olduğum, içinde babamın olduğu, evimin odamın olduğu bu şehirden bile nefret ediyorum anne. çünkü bu lanet olasıca şehre hiç adım atmamasına rağmen, sokaklarında bi iz bile bırakamamış olmamıza rağmen benim her sokakta, her köşede bir anım var anne. bir acım. bir gülümseyişim. 3-4 günlük tatillerde neden gelmek istemediğimi hiç anlamadın anne. oradaki o sikindirik hayatı bırakıp buraya gelip o anılarla yüzleşmemin bana ne kadar acı verdiğini ve buna aradan geçen 365 + 380 güne rağmen hiçbir zaman alışamamamı anlamadın. ''sen para yollama, ben biriktirdiklerimle giderim'' diye başının etini yediğim ankara'yı bile sevmiyorum anne. hayatımı geçirmek istediğim, içinde sevdiğim adamın olduğu, huzurumun ve aitliğimin olduğu o şehri bile. hiçbir tanıdığımızın olmadığını ileri sürerek yollamadığın izmir'de bile yaşayamam ben artık anne. söyle bunları selma'ya. yardım etsin bana da. bana da ev versin. çağan ırmak ya da. bir oda. küçük. yeniden ben olabileceğim, inanabileceğim ve sevebileceğim bir oda. ne yerde ne gökte olmak diye bir laf var ya anne, o hesap işte benimki. ama sana yemin ederim hesap yok yaptığım hiçbir şeyde. kafamı çalıştırsaydım böyle mi olurdu zaten? anlamaz mıydım hep aynı cümlelerin kurulduğu ağızları? anlamaz mıydım her şeyin yalan olduğunu? bu beden yanıyor kavruluyor anne. bu beden ne o yeditepeye sığıyor, ne denizsiz bozkırlarda çöl olup yanıyor, ne de bu argo batağında gavur amı sıcağında yangınına yağmur olabiliyor. bu beden ölüyor anne. bu beden kalsın da o tepelerin altında, buhar olup uçsun da o çölün ortasında, yansın gitsin de kendi yangınında kurtulsun artık. kristen diyor ya anne, tirenler çarpsındır o zaman diye. çarpsın anne. ne olacaksa olsun ama çabuk olsun. yeterince ıslandı bu etler, hasret prangalarında çürüdü bu bilekler ama olmadı anne. yapamadım. eğer sen beklemeseydin babamı bunca sene, ben böyle olmayacaktım! o lanet olası kordon dolansaydı boynuma da o alınyazısı böyle olmasaydı! dünya para verdiğin o deterjanlar bile çıkartmıyor anne. ve benim canım çok yanıyor. çünkü ben biliyorum, ben bekleyeceğim ama gelmeyecek. kusarken burnumdan kan gelecek ama o gelmeyecek anne. kızın iyi bir ortalamayla bitirecek okulu, okulda kalacak, akademik kariyer yapacak, yeni yeni diller öğrenecek kendi diline bunca yabancıyken, yurtdışına gidecek, travis konserinde bağıracak, eller havayaya gidecek, bir gazetede yazmaya başlayacak, televizyona çıkacak, belki şansı yaver giderse bir kitap yazacak. sen o'na imrenerek ve gururla bakacaksın. çok mutlu olacaksın o'nun için, o'nun da senin kadar mutlu olduğunu sanarak. ama o hiç mutlu olmayacak anne. o her gün bir trenin ya da arabanın altında kalmak isteyecek, sokaklara atacak kendini, başına iğrenç şeyler gelecek ama kimseye anlatamayacak, sesli ağlamayı unutacak, köpeğinden başka sarılacak omuz bulamayacak ve hiç mutlu olmayacak. bir yanı hep bir yerlerde başka kızların yanında yatıyor olacak. bir yanı o'nunla rakı masasında olmaktansa, o'nu rakı masasında anmayı tercih edecek ve bunun için saygı bekleyecek. kızın çok başarılı olacak anne. çok. ama sırf nesiller boyu devam etmesin bu uğursuzluk, akmasın diye damarlarında bu salak kader doğurmayacak çocuk. takvimden isim seçecek her gün. bir yanının hangi şehirde olduğunu bilmeden şehir şehir gezecek ama hiçbir yere ait olamayacak. söyle bunları selma'ya anne. sevim'i ikna etsin. sevim gitsin selma'lara. dünya'nın öbür ucuna ya da. gitsin anne o evden sevim. durmasın. durdukça yaralanacak, yaralar açıldıkça kurtlanacak, kendi kendini kemirecek, iltihaplanıp ölecek.
bak gözlerinde hala mehmet sevim'in. defne ile deniz evlenirken bile gözünde. benim artık parlak bir korneam var. gözümde hala mehmet. mehmet'in gözlerindeki yurdanur. defne'nin mehmet ve sevim'in nikahında giydiği kıyafet ve babetten bende de var. ama defne güzel. ona yakışmış. defne büyük. defne 80'lerde yaşamanın ne olduğunu biliyor. defne çocuğunun adını, erkek olursa, mehmet sinan koymanın ne demek olduğunu biliyor. o takvim yaprakları ne derse desin kızımın adını yurdanur koymak istediğimi kimse bilmiyor. ben herkese deniz diyorum. bazıları hayata bir sıfır önde başlıyor, adıyla bile. iyelik eklerimin olduğu zamanlarda bir de ''devrim'' vardı, isim. o bitti. gitti. annesini yakarak yıkarak gitti. devrim iyiydi de çevresi kötüydü. ama özünde iyiydi. hepimiz gibi. kimse kimseyi üzmek istemiyor, ama birileri hep üzen taraf oluyor. ben artık kimin için nazım şiirleri biriktireceğim anne? kimin için düşünmenin bile ümitli gelmesini ama artık bunun yetmemesini sorgulayacağım? kimin için uğraşıcağım anne bu kadar? kimin için çabalayacağım işkencede bir yakınını kaybetmiş de onu aramaya çıkmış gibi? ben bir daha nasıl hayal kuracağım anne? anne, ben nasıl alışacağım? etrafımda bu kadar anı varken, ben ölmeden nasıl kurtulacağım? sen odama geldiğinde aniden kahkahalar atmaya başlayıp hayatıma devam ediyormuş izlenimini nasıl gerçek yapacağım? bir erkeğe nasıl hem güzel hem akıllı hem de olgun gelebileceğim? bu isim takıntımı nasıl yeneceğim? ortaokulda en iyi arkadaşımı ve aşkımı, lisede ruh ikizimi, üniversitede ''huzur veren erkek''ikimi çalan ılgın'ları nasıl affedeceğim? paranoyak olmadan aldatılmadığımı nasıl anlayacağım? anne, ben artık neye gerçek diyeceğim? her zaman sevilmeyi çok hak eden bir insan olduğumdan bahsedersin ya, anne, ben ne zaman sevileceğim?
insanlar evlerini sırtlarında taşırmış ya, içinde o'nu da taşıdıktan sonra dünya'nın öbür ucuna git istersen.. ama gidelim lütfen. ya beni yine karnına, dünya'nın o en güvenli güzel yerine al, ya da kaderimi baştan yaz. ben böyle devam edemiyorum. kalbim ölü bulundu bu sabah anne. ''
sayın seyirciler yayınımıza şok bir gelişme için ara veriyoruz. dün gece yıllardır süren kaçıp kovalamaca bir sonuca bağlandı. aynı yasadışı örgüte üye oldukları anlaşılan 2 teröristten ismi fidel olan etkisiz hale getirilerek yakalanırken, yurdanur isimli kadın aşık ölü ele geçirildi. tekrar ediyorum, kaçıranlar ve yeniden izlemek isteyenler için.
evet sayın seyirciler, şimdi kameralarımızı japonya'ya çeviriyoruz. nesli tükenmek üzere olan kızıl pandalara iki yeni üye eklendi, japonya hayvanat bahçesi şenlik yerine döndü.
adamın amına koyan dizilerde hatırla sevgili, çemberimde gül oya'dan sonra 2. sıraya yükseldi. yapılan oylamada mıy mıy yasemin'in dünya'yı kurtaracağını sanan idealist hukukçu (yerim ya, çok genç daha) ahmet'in aşklarının aslında bihiç olduğu, orada güzeller güzeli defne ve dünya'nın 8. harikası olmaya aday deniz (adına kurban olsunlar senin ya,of) varken onların sadece mırç mırç öpüşüp koklaştığı, gerçek aşkın (saf acı kuramı) ise harun tarafından yaşandığı da kaydedildi.
oylamaya katılanlar dizinin en güzel bölümünün bugün tekrarı yayınlanan ''hapiste evlilik'' temalı bölüm olduğunu belirtmişler. defne, malum hamile. e doğal olarak deniz'den. yine oylamaya katılanlar o veledin ana rahmine düşüşünü ve ana rahminden deniz'in elleriyle çıkışını da kutsallık adlederek anket defterinin sol yamacına yama etmeyi ihmal etmemişler.
şimdi muhabir arkadaşımız sokaktan geçen bir izleyiciye mikrofon uzatıyor, muhabir;
'' ''defne, seni çok özledim'' dediğinde deniz defne bir kez daha hıçkırdı. ağlıyordu yani. defne deniz'den hiçbir zaman böyle afili sözler beklemedi. çünkü deniz çok güzel bakar. deniz'in elleri çok güzeldir. deniz'in gözlerinin mavi, ellerinin kemikli oluşunun bununla bir ilgisi yok. bu tamamen deniz'in defne'ye mehmet'in yurdanur'a baktığı gibi bakmasından kaynaklanıyor. mehmet benim yarımın ismi. yaramın. benim adım yurdanur. bu diziyi izlerken kendimi hep defne'nin yerine koydum. insan hep ulaşamayacağını hayal eder ya, ondan herhalde. neyse. bu bölümde deniz defneye yazdığı ''mektup''ta defne'ye evlenme teklif etti. defne hıçkırmaya devam etti. kırmızı bir şey aradı hemen. buldu. pencereye koştu. deniz'i gördü orada. deniz ''çaresiz''ce bekliyordu defne'yi. orada o körolasıca demirliklere yaslanmış, başını o güzel ellerinin üstüne koymuş bekliyordu. bekliyordu yani. gerçekten. ellerinin arasından kayıp giden elleri, başkasının elleriyle telafi etmeden. yerine kimseyi koymadan. aklından ilk öptüğü kızı geçirmeden. aldatmadan. onu anlamasını beklemeden. öylece, gerçekten bekliyordu. defne gelene kadar da bekleyecekti. gelmese bile bekleyecekti. ben şahidim. ama defne geldi. elinde kırmızı bir atkıyla geldi. mevsim kış değildi. devrim uzak bir hayalden ibaret de değildi. çünkü deniz inanıyordu defne ile çocuklarının eşit ve özgür bir dünya'da doğacağına. ''mektup''ta da öyle diyordu zaten. defne geldi. deniz de. benim şahidim gitti dün. pılını pırtını toplayıp terk etti bu ülkeyi. kendi halkına, özgürlüğüne, mücadelesine gitti. benim için yapabileceği bir şey kalmadı. çünkü ben tek kişilik hayatımda devrim yapamadım. daha doğrusu benim umduğum devrim gelmedi. bir insan hem melankolik hem optimist olamıyor. tercih etmek zorunda kalıyorsun birini. benim devrimim optimistti. ama sonum melankolik oldu. küba devrimi'ni umup iran devrimi'ni bulmak gibi bir şey yani anlayacağın. şahidim gittikten sonra ben başımı büyük belalara sokup hapse düşme, orada karşı koğuşta bir adama aşık olma ve o'nunla sonsuza kadar mutlu yaşama şansımı da kaybettim. benim bir şahidim yok artık. benim artık arasına kaçan gözyaşlarını babamın bile temizleyemeceği bir klavyem, uykusuz gecelerim, bana gül bahçesi vaad etmeyen kitaplarım, kağıdım, kalemim ve artık dinleyemeyecek olduğum onlarca şarkım var.
mesela, demin sordu sevim ''ben mehmet'in yokluğuna nasıl alışacağım?'' diye. selma da süper şahane fikriyle ''gel bana taşın, o evde o hatıraların içinde kaybolmanı istemiyorum'' dedi. selma'yı sevmiyorum. tipik elit cehepe solcusu. ben yani. elit ya, o bakımdan. hem kemalist oluyor cehepeliler. kesin benim o. sevmiyorum o yüzden. ben defne olmak istiyorum. deniz tarafından sevilmek. annem iyi şeyler iste diyor bana ben öyle diyince. annemle babam aşk evliliği yaptı. ben içinde kavga kıyamet olan bir yere yuva demek zorunda kalmadım. evet babam artık anneme yemekten sonra eline sağlık demiyor. ya da annem hapşurduğunda çok yaşa. ama seviyorlar işte birbirlerini. bunca yıldır birlikteler. aşk bitti, çok belli. bir koltukta birisi, diğerinde birisi ne aşkı? alışkanlıkları oldular birbirlerinin. ama güzeller işte. yaşlandılar çünkü. annem babamı 8 sene beklemiş. sekiz. sonra tanrı girdi araya. eğer ilahi bir güç girmeseydi devreye annem bir sekiz sene daha beklerdi herhalde babamı. babama ne kadar kızdığını anlatırken ''sen sakın bekleme'' diyor bana. halbuki o kadar iyi biliyor ki benim de o'nun gibi sonuna kadar bekleyeceğimi. çünkü biliyor küçüklüğümden beri bana ''anneni mi babanı mı daha çok seviyorsun?'' diye soranlara ''baba'' diye cevap verip ''babasının kızı'' olmakla gurur duyan kızının kendisine sadece göbek bağıyla değil aynı zamanda alınyazısıyla da bağlı olduğunu.
aklıma yine selma geliyor. ''o anılarla kalma orada'' diyişi. salak karı. annem ''suni gözyaşı damlanı damlat'' dedi şimdi. bilse ki ona hiç gerek yok, bilse ki gözyaşı için damlaya ihtiyacım olmadığını, bilse ki gözümü temizleyen o damlanın içimi ve kokuşmuş hayatımı temizlemeye yetmediğini, bilse ki kızının hayatında hiçbir zaman suni olamadığını... bilse ki kocasının ''hep kendin ol'' diyişini bi bok olacak sanıp ciddiye alışının aslında kızına yarardan çok zarar getirdiğini, bilse ki kızının hep kendi olduğu için kaybettiğini, bilse ki karşısındaki insanlar o'nunla hep oynarken o'nun kendisi olmasının hiçbir işe yaramadığını, bilse ki kızının başkaları yerine yine hep kendinden nefret ettiğini... bilse ki kızının artık kendini taşıyamadığını, adım atacak değil nefes alacak gücü bulamadığını, hiçbir şeye inanamadığını, bilse ki kızının ''bu aşkı sen kirlettin'' derken bile intiharlar kuşandığını... hiçbir şey bilmiyorsun anne. senden habersiz gidip yaptırdığım o testlerin sonucunun akdeniz anemisi çıkacağını bilmediğin gibi. ben soramam anne, bi sorsana selmaya, ben nereye gideyim? ben ne yapayım? başıma ne geldiyse, ne gelemediyse hep bu evde geldi. hayatımı geçirmek zorunda olduğum, içinde babamın olduğu, evimin odamın olduğu bu şehirden bile nefret ediyorum anne. çünkü bu lanet olasıca şehre hiç adım atmamasına rağmen, sokaklarında bi iz bile bırakamamış olmamıza rağmen benim her sokakta, her köşede bir anım var anne. bir acım. bir gülümseyişim. 3-4 günlük tatillerde neden gelmek istemediğimi hiç anlamadın anne. oradaki o sikindirik hayatı bırakıp buraya gelip o anılarla yüzleşmemin bana ne kadar acı verdiğini ve buna aradan geçen 365 + 380 güne rağmen hiçbir zaman alışamamamı anlamadın. ''sen para yollama, ben biriktirdiklerimle giderim'' diye başının etini yediğim ankara'yı bile sevmiyorum anne. hayatımı geçirmek istediğim, içinde sevdiğim adamın olduğu, huzurumun ve aitliğimin olduğu o şehri bile. hiçbir tanıdığımızın olmadığını ileri sürerek yollamadığın izmir'de bile yaşayamam ben artık anne. söyle bunları selma'ya. yardım etsin bana da. bana da ev versin. çağan ırmak ya da. bir oda. küçük. yeniden ben olabileceğim, inanabileceğim ve sevebileceğim bir oda. ne yerde ne gökte olmak diye bir laf var ya anne, o hesap işte benimki. ama sana yemin ederim hesap yok yaptığım hiçbir şeyde. kafamı çalıştırsaydım böyle mi olurdu zaten? anlamaz mıydım hep aynı cümlelerin kurulduğu ağızları? anlamaz mıydım her şeyin yalan olduğunu? bu beden yanıyor kavruluyor anne. bu beden ne o yeditepeye sığıyor, ne denizsiz bozkırlarda çöl olup yanıyor, ne de bu argo batağında gavur amı sıcağında yangınına yağmur olabiliyor. bu beden ölüyor anne. bu beden kalsın da o tepelerin altında, buhar olup uçsun da o çölün ortasında, yansın gitsin de kendi yangınında kurtulsun artık. kristen diyor ya anne, tirenler çarpsındır o zaman diye. çarpsın anne. ne olacaksa olsun ama çabuk olsun. yeterince ıslandı bu etler, hasret prangalarında çürüdü bu bilekler ama olmadı anne. yapamadım. eğer sen beklemeseydin babamı bunca sene, ben böyle olmayacaktım! o lanet olası kordon dolansaydı boynuma da o alınyazısı böyle olmasaydı! dünya para verdiğin o deterjanlar bile çıkartmıyor anne. ve benim canım çok yanıyor. çünkü ben biliyorum, ben bekleyeceğim ama gelmeyecek. kusarken burnumdan kan gelecek ama o gelmeyecek anne. kızın iyi bir ortalamayla bitirecek okulu, okulda kalacak, akademik kariyer yapacak, yeni yeni diller öğrenecek kendi diline bunca yabancıyken, yurtdışına gidecek, travis konserinde bağıracak, eller havayaya gidecek, bir gazetede yazmaya başlayacak, televizyona çıkacak, belki şansı yaver giderse bir kitap yazacak. sen o'na imrenerek ve gururla bakacaksın. çok mutlu olacaksın o'nun için, o'nun da senin kadar mutlu olduğunu sanarak. ama o hiç mutlu olmayacak anne. o her gün bir trenin ya da arabanın altında kalmak isteyecek, sokaklara atacak kendini, başına iğrenç şeyler gelecek ama kimseye anlatamayacak, sesli ağlamayı unutacak, köpeğinden başka sarılacak omuz bulamayacak ve hiç mutlu olmayacak. bir yanı hep bir yerlerde başka kızların yanında yatıyor olacak. bir yanı o'nunla rakı masasında olmaktansa, o'nu rakı masasında anmayı tercih edecek ve bunun için saygı bekleyecek. kızın çok başarılı olacak anne. çok. ama sırf nesiller boyu devam etmesin bu uğursuzluk, akmasın diye damarlarında bu salak kader doğurmayacak çocuk. takvimden isim seçecek her gün. bir yanının hangi şehirde olduğunu bilmeden şehir şehir gezecek ama hiçbir yere ait olamayacak. söyle bunları selma'ya anne. sevim'i ikna etsin. sevim gitsin selma'lara. dünya'nın öbür ucuna ya da. gitsin anne o evden sevim. durmasın. durdukça yaralanacak, yaralar açıldıkça kurtlanacak, kendi kendini kemirecek, iltihaplanıp ölecek.
bak gözlerinde hala mehmet sevim'in. defne ile deniz evlenirken bile gözünde. benim artık parlak bir korneam var. gözümde hala mehmet. mehmet'in gözlerindeki yurdanur. defne'nin mehmet ve sevim'in nikahında giydiği kıyafet ve babetten bende de var. ama defne güzel. ona yakışmış. defne büyük. defne 80'lerde yaşamanın ne olduğunu biliyor. defne çocuğunun adını, erkek olursa, mehmet sinan koymanın ne demek olduğunu biliyor. o takvim yaprakları ne derse desin kızımın adını yurdanur koymak istediğimi kimse bilmiyor. ben herkese deniz diyorum. bazıları hayata bir sıfır önde başlıyor, adıyla bile. iyelik eklerimin olduğu zamanlarda bir de ''devrim'' vardı, isim. o bitti. gitti. annesini yakarak yıkarak gitti. devrim iyiydi de çevresi kötüydü. ama özünde iyiydi. hepimiz gibi. kimse kimseyi üzmek istemiyor, ama birileri hep üzen taraf oluyor. ben artık kimin için nazım şiirleri biriktireceğim anne? kimin için düşünmenin bile ümitli gelmesini ama artık bunun yetmemesini sorgulayacağım? kimin için uğraşıcağım anne bu kadar? kimin için çabalayacağım işkencede bir yakınını kaybetmiş de onu aramaya çıkmış gibi? ben bir daha nasıl hayal kuracağım anne? anne, ben nasıl alışacağım? etrafımda bu kadar anı varken, ben ölmeden nasıl kurtulacağım? sen odama geldiğinde aniden kahkahalar atmaya başlayıp hayatıma devam ediyormuş izlenimini nasıl gerçek yapacağım? bir erkeğe nasıl hem güzel hem akıllı hem de olgun gelebileceğim? bu isim takıntımı nasıl yeneceğim? ortaokulda en iyi arkadaşımı ve aşkımı, lisede ruh ikizimi, üniversitede ''huzur veren erkek''ikimi çalan ılgın'ları nasıl affedeceğim? paranoyak olmadan aldatılmadığımı nasıl anlayacağım? anne, ben artık neye gerçek diyeceğim? her zaman sevilmeyi çok hak eden bir insan olduğumdan bahsedersin ya, anne, ben ne zaman sevileceğim?
insanlar evlerini sırtlarında taşırmış ya, içinde o'nu da taşıdıktan sonra dünya'nın öbür ucuna git istersen.. ama gidelim lütfen. ya beni yine karnına, dünya'nın o en güvenli güzel yerine al, ya da kaderimi baştan yaz. ben böyle devam edemiyorum. kalbim ölü bulundu bu sabah anne. ''
sayın seyirciler yayınımıza şok bir gelişme için ara veriyoruz. dün gece yıllardır süren kaçıp kovalamaca bir sonuca bağlandı. aynı yasadışı örgüte üye oldukları anlaşılan 2 teröristten ismi fidel olan etkisiz hale getirilerek yakalanırken, yurdanur isimli kadın aşık ölü ele geçirildi. tekrar ediyorum, kaçıranlar ve yeniden izlemek isteyenler için.
evet sayın seyirciler, şimdi kameralarımızı japonya'ya çeviriyoruz. nesli tükenmek üzere olan kızıl pandalara iki yeni üye eklendi, japonya hayvanat bahçesi şenlik yerine döndü.
8 Temmuz 2008 Salı
qu'est que c'est
artık resmi şekilde kendini fransızcaya adamış bir insanım.
yayında ve yapımda emeği geçenler
anayasa aşkı,
fransızca,
üstün norm aşkın dal
7 Temmuz 2008 Pazartesi
gururla bak dünyaya
sabah sabah nerden çıktı bilmiyorum ama..
ben ne zaman gerçekten sevinsem ve üzülsem dinlerim ahmet kaya'yı.
bize çocukluğumuzdan beri pekçok şey öğretildi. bunların yanlış olduğunu sonra sonra biz tecrübe etmek ve hayalkırıklığına uğramak zorunda kaldık. çünkü hiçbir şey bize anlatıldığı gibi değil, olmuyor. sen olaylara anlatılanlar gibi bakmıyor, bakmamayı zamanla öğreniyor, öğrenmek zorunda bırakılıyorsun.
annem bana kendimi bilinçsizce bilmeye başladığım zamanlarda sayısız arkadaş tanımı yapmıştı. ''bak etrafında bir sürü insan olur, bunlardan bir kısmı sadece öylesine yanındadır. eğer senin sevinçlerini kendi sevinçleriymiş gibi paylaşıyorlarsa, onlar iyidir.'' ben de ilk başta suni sevinçler yaratıp kimin benimle birlikte timsah yürüyüşü yapmaya başladığını gözlemledim. annemin bana söylediğinden çok daha fazla insan katıldı konvoya. suni sevinçlerim yerini doğal sevinmelere bırakmıştı. oyunlar benim sahamda oynanır olmuştu. sonra annem başka bir tanım yaptı bana. ''sadece sevindiğinde değil üzüldüğünde de yanında olmalı arkadaş dediğin. o acıyı asla senin kadar hissedemez belki ama, sen hissedebilmelisin o'nun acını senin kadar hissedebildiğini.'' ben bunu da gözlemledim bir süre. az önce benimle ön saflarda halay çeken arkadaşların acıları yerini timsah gözyaşlarına bıraktı. ben hiçbirinin benim kadar üzüldüğünü hissedemedim. benim bir arkadaşa olan inancım çok erken bıraktı yerini inançsızlığa.
babam evde çook uzun süre sadece ahmet kaya ve sezen aksu dinledi. tabi ben de. bütün albümleri ezber etmiştim. sonra babam yavaş yavaş daha az dinlemeye başladı ahmet kaya'yı. daha çok sezen aksu'ya ağırık vermişti. ''bak bu sezen'in ilk plağı. allahaısmarladık.'' biz yine dinliyorduk sezen aksu'yu ama ahmet kaya bir anda bıçak gibi kesilmişti. babama soruyordum niye dinlemiyoruz diye, bana beatles -eagles -rolling stones plakları veriyordu. arada abba dinliyorduk. britney spears yeni yeni patlamıştı. ben o kızı sevmediğim için dışlanıyordum. okul müsamerelerinde spice girls oluyorduk. ben hala gelip gidip babama ahmet kaya'yı soruyordum. babam bu sefer cem karaca -barış manço -erkin koray -edip akbayram kasetleri veriyordu bana. hepsini zevkle dinledim. ama hiçbiri ahmet kaya'nın yerini tutmadı.
bundan 5-6 sene önce bir arkadaşın walkmaninde rastgeldim de sesine, bir kez daha gittim babama. ''olmayacak şeyler yaptı..'' dedi. ilk kez bu kadar açık. babamı tanıyorum. biraz zordur birileri için böyle şeyler demesi. o zamanlar babamla bir gün ''ben senin gibi düşünmüyorum!'' diye tartışacağımı bilmediğimden ne derse ''hıhı'' diyip geçiyordum. ahmet kaya sayfası orada kapanmıştı benim için. 4 sene önce bir arkadaşımın -şimdilerintakozu- mp3'ünde ''yakarım geceleri''ni dinledikten sonra annemin ve babamın bütün sözleri geçti kafamdan. saat gecenin kaçı olmuş, ben gerçekten mutsuzum, yanımda derdimi dinleyecek bir arkadaşım değil o'nun mp3'ü var. şarkıyı dinledikçe biraz daha inandırıyorum kendimi ''bu adam olmayacak bir şey yaptıysa bile bu kesinlikle bir şarkıyı böyle söylemekle ilgilidir.'' diye.
şimdi bakıyorum, zülfü livaneli edip akbayram konserlerinde de açılan apo posterlerinin, söylenen ''apo'yu özledik'' laflarının kabul edilebilir bir tarafı yok. bunlar ''olmadık, olmayacak işler''dir. . yeri gelmiş deniz'lere ağıt yakmış, yeri gelmiş türklüğünü bağırmış, yeri gelmiş para desteği olmadan -apo'nun kendisi demiş- kürt halkına yardım etmiş. yani ama bakıyorsun, cem karaca'ya ''oportünizme bulaşmış tipik bir orta yolcusun'' diyen ahmet kaya'nın da bu konuda pek bir farkı yokmuş. ((apo posterinin arkasında şarkı söylemesiyle ilgili bir yargıtay kararı da var yanılmıyorsam, yargıtay kararı bozmuş.)) tüm bunlara rağmen isteyen istediği şekilde düşünsün yaptıklarını, sorgulasın bu adamın kimliğini. sonuç hep aynı. kimse bu müziğe, bu sese, bu söze kayıtsız kalamıyor. ''asla gidip kasedini almam, belki mp3'ünü indiririm'' diyen arkadaşlar örnek olsun. bir de şey mevzusu var. ''ahmeet kayaa ölmeedi'' öldükten sonra en az 6 albümü daha çıktığı için böyle bir kanı var herhalde ama ısıtıp ısıtıp önümüze koymaya da gerek yok..
şimdi annemi düşünüyorum, ve babamı. artık onlar gibi düşünmediğimi onlar da biliyor. ısıtıp ısıtıp önlerine koyduğum derdimi artık dinlemek isteyen bir arkadaşım yok. kimse bu konuda benim üzüldüğüm kadar üzülmedi. onları anlatabileceğim biri de yok, çünkü herkesin sevincinden şüphe ediyorum. en yakın arkadaşıma bile arayıp ''buldum!'' diyemiyorum. o yüzden babamın bana verdiği bütün plaklar ve kasetler yanımda şu an. ben sadece bir tanesiyle konuşuyorum. yanımda mumcule ve yastık da var. bir not defteri ve kalemler.
ben ne zaman gerçekten sevinsem ve üzülsem ahmet kaya dinliyorum.
ben ne zaman gerçekten sevinsem ve üzülsem dinlerim ahmet kaya'yı.
bize çocukluğumuzdan beri pekçok şey öğretildi. bunların yanlış olduğunu sonra sonra biz tecrübe etmek ve hayalkırıklığına uğramak zorunda kaldık. çünkü hiçbir şey bize anlatıldığı gibi değil, olmuyor. sen olaylara anlatılanlar gibi bakmıyor, bakmamayı zamanla öğreniyor, öğrenmek zorunda bırakılıyorsun.
annem bana kendimi bilinçsizce bilmeye başladığım zamanlarda sayısız arkadaş tanımı yapmıştı. ''bak etrafında bir sürü insan olur, bunlardan bir kısmı sadece öylesine yanındadır. eğer senin sevinçlerini kendi sevinçleriymiş gibi paylaşıyorlarsa, onlar iyidir.'' ben de ilk başta suni sevinçler yaratıp kimin benimle birlikte timsah yürüyüşü yapmaya başladığını gözlemledim. annemin bana söylediğinden çok daha fazla insan katıldı konvoya. suni sevinçlerim yerini doğal sevinmelere bırakmıştı. oyunlar benim sahamda oynanır olmuştu. sonra annem başka bir tanım yaptı bana. ''sadece sevindiğinde değil üzüldüğünde de yanında olmalı arkadaş dediğin. o acıyı asla senin kadar hissedemez belki ama, sen hissedebilmelisin o'nun acını senin kadar hissedebildiğini.'' ben bunu da gözlemledim bir süre. az önce benimle ön saflarda halay çeken arkadaşların acıları yerini timsah gözyaşlarına bıraktı. ben hiçbirinin benim kadar üzüldüğünü hissedemedim. benim bir arkadaşa olan inancım çok erken bıraktı yerini inançsızlığa.
babam evde çook uzun süre sadece ahmet kaya ve sezen aksu dinledi. tabi ben de. bütün albümleri ezber etmiştim. sonra babam yavaş yavaş daha az dinlemeye başladı ahmet kaya'yı. daha çok sezen aksu'ya ağırık vermişti. ''bak bu sezen'in ilk plağı. allahaısmarladık.'' biz yine dinliyorduk sezen aksu'yu ama ahmet kaya bir anda bıçak gibi kesilmişti. babama soruyordum niye dinlemiyoruz diye, bana beatles -eagles -rolling stones plakları veriyordu. arada abba dinliyorduk. britney spears yeni yeni patlamıştı. ben o kızı sevmediğim için dışlanıyordum. okul müsamerelerinde spice girls oluyorduk. ben hala gelip gidip babama ahmet kaya'yı soruyordum. babam bu sefer cem karaca -barış manço -erkin koray -edip akbayram kasetleri veriyordu bana. hepsini zevkle dinledim. ama hiçbiri ahmet kaya'nın yerini tutmadı.
bundan 5-6 sene önce bir arkadaşın walkmaninde rastgeldim de sesine, bir kez daha gittim babama. ''olmayacak şeyler yaptı..'' dedi. ilk kez bu kadar açık. babamı tanıyorum. biraz zordur birileri için böyle şeyler demesi. o zamanlar babamla bir gün ''ben senin gibi düşünmüyorum!'' diye tartışacağımı bilmediğimden ne derse ''hıhı'' diyip geçiyordum. ahmet kaya sayfası orada kapanmıştı benim için. 4 sene önce bir arkadaşımın -şimdilerintakozu- mp3'ünde ''yakarım geceleri''ni dinledikten sonra annemin ve babamın bütün sözleri geçti kafamdan. saat gecenin kaçı olmuş, ben gerçekten mutsuzum, yanımda derdimi dinleyecek bir arkadaşım değil o'nun mp3'ü var. şarkıyı dinledikçe biraz daha inandırıyorum kendimi ''bu adam olmayacak bir şey yaptıysa bile bu kesinlikle bir şarkıyı böyle söylemekle ilgilidir.'' diye.
şimdi bakıyorum, zülfü livaneli edip akbayram konserlerinde de açılan apo posterlerinin, söylenen ''apo'yu özledik'' laflarının kabul edilebilir bir tarafı yok. bunlar ''olmadık, olmayacak işler''dir. . yeri gelmiş deniz'lere ağıt yakmış, yeri gelmiş türklüğünü bağırmış, yeri gelmiş para desteği olmadan -apo'nun kendisi demiş- kürt halkına yardım etmiş. yani ama bakıyorsun, cem karaca'ya ''oportünizme bulaşmış tipik bir orta yolcusun'' diyen ahmet kaya'nın da bu konuda pek bir farkı yokmuş. ((apo posterinin arkasında şarkı söylemesiyle ilgili bir yargıtay kararı da var yanılmıyorsam, yargıtay kararı bozmuş.)) tüm bunlara rağmen isteyen istediği şekilde düşünsün yaptıklarını, sorgulasın bu adamın kimliğini. sonuç hep aynı. kimse bu müziğe, bu sese, bu söze kayıtsız kalamıyor. ''asla gidip kasedini almam, belki mp3'ünü indiririm'' diyen arkadaşlar örnek olsun. bir de şey mevzusu var. ''ahmeet kayaa ölmeedi'' öldükten sonra en az 6 albümü daha çıktığı için böyle bir kanı var herhalde ama ısıtıp ısıtıp önümüze koymaya da gerek yok..
şimdi annemi düşünüyorum, ve babamı. artık onlar gibi düşünmediğimi onlar da biliyor. ısıtıp ısıtıp önlerine koyduğum derdimi artık dinlemek isteyen bir arkadaşım yok. kimse bu konuda benim üzüldüğüm kadar üzülmedi. onları anlatabileceğim biri de yok, çünkü herkesin sevincinden şüphe ediyorum. en yakın arkadaşıma bile arayıp ''buldum!'' diyemiyorum. o yüzden babamın bana verdiği bütün plaklar ve kasetler yanımda şu an. ben sadece bir tanesiyle konuşuyorum. yanımda mumcule ve yastık da var. bir not defteri ve kalemler.
ben ne zaman gerçekten sevinsem ve üzülsem ahmet kaya dinliyorum.
6 Temmuz 2008 Pazar
evrakaa!
şu an ne hissettiğimi birkaç gün sonra hatırlamak için bunu yazmak zorundayım..
dün bi gerizekalılık yaptım. bugün çok büyük bir ilerizekalılık örneği sergiledim.
buldum! buldum! buldum!
hem de 2 gün olmuş, çok yeni. çok heycanlıyım. umutluyum. delirmek üzereyim.
bulduuum!
dün bi gerizekalılık yaptım. bugün çok büyük bir ilerizekalılık örneği sergiledim.
buldum! buldum! buldum!
hem de 2 gün olmuş, çok yeni. çok heycanlıyım. umutluyum. delirmek üzereyim.
bulduuum!
1 Temmuz 2008 Salı
laf ola
blogspot'ta ''karl marx''la ilgilenen -enazındanbunuyazıylabelirten- 3 türk var. türkiye'den katılan 3 kişi. insan.
öyle bir .. ki
dün çok başka hissediyordum, bugün çok başka.
bir orta ve bir büyük boy valize sığamadım. odayı görsen ama popo kadar. gelecek sene her şeyi küçülteceğim diyorum ama yalan. şöyle bir baktım, orta boy valiz zaten tamamen kitap. hayır dinine yandığımın kitapları da o tuğla ebatındaki hukuk kitapları değil. bildiğin okumak için alınmış eserler. kafama estikçe aldığım eserler. anneme ve babama aldığım hediyeler, hazal'ın burada unuttuğu eşyalar, köpeğim mumcule hepsi o orta boy valizde. büyük boyda kıyafetlerim var. başka şeyler de var, ama hatırlamıyorum. bir de kocaman el çantam var. haa bir de hayvani ebatlarda bir koli. işte o kolinin içinde onbirkaç tane okunmalık kitap ve bel fıtığı başlangıcı teşkil ettirecek hukuk kitapları var. el çantasının içinde annemin sanki savaşa gidiyormuşum gibi doldurduğu ve benim içinden 2-3 tanesini ancak kullandığım ecza dolabı ve -öhüüüm- makyaj malzemeleri, tokalar, kremler, lens solüsyonları, bileklikler ve küpeler mevcut.
seneye bunların hiçbirini getirmeyeceğim desem de yerleştirirken anladım ki, bunların hepiciğini kullanmışım ben. o kadar okumuş, süslenmiş, takmış takıştırmış, giymiş giydirmiş, sarılıp yatmışım. çok tebrik ediyorum kendimi gerçekten. zira buraya gelmeden önce gerçekleştirdiğim bu eylemlerin hiçbirini bu sıklıkta yerine getirmezdim. ben ve saçını başını tarayıp gözünü boyayıp okula gitmek.. peh. gülerler. yani sor benim herhangi bir lise arkadaşıma bunu, sana güler. işte azizim, insan ne oldum demeyecek, ne olacağım diyecek. ben bunu hep derdim kendime. klasiktir zaten. ''gelecek yıl bu zamanlar nerede, kiminle, ne yapıyor olacağım acaba?'' tipik ergen cümlesi. ergenlikle de sınırlamayalım, tipik insan cümlesi. yaşadıkça o soru ''vay be, geçen sene bunları soruyordum kendime''ye döner.
düşünüyorum birkaç gündür -evet, böyle bir yeteneğim var.- son bir senede hayatımda ne değişmiş diye. pek bir şey bulamıyor gibi oluyorum önce. sonra kızıyorum kendime. tamam şükretmiyorsun ama bari arada kıymet bil. sezen aksu'nun yeni albümündeki gibi ''vefa'' bir semt ismi olarak kalmasın. vefa demişken, ben liseye geçtiğimde zerre kadar umrumda değildi ilkokul ve ortaokul arkadaşlarım. hala da hiçbiriyle görüşmem. görüşmek istemem. görüştürmeye çalışanı sevmem. ama lise arkadaşları.. tuhaf. ben ki biri aramadıkça aramam -yani öyle sanırdım- şimdi herkesleri arar oldum. en çok sevindiğim şey bu sene adına, ''üniversiteye gidince unutursun, bir daha görüşmezsiniz'' diyen insanları haksız çıkartmış olmak. tamam, evet, istanbul'da olanlarla bile yüzyüze üç bilemedin dört kez görüştük ama yine de bağlar hiç kopmadı.
onun dışında hiçbir zaman kendini ''istanbul'a ait'' hissedememiş bir insan olarak, içimde hala ''ankara olsa böyle olur muydu?'' düşüncesi yok değil. ankara benim için hala dünya'nın en özel yeri. ((küba sen alınma canım)) kendimi hiçbir şehirde ankara'da hissettiğim kadar rahat ve huzurlu hissedemiyorum. aitlik kavramıyla ilgili her daim sorunları olan ben, kendimi oraya ait hissediyorum. ve biliyorum, ''ankara'da deniz yok'' muhabbeti -ki ben böyle demeyi adet haline getirmiş bir insanla muhabbet etmem, o monolog olarak kalmaya mahkumdur.- çok sıktı. yine de içinde deniz olan bir şehirden geçtiğim için mutluyum. kafamı çevirdiğim yerde bir karton arasında bile denizi görebilmek bir parça huzur yaşatabiliyor insana.
adana'da bulamadığım pekçok dergiyi, kültür sanat etkinliğini, -öhüm öhüm- eylemleri burada buldum. dibimde bir tiyatro olmasına rağmen o tiyatroya sadece bir kez gitmiş olmak benim ayıbım. ama sinemaya gittim. bir ara bütün dergileri aldım. operaya filan gitmedim ama neredeyse açılan bütün sergilere gittim. adana'da olduğum zamanlar haricinde, eğer ders ve sınav saatleriyle çakışmamışsa ve hakikaten desteklenecek bir durumdaysa bütün mitinglere katıldım. orada bir sürü insanla tanıştım. bütün partilerin içine girdim, hepsini yakından tanıdım ve hepsinden uzaklaştım. arada bir tane kuruma güvendim, o da bok etti zaten. ((keg))
yeniden yazmaya başladım. cin ali'yi bile yamuk çizen bir insan olarak resim sevdamı duvara astım. yemek pişirdim. çamaşır yıkadım. temizlik yaptım. çamaşırları ütüledim. konuştum. televizyona çıktım. tebrik ve tehdit aldım. özledim. özlendim. bekledim. sabretmeye çalıştım. sokakta ağladım. yolun ortasında bağıra bağıra şarkı söyledim. kendi kendime yetebilmeyi öğrendim. tek başıma dışarı çıktım. insanlara güvendim. yeni insanlar tanıdım, utandım, iğrendim, uzaklaştım. tekila'nın tadına baktım. biradan nefret ettim. mojito'ya o kadar para vermedim. dinlediğim ve görmek için can attığım grupları izledim. yeni yeni gruplar ve şarkıcılar dinledim. mektup yazdım. hayal kurdum. oje sürmenin ve göz makyajı yapmanın inceliklerini kavradım. kütüphanede sabahladım. it gibi ders çalıştım. yüksek ortalama için kastım. anayasa kürsüsüne takıldım. otobüslerde süründüm. yürümeye başladım. vapura bindim. ''fransız sokağı değil cezayir sokağı! bye bye değil hoşça kal! bayan diye bir sözcük yoktur, kadın ve hanım vardır! öss sınavı popomu yesin! resim değil fotoğraf!'' demeyi öğrettim. telefonda sıkılmadan ve mümkünse utanmadan konuşmaya alıştım. film arşivi edindim. kütüphane oluşturdum. ingilizcemi ilerlettim. saçımı yine boyamadım. saçımı belime kadar uzattım. değişik takılar yaptırdım. dost edindim. düşman kazandım. birkaç aksaklık dışında ''annesinin kızı'' oldum.
yani ben fark etmesem de, dolu dolu bir yıl geçirdim. başlarda çok ağladım, özledim, bekledim, hayal kurdum, inandım ama değiştiremedim. sonra kabullendim, alıştım ve değiştim. üniversite hayatımın ilk senesini böylece bitirdim. vizeler zaten yüksekti, finaller de iyi geçti. ((kahrolası medeni hukuk hariç. özel hukuk işte!)) artık belkim ortalama yükseltmek için gelirim bütünlemelere. -umarım geçmek için gelmeye gerek kalmaz- şimdi hazırlanıyorum. iyi bir yaz tatili geçirmek için hazırlıyorum bir yandan da bünyemi. gider gitmez fransızca kursuna başlayacağım. en büyük eğlencem ve heyecanım. bir de bu deli gönül bir kitapçıda çalışmak ister ama mukadderat orası. bu yaz okuyacağım kitapların haddi hesabı yok. ama kararlıyım, listesini çıkarttığım her şeyi yapacağım. bir de bilmemkaç sene aradan sonra denize uzaktan bakmayı bırakacağım. bütünleşmek varken..
kendimi bir tuhaf hissediyorum. ağlama isteğim had safhada. bir yandan da deli gibi seviniyorum. uzaaktan bir şarkı çalıyor kulaklarımda ;
''Dostum dostum güzel dostum
Bu ne beter çizgidir bu
Bu ne çıldırtan denge
Yaprak döker bir yanımız
Bir yanımız bahar bahçe ''
öyle işte. oldu o zaman. görüşürüz sonra. hoşça kal.
bir orta ve bir büyük boy valize sığamadım. odayı görsen ama popo kadar. gelecek sene her şeyi küçülteceğim diyorum ama yalan. şöyle bir baktım, orta boy valiz zaten tamamen kitap. hayır dinine yandığımın kitapları da o tuğla ebatındaki hukuk kitapları değil. bildiğin okumak için alınmış eserler. kafama estikçe aldığım eserler. anneme ve babama aldığım hediyeler, hazal'ın burada unuttuğu eşyalar, köpeğim mumcule hepsi o orta boy valizde. büyük boyda kıyafetlerim var. başka şeyler de var, ama hatırlamıyorum. bir de kocaman el çantam var. haa bir de hayvani ebatlarda bir koli. işte o kolinin içinde onbirkaç tane okunmalık kitap ve bel fıtığı başlangıcı teşkil ettirecek hukuk kitapları var. el çantasının içinde annemin sanki savaşa gidiyormuşum gibi doldurduğu ve benim içinden 2-3 tanesini ancak kullandığım ecza dolabı ve -öhüüüm- makyaj malzemeleri, tokalar, kremler, lens solüsyonları, bileklikler ve küpeler mevcut.
seneye bunların hiçbirini getirmeyeceğim desem de yerleştirirken anladım ki, bunların hepiciğini kullanmışım ben. o kadar okumuş, süslenmiş, takmış takıştırmış, giymiş giydirmiş, sarılıp yatmışım. çok tebrik ediyorum kendimi gerçekten. zira buraya gelmeden önce gerçekleştirdiğim bu eylemlerin hiçbirini bu sıklıkta yerine getirmezdim. ben ve saçını başını tarayıp gözünü boyayıp okula gitmek.. peh. gülerler. yani sor benim herhangi bir lise arkadaşıma bunu, sana güler. işte azizim, insan ne oldum demeyecek, ne olacağım diyecek. ben bunu hep derdim kendime. klasiktir zaten. ''gelecek yıl bu zamanlar nerede, kiminle, ne yapıyor olacağım acaba?'' tipik ergen cümlesi. ergenlikle de sınırlamayalım, tipik insan cümlesi. yaşadıkça o soru ''vay be, geçen sene bunları soruyordum kendime''ye döner.
düşünüyorum birkaç gündür -evet, böyle bir yeteneğim var.- son bir senede hayatımda ne değişmiş diye. pek bir şey bulamıyor gibi oluyorum önce. sonra kızıyorum kendime. tamam şükretmiyorsun ama bari arada kıymet bil. sezen aksu'nun yeni albümündeki gibi ''vefa'' bir semt ismi olarak kalmasın. vefa demişken, ben liseye geçtiğimde zerre kadar umrumda değildi ilkokul ve ortaokul arkadaşlarım. hala da hiçbiriyle görüşmem. görüşmek istemem. görüştürmeye çalışanı sevmem. ama lise arkadaşları.. tuhaf. ben ki biri aramadıkça aramam -yani öyle sanırdım- şimdi herkesleri arar oldum. en çok sevindiğim şey bu sene adına, ''üniversiteye gidince unutursun, bir daha görüşmezsiniz'' diyen insanları haksız çıkartmış olmak. tamam, evet, istanbul'da olanlarla bile yüzyüze üç bilemedin dört kez görüştük ama yine de bağlar hiç kopmadı.
onun dışında hiçbir zaman kendini ''istanbul'a ait'' hissedememiş bir insan olarak, içimde hala ''ankara olsa böyle olur muydu?'' düşüncesi yok değil. ankara benim için hala dünya'nın en özel yeri. ((küba sen alınma canım)) kendimi hiçbir şehirde ankara'da hissettiğim kadar rahat ve huzurlu hissedemiyorum. aitlik kavramıyla ilgili her daim sorunları olan ben, kendimi oraya ait hissediyorum. ve biliyorum, ''ankara'da deniz yok'' muhabbeti -ki ben böyle demeyi adet haline getirmiş bir insanla muhabbet etmem, o monolog olarak kalmaya mahkumdur.- çok sıktı. yine de içinde deniz olan bir şehirden geçtiğim için mutluyum. kafamı çevirdiğim yerde bir karton arasında bile denizi görebilmek bir parça huzur yaşatabiliyor insana.
adana'da bulamadığım pekçok dergiyi, kültür sanat etkinliğini, -öhüm öhüm- eylemleri burada buldum. dibimde bir tiyatro olmasına rağmen o tiyatroya sadece bir kez gitmiş olmak benim ayıbım. ama sinemaya gittim. bir ara bütün dergileri aldım. operaya filan gitmedim ama neredeyse açılan bütün sergilere gittim. adana'da olduğum zamanlar haricinde, eğer ders ve sınav saatleriyle çakışmamışsa ve hakikaten desteklenecek bir durumdaysa bütün mitinglere katıldım. orada bir sürü insanla tanıştım. bütün partilerin içine girdim, hepsini yakından tanıdım ve hepsinden uzaklaştım. arada bir tane kuruma güvendim, o da bok etti zaten. ((keg))
yeniden yazmaya başladım. cin ali'yi bile yamuk çizen bir insan olarak resim sevdamı duvara astım. yemek pişirdim. çamaşır yıkadım. temizlik yaptım. çamaşırları ütüledim. konuştum. televizyona çıktım. tebrik ve tehdit aldım. özledim. özlendim. bekledim. sabretmeye çalıştım. sokakta ağladım. yolun ortasında bağıra bağıra şarkı söyledim. kendi kendime yetebilmeyi öğrendim. tek başıma dışarı çıktım. insanlara güvendim. yeni insanlar tanıdım, utandım, iğrendim, uzaklaştım. tekila'nın tadına baktım. biradan nefret ettim. mojito'ya o kadar para vermedim. dinlediğim ve görmek için can attığım grupları izledim. yeni yeni gruplar ve şarkıcılar dinledim. mektup yazdım. hayal kurdum. oje sürmenin ve göz makyajı yapmanın inceliklerini kavradım. kütüphanede sabahladım. it gibi ders çalıştım. yüksek ortalama için kastım. anayasa kürsüsüne takıldım. otobüslerde süründüm. yürümeye başladım. vapura bindim. ''fransız sokağı değil cezayir sokağı! bye bye değil hoşça kal! bayan diye bir sözcük yoktur, kadın ve hanım vardır! öss sınavı popomu yesin! resim değil fotoğraf!'' demeyi öğrettim. telefonda sıkılmadan ve mümkünse utanmadan konuşmaya alıştım. film arşivi edindim. kütüphane oluşturdum. ingilizcemi ilerlettim. saçımı yine boyamadım. saçımı belime kadar uzattım. değişik takılar yaptırdım. dost edindim. düşman kazandım. birkaç aksaklık dışında ''annesinin kızı'' oldum.
yani ben fark etmesem de, dolu dolu bir yıl geçirdim. başlarda çok ağladım, özledim, bekledim, hayal kurdum, inandım ama değiştiremedim. sonra kabullendim, alıştım ve değiştim. üniversite hayatımın ilk senesini böylece bitirdim. vizeler zaten yüksekti, finaller de iyi geçti. ((kahrolası medeni hukuk hariç. özel hukuk işte!)) artık belkim ortalama yükseltmek için gelirim bütünlemelere. -umarım geçmek için gelmeye gerek kalmaz- şimdi hazırlanıyorum. iyi bir yaz tatili geçirmek için hazırlıyorum bir yandan da bünyemi. gider gitmez fransızca kursuna başlayacağım. en büyük eğlencem ve heyecanım. bir de bu deli gönül bir kitapçıda çalışmak ister ama mukadderat orası. bu yaz okuyacağım kitapların haddi hesabı yok. ama kararlıyım, listesini çıkarttığım her şeyi yapacağım. bir de bilmemkaç sene aradan sonra denize uzaktan bakmayı bırakacağım. bütünleşmek varken..
kendimi bir tuhaf hissediyorum. ağlama isteğim had safhada. bir yandan da deli gibi seviniyorum. uzaaktan bir şarkı çalıyor kulaklarımda ;
''Dostum dostum güzel dostum
Bu ne beter çizgidir bu
Bu ne çıldırtan denge
Yaprak döker bir yanımız
Bir yanımız bahar bahçe ''
öyle işte. oldu o zaman. görüşürüz sonra. hoşça kal.
yayında ve yapımda emeği geçenler
bir veda havası,
fransızca,
yenilmesen hiç büyümezdin
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)