cnbc-e'de bi dizi var, henüz adını öğrenme şerefine nail olamadım. lakin hepsi süper insanlar. dizi bi kere benim kurtarıcım görevini üstlendi. çünkü ne zaman ağlamak istiyor olsam, bu dizi bana yardımcı oluyor.
içimde önüne geçemediğim bir sıkıntı var. uzun zamandır var olanların bi yansıması. bi patlaması. bi sonuca bağlanması. birsürü ses var kulağımda. hepsi aynı şeyi söylüyor. bitek ses var içimde. herkesin sesini bastırıyor.
dün o dizide, esas oğlan yine mahvetti beni. vücudundaki benler için lazere giden erkeğimiz, kendisine lazer tedavisi uygulayan doktor kadınımıza aşık oldu. kadın ise 11 yaşındaki kızından başka kimseye vakit ayıramayan, sosyallikten tek anladığı ayda bir kız arkadaşlarıyla sinemaya gitmek olan, öğlenleri yemek yemek için sadece iki dakika ayırabilen bir kadın. ama çok güzel. bu yeterli olabiliyor erkekler için. bizim esas oğlan lazerin son günü, doktorumuza açılıyor. kadın onunla buluşamayacağını anlatıyor, ama hiç ''hayır'' demediğini fark ediyor oğlan. birgün bir öğle molasında çıkışta kadını karşılıyor. her şeyi o kadar güzel ayarlamış ki. kadın iki dakikası olduğunu söylüyor, o da her şeyi ona göre yaşatıyor. bi taksiye binip bir tekerlek dönüşü bile etmeyecek bi yerde önce yemek yiyorlar, yemek dediğim de her şeyden bi lokma. konuşuyorlar bu arada da. sonra yine bi taksi, yine çeyrek turluk tekerlek izi sokakta. bu sefer sokak sineması. koltukların üstünde patlamış mısırlar var, ekranda da hızlandırılmış bir film. göz kırparken ben, fark ediyorum ki bitmiş film. bir kez daha taksi! bu kez tatlı yiyorlar. dondurmalı. kadın bayılıyor pastaya. bi taksi daha! o tekerlek hiç tam tur yapamıyor. ama ikisinin de kafası bi dünya. oğlanımız saate bakıyor ve zamanlamanın müthişliğinden bahsediyor. kadınımız çok etkileniyor tabi. bu seferlik molayı biraz uzun tutuyor, oğlanımıza teşekkür etmek için. ben de böyle mal mal gözyaşı ve salya akıtıyorum ekrana karşı.
sonra kulaklarımdaki ve içimdeki boktanseslerkorosu giriyor devreye. susmaları için yalvarıyorum ama olmuyor. o sırada msn sesi geliyor bilgisayardan. normalde hiç sevmem. ama şuan ne normal ki? kalbim ve beynim bi türlü anlaşma sağlayamıyor. sanırım bi hükümet krizi bekliyor beni. vücudum olağanüstü hal ilan etmek için cumhurbaşkanının onayını beklemeyen bakanlar kurulu gibi. halbuki, cumhurbaşkanı onay vermezse, her şey geçersiz olur. amfide 210 kişiyiz. anayasadan 10 kişinin geçtiğini söylüyor arkadaşım. en yüksek ya da en yükseklerden biriymişim. sevinemiyorum. msn'den gelen ses, anayasa kürsüsü işimin kesin olduğunu söylüyor. msn'den ses geldiği için şükrediyorum. şimdi sihrim sonra zehrim olduğunu bile bile. cumhurbaşkanının kim olduğunu belirleyemediği için darbe yaşayan bu ülkede ben cumhurbaşkanının aklım mı kalbim mi olduğuna karar veremiyorum. krizin nedeni de bu zaten. son zamanlarda o kadar ''sorun şu ki..'' ile başlayan cümle kurdum ve duydum ki. sorunlardan sıkıldım. ben böyle büyümek istemiyorum. niçe çok biliyor olsaydı, kendine bir faydası olurdu. öldürmeyen acı kuvvetlendirirmiş.. peh. ben daha fazla güçlenmek istemiyorum arkadaşım. (şair burada sana sesleniyor) o güç ki bugün bana en nefret ettiğim şeyi affetme gücünü veriyor. en çok kaçtığım ama en çok başıma gelen şeyi, aldatılmayı. o güç yüzünden ondokuz tane test olacağım durduk yere. o güç yüzünden okunduğunu bildiğim için rahat yazamayacağım ama yazacağım. bütün yükü ben taşıyacağım ama ellerim hep boş kalacak. üstelik minik bir kuş donmayacak dışarda, bu meraklı çocuklara anlatılacak bir masal da olmayacak. çünkü sonu mutlu bitmiyor. çünkü esas kız ve esas oğlan kavuştak yapamıyor. aksine esas oğlanın artık ışık alan başka küçük bi evi var, ''nefes almak'' istediğinde vega dinlediği. esas oğlanın artık başka bir kadını var yorganından daha yakın, yanında. esas kız, yardımcı kadın oyuncu oldu.
ağlamayı öğrenmiş avutulmamış gözler ve tutulmamış eller var o tenha gecede. tutulmayınca ''el'' yapan eller. sabahın hayır getirdiğine inanmıyorum. sunulan her önerinin ''hayır''la reddedildiği bi yerkürede artık başkası için başka küçük evlerde doğacak güneş bile şahit olmuyor yalanlara. oysa benim bu aralar çok ihtiyacım yalanlara. bu gece, ve belki de artık her gece artacak bir dozda, ihtiyacım var yalana. vega'yı o kadar çok dinlerdim ki eskiden.. bi dönem annemden daha çok dinlerdim. kendi sesimden çok. o yüzden alışmışım, yalanları sevmeye. kendime yalan söyleyedururken ben, birileri ısrarla bağırıyor mayın tarlasına gönüllü giren o eskilerin esas kadınına. kulağım darbe aldı evet, korneam gibi. duymamam ondan. bu gözler, öyle şeyler görüyor ki kulakları duymasa da olur. çünkü ''o'' sesi hiç duymayacak. hatta bu ağız, bu dil bu damağa değmeden de var olabilir. çünkü ''o'' sesimi hiç duymayacak. ama bunların önemi yok artık. çünkü medeni hukuk'tan kalacağını düşünen ben, hayatımın en büyük medeniliğini yapıyorum. çok şey yaşayıp ayrılmadığımız için ortada benden başka arkadaş olmamıza engel bir şey yok. şimdi ben de çekiyorum kendimi aradan. arkadaş arkadaş gel benimle dolaş. -sordum onu da yapmıyor. ne yaparsan yap olmuyor gözüm.-
elime bir gazete alıyorum. burçları okuyup, fal tuttuktan sonra bir köşeye ilişiyor gözüm. teknik aksaklıklardan mütevellit buraya fotoğrafını koyamıyorum. [ köşe şöyle diyor; eğer bir kadın bir erkeğe ''git diyorsa, aslında yalvarıyordur kalması için.. ama bir erkek bir kadına ''git'' diyorsa, gerçekten gitmelidir kadın.. ] oysa bazen, bir fotoğraf binlerce sözcüğün anlatamadığı şeyi çok iyi anlatır. elif şafak da öyle der. yanıma birilerini bulmak hoşuma gidiyor. birilerinin her şeyime rağmen ''evet, bunu yapmalısın, doğru yapıyorsun'' demesi şu sıralar çok önemli benim için. ama kimse böyle demiyor. herkesin bi fikri var. doğru da olsa bir fikri. ve bir sürü cümlesi. oysa duymak istemiyorum hiçbir şey. yani istiyorum tabi, ama darbeli ya kulağım, ondan. okul çıkışları binbir yalan uydurup gittiğim ve uzun süre bana eşlik eden tek yer olan o küçük deniz kenarı çay bahçesini istiyorum şimdi. kimse konuşmasın. dünümü bugünümü yarınımı benden çalanlardan uzak, mumculeye sarılıp uyuyayım günlerce. kabuslarla uyanmayayım. ya da o fotoğraflarla. duyduğum sözleri karaoke yaparmış gibi alt yazıyla görmeyeyim.
^^^
- ''artık ama seni seviyorumlar yok; seni seviyorum amalar var'' dedi kız. inanabiliyor musun buna? her şey zamanlı sanki. tüm aydın doğan medyası ve saz arkadaşları benim için anlamış gibi. ben demiştim fidel'e.. hala da aynı şeyi söylüyorum ama arkadaşça (: bir insan seviyorsa, ama öyle yalandan değil, essahtan, ama'lar yoktur.
- benan ne zaman kendine geleceksin?
- sanırım kendimi gerçekten kaybedecek kadar içtiğimde.
- gel içelim.
- yapamam.
- kendine gelmeye bile cesaretin yok, ne biçim bi kız oldun sen ya.
- oha be. yavaş. antibiyotik kullanıyorum salak. doktor özellikle söyledi bir ay yok diye.
- hı. peki. ama kendine gelmen lazım artık. fidel diye biri yok. senin için artık yok. başka biri için var. anladın mı?
- kapa çeneni!
- ne kapa çeneni be mal. yarın bi gün arayacan gene ''gitti'' diye, toparlanamayacan. bi seneni daha yiyip bitireceksin. belki birsürü seneni. senden beklerim.
- ben senin gibi değilim kusura bakma. birini deli gibi severken kafam dağılsın diye başkasıyla çıkamam. ben kimseyi aldatamam. kendimi aldatırım anca.
- belatı çalışmaya başlamışım. güzel.
- ukala olmuşum ben biraz. fidel öyle dedi.
- fidel'in ağzına ediyim. fidel sürekli bi şey diyor zaten. sen de mal gibi inanıyorsun. yeter benan yeter, anlıyorum seni. hem de çok iyi. ama daha fazla üzülmeni istemiyorum.
- üzülmüyorum ki ben. çok mutluyum aksine. çünkü tanıyoruz birbirimizi. kavga etmeden, yani en azından aynı şeyler için aynı şeyleri söylediğimiz ve bi arpa boyu kadar bile yol alamadığımız kavgalar etmiyoruz, konuşuyoruz. konuşuyoruz en azından semih. anlamıyorsun bunu. peşine birilerini taktırmadan öğrenebiliyorum ne hissettiğini ne yaşadığını. ölmediğini, iyi olduğunu.
- görecez bakalım o gittiğinde de bu kadar iyi olabilecek misin.
- ne biçim bi yaşam formusun sen ya, gittiğinde de uzatacaksın işte omzunu olacak bitecek. alla allaa ya.
- gidecek yani?
- ...
***
- ben senin arkadaşınsam eğer..
- tabi ki arkadaşımsın. hem de en iyisinden.
- benan, eski bir aşkı yeni bir arkadaşlığa dönüştüremezsin.
- biliyorum.
- o zaman? ya yeniden olacak ya da..
- yeniden yok. yeniden bitti. arkadaşız biz. valla bak.
- benan niye konuşuyorsun bu adamla?
- mutlu oluyorum çünkü.
- neden?
- nedeni yok. benim için önemli şeyler var onda.
- ama sen onda yoksun. ya benan, sen şimdi çok mutlusun. o yüzden bir şey söylemek istemiyorum.
- söylemelisin. çünkü sen benim arkadaşımsın. eğer bu kadar sevseydin ve sevdiğin adam sana ''seni seviyorum ama''lı cümleler kursaydı, sen o ''ama''yı görmezdin. göremezdin.
- seni seviyorum ama bi sevgilim var; gibi mi?
- evet.. tam da bunun gibi.
- seni seviyorum ama arada; gibi mi?
- ben anladım o'nunla arkadaş olmamızın daha iyi olacağını. niye kimse inanmıyor buna?
- benan daha çok bağlanacaksın.
- hayır. çünkü gidecek.
- benan..
^^^
ben ne yapacağımı hakikaten bilmiyorum. boktuk bak, bok. bildiğin bok. şimdi daha bi bok olduk. bokluğun son mertebesindeyiz. hepimiz ama. aynı anda ancak bu kadar organize bok olabilirdik. tam ortaçgil'den şarkılara geçerken ''bir tek sen misin unutan sevilmeyi?'' eşliğinde bana yazılmış şiirler buldum derginin birinde. ben kimseyi aldatamam. kimseye ''git'' diyemem. ben bu kadar güçlü değilim. canım başkasıyla olmak istiyorken canı benimle olmak isteyen birine gerdan kıramam. gülemem. saçmalığına inandığım ''arkadaş kalalım'' ayaklarına giremem. ve cesur da değilim. belki her şeyim ama kesinlikle cesur değilim. ben sevdiği adama aşkını itiraf ettiği için cesur sayılan kadınlardan biri olmadım hiç, çünkü ben ilkokuldan beri bu işi gönüllü olarak gönlümle yapıyorum. beni sevdiğini ancak ben söyledikten sonra söyleyebilen ama yine de hiçbir şey yapmayan adamları seçmekle de bunun bedelini ödüyorum. iki gün sonra gidecek biri için hep yanımda olacak adamları kırarak daha ağır bedeller ödemek için de ortam yaratıyorum. ama birsürü ama.
eloise vera yazmayacak kadar cesur. dide kendini ''yeniden'' var edebilmek için yazmamaya katlanacak kadar cesur. ama ben değilim. çünkü ben yazmak zorundayım. yarın dönüp pişman olmak için ya da çaktırmadan sırtımı sıvazlamak için bi iz bırakmak zorundayım. ben emin olmak zorundayım ''asla'' ''unutulmayacağımdan''. benim artık gözlerinde ''belki''den öte ''asla'' taşıyan bir esas oğlanım var. o esas oğlanın başka bir esas kızı. benim artık bende yakılan ateş kadar kuvvetli bir iz bırakmam için daha fazlasına ihtiyacım var. daha çok yazmaya. çünkü benim artık içinde ışık yüzen bir evim yok. o ev artık bana (bize) değil, onlara ait. bana ''aldatılıyorsan, affetme'' diyen esas oğlanımı bile bırakıp gidecek cesaretim yok. kendime ''bitermiş her şey ve bitti'' diyecek bir cesaretim yok. ''bizi üzen neyse burada bitsin'' diyemedim ben, diyemem de. ''bırak eskisi gibi kalsın, kimse yaralanmasın'' da diyemem. ben artık şarkı söyleyemem. sadece yazabilirim. gidemem. git diyemeyeceğim gibi.
''hayat böyle boktan işte, aldatanı bile affettirir.'' diyince esas oğlan, lafın altında ezilip un ufak olup yine de gidemeyen biri cesur değildir, güçlü hiç değildir. bunu hazmedebildiğine göre başka bir şeydir. bu gücün bu ''iktidar''ın altında ezilmek, bilgi dolu o her cümlenin altında ezilmek gibi değil. bu çok başka bir şey..
//konuşma ve yazılar için sahiplerinden özür dilerim.\\