30 Nisan 2008 Çarşamba

ulusa serzeniş

dünya iki kampa ayrılmıştır ;
mali sermayeyi ellerinde tutan ve dünya nüfusunun büyük çoğunluğunu sömüren bir avuç uygar ulusların kampı ve sömürgelerin ve bağımlı ülkelerin, çoğunluk olan, ezilen ve sömürülen halklarının kampı. (v. lenin)


her şey bu temel ayrımla başlıyor. musa'nın denizi ortadan ikiye ayırması gibi. ezen ve ezilen. sömüren ve sömürülen. bir de henüz bu kadar kesin çizgilerle ayrılmamış olan ayrımlar var. misal, ezilenlerin ezilmesine ses çıkaranlar ile sömürenlerin sömürmesine razı gelenler. bir gün her şeyi sineye çekmekten vazgeçecekleri düşüncesinin yüzü suyu hürmetine, ters dönecek anahtarlar bir gün elbet..

bugün, sadece anahtarların bir gün başka dünyaların kapısını açacağı umudunun peşine düşüp, tazyikli suları jopları biber gazlarını yiyeceklerini bile bile taksim'e giden o insanların günü..
sadece emekçi, işçi, sendikacı olanların değil, tüm o insanların haklarını savunan insanların günü..
bir türkiye geleneği haline getirilen taşlı sopalı eylemlerin, sokaklarda can havliyle koşuşan insanların, kendilerine verilen görevleri abartıp kendilerinden geçen polislerin, saçlarından sürüklenen kadınların, -mış gibi yapmaktan usanmayan makam sahiplerinin, her şeyden bir çıkar sağlamaya çalışan oksijen zaiyatörlerinin, kapitalizme hayır! derken her şeyi kapitalizme alet eden burjuvazinin günü..

aslında diğer 1 mayıslardan pekbir farkı yoktu bugünün.. yine aynı yurdum ve insanı manzaraları. bilindik. ve malesef alışıldık.
bundan 150 sene önce 7 kişinin ölümüyle kazanılmış zaferin, 31 sene önce yitirilen 37 canın anısına yine taksim'de olunacaktı. ama izin verilmedi. çeşitli sebepler sunuldu önümüze. 15 milyon nüfuslu kent dendi önce. sonra ''allah, sevdiği kuluna önce kaybettirir, sonra buldurur'' durumunu yaşayacağımızı düşündüren ''1 mayıs tatil oluyor'' haberi atıldı. resmi ya da çoğunluk bir dinden bahsetmesinin, sahip olduğu devlet rejiminin temel niteliklerine buram buram aykırılık teşkil ediyor oluşunu unutan ve dini bayramlarda oradan alıp buraya kopyala yapıştır yaptıktan sonra tatili 9 güne uzatmayı her sene başaran ve bu sırada ülke ekonomisini zerre düşünmeyen kişi kurum ve kuruluşlar, 1 mayısın tatil edilmesini ''ülke ekonomisi''ni bahane ederek reddediyorlardı. demokrasiden anladığı sadece türban olan iktidar partisi ve saz heyeti, ağız birliği etmişçesine aynı türküyü çığırıyorlardı. hülya avşar'ın ''bülent ersoy bile detone olur, ben olmam'' dediği sıralarda, başbakan '' ayakların başları yönnettiği bir ülkede kıyamet kopar. '' diyordu, sesi hiç titremeden. anayasa hukuku derslerinde ''karizmatik liderlik'' konusunu işliyorduk biz, hitabet sanatının inceliklerine değinmeden edemeden. hülya avşar o sırada yine bir açıklama yapıyordu vergi rekortmenleriyle ilgili, ''armut gibi dizilmişler'' gibisinden, geçen senelerde uzatılan her mikrofona ''ben şu kadar vergi verdim, en birinci benim, şampiyon belli ağalar ikinci kim? ahahah'' diye kustuğundan bihaber. başbakan'a cevap gecikmiyordu, pakize suda ''başbakan, özeleştiri yapıyor'' diyordu, öyle başa böyle ayak demek istercesine. sonra kesinleşiyordu 1 mayısın tatil olmayacağı. ''emek ve dayanışma günü'' ilan ediliyordu 1 mayıs, sanki daha önce başka isteklerle kutlanıyormuş gibi. yarım elma, gönül alma oldu bittisine getiriyordu hükümet. çünkü taksim hala gösterilere- göstericilere yasaktı. türk-iş bizi şaşırtarak hükümete karşı geliyordu. disk ve kesk ortak hareket edeceklerini açıklıyordu. eskişehir'den, ankara'dan bir sürü dost ''geliyoruz!'' diyordu telefonun ucundan. hükümetle sendika resmen inatlaşıyordu. sendikaların kararlılığı bugün başbakan'ın ''bu kadar kararlı olacaklarını tahmin etmemiştim'' sözlerine de yansıyacaktı. kararlı olan sadece sendikalar değil, partiler ve örgütsüz yurttaşlardı aynı zamanda. kararlı olmanın yanında herkeste bir de korku vardı. aile fertleri daha bir hafta öncesinden başlamışlardı aramaya, ''olaylara bulaşma!''. pekçok arkadaşımız '' ben perşembe günüm yokum.'' diye yer ayırtıyorlardı evlerinin en rahat koltuğuna. bazılarımız taksim'e gidemesek bile, kadıköy veya çağlayan'a katılırız diye düşünüyordu. diğer bölgelerde örgütlenme sağlanamadı. kadıköy bu sabah bomboştu. polislerin sıradan bir eylem için aldığı önlemler dahi yoktu alanlarda. kadıköy'ü bir bugün, bir de bir kış sabahı kar yağışında bu kadar boş gördüm.

tüm inatlaşmalara rağmen yurdun dört bir yanından gelen insanlar taksim'e en yakın alanlarda konakladılar, sabahın kör saatlerinde iptal edilecek vapur - tramvay- metro- otobüs seferlerini düşünmeden yollara döküldüler. saat 7'yi yalnızca 3 geçiyordu. disk üyelerinin binaya hapsedildiğini, şimdiden çatışmaların başladığını izledim televizyondan. okula diye çıktım. sokaklar bomboştu. farkında olmadan darbe mi oldu lan acaba diye düşündüm, polis, tank, panzer, asker göremeyince rahatladım. anayasa dersi vardı bugün. 200 kişilik anfi normal koşullar altında hıncahınç dolu olurken, bugün sadece 47 kişi vardı sınıfta. gönül ''vay be ne çok insan varmış anfiden giden'' demek isterdi ama olmadı. çoğu insan korktuğu için gelmemişti. korkup gelmeyen insanlar yerine korkmadan anayasal hakkını kullanan insanlardan geliyordu haberler. acı acı. öğleden sonra, vakt-i zamanında pek mühim(!) bir insanın ''tanırım, iyi çocuktur'' dediği celaleddin cerrah ''olaysız geçti'' açıklamasını yapıyordu. eylemcilere ''kontrollü'' şekilde müdahale edildiğini söylüyordu. ne tuhaf ki, onun da sesi hülya avşar gibiydi. ne de olsa, bu ülkede bülent ersoy bile detone olurdu ama hülya avşar olmazdı. o sırada kameralar 2008 1 mayısına damgasını vuracak bir görüntüyü getiriyordu ekranlara ; http://www.youtube.com/watch?v=fcb0h7vzic8 akıllara hemen 2007 1 mayısına damgasına vuran o görüntü geliyordu, -masis kürkçügil- dayak yiyordu bir kafede, ailesinin yanında. en başta da demiştim, değişen bir şey yoktu yurdum insanı için. bilindik. ve malesef alışıldık. oysa berlin'de, venezüella'da ''olaysız'' geçiyordu 1 mayıs.

polise yükleniyordu herkes. bazı bölgelerde kontrolü tek başına sağlayamayan polisler için, jandarma desteği sağlanmıştı. çorlu'dan, rize'den destek kuvvetler geliyordu. hastaneye kaçan göstericiler için gaz bombası atıyordu polis hastaneye. bir baba çocuğunu sallıyordu kameralara doğru, ''çocuk var burada'' diye. yan tarafında lösemili hastalar kalıyordu binanın. polis, hastalarını korumaya çalışan bir doktora da gösteriyordu copunu. disk binasına atılan 2. biber gazı orada bulunan 2 kişinin kalp spazmı geçirmesine neden oluyordu. nefes alamayan, yığılıp kalan insan sayısını hesaplayamıyordu ekonomistler. ekonomistlerin hesaplayamadığı bir başka şey ise, verilen zarardı. bütün dükkanlar kapalıydı. 1 mayıs tatil edilmediği halde, bütün dükkanlar kapalıydı. kaldırım taşları, saksılar, sopalar vardı kepenklerin önünde. bu, o dükkanların bir süre daha kapalı kalacağını gösteriyordu. kişi başına düşen milli gelir 9.333 dolara yükseldi diye sevinen, sırf bu yüzden gsmh hesaplamasını değiştiren ekonomistler bugünün bilançosunu çıkartamıyorlardı. olayları dışarıdan izleyenler, polislerin çocukluğuna inilmesi gerektiğini düşünüyordu. vakt-i zamanında ''önümüze gelene bin tekme!'' oyununa o kadar kaptırmışlar ki kendilerini, sanırım hala çocuk sanıyorlar kendilerini. sonra, bazı polisler de vardı orada, allah'ım neden hepsi böyle değil? dedirten. meslektaşlarının bir genç kızı dövmesine sinirlenip, o'nun önünde kendini siper eden polisi, eylemcilere plastik mermiyle müdahale ettiği için ekibini dağıtan amiri her yerde görmek isteriz. eminim ben, böyleleri de vardı alanlarda. çok değildi, ama onları görmemek olmazdı.

cehepe'den ''olaylı'' şekilde ayrılan mustafa sarıgül'e emanet şişli'den görüntüler ise, tam bir ironi örneğiydi. yurttaşların büyük çoğunluğu '' güleryüzlü, temiz şişli '' yazısının altında ağlıyordu.. chp milletvekili ahmet ersin, bana göre günün konuşmasını yapıyordu ; "istanbul'da bugün sokağa çıkma yasağı uygulanıyor. kara ve deniz ulaşımı durduruldu. 12 eylül yönetiminin bile yapamadığını, bu hükümet yapmıştır... o pala bıyıklı emniyet müdürünü uyarıyorum. gün gelecek hesap sorulacak. 'orantılı güç kullanacağız' diyen vali'ye de buradan orantılı zeka kullanmanın önemini hatırlatıyorum". disk genel başkanı süleyman çelebi, disk binasının 2 kez kuşatıldığını, diğerinin 12 eylül döneminde olduğunu ancak, bugün yapılanların 12 eylül dönemini bile geçtiğini söylüyordu. 1.556 biber gazı kullanılıyor, sadece bir bölgeden 500 kişi gözaltına alınıyordu. bütün bunlar, olanları doğruluyordu.

disk genel başkanı süleyman çelebi, son olarak '' isterlerse geri adım attılar desinler, biz bugün bir faciayı önledik. şu an ölümlerden de bahsediyor olabilirdik.. '' dedi ya, ne kadar doğru dedi. ayakların baş olmaya çalıştığı bu günde(!), kıyameti andıran görüntüler, iyi ki - şükür ki - ölümle sonuçlanmadı. yoksa bunun altında kimse kalamazdı. 77'nin, 78'in failleri hala bulunamadı evet ama, güldal mumcu'nun zamanında mehmet ağar'a dediği gibi, ''duvarın altında kalmak'' da var.

demokrasinin ilkelerinin ''tazyikli su, cop, panzer'' olarak sayıldığı, hukuk devletinin yerini polis ve faşist devlete bıraktığı bu günde, emeğinin peşinden giden tüm yurttaşlara selam olsun..

((1 mayıs'ı işçi bayramı olmaktan uzaklaştırıp, polisle çatışma günü haline getiren, ne idüğü belirsiz insanlar için de lenin'in bir sözü var : '' genel olarak devrimci ve sosyalizm yandaşı ya da komünist olmak yetmez.'' ))

27 Nisan 2008 Pazar

rüya içinde rüya

ibo'ya.. 24/4/8

- o boya tutmaz!
- niyemiş?
- çünkü o bizim duvar boyamız!
- artık benim saç boyam.
- şımarık burjuva kızı!
- ben mi?
- insanın kendini bilmiyor olması ne kötü..
- bak, aynı cümle içinde iki farklı hakaret. şımarık, hadi neyse.. ama burjuva kızı?!
- burjuva kızı dediğim için sevinirsin sanmıştım.
- aksine sinirlendim.
- ahahaha. sinirlenince sakar da oluyorsun galiba?
- çok komik.
- '82 anayasası.. leninizmin ilkeleri.. özgürlük dünyası.. ben.. özür dilerim.
- önemli değil.
- nereye?
- saçımı boyamaya.

insan kalkar kalkmaz bir deftere -buişiçinözelolaraktayinettiğideftere- rüyasını yazınca her şey çok daha net oluyor.. 18 yıllık hayatının kendini bildiği tüm dönemlerinde kızıl saç için yanıp tutuşan bu nacizane -toprakolasıca- beden, rüyasında saçını turuncuya boyuyorken, boyamaya çalışırken buldu kendini..

tema poşetlerinden biri ağzına kadar turuncu boya dolu. saç boyası gibi durmuyor. duvar boyası gibi de durmuyor. ne olduğuna aldırmadan geminin tuvaletinde saçımı boyamaya çalışıyorum. kokudan çok rahatsız olduğum, ve kimseden bir şey saklama ihtiyacı içinde olmadığım için kapı ardına kadar açık. o'nunla da bu sayede tanışıyoruz zaten. tanışmak? hımm, doğru sözcük bu değil. karşılaşmak. hıh, bu daha iyi oldu. doğuştan muhalif olduğu için -bunoktadadenizbaykal'aselamederim- hemen karşı çıkmaya başlaması, karşıma çıkması kadar şaşırtıyor beni.

hani böyle olur ya rüyalarda, adamı avcunun içi kadar iyi tanıyorsundur ama kim olduğunu konduramıyorsundur. sesi, gözlükleri, saçları, boyu.. her bir şeysi tanıdık. ama yok, adı yok. -kadınınadıyok!-

o söylenedururken ben hala saçımı boyamaya çalışıyorum.

annemin stajımın ilk günü giymem için aldığı mavi giysi var üzerimde. yeşil ve bordoya abayı yakmadan önce mavi benim hayatımın rengiydi. o zamanlar babamla zevkimizin aynı olduğu ve yeri geldiğinde bu ittifaktan doğan gücü anneme karşı kullanmaktan büyük keyif aldığımız günlerdi. bazı arkadaşlarım mavi tutkumun türk oluşumdan geldiğini ileri sürerlerdi. bunu o'na söylemek istedim hep. tanıştığımız günden beri beni fazla milliyetçi bulurdu. o yüzden bunu söylemekten hep korktum. şimdi olsa, çatır çatır konuşurdum. oysa artık o'nun adı vardı, kendi yoktu.

mavi giysi gittikçe turuncu olmaya başlamıştı. dalga geçiyordu benimle.

- niye boyuyorsun ki saçını?
- bilmiyorum.
- her şeyi böyle nedensiz mi yaparsın?
- bazan.
- böyle daha iyi.
- çoğu şeyi bir nedene dayandırmam mı?
- hayır, saçların.
- sağol ama artık çok geç. bak, oldu bile.
- sen arkanı görmüyorsun.
- bir iş yaptıktan sonra mutlaka dönüp arkana bakar mısın?
- bazan.

hani böyle olur ya rüyalarda, adamı avcunun içi kadar iyi tanıyorsundur ama kim olduğunu konduramıyorsundur. sesi, gözlükleri, saçları, boyu.. her bir şeysi tanıdık. ama yok, adı yok. -kadınınadıyok!-

o söylenedururken ben nerede olduğumu anlamaya çalışıyorum.

annemin stajımın ilk günü giymem için aldığı mavi giysi var üzerimde. 2 temmuz 2006 günü de üzerimde mavi bir şey vardı. o zamanlar babamla zevkimizin aynı olduğu ve yeri geldiğinde bu ittifaktan doğan gücü anneme karşı kullanmaktan büyük keyif aldığımız günlerdi. bazı arkadaşlarım, o'na olan tutkumun mavi tutkumu çoktan geçtiğini ileri sürerlerdi. bunu o'na söylemek istedim hep. tanıştığımız günden beri beni fazla hayalperest bulurdu. o yüzden bunu söylemekten hep korktum. şimdi olsa, çatır çatır konuşurdum. oysa artık o'nun adı vardı, kendi yoktu.

ellerim gittikçe kötü kokmaya başlamıştı. takip ediyordu beni.

- nereye gidiyorsun?
- kolonyalı mendil alacağım.
- mendil geçirmez o lekeyi.
- ne geçirir peki?
- tiner filan.
- nerden bulucaz ki tineri gemide?
- bulamayacağız.
- kaldım yani böyle.
- neden- sonuç ilişkisi.
- mesaj alındı.
- gelsene, seni bizimkilerle tanıştırayım.

hani böyle olur ya rüyalarda, adamı avcunun içi kadar iyi tanıyorsundur ama kim olduğunu konduramıyorsundur. sesi, gözlükleri, saçları, boyu.. her bir şeysi tanıdık. ama yok, adı yok. -kadınınadıyok!-

o söylenedururken ben kiminle tanışacağımı anlamaya çalışıyorum.

annemin stajımın ilk günü giymem için aldığı mavi giysi var üzerimde. ''seni benim bütün arkadaşlarım biliyor, annem.. babam.. peki ya beni? söyledin mi birilerine, anlattın mı böyle böyle diye?'' diye çemkirdiğim o gün, ''o kadar da hödük değilim.. ne sanıyorsun ki sen beni? benim de bütün arkadaşlarım biliyor seni, annem.. ablam..'' diye cevap verdiği o gün de üzerimde mavi bir şey vardı. ben bir gün, aramızdaki yüzlerce kilometreye rağmen ailesi ve arkadaşlarıyla tanışabileceğimi hayal ederdim, üzerimde sevdiği mavi elbisemle. bazı arkadaşlarım o'na olan bağlılığımın maviye olan sadakatimi çoktan geçtiğini ileri sürerlerdi. bunu o'na söylemek istedim hep. tanıştığımız günden beri beni fazla takıntılı bulurdu. o yüzden bunu söylemekten hep korktum. şimdi olsa, çatır çatır konuşurdum. oysa artık o'nun adı vardı, kendi yoktu.

kafam gittikçe karışmaya başlamıştı. ellerimden tutmuş, sürüklüyordu beni.

- işte bunlar da bizimkiler.
- selam olsun.
- koca gemide yine bulmuşsun bir yoldaş.
- beni gittikçe şaşırtıyor.
- iyi mi kötü mü?
- iyi, hem de çok iyi.
- sevindim.
- nerde kalıyorsun?
- yurtta.
- yemek yeme.
- niyemiş?
- faşistler saldırır.

annemin stajımın ilk günü giymem için aldığı mavi giysi yoktu artık üzerimde. adana'nın çatır çatır sıcaklarından birinde ''baba, ben parka istiyorum!'' diye kendimden eminleştiğim o gün, babamın ''olmaz'' diyerek beni bozduğu o günden beri üzerimde olan parka vardı artık üzerimde. ben, o kadar emindim ki kalbimin hep yükselen atışlarının kanımızı sol yumruğumuza pompalayacağından.. o kadar emindim ki ''yoldaş''lığımızın davadan öteye hayata taşacağından.. o kadar emindim ki, fidel ve chavez işbirliği ile hazırlanan devrim nikahında saçma salak gelinlikler yerine parka giyeceğimden.. bazı arkadaşlarım o'na olan inancımın, davaya inancımı çoktan geçtiğini ileri sürerlerdi. bunu o'na söylemek istedim hep. tanıştığımız günden beri beni fazla inançlı bulurdu. ama ben bunu o'na söyledim. şimdi olsa, köşe bucak saklardım inancımı aortumun en derinine. oysa artık o'nun adı vardı, kendi yoktu.

kendime güvenim gelmeye başlamıştı. düşüncelerimi almış, yanıtlıyordu beni.

- dehaşkape-ce'li!
- hayır hayır.. burada birsürü hata var. dehekepe-ce olmalı.
- ne diyor abi bu?
- ya o biraz türkçe manyağı. ayrı yazılması gereken de'ler, ki'ler, mi'ler, k'nin okunuşu filan.
- ben bununla övünüyorum.
- bu öyle bir cins ki, kapesese'ye kepesese der. sonracığıma okese, seseke, teseke.
- pkk?
- o her zaman pekaka kalacak!
- ya nereye gidiyorsun ki şimdi?
- gemiyi dolaşacağım biraz.

annemin stajımın ilk günü giymem için aldığı mavi giysi yok artık üzerimde. ankara'nın bozkır kokan sıcaklarından birinde üzerimde parkayla kızılay'ın oralarda mehepe ile kim olduğunu hala bilmediğim bir grubun kavgasına tanıklık ettiğim, hatta kavganın içine sürüklendiğim o gün (*).. artık çatışmaların ortasındaki sevimli çocuk yüzü olamayacağımı anladığım o gün.. ibo ve özgür sayesinde kendimi hayatta bulduğum o gün.. dudağımdan akan sıcak kanı gözyaşıma katık edip hala o'nun için ağladığım o gün.. ibo'nun başımı göğsüne yaslayıp sanki her şeyi biliyormuş gibi vega'dan ankara'yı söylediği o gün.. özgür'ün elimizden tutup bizi ankara'nın arka sokaklarında kaybettiği, yolumuzu bulmak için ibo'nun ''şarkı söyleyelim'' dediği ve hepbir ağızdan ''çav bella''yı söylediğimiz o gün.. bazı arkadaşlarım o'na olan güvenimin, kendime olan güvenimi çoktan geçtiğini ileri sürerlerdi. bunu o'na söylemek istedim hep. tanıştığımız günden beri beni fazla ''girişimci'' bulurdu. ama ben bunu o'na söyledim. şimdi olsa, köşe bucak saklardım kanımı dudağımın en ince damarına. oysa artık o'nun adı vardı, kendi yoktu.

gemide dolaşmak iyi gelmeye başlamıştı. aniden çıktı karşıma, oturttu beni.

- niye sinirlendin?
- bilmiyorum.
- bu da nedeni olmadan yaptığın şeylerden biri mi?
- galiba.
- böyle daha iyi.
- nedene dayandırmadan yaptıklarımın çok oluşu mu?
- hayır, duruşun.
- sağol ama artık çok geç. bak, değiştim bile.
- sen için görmüyorsun.
- birini tanımak ya da sevmek için onun içine mi bakarsın?
- galiba.

hani böyle olur ya rüyalarda, adamı avcunun içi kadar iyi tanıyorsundur ama kim olduğunu konduramıyorsundur. sesi, gözlükleri, saçları, boyu.. her bir şeysi tanıdık. artık biliyorum kim olduğunu.

rüyanın sonunda faşistler gemiye saldırıyor. hem de ben yemek yerken. o orada değil. bu sefer ibo ve özgür de yok. saçlarım tuhaf bir renkte. annemin stajımın ilk günü giymem için aldığı mavi giysi var üzerimde. onun üzerinde de parkam. en sevdiğim renk mavi değil artık. o da yok artık hayatımda. ibo'ya verdiğim sözü de tutamadım. özgür ile bazen istanbul- ankara arası eylemleri konuşuyoruz. ankara'nın bozkır sıcaklığı yok telefonda. 14 kasım 2007'den beri telefonlar hep buz. o yok çünkü artık hayatımda. her şeyin altında bir neden arayan adam bir değişmeyen. -nekonuda?- oysa ibo değişti. özgür eskisi gibi değil. annem stajımın ilk günü için kıyafet almayı bıraktı. babamla zevklerimiz artık taban tabana zıt.

ben.. bilemiyorum.

- değiştim mi?
- galiba.
- memnun muyum?
- bazan.


(*) = arbedeye isteyerek katılmadım. yoldan geçen sivilken, aslında sivrilen olduğumu ancak ibo ve özgür sayesinde fark edebildim..

17 Nisan 2008 Perşembe

zamanın yarası

tez zamanda çok şey olur bazen.
bazen böyle birden bire yaralanıveririz. ama her yara iyileşir. eninde sonunda kabuk bağlar. üstünü kapatır. gözlerden saklanır.
çünkü hiçbir yara görülmek istemez. (*)

bazen, ne yaparsan yap, olmaz. herkesin '' zaman, her şeyin ilacıdır. '' dediği bir dönemde zaman adeta senin aleyhine işliyor gibidir. yani sen öyle sanırsın. sanmak istersin. bu dönemlerde o yarayı kapatmaya hazır olmadığın içindir. bu, gidenin geri geleceğine olan inancını koruduğun içindir. sen gidenin, geleceğine inandıkça tutmaz kabuk, sürekli kanar. çünkü sen sürekli kanatırsın yüreğini. kanı gözyaşıyla temizleyebileceğini düşünürsün. oysa, temizlemeye yetmez gözyaşı kanı. tendürdiyot gerekir. tendürdiyot, acıyla alır acını. yakar. gidenin yaktığı gibi. yıkar, tendürdiyot kiri. gidenin seni yıktığı gibi.

bir gün, bir an duruşu gibi, anlarsın yaptıkların kaybetmemek için gidenin yüzündeki anlık tebessümü. anlarsın, biter her şey. anlarsın, giden gelmeyecek. anlarsın, o seni hiç anlamadı. bunu anladığın an biter her şey.

aşk, roma hukukundaki ayni akitler gibidir. anlaşmak yetmez. rıza göstermek gerekir. kişilerin karşılıklı ve birbirine uygun irade beyanlarıdır gerekli olan. işte bu yüzden, platonik aşk, aşk değildir. belki bir masumiyet -fotoğraflarda eskiyip solacak-, belki bir saflık. ama aşk değil.

romalılar der ki '' hiçkimse hakkından fazlasına sahip olamaz. hakkından fazlasını devredemez. '' aşk da böyledir. sen hakkından fazlasını alamazsın. genellikle rıza gösterdiğin de budur. sen hak ettiğinin altında değer görmeye rıza gösterirsin. çünkü senin anlaşman -önce kendinle- onu her koşulda hayatında istemektir.

yine roma hukuku'nun klasik döneminde herkes bütün kusurlarından sorumlu tutulur. (omnis culpa) kişi burada kendisinden beklenen özeni ve dikkati göstermediği için sorumludur. en hafif ihmalinden bile. aşkta da böyledir. sen, kendinden beklenen dikkat ve özeni gösterdiğin halde, karşındakinin beklentilerine cevap veremediğin için sorum(n)lu olursun.

bu kadar uzak bir yere gelip, hayalkırıklığı aramaya değer miydi? (*)

dedim ya, sen çiziyorsun kaderini. baştan anlaşıyorsun her şeyiyle. kabulleniyorsun. rıza öyle bir sözcük ki, kabul onun yanından bile geçemez. kabul'de tamam anlamı var, rıza'da ise gönül. rıza, önemli bir sözcük. etkili.

unutmak göz temizliğidir. her bahar yapılmalıdır. unutmazsak yaşayamayız. unutmazsak, yaşatmayız. (*)

bahar temizliği gibi yapılmalı unutmak. dipköşe. dibe vura vura dip olduğun günlere, aklının köşelerine kadar nüfuz eden o gidene inat. akdin emredici niteliğine aykırı teşkil etmeyecek şekilde. tek başına ayakların üzerinde durabildiğini kendine ispatlayana kadar, yıkılsa bile kainat.

ben başka bir dünyanın imla kuralıyım der ece temelkuran. ben başka bir dünyanın noktalama işaretiyim.

inatla devam etmek isterken bir şeye delicesine, aşkın önünde saygıyla eğilip bükülmüşken bir virgül gibi.. giden henüz gitmeden kaldırıyor beni, tutuyor ellerimi. böyle olmaz, devam edemeyiz derken gitmeye hazırlanan buluyorum kendimi bir ünlem gibi. ısrarla yalvarıyorum gururumu ayaklar altına alırcasına, gözleri önünde hayranlıkla eriyip bitmişken iki nokta gibi.. giden henüz gitmeden kaldırıyor beni, tutuyor ellerimi. kalk, bitti, buraya kadarmış derken gitmeye hazır kişi çoktan gitmiş buluyorum üzerinde emanet duran gözümü bir nokta gibi.

ya hafızayı hatıralardan uzaklaştırmak lazımdı, ya da hatıraları ait oldukları zamandan. aksi takdirde acıtırdı geçmiş, boş yere yaralardı insanı. (*)

bazen, ne yaparsan yap, olmaz. herkesin '' zaman, her şeyin ilacıdır. '' dediği bir dönemde zaman adeta senin aleyhine işliyor gibidir. yani sen öyle sanırsın. sanmak istersin. bu dönemlerde o yarayı kapatmaya hazır olmadığın içindir. bu, gidenin geri geleceğine olan inancını koruduğun içindir. sen gidenin, geleceğine inandıkça tutmaz kabuk, sürekli kanar. çünkü sen sürekli kanatırsın yüreğini. kanı gözyaşıyla temizleyebileceğini düşünürsün. oysa, temizlemeye yetmez gözyaşı kanı. tendürdiyot gerekir. tendürdiyot, acıyla alır acını. yakar. gidenin yaktığı gibi. yıkar, tendürdiyot kiri. gidenin seni yıktığı gibi.

kimse, sakın bahsetmesin yalnızlığın kekremsi tadından.

ölüverme diye sen, gidiyorum ben.

hamiş: (*) kısımlar elif şafak'a aittir.

15 Nisan 2008 Salı

2 Nisan 2008 Çarşamba

ben iyiyim!

- ee, naber? nasılsın?

- komünist parti manifestosu gibi.



her şey bu soru ve cevapla başladı.



neymiş efendim, iyi değilmişim. ne münasebetli efem? gayet iyiyim, ekşi sözlük olsun yıldızlı şükela olurdum.



- ayeee (benancada anne, fıratçada karşımıza eneee olarak çıkabilme potansiyeline sahip)

- efem canım?

- ayee ben çanakkale'ye gidiyorum.

- aaa üniversite gezisi mi?

- gibi.

- ne demek gibi?

- şimdi şöyle oluyor, kaz ve madra dağlarında altın arayanları ve onlara destek olan hükümeti ve bu vesileyle kyoto^yu imzalamayan kendini bilmez ülkeleri protesto etmeye. miting var. kadıköy ve taksim^den otobüs kalkıyor.

- cam kenarı alsaydın bari bileti.

- artık nereye oturursam.

- bak bir de ciddi ciddi yer beğeniyor kendine ya.

- ne var ayee ya?

- olmaz, gitme.

- niyeee?

- çünkü bilmediğimiz etmediğimiz yer. tanımadığım insanlarla. bir de miting. daha reşit olmadın sen.

- anne allasen ya. üniversite gezisi olsaydı da bilmediğimiz etmediğimiz bir yere bilmediğin etmediğin insanlarla ve reşit olmamışken gidecektim. ne var ki bunda?

- gözaltına filan alırsın. gurbet ellerde mapuslara mı düşücen kız başına?

- al işte. seksist zihni-et. erkek olsam mapuslara düşmem doğal mı karşılanacaktı? kaldı ki, hapse girmem ben, sabi koğuşuna atarlar beni.

- ay deli manyağın dediğine bak. bi kere de hayırlı bi şey çıksın ağzından. öyle sağa sola optimist diye yazmakla olmuyor bu işler han^fendi.

- a? nasıl yani? nereye yazıyorum ki?

- sanki bilmiyoruz.

- yaa, ama bi saniyee ?!?



...



bu konuşmadan sonra annemle konuşmalarımızda bir değişiklik oldu. zaten her bokumu anlatırdım. şimdi tüm bunların boş yere olduğunu anladım. çünkü kadın zaten her şeyi okuyormuş. olsun, çiftdikiş oluyordur ona da.



- daha dün elinde başka kitap yok muydu senin?

- evet, bitti o.

- buna ne zaman başladın?

- sabah.

- günde bi kitap falan mı bitiriyorsun sen?

- okuyoruz işte. niye noldu sabah sabah sorguya çeker gibi??

- yok sorgu değil de, ne bilim, nasıl vakit buluyorsun?

- sabah ve akşam otobüste, ders aralarında, canım sıkılınca. öyle yani.

- hımm..



hımm nedir abi ya? allasen. hımm nedir? bir insan bu 4 harften oluşan ama hiçbir anlam ifade etmeyen bu sözcükle olayı nasıl sonlandırabilir? bünyede yaratması beklenen tahribat nedir? ne amaçla, kimler tarafından, nasıl kullanılır?



- evet, şimdi marbury madison kararıyla ilgili pratiği yapıyoruz. okuyan ve anlatmak isteyen?

- marbury madison kararı abd'de anayasa yargısının hatta denetiminin başlangıcı olarak sayılan ......

...

...

..



hebele hübele.

- benandı diğ mi?

- evet.



**



- oha kızım, hocadan daha iyi anlattın.

- eyvallah cınım (:

- tebrik ediyorum canım valla.



**



- pratik almışsın?

- evet.

- çalışmışsın?

- evet.

- bize niye almadın?

- gelmemiştiniz o gün.

- bari bize de anlatsaydın!

- ya pardon ama böyle bir işle görevlendirildiğimi bilmiyordum.

- kendimi bütün bir ders salak gibi hissettim. sen anlattın, biz orada öylece oturduk, seni dinledik.

- burdan çıkarmam gereken sonuç nedir?

- hiçbir şey.

- bence de.



**

- benan sanırım az önce verdiğim tepki biraz fazlaydı.

- kader kısmet.

- özür dilerim.

- mukadderat.

- yapma işte şöyle, evet, abarttım biraz.

- nah buramızda ne yazıldıysa o.

- kızmadın diğ mi bana?

- takdir-i ilahi.

- özür dilerim bak gerçekten, biz kantine iniyoruz, gelecek misin?

- onu kimse bilemez.



sen adama en yakın arkadaşlarımdan biri de, adam senin derste kalkıp 2 cümle kurmanı kıskansın. ve bundaki salaklığı hissetmemiş olmanın verdiği salaklıkla, bir de salak gibi gelip tüm ders kendimi salak gibi hissediyorum desin. salak ya.



- ayy benan şu tiplere bak.

- ayh caanım. ahtapot gibiler. çocuk kızı öyle bir sarmış ki kızın akciğeri birazdan dışarı pörtecek. kız nefes alamıyor, ahaha doğa kıza bak morardı. ölecek. hayrına gidip bi ayırsak mı şunları?



**



- aşkım ya.

- canım, söylee.

- çok seviyorum seni.

- beeen deeee!



**



- ayh.. vıcık vıcık. bunlar kesin daha yeni başlamışlar. bikaç ay sonra görürüm ben onları.

- öyle deme, amma karamsarsın.

- hiç de bile. gayet optimist bir insanım. iyimserliğimin yanında gerçekçiyim. bunun yanında ilerigörüşlüyüm.

- çok da mütevazisin.

- kahr-ı bela! lanet olsun adamım!

- heeey.. biz bu kasabada yabancıları sevmeyiz!

- bilmukabele dostum!



evet, yok sevgilim! memnun muyum? fazlasıyla. valla bak. öyle böyle değil. zırt pırt mesaj atmak zorunda değilim. saatler süren telefon konuşmalarında radyasyona maruz kalmak zorunda hiç değilim. bilgisayara girip anlamsız anlamsız saatlerce konuşmak hiç hiç zorunda değilim. dersimi çalışır, eylemlerime gider, kurslarıma gider, bol bol okurum, yazarım. ohh. daha güzeli var mı ya?



hıı, evet.



eyleme de kursa da okula da sinemaya da tek başıma gitmek zorundayım. alışverişi tek başına yapmak zorunda kalabilirim. bir kitabı çok beğendiğimde ya da bir filmde bir sahneye vurulduğumda bunu en fazla arkadaşımla paylaşabilir ve çoğu zaman içime atabilirim. doğum günlerimi çok yakın ve yakınmış gibi görünüp aslında ışıkyılı uzakta seyreden arkadaşlarımla kutlayabilirim. sokaklarda, kalabalık istanbul sokaklarında, tek başıma yürümek zorunda kalabilirim. sadece kendime şarkı söylüyor olabilirim. geçmişte yaşadıklarım, şu an yaşadıklarım ve ileride yaşayacaklarım ya da asla ama asla yaşanamayacak olan -ütopik- şeyler hakkında sadeece kendimin duyabileceği seste yazabilirim. marx^ı engels^i hat(z)medip, ecetem^de kendimi bulup, elif şafak^ta betimlerlemelerde kaybolup, bulduğum her kitapta bir paragraf bir satır bir cümle bir sözcük bir hece bir harf olabilmek için yaşıyor olabilirim. sadece bir hukukçu değil, hukukşinast bir insan olup, anayasa kürsüsünde rüştümü ıspatlamak için nefes alıyor ve bunu kimseye anlatamıyor olabilirim.



ama ben iyiyim.



mutlu muyum? huzurlu muyum?



bilmem.



ama ben iyiyim.



mükemmel miyim? bir elmanın diğer yarısı mıyım?



bilmem.



ama ben iyiyim.



farklı mıyım? yolumda mıyım? bilmem.



sadece iyiyim.



iyi.