bütün terazi burcu erkekleri dengesizdir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bütün terazi burcu erkekleri dengesizdir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Ağustos 2008 Salı

vasi

bi insan bu kadar teknoloci özürlüsü olursa böyle olur tabi. boş yere 24 saatten fazladır bekliyorum, en önemli şeyi yapmamışım.. nasıl yapılacağını da bilmiyorum.

bence isviçrenin bazı kantonlarındaki ve ingilteredeki kanun hazırlıkları gibi hazırlanmalı internet sayfaları. en gerizekalı insanın bile okuduğunda anlaması lazım. bu hikayedeki en gerizekalı benim. evet.

**
bak burdan vasiyet ediyorum, annemlere söylesem ''ne o biz seni her özlediğimizde kalkıp ankara'ya mı gidecez?'' diyecekler biliyorum, ankara karşıyaka mezarlığı'na gömün beni.

**
- ya kaybettim sanırım o kağıdı ben.
- aferin aferin. kendini ne zaman kaybedeceksin acaba çok merak ediyorum.
- işte yeniden başladık.
- başlarız tabi.. yarın bi gün insanlar sana kendilerini, çoluklarını çocuklarını, işlerini ne biliyim nüfus cüzdanlarını, önemli evraklarını filan emanet edecekler. onları da mı kaybedeceksin?
- anne o kağıdın üstünde sadece ilaç ismi yazıyordu. sen de ben de biliyoruz ilacın adını. niye panik yaptın ki bu kadar?
- oldu. nüfus cüzdanını kaybettiğinde de adama dersin artık, kaybettim olsun yenisini çıkartırız zaten üstündeki her şeyi biliyordunuz diye.
- ayh. tamam anne. evet anne. haklısın anne. benden avukat olmaz. müvekkilerimin hayatını karartırım. o yüzden akademisyen oliyim ben.
- yine geldik oraya ya. banka avukatı ol?
- sendika avukatı olayım?
- git kağıdı bul git yürü.

^^
- soljenitsin ölmüş.
- o kim?
- bilmiyor musun?
- hayır.
- hukukta birinci sınıfı bitirdin ya.

^^
- koskoca kız oldun hala bunları mı izliyorsun?
- yaşla ne alakası var ki?
- hukuk fakültesi öğrencisi de bunları izlerse..
- bunlar dediğin tom ve jerry be.
- sonuçta çizgi film.

^^
- ha, hasu, benan var.
- benan kim?
- o da bi arkadaşımız.
- ne okuyor?
- hukuk
- tamam kal o zaman.

al çarp yere ya..

**
ya bu ışık denen hatırla sevgili sakini işkence gördükten sonra bile güzel kalabiliyor ya daha bir şey demiyorum..

**
rica ediyorum benle konuşurken samimi olun bak.. öyle soğuk soğuk yazacaksanız, konuşacaksınız hiç yazmayın konuşmayın daha iyi. karaciğerden midir nedir pek bi asabi alıngan ve paranoyak oldum. etenşın.

**
karaciğer cephesinde de yeni gelişmeler var.. hadi hayırlısı.

**
why so serious? geliyorum bebeeğeem.

2 Ağustos 2008 Cumartesi

quando? tonight! where? our house!







şöyle ki, okan bayülgen'in girebileceği en iyi formdur bu form. gözlüksüz hali tabi ki. zira güneş gözlüğü dünya'nın en gereksiz şeyleri listesinde başı çekebilir. neyse, yakın vadede okan beyden yeni bir program dışında saçını sakalını biraz daha uzatmasını istiyoruz.
**
sıfır ile dokuz arasındaki (dokuz dahil) her rakam bir sayısıdır ; lakin her sayı bir rakam değildir. tutup 47 için rakam demeyin. ilkokula geri dönmeyelim yoksa ''okuduğumuzu anladık mı?''lara, ahmet buhan psikopatına ve zihinden problemler zırvalarına da dönmek zorunda kalırız ki bu da '80 darbesinin ülke içinde yarattığı ''50 yıl geriye gitme'' durumunu sil baştan yaşatır mazallah. kulağını çek, tahtaya vur.
**
lisede hangi alanı seçmiş olursak olalım biliyoruz ki ''yunus balığı'' diye bir şey yok. neden? çünkü bu sevimli yaratıklar balık değil, memeli. evet. bir açıköğretim biyoloji dersinde daha görüşmek dileğiyle, esenlikle..
**
'' rock on broadway '' e gitmek istiyorum.. geçen sene de rock müzikalleri'ne gitmek istemiştim ama gidememiştim malesef. bu sene de gidemeyeceğim kuvvetle muhtemel fransızca yüzünden. 14 ağustos'taki kursa gitmesem, cuma cumartesi pazar istanbul'da kalsam, pazartesi akşam binsem, salı sabah burda olsam, uyusam, öğleden sonra da kursa gitsem.. konser fonu parası tüm bunları karşılayamaz tabi. otbüs bileti parası var bi de bunun. ayrıca saat 9'da harbiye'de başlayacak konserden nasıl dönmeyi düşünüyorsun canım? diye de sormak istiyorum kendime. gerçi ben geceyarısı travis konserinden beşiktaş'a tek gidip, o iğrenç yokuşu ve salak dolamaçları geçip mario'nun prensesin şatosuna gidişi gibi gitmiştim eve ama o süre zarfında yaşadığım yusuf yusufu hatırlayıp kendimi gaza getirmemeliyim. doğan duru, pamela ve fadik atasoy üçlüsünü düşündükçe gaza geliyorum tekrar ama üçün birini alacağım yine artık. kısmet tabi.
ben gidemiyorum sen git, al;
**
ağlarken ve kusarken (bile) de güzel olabilen kadınlara acayip imreniyorum bilok!
**
- özleye özleye kavuştuk birbirimize..
**
antep burması denen bir şey var insanda ne aşk acısı, ne adet sancısı, ne kist, ne karaciğer ne özlem, ne dert, ne bir şey bırakıyor.. allah'ım mucizevi bir lezzet. inanılmaz bir tad. yemeden ölünmemesi gereken bir şey. kesinlikle.
**
15 ağustos'ta harbiye'de duman çıkıyormuş, 75 yetale lan fiyatlar. şaka gibi. hey yavrum hey, 15 yetale vermeyi çok bulup gitmediğimiz günleri de bilirim ben.. şimdi istanbul'da 35 yetale'den aşağı çıkmıyor duman da 75 yetale de çok be canım. valla verilmez. ben travis'e verdim o parayı. üstüne mor ve ötesi ve sakin izledim. bi de bisürü adam gördüm üstüne bonus. ohoo..
**
sabah çok alakasız bir yerde artık bulmaktan ümidimi kestiğim yüzüğümü buldum. derken üstüne bi de şahane bir şarkı buldum klasörde. hemen paylaşıyorum;
I'll light the fire, while you place the flowers In the vase that you bought today. Staring at the fire for hours and hours, While I listen to you play your love songs All night long for me, only for me. Our house, is a very, very, very fine house. With two cats in the yard, Life used to be so hard, Now everything is easy 'cause of you. Come to me now, and rest your head for just five minutes, Everything is done. Such a cozy room, the windows are illuminated By the evening sunshine through them, Fiery gems for you, only for you. Our house, is a very, very, very fine house. With two cats in the yard, Life used to be so hard, Now everything is easy 'cause of you.
çogüzel şarkı ya. sözlere bak. sabahtan beri ninni niyetine dinliyorum.
**
saba tümer ayşe arman'a röportaj vermiş. al oku. benim şahsen bütün fikirlerim değişti. ne diyeceğimi bilemedim.
**
biri bana great expectations filmini alsın.
**
blonde redhead'e saygı gecesi düzenliycem.
**
iki süper şarkıyı birleştirmek sureyitlen hayatımı özetliyorum;
- quando?
- tonight!
**
an itibariyle bir kez daha anlamış bulunuyorum ki 5 dakkada değişir bütün işler..

30 Temmuz 2008 Çarşamba

müstehaktır, evet. hıhı.

dün gece bi romantik komedi izledim, ne romantik bi şey buldum içinde (hıı ondan ağladın mal gibi) ne de komik. film iki saate yakın sürdü, tebessüm ettiğimi bile hatırlamıyorum. filmden beklediklerimin onda birini bile alamadım. bir cümle hariç.

'' arada fiziksel temas olmadan da bir kadın bir erkeği büyüleyebilir.. ''

ayrıca romantik komedi dediğimiz filmlerde mutlu son vardır. kadınla adam bi sürü kötü şey yaşar, ayrı kalır, sonra kavuştak yapar ve sonsuza dek mutlu yaşarlar. bunda adam gitti başka kadınla evlendi, üstelik pislik herif nikah kıyılırken o unutamadığı kadını anlattı mikrofondan davetlilere. gerizekalı çocuk bırakıp gitsene kadına. anlat güzelce nikah masasında bıraktığına da git işte ötekine. o da orda zırlak zırlak bekliyor kucağında çocuğuyla. yok ama serde bi salaklık olduğu için evlendi tabi mal o kadınla. hıh, şimdi hem o mutsuz hem de kadın. hem de diğer kadın. allam ya. böyle adam, böyle romantik komedi mi olur!?

*
akepe (ak parti değil canım, akepe) kapatılmadı. bu 99. entarim. 100. entarimi buna ayırıcam. ya da bi sonrakini. anayasa <3

*
yasemin mori bende stüdyoya kapanıp çıkmama isteği uyandırıyor.

*
^ and you can't change the way she feels but you could put your arms around her ^

*
ateve ekranlarında yeni bir dizi başlıyormuş, adı ''talih kuşu''. tanıtımlarda şöyle bir cümle geçiyor.
'' aklın bittiği yerde iki şey başlar; biri talih diğeri aşk.. ''

pek sevgili ateve insanları soruyorum, benim aklım başımdan gideli çok oluyor ama yerine ne talih geliyor ne de aşk.. napmalıyım? noğlur yardımcı olun memedali bey!

*
gün geçmiyor ki bu narin beden hastane koridorlarını arşınlamaktan biiiitap düşmesin.. aynı hastane yolunu bir gün içinde 4 kere teperek kendi rekorumu da kırmış bulunuyorum gün itibariyle.. tebrik ediyorum kendimi. 28.2 mm'lik çatlamış halde bulunan fliküler kistimin iyi mi kötü mü olduğunu tespit edemedikleri gibi bir de karaciğer çıkardılar başıma.. hepatit a'dan siroz'a uzanan geniş bir liste var önümde. bugün hiç yoktan 2 tüp daha kan verdim, yarın sabahın köründe teee öbür tarafa gidip makus kaderimle yüzleşeceğim. annem geçen sene bana yanlışlıkla verilen ilacın karaciğerimi olumsuz etkilediğini düşünüyor. düşününce o'na hak vermekten başka bir şey yapamıyorum çünkü na bu 17.5 yıllık hayatımda daha bi fırt sigara içmedim, alkol dediğin şey zati tadımlık. e? havuç filan da yerim ben bolca, gözler 5.5 olduktan sonra neye yarayacaksa allaan meyvesinden mucize ummak.. öyle işte. karaciğer dışında yine aynı şeyleri duyduk, sabahın köründe kalkmamız o iğrenç hastane kokusunu içimizde hissetmemiz ve bi de üstüne para bayılmamız da tuz biber oldu. '' ablacım sende bir şey var, ama bu sonuçlardan ne olduğu anlaşılmıyor.. yani bakıyoruz, bak gel sen de bak, görüyor musun? şu değerler olması gereken aralık. senin bu değerlerin normal değil. ama bazı değerlerin çok normal. şüphelendiğimiz bulgulara kesinlik kazandırmamıza engel oluyor bu sonuçlar. biz bir kan testi daha alalım, bakalım karaciğere. oradan bi sonuca varalım. tamam mı ablacım? aslında sağlıklısın.. bi şeyin yok gibi.'' gibi mi? gibi nedir ya.. aman çok da fi-fi yani. esas rencide edici nokta şu tahlil sonuçlarının üstünde '' müstehaktır '' yazıyor. şimdi ben bu hastanelerden boş yere mi nefret ediyorum? bence çok haklıyım. esas onlara müstehak be. hıh.

*
^ and i love the thought of coming home to you even if i know we can't make it... ^

*
o değil de ben bu hastane işlerini tek bi adam mutlu olsun diye göze aldım. bu işlere bi o'nun için razı oldum. bu adam benim kistimi biliyor mu? biliyor. bugün bu kistin sonucunun ne olacağının söyleneceğini biliyor mu? biliyor. doktorun test sonuçlarını açıklayacağını biliyor mu? biliyor. e peki o zaman ben bu adamın hangi cehennemde olduğunu niye bilmiyorum? adamın da sanki çok umrundaydı senin test sonuçların.. mal. gittiğinle bi halt öğrenemeden geldiğinle yine kaldın işte bu bilgisayarın önünde böyle. valla müstehak sana. beyinsiz.

*
- barıştıktan sonra söylenebilecek en ağır söz
- meğer alışmışım ben sensizliğe.. hiç barışmasak da olurmuş.

*
canım deli gibi kumru istiyor.. ben niye o kumruyu burada yiyim ki? gider izmir'de yer gelirim. bi koşu. hatta bi hafta sonra alkol ve makyaj yasağım da kalkıyor. (parlak kornea sen nelere kadirsin!) o zaman bunu kordon'da kutlarım da bi güzel. kafamız da güzel olur. belki biz de güzel oluruz? orasını kimse bilemeez.. allah büyük. amin.

*
yarın allah'ın izniyle bi kına aliyim de artık bi kızıl olayım..

*
laik, elit, kemalist, troçkist, leninst, muhafazakar, stalinst olmak gibi özelliklerim vardı benim, bugün birileri benim gibiler bir şey daha demiş; ''laik ateist agnostik aczmendi musveddeleri'' . evet ben de ne eksik diye düşünüyordum.. şimdi tam bir orta yolcu oldum, mutluyum! töbe ya. (bu töbe ateist kimliğime zarar veriyor gibi ama nolacak canım, aa..)

*
şeyi fark ettim ben mesela bu yazıya saat 9 gibi filan başladım diyelim, ama bak şuan saat 23.25 hala yazıp yollayamadım, ama yollama saati olarak 9 gibiyi gösteriyor. 23.25'i göstermeyecek yani şimdi yollasam. çosaçma.

*
'' ben güzelim kadınlar berbat! ''

*
bugün otbüste de duydum, sözlükte de okudum, bizzat kendim için de duydum.. vedat özdemiroğlu tandansı yakalamak istiyorum vee ''azalmasın, direk bitsin!'' diyorum birilerine ''ama yani senin gibi seven.. zor..'' demeyin! size ne lan? ona ne? bana ne? bi halta mı yarıyor sanki.. bak zorla karaciğerimin değerlerini yükseltiyorsunuz, ayıp. yok ayıp değildi. müstehaktı. evet.

28 Temmuz 2008 Pazartesi

bir gün mutlaka

gidip yalvardım gece gece yine. bu sefer sonuç aldım. kitaplarımı, cdlerimi, kutularımı, yazdıklarımı, kendimi ve birkaç parça eşyamı alıp yanına taşındım. şaşırtıcı derecede iyiyiz ve bu beni çok korkutuyor. çünkü biz hiç ''şaşırtıcı derecede iyi'' olmadık iki gün üst üste.. evin penceresinden bakıyorum dışarı, bi sürü kartondan yer yatağı. bir evdeki en gereksiz şeylerin nevresim takımı ve perde olduğunu o an gözardı ederek perdeyi kapatıyorum, özenerek serdiğim temiz çarşaflara bakarak. mutfağa gidiyorum, küçük dolaptan çıkarttığım yemeği ocağa koyuyorum. ''ben yemeyeceğim'' diyor bir yandan dolapta bir şeyler ararken. aradığı şey her ne ise bulamıyor. yanımda sigara içmemesinin verdiği sinir, aradığı şey her ne ise onu bulamamasıyla artıyor. odasına gidiyor hızlı adımlarla. sinirden yemeği ocaktan alıp çöpe boşaltmak istiyorum. yapamıyorum. dolaba geri koyuyorum. birbirimizden habersiz birkaç saat geçiriyoruz ayrı odalarda. odasını dumanaltına çevirmiş kitap okuduğundan, okuduklarını bir taraflara not aldığından eminim. en azından evde diye içim rahat. hiçbiri uzun sürmeyen yığınla şey yapıyorum buarada. saate bakıyorum, ikiyi geçmiş. çıkıyor odasından. heyecanlanıyorum. ''dışarı çıkalım mı?'' diye soruyor. nasılsa olsa o gelmeden uyuyamayacağım enazından o'nun yanında olurum diye ''tamam'' diyorum bir an. bir an bunları düşünerek. yolüstü çorbacılarından birine giriyoruz. o çorba içiyor, ben o'na bakıyorum. kalkalım diyor, kalkıyoruz. benim nafile çabalarım dışında hiç konuşmuyoruz. sabah sabah açık bakkal arıyoruz sokaklarda. bulmak için epey yürümemiz gerekiyor, nihayetinde buluyoruz da. ben kendime sakız alıyorum, o da bira ve sigara. birden dolapta aradığı şeyin bira olduğunu fark ediyorum, bana da içip içmeyeceğimi sorarken. teşekkür ediyorum tüm şirinliğimle. fark etmiyor bile. bozuluyorum. bakkal içerideki havayı biraz olsun soğutan ama biralardan elde edilecek maksimum faydayı düşüren o açık buzdolabı kapağına ve göz ucuyla da ''kapat şunu artık'' dercesine o'na bakıyor. şirinliğin bile fayda etmediğini anladığımdan hafif telaşlı hafif sinirli ''hadi'' diyorum. anlamıyor bile neden ''hadi'' dediğimi, sigaraya bir an önce sarılmak için hızla kapatıyor dolabı. parayı uzatıyor, çıkıyoruz. yolda birkaç kez elini tutmak gibi başarısız darbe girişimlerim oluyor. ''bütün darbeciler yargılanmalı'' der gibi bakıyor gözleri, korkuyorum. sigarayı içisini izliyorum. elimi o sigarayı tuttuğu gibi tutmayalı ne kadar zaman olduğunu hesap etmeye çalışıyorum. gözlerim dumandan değil hatırlayamamaktan yaşarıyor. evimiz deniz kenarında. yolda banklar, banklarda oraya pineklenmiş, elleri gazete kağıdıyla pislenmiş adamlar var. yürürken babanın bir arkadaşıyla karşılaşılır da o yanağına doğru elini uzatır ya, sen babanın elini tutar o'nun bacağının arkasına saklanırsın hani. o an baba bir kez daha devleşir. öyle bakıyorum işte gözlerine koluna ahtapot gibi sarılırken. gözlerinde babamın ''korkma'' diyen şefkatli bakışlarını arıyorum. gözlerim ceplerindeki sigara paketini arayan ellerine takılıyor. korktuğumu anlamamış olacak ki ''oturalım mı şuraya?'' diye soruyor çoktan oturmuşken. sigara pakedini çıkarıp banka koyuyor. zorla yeşilaycı olmadığımı düşünüyorum. derin bir nefes alırken sigarasından bir yandan da dumanı izlediği denize savuruyor. denizin eskiden bana ne kadar çok şey ifade ettiğini düşünmek istemiyorum. hayır. denizi izleyişini izliyorum kısa nefes alışlarla, bir yandan da niye evde kalıp anayasal metinleri incelemek yerine şu lanet olasıca sigara pakedini incelemeyi, kanunların ruhu'nu fransızca haliyle okumak yerine bu adama fransız kalmaya tercih etmediğimi sorguluyorum. bir yandan da o'nunla yeniden izlemeyi hayal ettiğim filmlerden sahneler seçiyorum, bekliyorum şimdi kolunu omzuma atmasını. atmıyor. eskisi gibi korkutmuyor yan bankta oturan adamlar. şuan o'nun öyle suskun oturuyor oluşu beni daha çok korkutuyor, sanki birazdan ağzını açacak da kuzuların sessizliğini bozmak için '' topla pılını pırtını siltir ol git '' diyecek gibi. oraya buraya yığdığımız kitapların aksine valizim hep topludur benim zaten. valizi düşündükçe sıkılıyor içim, sıkılıyorum hayatımızın bu dağınıklığından. biraraya gelsek bile bir türlü ''biz'' olamamamızdan. bayramdan bayrama açtığım ağzımı yeniden açacakken '' eve gidelim mi? '' diyor. ''peki'' diyorum. her zamanki 'peki'lerimden değil bu. gel dediğine göre git demeyecekti. en azından bir gece daha.. en azından bir gece daha yanında yatabileceğim. birkaç zorlama konuşma sonrası eve geliyoruz. bir şey demeyeceğini bildiğim için odaya geçiyorum. birkaç şarkı ayarlıyorum bilgisayardan. bir de çay koyuyorum. nerden baksan o'nu tanıdığım günden beri hiçbir gecem çaysız geçmedi. sormuyorum bile çay isteyip istemediğini. kendime dolduruyorum bir kupa, bakmıyorum bile odasının lambası yanıyor mu. bülent tanör'ü hasretle anarken ''akademisyen çocuğu olmak'' başlığına bakıyorum. hem çocuk hem kariyer yapamayacağımı anlıyorum bir kez daha. bunun için o'na çocuk sevmediği için şükrediyorum. elime yerde bulduğum ve daha önce belki de otuz kez okuduğum bir kitabı alıp çayımı içiyorum. çayı da kitabı da yere bırakıp kendime yer yapıyorum koltukta. sedat'ı görüyorum. kalabalık bir evdeyiz. duvarlarda che'nin, mahir'in resimleri var. kapının önüne boy boy dizilmiş siyah botlar, askılığa asılmış yeşil ceketler. içeriden kadın sesleri geliyor, yalnız olmadığıma seviniyorum. bir yandan da sedat'a güvendiğim için sorgulamıyorum bulunduğumuz yeri. çocuklar çok kibar. yadırgayan bakışlarımı anlayışlı ve misafirperver bakışlarla karşılıyorlar. mutfağa gidip kızkardeşlere (feminist doktrinde yoldaş demek; hahaha) bakıyorum. yemek yapıyoruz biraz. memleket meselelerinden saçımın rengine geliyoruz, soğan kabuğu diyorum, gülüşüyoruz. içeri döndüğümüzde sedat'ı bulamıyorum. birden kendimi eskisi kadar güvende hissetmediğimi fark ediyorum. kızlardan biri bir çekmece gösteriyor, açıyorum. çekmece ağzına kadar benim takılarım ve fularlarımla dolu. içlerinden çok sevdiklerimi almaya çalışıyorum, alamıyorum. tekrar içeri gittiğimde az önce sedat'ın oturduğu koltukta o'nu ve bir kızı buluyorum. bir de yer yatağı var yerde. hemen koltuğun yanında. kapı önündeki botlara takılıyor ayağım ama bu bile hızımı kesmeye yetmiyor, evden kaçar gibi çıkıyorum. sedat bekliyor kapının önünde. ''aynı anda iki kişi sevilmez benan'' diyor bana. canım acıyor. beni çaldıkları barın önündeki masalara oturtuyor, garson çocuk rakı getiriyor. sedat'ın birkaç arkadaşı daha gelip oturuyor masaya. ''biz partiliyken'' diye başlıyor çocuk, susmuyor. ''hayatta mutluluklar'' dileyip kalkıp gitmek istiyorum. sedat kolumu tutuyor. daha öğreneceklerim bitmemiş.. ''sen aslında hiçbir şey bilmiyorsun'' diye devam ediyor çocuk. ''bir bok olmaya çalışırken, hiçbir şey olamayanlardansın..'' kulağımı kapatıyorum. peşinde dolaşan aklımın niye yer yatağında olduğunu merak ediyorum. sedat gitmeme izin verse o küçük odaya, soğumuş çayıma ve artık satırlarını ezberlediğim kitabıma döneceğim. ve tabi yalan hayatıma. çocuk biraz daha konuşuyor, artık dinlemiyorum o'nu. biraz daha konuşursa zamanı gelince sedat'ın beni evime yollayacağına inanıyorum. öyle de oluyor. evime geliyorum tekrar. odama. şarkı listesindeki şarkılar bitmiş, çay buz gibi olmuş, kitabın sayfası karışmış. odadan dışarı çıkıyorum, su içmek için. içim yanıyor. uyandırmadığına, yatağa gidip yatmamı söylemediğine göre hiç gelmedi odaya demek ki. canım acıyor. o yer yatağını gördüğümdeki gibi. odasının lambası hala açık. kapıyı çalmadan giriyorum içeriye. bakmıyor bile yüzüme. sigara içmeye ve yazmaya devam ediyor. kapıyı kapatıp gidiyorum, belki onu bile fark etmiyor. saate bakmak geliyor aklıma. 05.47. sahi, 47 bizim için de önemli bir sayı mı? elime bir kağıt alıp bir şeyler çiziyorum. bir ev, bir bisiklet, bir kedi, bir o, bir ben. her şeyimiz var. o kağıtta olan her şey. peki onları çizdiğimiz zamanki kadar mutlu ve ''biz'' miyiz?
- ben bülbülüm.
- niye?
- çünkü erkekleri çok sadık. çiftleşebilmek için değişik tonlarda kullandığı sesini çiftleştikten sonra daha az kullanmaya başlıyormuş.
- bu iyi mi kötü mü?
- sadık olması iyi. zaten normal bir erkekle evlensem de aynı şey olacak.
- ben evlenirsem o'nu baştacı yaparım.
- (:
kağıdı elimden olduğu yere bırakıp yatağa gidiyorum. benimle birlikte hayaller de sakat bir yere gitmeye başlıyor. ne kadar zaman geçti, saat kaç oldu bilmiyorum. gözümü açıyorum, yanımda o. ne büyük bir huzurmuş meğer başımı her çevirdiğimde seni görmek diyorum içimden, rot gibi. sanki yüksek sesle söylemişim gibi uyanıyor hemen. japon gibi kısıyor gözlerini, gülüyor sabahtan beri ilk defa. bütün suskunluklarını silecek uzuuun bir yazı yazıyor yüzüme elleriyle, noktayı da sıcak bir öpücükle koyuyor ve sarılıyor bana uykuya dalarken. bitiyor işte günboyu olan her şey, doluyor geçmişteki tüm kayıp zamanlar. ben gece sürekli uyanıyorum, yanımda o olmuyor. tekrar uyuyorum, sil baştan aynı rüya. elimi kolumu bir yere çarpıyorum, uyanıyorum. kaldığım yerden devam ediyor rüya. ben kendime yine aynı masalları anlatıyorum, o beni yine 2 gün mutlu ediyor, üçüncü gün sil baştan aynı şeyler. ^^benim en başından beri istediğim tek şey yanımda öylece yatsın. konuşmasak da olur. hatta konuşup ''büyü''yü bozmaya gerek yok. arada gerçekten inanmak için gözlerimi açsam ve orada olduğunu görsem yeter. bir de elini saçımın arasında gezdirse daha ne isterim ki? hayattan daha başka bir şey istemeye yüzüm olabilir mi? isterse elleri boynumdayken şarkı bile mırıldanırım. bu bile çok sürmez, şarkı konusunda tartışmaya başlarız. o bile güzel gelir işte. ama o gelmez.. ben uyurken hep bunları düşünüyorum. geçmişteki, şimdideki ve gelecekteki konuşmalarımızı. ben artık o'nun benimle kordon'da elele yürümek gibi bir hayali olduğunu biliyorum. sırf ben sevdiğim için birgün bir kedi alıp ona istediğimiz kadar ad koyabileceğimizi, defne ve deniz gibi mapusa düşüp mor olmayan ama kırmızı ve mavi de olmayan bir bisikletle o hapisten kaçabileceğimizi, deniz kenarında bir evin bahçesinde domates yetiştirebileceğimizi, dışarıdan pizza söyleyebileceğimizi, o'nun duvarlarıyla değil evin duvarlarıyla ayrılmış odalarda yaşayıp sonunda başımı göğsüne koyarak uyuyabileceğimizi biliyorum. en azından o günlerde bana korkmadan ''anne'' diyebilirsin. ya da ''sen beni sevmiyo musun?''ları belki sevgi gösterisi olarak kullanabilirsin. belki o zaman ''hayatımın kadını ve o'nun doğrudan üretimi'' dediğin kadınların yanına beni ve nurtopu gibi 28.2 mm'lik çatlak fliküler kistimi de eklersin. sonsuzluk ve bir gün sadece bir film olarak kalır senin hayatında, vega'dan bir gün mutlaka da benim için bir şarkı. belki o zaman şehre gerçekten bir film gelir ve mevsim ilk defa bizim oralarınki gibi olur. ^^

27 Temmuz 2008 Pazar

olabilemez!

'' el yazısıyla yazılmış anlık iletiler ileti geçmişinizde görüntülenemez. ''

bi sigarayı kıskandığıma inanamıyorum..

25 Temmuz 2008 Cuma

yine o'na ne güzel seslendileeer..

tutunduğum dallar birbir başıma düşmeye başladı. ben sanıyordum ki fidel bir gün evlenirse o kadın olurum. şimdi okuyorum, herhangi bir kadın bile olabilir. aleni bozuluyorum. ama fidel evlenmez ki. çocuk da sevmez o. ama her şeyin yolunda gittiği birisini bulursa evlenecek. böyle bir ihtimal var mı sahi? bir insanın bir başkasıyla her şeyi yoluna koyması, her şeyin yolunda gitmesi.. böyle bir ihtimal varsa ''biz'' diye bir ihtimal de olanaklıdır demektir. ama yok..
''sen beni değil beni sevmeyi seviyorsun'' dediğinde katıldım sana. ben sevmeyi seviyorum, sevilmediğim için bununla idare ediyorum. sevmediği için o, ben o'nun yerine de seviyorum. öyle olunca ''sevgili yap da sana kompliman yapsın'' diyemiyorum kolayca. mutlu ol da diyemiyorum. ben o aşık olduğun kadın gibi, annen gibi, korumak istiyorum seni herkesten, her şeyden.. dünya'nın tüm pisliklerinden. en sıçtığın anda aklına geleyim istiyorum. çok istedim başını çevirdiğinde yanında olmayı, dizime başını düiürüp yatmanı ama gelemedim. yapamadım. olmadı. öseseye hazırlanan genç bir insana zarar vermek istemediğin için göremedin ne kadar uğraştığımı, ama biliyordun. benden büyük olman bunlara engel olmamalı fidel. değil mi? bu işte, yani yaş konusunda da benim bir suçum yok. babam biraz daha az benzeseydi sana, annem biraz daha az bekleseydi babamı belki de yaşıt olacaktık, ama o da olmadı.
ben gerçekten isterdim sana yaranabilmeyi.. dediklerimle, yaptıklarımla, yazdıklarımla, olmayan devrimciliğimin olağanca ateşiyle, başıma değil kafama taktığım türbanla, olduklarımla, kendimle mutlu edebilmeyi seni.. tüm dertlerini elektrik süpürgesi gibi içime çekip onlardan arınmanı.. aramıyorsun ama ''olur ya'' bir gün ihtiyaç duyarsın diye o huzuru sana getirmeyi.. anlatmadığın hayallerine ortak olabilmeyi.. o hayalleri ''gerçeğe'' dönüştürecek gücü yakalamayı.. kaygısına şimdiden düştüğün geleceği bulutlardan arındırabilmeyi.. bir uluslar'cının da hayatta pekçok ''iyi'' yere gelebileceğini gösterebilmeyi.. iki kitap yazma arasında hayatı yakalayabilmeyi.. akademik kalıp kadro bulunmadığında ''resepsiyonist'' olarak çalışmanı.. makbuş ve mumculeyi evlendirebilmeyi.. hiçbirini yapamazsam, ''yapamadıklarımın sorumlusu sensin'' diyip her şeyi başına kakabilmeyi.. ama en çok da o aşık olduğun kadın gibi, annen gibi, seni iğrenç olan şu her şeyden koruyabilmeyi isterdim. ''gerçekten''.
dün bizimkilerin yanında iki - üç kez ''fidel'' dedim de kimse yadırgamadı. sanki ''fidel'' diye biri var, benan'ın bir şeyi (kapı gibi arkadaşım var işte! daha ne olsun?) sanki. sanki herkes tanımış, sevmiş. hazal sanki alışmış duruma, ''salak tekrar etmezse unutur'' diyor fransızca'dan açılınca konu. hasu tercihlerini söylerken ''araştırdı işte ''fidel'' orası iyi değilmiş'' diyor. yağız beni bırakırken normalde sanki her gün soruyormuş gibi -töbee- soruyor ''fidel'' nasıl diye. otobüste semih arıyor, kızıyor ''niye aramıyorsun merak ettim, ''fidel'' napıyor?'' diye. dide heyecanlı mesajlarının arasında kendi durumunu da anlamak, ümitlenebilmek ve en önemlisi güvenebilmek için ''şükür ki o ''fidel'' değil'' diyor. annem sabaha kadar internette kalmama gözüm için korktuğunu söyleyerek karşı çıkıyor, ''fidel'' yüzünden değil. babam eve yaklaşırken attığım mesajların ulaşacağı adresten haberli ve bir şans verilmesi gerektiğini savunuyor. ankara'ya yatay gemem konusunda uzaklıktan canı yanmış kuzenim ''fidel''İ kullanıyor. ben bu ''saatli ve sınırlı'' sohbetlerden son derece hoşnutum. geçenlerde cihan ''bu yaz çabuk geçmeli, bitmeli'' dediğinde bencilce istemedim bu yazın bitmesini. ben bunun bitmesini istemiyorum. şuan yukarıda saydığım şeyler dışında fransızca'yı o'nu öğrenmeye başlamadan önceki kadar sevebilmek, kimsenin hayatına karışmadan, kimseyi hayatıma karıştırmadan bu yazı yaşamak ve yazı yazmak istiyorum. eğer gerçekten ilk ve son kez ''biz'' olacaksak, bu yazıları kimse görmesin istiyorum bir de. [ canım okuyucu, sen okuma burayı, delidir yazar. ]
ben kaderi duayla yenemeyeceğini çoktan öğrenmiş biri olarak, yanılmak istiyorum hazal su, seyit, kübra ve nazım'ın istanbul'a gelmeleri için deli gibi dua ederken. bu sefer her şeyin tersine döneceğine ve aslında anormal olmasına rağmen normalmiş gibi sıradanlaştırdığımız şeylerin artık normale döneceğine inanıyorum. diğer yanım (yarım değil) başka şehirdeyken ancak çok sevdiğim yanlarımın yanımda olmasıyla tam olabilirim, sevebilirim o şehri. istanbul ancak o zaman güzel olabilir.
ben bugün umutluyum... gerçekten.
bozulmasın, noğlur..

24 Temmuz 2008 Perşembe

sol açıktan fidel'e

'' o zamanlar benim için birini sevmek, o'nunla evlenmek yeni bir devlet kurmak gibiydi.. ''

^^^
elime bir kağıt ve kalem alıyorum, sanki okuyabilecekmişsin bunları gibi yazıyorum. o kadar alakasız ki yazdıklarım. bi satırda sanki hissedebilecekmişsin gibi bağırıyorum sana, bi satırda ütopyalar kovalıyorum. okuyorum yazdıklarımı cümleye papatya toplar gibi başlıyorum, daha cümle bitmeden o papatyaları kafanda paralıyor oluyorum. sonra hem benim canım yanıyor, hem de papatyaların. öyle anlarda senin de benim kadar üzüldüğünü, benim canım kadar yandığını düşünüyorum. sonra, hiç istemediğim sevmediğim o öküz gelip oturuyor başköşeye. yazdıklarımın hepsini sorgulatıyor. dün ''aslında her şey senin, sen görmüyorsun'' dediğinde ''hiçbir şey benim değil, sen görmüyorsun'' demiştim. bu işi yarış haline getirmenin hiçbir anlamı olmadığını ikimiz de biliyoruz. aslında hiçbir şey benim ya da senin değil. hiçbir şey bizim. bizim elimizde hiçbir şey yok kayıp zamanlardan başka. kaybedilecek zamanlardan başka bir de.. bizim sevgi kriterlerimiz farklı. sen beni benden vazgeçecek kadar çok sevdiğini ve kendinden daha fazla umursadığını söylüyorsun. ben seni her şeye rağmen sevdiğimi ve seveceğimi söylüyorum. sen ''biz sevgili olmadık ki ben seni aldatayım'' diyorsun, ben sana laf sokmaya devam ediyorum. biz bunu sürekli yapıyoruz. laf sokup duruyoruz. biz heybemizde ne varsa döktük, toparlayamıyoruz. bizim ''sorun şu ki''yle başlayan binlerce cümlemiz var ama bi sonucumuz yok. o kadar çok sorunumuz var ki sorunun adını bile koyamıyoruz. sorunun ne olduğunu bilmediğimiz için ona göre bir çözüm de geliştiremiyoruz, kalakalıyoruz.. biz birbirimizi sürekli yanlış anlıyoruz, sen beni hala sözlüklerle ilgilenen biri sanıyorsun ama öyle değil. elime telefonu alıp yazıyorum bir şeyler sanki derdime derman olabilirmişsin gibi. sanki kanatmaktan başka bir şey yapmıyormuşsun gibi. aslında o yaraları onarmaya çalıştığını da düşünüyorum biryandan ama yeni yaralar açıyoruz birbirimizde. elimden hiçbir şey gelmiyor. ağzımdan çıkan hiçbir söz seni benim yapmıyor. fransızca'daki o mülkiyet ekleri, hiç bizi bulmuyor. benim derdim de o değil zaten, biliyorum sen de saçma bulursun zaten o ekleri. ama olmuyor işte. gönül rahatlığıyla ''bu adam beni seviyor'' diyemiyorum. gönül rahatlığıyla dönüp gidemiyorum. kafamı her çevirişimde orada olup olmadığına korkuyla bakmaktan başka bir şey yapamıyorum. diyemiyorum bu adam 30 sene sonra bu bloğu okuyacak ve beni özleyecek. eğer o zamana kadar o sigaralar yüzünden ölmemiş olursan tabi. ben o sigaralardan çıkan duman olmak istemiyorum, o dumanaltında öksürüp seninle ''yeteer artık içme şu zıkkımı'' diye kavga etmek istiyorum. o rakı masasında firuz'cuğuma ''özlem ve pişmanlıkla'' ((hıhı evet)) anılan insan olmak değil, o masada firuz'la kadeh tokuşturan insan olmak istiyorum. bak mesela bunları zilyon kere konuştuk. ama hala anlamıyorsun, anlamıyorum. ikimiz de hala hiçbir şey bilmiyoruz, kabul etmesen de. her şeyi konuştuk, ama hala niye pişman ve bile'nin yanyana gelemeyeceğini, pişman olmamak için neler yaptığını, ''pişman mıyım lan?'' sorusunu sorduğunu, niye pişman olmadığını da bilmiyorum. anlatmıyorsun çünkü. ''özel değilse tabi'' diyorsun sanki bir mahremimiz kalmış gibi. ben sana her şeyi anlatıyorum özel - genel dinlemeden. çünkü senden daha özel bir şey, bi kurum kuruluş yok. sana göre ''değişik ve özel'' bir insanım ama bu bana her şeyi anlatmana yetmiyor. bizim birbirimize verdiğimiz sıfatlar da farklı. sen de bir şey bilmiyorsun. vakit kaybediyoruz. sonumun annem gibi olacağını bilsem, sonunun o filmdeki adam gibi olmayacağını bilsem.. ah bilsem keşke. ama biz birbirimizi de kaybediyoruz. sen ''hatırlayamaz''sın ama ben ''unutmam''. sonra o şarkıdaki gibi oluruz, ''bizi zaman yenecek ve anılar kalacak.'' tabi o anılar sadece bana kalacak.. 30 sene sonra kim bilir üstüme kimlerle olmuş olacaksın? fidel, sana niye güvenemiyorum? ankara'ya gelirsem hala güvenimi kazanmak için her şeyi yapacak mısın? yoksa onlarla ilgisi yok deyip sürekli gittiğin başka kadınların güveni daha mı önemli olacak? ben her yaz gelip konuşacağın sonra kışın başkalarıyla olmaya devam edeceğin ve ben yokmuşum gibi yaşayacağın bir hayata ortak olmak istemiyorum. ben o iki kitap yazma arası zamana yalvaran kadın gibi bile olsam, başka bir şekilde başka bir hayata ortak olmak istiyorum. şimdi böyle yazıyorum, ders aralarında, ders sırasında, televizyon izlerken, annemle konuşurken, babamla otururken, her dakika.. her snaiye kafamdan bi cümle geçiyor. sonra sen geliyorsun, hepsi gidiyor. eskisi gibi heyecanlandığımdan, ellerim titrediğinden filan da değil, diyecek bir şey bulamamaktan.. sanki bunca şeyi ben yazmıyor, her saniye yeni bir cümle biriktirmiyormuşum gibi kafamda, sen gelince susuyorum ben. ben de korkuyorum.. hem de çok.

^^^
'' ben o'nun ayak sesini duymak istiyorum. herhangi birinin değil.. ilk'lerim hep onla olsun ve o son olsun, benim için de son'u olmamı istesin istiyorum.. daha önce hiçbir şeyi, hiçkimseyi istemediğim kadar istiyorum o'nu, ellerini, o'nunla uyanmayı.. eve geldiğimde chavez'den konuşmayı, film izleyip dans edebilmeyi, sürekli kavga etmeyi, belki kedi beslemeyi, eve aldığım(ız) her şeyin adını devrim koymayı, yüzünü görüp kokusunu içime çekebilmeyi.. ''

^^^
- birine bağlanma fikri seni neden korkutmuyor?

insan bağlanmaktan niye korkar ki? ekşi'den baktım şimdi ((evet ne var?)) bağlılık ve bağımlılık arasındaki farkı yapamadığından diyor. evet. benim de korkularım var, hem de çok büyük korkular. ve bunların arasında yapmadıklarımdan pişman olmak da var. bir şey olacaksa olur, olacağı varsa olur. sırf '' ya hiçbir şey umduğumuz gibi olmazsa '' diye bi hayat ertelenir mi ya? istemiyorsan çeker gidersin.

- gitmee, demedim. bağlanmaktan korkarsın diye.
^^^
hayatımınyazısıgibigeliyorbana.
http://ttku.org/2008/07/olur-ya.html