bak mesela bengü denen hanım altı yıllık sevgilisinden geçtiğimiz aylarda ayrılmış.. şimdi yeni sevgilisi varmış. ceyda düvenci ismail hacıoğlu'yla üç senelik beraberliğine nokta koyduktan sonra birini bulmuş, bir buçuk aydır beraberlermiş, 13 ağustosta evleniyorlarmış. ya bu üç sene altı sene filan az bir süre mi? ben kendimi düşünüyorum.. bi adama altı senemi vereceğim, ondan ayrılıcam hemen yenisini bulucam. mümkünsüz. nasıl buluyor anacım bu insanlar böyle hemen? derdim o değil.. nasıl unutuyor insanlar bu kadar çabuk?
o değil de bi gün olur da şuan olmak istediğim yerde olamazsam..
ya bi yazar olmuşumdur.
ya bi yerlerde şarkı söylemeye çalışıyorumdur.
ya doğu'ya gitmişimdir.
ya bi kanalda magazin bilmemneliği yapıyorumdur.
ya da ölmüşümdür.
ben en iyisi bugünlük gezegendeki son gemiye binip gidiyim..
eften püften etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
eften püften etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
9 Ağustos 2008 Cumartesi
tıkadın bütün yollarımı.
yayında ve yapımda emeği geçenler
bütün kadınların kafası karışıktır,
eften püften,
eşşeğin boku,
kendime yeni bir ben lazım
8 Ağustos 2008 Cuma
rönesans
kendi saç rengimle geçirdiğim son saatler.. evet. bugün saçımı kestirdim ve yaklaşık bir saattir de kafamda kınayla oturuyorum. hazırlaması, karıştırması, yakması, sürmesi kolay. ama saç biraz fazla olunca iyice nüfuz etsin diye biraz ağırlık yapabiliyor. misal şuan başımı geriye uzattığımda tyüm gövdem geriye gidiyor. çok heyecanlıyım. ilk defa kızıl oluyorum ve son olmasın istiyorum. saçıma sürerken ellerime de bulaştı haliyle her ne kadar eldivenle yapmış olsak da. ellerim kızarmaya başladı bile. ben normalde nişan sonrası evlilik öncesi ele yakılan kınayı pek sevmem. yani gelenek görenek hoş da ben kendi elimde kına olsun istemem. ama şuan saçımda kına olması beni heyecanlandırmanın ötesinde sevindiriyor.
babam bana bir şeyler anlatmaya çalışıyor herhalde. aksi halde bana çamur bakım zımbırtısı almazdı. kınayı yaktıktan sonra belirtilen şekilde yüzüme o çamur bakımından da uyguladık. kına sabaha kadar kalacak, bakım zımbırtısı da 45 dakika kalacak. allah'ım ajda pekkan gibi hissetmeyi botoks yaptırmadan öğrenmiş oldum. ağzımı açamıyorum, annem gelip nanik yapıp gidiyor, gülemiyorum. açlıktan öleceğim yemek yiyemiyorum. boynum tutulmuş gibi çeviriyorum başımı hem yüzümdeki hem kafamdaki şey yüzünden. bence babam bana ''azıcık bakım yap güzel ol bu ne böyle serdin iyice'' demek istedi. lisedeyken de ''süslen püslen azıcık ne biçim kızsın sen'' demişti bana. kısmet ya. aynaya bakıyorum, valla bu görüntü bana ait değil. neyse kına tutsa bari.
o değil de.. tam beş (5) gündür bir şey yazmak istiyorum ama yazamıyorum. her gün birkaç cümle, paragraf ekliyorum ama hiçbir zaman tam olmuyor. hiçbir zaman tam olmayacak bir şeyi yazmak istediğim için de olabilir tabi bu ama bence artık yazmalıyım. çünkü ben yazamadığım zaman tam olamam. bu yazı son zamanlarda yazdığım salak yazılar gibi olmayacak. o yüzden gerçekten canımın acıması lazım. bugün mesela canım üç dört gün sonra ilk defa acır gibi oldu. ama kafamda tasarladığım yazı bu kadarcık acıyla oluşturulabilecek bir şey değil. bak böyle diye diye kendimdeki beklentiyi arttırıyorum. o zaman beğenmiyorum yazdıklarımı. bu akşam bir kez daha anladım ki saç kestirmek, saç boyatmak, kaş baş aldırmak, alışveriş yapmak, cilt bakımı yaptırmak falan beni rahatlatmıyor. geçici de olsa ''gerçek''leri unutturmaya yetmiyor.
allam kafamdaki ağırlıktan herhalde bunca saçmalamam.. gidip yüzümü yıkayım bari.
babam bana bir şeyler anlatmaya çalışıyor herhalde. aksi halde bana çamur bakım zımbırtısı almazdı. kınayı yaktıktan sonra belirtilen şekilde yüzüme o çamur bakımından da uyguladık. kına sabaha kadar kalacak, bakım zımbırtısı da 45 dakika kalacak. allah'ım ajda pekkan gibi hissetmeyi botoks yaptırmadan öğrenmiş oldum. ağzımı açamıyorum, annem gelip nanik yapıp gidiyor, gülemiyorum. açlıktan öleceğim yemek yiyemiyorum. boynum tutulmuş gibi çeviriyorum başımı hem yüzümdeki hem kafamdaki şey yüzünden. bence babam bana ''azıcık bakım yap güzel ol bu ne böyle serdin iyice'' demek istedi. lisedeyken de ''süslen püslen azıcık ne biçim kızsın sen'' demişti bana. kısmet ya. aynaya bakıyorum, valla bu görüntü bana ait değil. neyse kına tutsa bari.
o değil de.. tam beş (5) gündür bir şey yazmak istiyorum ama yazamıyorum. her gün birkaç cümle, paragraf ekliyorum ama hiçbir zaman tam olmuyor. hiçbir zaman tam olmayacak bir şeyi yazmak istediğim için de olabilir tabi bu ama bence artık yazmalıyım. çünkü ben yazamadığım zaman tam olamam. bu yazı son zamanlarda yazdığım salak yazılar gibi olmayacak. o yüzden gerçekten canımın acıması lazım. bugün mesela canım üç dört gün sonra ilk defa acır gibi oldu. ama kafamda tasarladığım yazı bu kadarcık acıyla oluşturulabilecek bir şey değil. bak böyle diye diye kendimdeki beklentiyi arttırıyorum. o zaman beğenmiyorum yazdıklarımı. bu akşam bir kez daha anladım ki saç kestirmek, saç boyatmak, kaş baş aldırmak, alışveriş yapmak, cilt bakımı yaptırmak falan beni rahatlatmıyor. geçici de olsa ''gerçek''leri unutturmaya yetmiyor.
allam kafamdaki ağırlıktan herhalde bunca saçmalamam.. gidip yüzümü yıkayım bari.
yayında ve yapımda emeği geçenler
bütün kadınların kafası karışıktır,
eften püften,
kendime yeni bir ben lazım,
kızıl kızıl kızıl,
kilo vermenin dayanılmaz hafifliği
4 Ağustos 2008 Pazartesi
merak trafiki
sayfaya bu traffic şeysini ekledim ama amacım esasen bu değildi.. özümde taşıdığım saçma şeyleri merak etme potansiyelimden mütevellit eloise vera'dan görüp bi de guuugıl analytics çıkardım başıma. yeminlen tüm derdim kim bu biloğa neyi ararken niye gelmiş bunu bilmek.
yoksa hayat çogüzel di mi bilok?
hıı. salak.
yoksa hayat çogüzel di mi bilok?
hıı. salak.
yayında ve yapımda emeği geçenler
eften püften,
eşşeğin boku
oh.ço.
rüyamda bile domates görüyorum, şa-ha-ne. pilates'e başliycam. hodri meydan. '' sözlerin sarmaz bedenimi.. gözlerinse çok uzaklarda.. '' evlerde dantel kullanılmasın artık ya.. çokötü. ben bugün sabah temizlik yaptım. senin gibi pileylistin.. where did you sleep last night'tan sonra '' hatta unut sen dün gece nerdeydin kimle seviştin'' çalınır mı canım? ayıp. ayıbın yolu kayıp. o değil de bi ayda ölen bebek sayısı 42 olmuş. günlerdir yanıyoruz ya. her sene aynı şey. of. sıkılıyorum. sıkılıyorum. bulantım geçmiyor. bu birol namoğlu, gerçek olamayacak kadar mükemmel bir insan. onu da gördüm rüyamda. ''gerçeğin olmadığı, hayallerimiz eriyor..'' şimdi dedim, demin. ''keşke kıskansa'' dedim hasu hanım'a. ah dedim sonra. björk konserini beğenmemiş kimse. ah keşkem masstival'e gidebilseydim. ohh, başbuğ da genelkurmay başkanı olmuş. annemleri hatırlıyorum da büyükanıt geldiğinde ne çok sevinmişlerdi. ilk başta şöyle bikaç kez sesini yükseltmişti, sonra bak noldu.. hayırlı uğurlu olsun canım nato'dan tescilli bi büyüğümüz daha oldu. bence zaten önce allah'a sonra orduya en son da seda sayan'a güvenmeliyiz ayol kız bacım. oh. çoşükür. şu yaprak dökümü necla'sına da ayrıca uyuz oluyorum. sanki küçük kafası varmış gibi bi de saçını kabartmıyor mu gökdelen gibi. peh. aslında süper iş ha. sabah kalk, okula git. yemek ye. kütüphaneye git. ders çalış. ders çalış. ders çalış. orada azıcık uyukla. kütüphaneden çık. yurda git. uyu. uyu. uyu. kalk. otbüse bin. otbüsten in. yemek ye. vapura bin. en güzeli bu işte. karşıya geç. biraz dolan dur. sonra işe git. ilk başlarda alışmakta zorlanırsın ama sonra get used to. akşamdan sabaha kadar sevdiğin şarkıları dinle. bir yandan insanlara içki hazırla. ya da başkasının hazırladığı içkiyi, çerezi, yemeği servis et. biraz dikkatli ol. çokça da hızlı. tabi bu şartlarda yurtta kalınmaz. eve çık. işten eve git. mümkünse güvenli yollar bul bunun için. güvenli diye bir şey yok. kendini korumayı öğren. alış bunlara. para kazan. hem çalış hem oku hem de evin olsun. eve git. uyu. uyu. uyu. sabah kalk okula git. bu böyle geçsin. oha. çok beğendim.
yayında ve yapımda emeği geçenler
eften püften,
eşşeğin boku,
fişlenmiş şarkılar
29 Temmuz 2008 Salı
yine de püf
''yine de en şık insanlar bence tesettürlü insanlar''
*
otobüste yanımda oturan kızın dinlediği şarkı; '' pişman olup birgün dönerse geri, yıllar geçti unutmadım ihanetini, ben affetsem de yalan sözlerini, allah'ından bul ben susuyorum. '' geldim üşenmedim, guugıldan arattım şarkıyı. demet akalın'ınmış. tebrik ediyorum, evet. süper.
*
benim kulaklığımdan dışarı taşanlar; '' kendimi yormadan ulaşsam sana dokunsam ruhuna, kimseye sormadan yolunda çıkıp kavuşsen sen bana ''
*
büyüyünce jale parla olucam.
*
fransızca yeminlen süper dil.
*
''bu'' iş hiç hayra alamet değil..
*
ben bugün vuupır yedim, kapitalist oldum. oh ne de güzel oldum.
*
''ansızın'' gelecek gibisin.. gözlerinde ''çocuk'' kaygılar.. tam beni sevecek ''gibi''sin.. ani bir yağmur mevsim ''ilkbahar''..
*
ırmak diye erkek ismi olur. hem de çok şeker olur.
*
''zefre'' benim isyanımdı uleyn!
*
bak allah'ın adını veriyorum ki bana ''baksana'' demesin kimse. bütün yüzüne bakma, konuşma, yazma, mesaj atma istediğim yerle bir oluyor, soğuyorum, tiksiniyorum.
*
içimdeki saçmalama aşkı bambaşkaa..
*
otobüste yanımda oturan kızın dinlediği şarkı; '' pişman olup birgün dönerse geri, yıllar geçti unutmadım ihanetini, ben affetsem de yalan sözlerini, allah'ından bul ben susuyorum. '' geldim üşenmedim, guugıldan arattım şarkıyı. demet akalın'ınmış. tebrik ediyorum, evet. süper.
*
benim kulaklığımdan dışarı taşanlar; '' kendimi yormadan ulaşsam sana dokunsam ruhuna, kimseye sormadan yolunda çıkıp kavuşsen sen bana ''
*
büyüyünce jale parla olucam.
*
fransızca yeminlen süper dil.
*
''bu'' iş hiç hayra alamet değil..
*
ben bugün vuupır yedim, kapitalist oldum. oh ne de güzel oldum.
*
''ansızın'' gelecek gibisin.. gözlerinde ''çocuk'' kaygılar.. tam beni sevecek ''gibi''sin.. ani bir yağmur mevsim ''ilkbahar''..
*
ırmak diye erkek ismi olur. hem de çok şeker olur.
*
''zefre'' benim isyanımdı uleyn!
*
bak allah'ın adını veriyorum ki bana ''baksana'' demesin kimse. bütün yüzüne bakma, konuşma, yazma, mesaj atma istediğim yerle bir oluyor, soğuyorum, tiksiniyorum.
*
içimdeki saçmalama aşkı bambaşkaa..
yayında ve yapımda emeği geçenler
deliliğe övgü,
eften püften,
fransızca
27 Temmuz 2008 Pazar
hissi^ya(t)z.
içimdenvegözümdenoncaşeygelmesinerağmeneskisigibiyazabileyim.tamyazmayabaşlamışkenkalkıpgitmeyeyim.yahiçbirşeyhissetmeyeyimyadahissettiklerimiyazabileyim.
yayında ve yapımda emeği geçenler
eften püften
22 Haziran 2008 Pazar
cengiz çal, çeektiiir git.
bisiklete binmeyi ve mızıka çalmayı öğrenmeliyim.
-eğer motor beceri dedikleri şey hakikaten unutulmuyorsa, birkaç denemeden sonra başarabilirim, inanıyorum.-
-eğer motor beceri dedikleri şey hakikaten unutulmuyorsa, birkaç denemeden sonra başarabilirim, inanıyorum.-
yayında ve yapımda emeği geçenler
eften püften,
mızıka,
sepetli mavi bisiklet
21 Haziran 2008 Cumartesi


***
şimdi ben hazır depresyondayken ve her şey ''değişiyorum'' dediğimden beri pek güzel gidiyorken bi cinslik çıkartsam..
her şeyi elimin tersiyle itsem.
benden bir şeyler bekleyenleri hayalkırıklığına uğratsam.
arkama bakmadan çekip gitsem.
nefret ettiğim halde bir dengesizlik yapsam.
yapamam ki.
yapmam değil, yapamam.
***
noticed tonight that the world has been turning
while i've been stuck here, withering awaythough
i know i said i wouldn't leave you behind/ i'd wait around 'til u need me
but i have to go, it breaks my heart to say
that i can't stop now
i've got troubles of my own
'cause im short on time
im lonely and i'mtoo tired to talk
***
sabaha karşı 3'tü ben hala uyumamıiştım. ''eskiden'' olsa, ''saat gece 3 olmuş, yanında ben yokum sanki, yeter artık hiçbir şey eskisi gibi değil!'' diye bağırıyor bulurdum kendimi. şimdi ise gayet hiçbir şarkı tesir etmiyor nacizane bedenime.
***
sabahın köründe kalkıp, yürüyüp, kafama göre bir otobüse binip, kadıköy'ün daha önce keşfetmediğim bir yerinde inip, deniz bulana kadar yürüdüm. soruyorum ey ankaralılar? hanginiz yapabilirsiniz bunu? (oha oha oha, ben bu lafları çok pis yirim.)
nereye gidersen git bi yerlerden -bi tuvalet boşluğundan bile- denizi görebilecek olmanın huzuru.
güzel şey.
hele sabahın köründe -mahallenin piçleri- simit alıp, denizi izlemek. süper.
şükela.
***
murat belge ile hale soygazi 13 yıldır berabermiş!
***
mehmet ali nuroğlu..
***
yayında ve yapımda emeği geçenler
eften püften,
yurttan ve dünyadan haberler
12 Haziran 2008 Perşembe
filia familia
bugün şööyleee bi okudum neler yazmışım, neler yapmışım. fark ettim ki her şeyde aynı şeyi anlatmışım. okurken sıkıldım yeminlen. zaten hava çok sıcak. satırlarımda boğuldum allah seni inandırsın. ilk yazım ayın kaçına tekabül ediyor bilemiyorum ama nerden baksan bi üç ayı geçmiştir. şu üç ayda hayatımda yazmaya değer hiç mi önemli bir değişiklik olmamış da ben hep böyle şeyler yazmışım, onu düşündüm.
evet, işim gücüm yoktu. bunları düşündüm. başka şeyler de düşündüm elbet. misal, sürekli ''fakir ama mutlu'' yazmışım. nalaka yani, bi insan mutluluğu illa parayla mı bulur? saçma. bi de şey dedim kendime bu istanbul bana ve hayatıma ne kattı acaba? hiçbir zaman ''istanbul ait'' şarkısı bir şey ifade etmedi benim için. yavuz çetin'i çok severim evet ama, o şarkı sadece şarkıdır benim için. duyduğum her şarkıya bir anlam yüklemeyi hayatımın eğlencesi sonra da kahrı (şimdi sihrim sonra zehrim olabilirsiiiin) haline getirdiğim halde o şarkıya dair en ufak bir anım yoktur mesela. tuhaf.
bi gün iktisat dersinde hoca hala mektup yazan var mı diye sorduydu koca anfiye. 200 kişinin içinde bi bendim parmak kaldıran. çok gururlu ve mutluydum. hoca da eski toprak, destekler sanıyordum. bi rencide etti ki beni herkesin içinde, böyle kalakaldım. neymiş efem teknolojinin gerisinde kalmışım, meyl denen bir şey varmış, vakit kaybıymış. hebelehübele. alla allaa ya. sanki o salak aletten el yazısını görüp kokusunu içine çekebiliyorsun karşındakinin. prof olmuş adam olamamış. peh.
derken bi şarkı geldi aklıma. adını çıkaramadım. pıleylistten şeediyim dedim. şarkı listesi demedim zihnimden. kendimi dürttüm. teist liste arka arkaya şu şarkıları çaldı ; '' elimde değil, tadın kaldı, gece, lover you should've come over, you got me wrong, alone, yanıbaşımdan, yakarım geceleri.'' ohayn. ayarlasam bu kadar denk gelmezdi. sürekli bir şeyler yazmak istedim o şarkılar çalarken. sürekli ama. açtım bilgisayarı. yazamadım bir şey. şu an da öyle mesela. yazamıyorum bi şey.
son zamanlarda saçmalama kredimden tüketiyorum. normalde bilinçli bi tüketiciyimdir, lakin şu sıralar bilincimden eser yok. hukuk okumak kendini gönüllü olarak fe tipi cezaevlerine kapatmak gibi. bunu düşündüm. hayatımda ne yenilik yapabilirim diye düşündüm. genelde daldan dala konar kafamdaki kargalar ama bu kez aynı dalda kalmayı tercih ettiler uzun süre. saçımı kızıla boyatmak geldi ilk. sonra hukuk ingilizcesine başlayayım dedim. sonra galatasaray üniversitesini aradım. kimse açmadı. annem aradı. heykel kursuna mı gitsem diye düşündüm o sıra. annem onu kaale almıyorum diye sinirlendi. heykelden vazgeçtim.
spora başladım bugün. bildiğin aletli cimnastik. hoş bir şey. kafa dağıtıyor. elis in çeyns spor için hiç uygun değil. belki, cimi hendriks. ama daha ziyade dıdors. disisdiend. spor da bitti. ilk günden kendimi fazla yormuş olabilirim. iyi de ne kadar kasarsam kasayım bedenen zihnen yorulduğum kadar yorulamıyorum. evet, hem zayıflayıp hem saçımı kızıla boyatıp hem galatasaray üni. kurslarına katılacağım. yazın kesin çalışacağım. iş arıyorum.
bi ara deli gibi kitap okurdum ben. şimdi hiiiç. peh peh peh. böyle dedim de yeah yeah yeahs geldi aklıma. babam dinliyor onları ya. bana bidıls sevgisi aşılayan da babamdı. ama con lenını kendim kendime sevdim. igıls'ı da o dediydi. bana miras olarak plak bırakacakmış. o geldi aklıma. uzun süreden beri ilk defa birinin yazdığı bütün yazıları okudum. ve karar verdim ki, şa-ha-ne! artık ''yazsa da okusak'' deyu beklediğim birileri var ki, bu da hayatıma yenilik katmak demek.
şeyi deniycem bi ara, kısa yazmayı. bunu denemek de bir tür yenilik. pazar günü adalar'a gideceğim mesela. bu çok öenmli bir adım. bir de bi ara çiçek pasajı'na gitmeliyim. bilmiyorum neden ama eminim hayatım değişirse, orada değişecek. -rotmafiz'e selam- kendime papatya alıcam. onları kurutucam ama sinek yaptırmaycam. kafamı kızıla boyatıcam.
böyle saçma salak şeyler yazmak yerine elif şafak gibi hikaye ya da roman yazmayı denemeliyim. kendime içinde yurdanur olan bir roman konusu seçmeliyim. ecetem gibi araştırma yapmalıyım. hatta, slyvia plath gibi ilk romanımı yazıp ölmeliyim. belki bir gün nobel bilem alırım (hahaha, çok da fifi!) hatta arkamdan '' ermeni soykırımı var demedi ama aldı, ne iş?'' demeliler. ay, evet, sırf bu cümle için roman yazmaya başlamalıyım. bu da bir değişiklik.
kadıköy belediyesi'nin kadın kolları organizasyonlarıyla görüşebilirim mesela. doğu'ya gitmek istiyorum. benimle doğu'ya gelecek, sıkılmayacak, sıkmayacak birini bulmalıyım. bence hayatımdaki en büyük değişiklik bu olur. belki tiyatro seviyordur. fransızcaya ilgilidir. kedi de seviyordur, ama tutmaya korkuyor olabilir. kahve yerine çay tercih etmeli. sesi yüksek çıkmalı. britpop'la ilgili öğrenmek istediklerimi öğretebilir. elinde balonla gezmeyi ya da dar sokaklarda sek sek oynayan kızları gördüğünde sek sek atlamayı çocukluk saymayan, hayatında bazı anlarda ''karizması''nı düşünmeyip, sevdiğini düşünen biri olabilir pek ala. kendimi anayasayla ilgili her haberde televizyon ekranının altında en iğrenç fotoğrafım çıkmış olmasına rağmen alanımda uzman olduğum için bana bağlanan telefonun ilerleyen yıllarda bana hissettirecekleri gibi hissettirebilen biri olmalı. -yani hukuk sahnesine hiç çıkmamış, yok hükmünde biri.-
bence değişmeyen tek şey değişim değil. ayrıca gayet bi suda üç kez beş kez yıkanılabilir. değişmek çoğu zaman çok acılı, sancılı, yankılı geçer. ben ki hayatımın hiçbir evresinde değişimi sevmedim, bu sefer ben istiyorum. ben istiyorum ya, gelmez, değişmez hiçbir şey. allahsızlar.
o değil de, kahrolsun manus!
evet, işim gücüm yoktu. bunları düşündüm. başka şeyler de düşündüm elbet. misal, sürekli ''fakir ama mutlu'' yazmışım. nalaka yani, bi insan mutluluğu illa parayla mı bulur? saçma. bi de şey dedim kendime bu istanbul bana ve hayatıma ne kattı acaba? hiçbir zaman ''istanbul ait'' şarkısı bir şey ifade etmedi benim için. yavuz çetin'i çok severim evet ama, o şarkı sadece şarkıdır benim için. duyduğum her şarkıya bir anlam yüklemeyi hayatımın eğlencesi sonra da kahrı (şimdi sihrim sonra zehrim olabilirsiiiin) haline getirdiğim halde o şarkıya dair en ufak bir anım yoktur mesela. tuhaf.
bi gün iktisat dersinde hoca hala mektup yazan var mı diye sorduydu koca anfiye. 200 kişinin içinde bi bendim parmak kaldıran. çok gururlu ve mutluydum. hoca da eski toprak, destekler sanıyordum. bi rencide etti ki beni herkesin içinde, böyle kalakaldım. neymiş efem teknolojinin gerisinde kalmışım, meyl denen bir şey varmış, vakit kaybıymış. hebelehübele. alla allaa ya. sanki o salak aletten el yazısını görüp kokusunu içine çekebiliyorsun karşındakinin. prof olmuş adam olamamış. peh.
derken bi şarkı geldi aklıma. adını çıkaramadım. pıleylistten şeediyim dedim. şarkı listesi demedim zihnimden. kendimi dürttüm. teist liste arka arkaya şu şarkıları çaldı ; '' elimde değil, tadın kaldı, gece, lover you should've come over, you got me wrong, alone, yanıbaşımdan, yakarım geceleri.'' ohayn. ayarlasam bu kadar denk gelmezdi. sürekli bir şeyler yazmak istedim o şarkılar çalarken. sürekli ama. açtım bilgisayarı. yazamadım bir şey. şu an da öyle mesela. yazamıyorum bi şey.
son zamanlarda saçmalama kredimden tüketiyorum. normalde bilinçli bi tüketiciyimdir, lakin şu sıralar bilincimden eser yok. hukuk okumak kendini gönüllü olarak fe tipi cezaevlerine kapatmak gibi. bunu düşündüm. hayatımda ne yenilik yapabilirim diye düşündüm. genelde daldan dala konar kafamdaki kargalar ama bu kez aynı dalda kalmayı tercih ettiler uzun süre. saçımı kızıla boyatmak geldi ilk. sonra hukuk ingilizcesine başlayayım dedim. sonra galatasaray üniversitesini aradım. kimse açmadı. annem aradı. heykel kursuna mı gitsem diye düşündüm o sıra. annem onu kaale almıyorum diye sinirlendi. heykelden vazgeçtim.
spora başladım bugün. bildiğin aletli cimnastik. hoş bir şey. kafa dağıtıyor. elis in çeyns spor için hiç uygun değil. belki, cimi hendriks. ama daha ziyade dıdors. disisdiend. spor da bitti. ilk günden kendimi fazla yormuş olabilirim. iyi de ne kadar kasarsam kasayım bedenen zihnen yorulduğum kadar yorulamıyorum. evet, hem zayıflayıp hem saçımı kızıla boyatıp hem galatasaray üni. kurslarına katılacağım. yazın kesin çalışacağım. iş arıyorum.
bi ara deli gibi kitap okurdum ben. şimdi hiiiç. peh peh peh. böyle dedim de yeah yeah yeahs geldi aklıma. babam dinliyor onları ya. bana bidıls sevgisi aşılayan da babamdı. ama con lenını kendim kendime sevdim. igıls'ı da o dediydi. bana miras olarak plak bırakacakmış. o geldi aklıma. uzun süreden beri ilk defa birinin yazdığı bütün yazıları okudum. ve karar verdim ki, şa-ha-ne! artık ''yazsa da okusak'' deyu beklediğim birileri var ki, bu da hayatıma yenilik katmak demek.
şeyi deniycem bi ara, kısa yazmayı. bunu denemek de bir tür yenilik. pazar günü adalar'a gideceğim mesela. bu çok öenmli bir adım. bir de bi ara çiçek pasajı'na gitmeliyim. bilmiyorum neden ama eminim hayatım değişirse, orada değişecek. -rotmafiz'e selam- kendime papatya alıcam. onları kurutucam ama sinek yaptırmaycam. kafamı kızıla boyatıcam.
böyle saçma salak şeyler yazmak yerine elif şafak gibi hikaye ya da roman yazmayı denemeliyim. kendime içinde yurdanur olan bir roman konusu seçmeliyim. ecetem gibi araştırma yapmalıyım. hatta, slyvia plath gibi ilk romanımı yazıp ölmeliyim. belki bir gün nobel bilem alırım (hahaha, çok da fifi!) hatta arkamdan '' ermeni soykırımı var demedi ama aldı, ne iş?'' demeliler. ay, evet, sırf bu cümle için roman yazmaya başlamalıyım. bu da bir değişiklik.
kadıköy belediyesi'nin kadın kolları organizasyonlarıyla görüşebilirim mesela. doğu'ya gitmek istiyorum. benimle doğu'ya gelecek, sıkılmayacak, sıkmayacak birini bulmalıyım. bence hayatımdaki en büyük değişiklik bu olur. belki tiyatro seviyordur. fransızcaya ilgilidir. kedi de seviyordur, ama tutmaya korkuyor olabilir. kahve yerine çay tercih etmeli. sesi yüksek çıkmalı. britpop'la ilgili öğrenmek istediklerimi öğretebilir. elinde balonla gezmeyi ya da dar sokaklarda sek sek oynayan kızları gördüğünde sek sek atlamayı çocukluk saymayan, hayatında bazı anlarda ''karizması''nı düşünmeyip, sevdiğini düşünen biri olabilir pek ala. kendimi anayasayla ilgili her haberde televizyon ekranının altında en iğrenç fotoğrafım çıkmış olmasına rağmen alanımda uzman olduğum için bana bağlanan telefonun ilerleyen yıllarda bana hissettirecekleri gibi hissettirebilen biri olmalı. -yani hukuk sahnesine hiç çıkmamış, yok hükmünde biri.-
bence değişmeyen tek şey değişim değil. ayrıca gayet bi suda üç kez beş kez yıkanılabilir. değişmek çoğu zaman çok acılı, sancılı, yankılı geçer. ben ki hayatımın hiçbir evresinde değişimi sevmedim, bu sefer ben istiyorum. ben istiyorum ya, gelmez, değişmez hiçbir şey. allahsızlar.
o değil de, kahrolsun manus!
yayında ve yapımda emeği geçenler
bütün kadınların kafası karışıktır,
ecetem,
eften püften,
elif şafak
11 Haziran 2008 Çarşamba
blogırın internetle mücadelesi
bu blog yalnızca davetli okuyuculara açık!
eşşeeek kadar yazmış. peh. sanki daha kibar, daha yumuşak harflerle yazsa ben onu okuyamayacaktım. sanki ilkokuldaki türkçe derslerinden nefret etmeme sebep olan ''okuduğumuzu anladık mı?'' bölümlerini cevplıyormuş gibi hissetmeyecektim şu an kendimi.
sonra bir de devam ediyor yüzsüz yüzsüz ;
Bu blogu okumaya davet edilmemiş görünüyorsunuz. Bunun bir hata olduğunu düşünüyorsanız, blog yazarıyla bağlantı kurup bir davet isteyebilirsiniz.
arkadaşım, burada bir hata varsa, o da sensin! senden daha fena hata mı olur? hayır bir kere üslup çok kötü. kaka. ıyy. cıs. pis. rencide ediyor insanı direk. bir değil iki değil. kime tıklasam aynı şeyi diyor. davet etmemişmiş. sana ne ki? ayrıyetten, ben niye davetiye istiyorum? hani belki olur da, adam seni davetiye göndermeye uygun bulmaz, seninle paylaşmak istemez yazdıklarını, ki burada da amaç budur, sen niye illa davetiye yollama ihtiyacında olasın ki? paylaşmak istemiyorsa, sen davetiye yolladıktan sonra da paylaşmaz. hayatımızda ne değişir?
ayrıca sevgili blogcum, seni kullanmayı öğrenmem na-mümkün galiba. hayır ben zaten cin ali'yi bile yamuk çizebilme potansiyeline sahip berbat ötesi bir çiziciyim, arada çektiğim ya da asla çekemeyeceğim güzellikte şeyler çeken insanların çektiklerini aşırdığım bir dosyam var, onlardan arada iki tike şuraya şeediyim diyorum, yok! illa bir sorun.
dün sabaha karşı, aslında bugün oluyor tabi, sırf o fotoğrafları şuraya koyabileyim diye deviantart açayım dedim. onu da beceremedim. feysbuk olayına zaten en baştan muhalifim, yeminimi bozamam. yurdun dandandirik internetinin de aklım gibi sürekli gidip gelmemesine de alışamadım mesela. kırk milyon yılda bir bir albüm indireyim rapidden dedim, onda da internetin kendini feshedeceği tuttu.
bir de şey var tabi, misal şu sağ tarafta bi canlılık bi hayat belirtisi bi kıpırtı bi ses bi nefes bi tat bi doku istiyorum, orada herhangi bir şeyi değiştireceğim derken gün geceye dönüyor azizim. genellikle o günden geceye kadar bile değişmemiş, varlığını o haliyle korumuş oluyor ki böyle durumlarda sinir katsayının artınca ruh hali değişken bir insan oluyorsun ahan da bu blog yüzünden.
en kötüsü de oda arkadaşlarımın dediğine göre interneti sadece sözlük ve blog için kullanıyormuşum. ah, nasıl unuturum. hiç de bilem. daha dün fransızca kursları için kullandım, çok da büyük başarı elde ettim. gerçi, wordde bir şey açtırmak istediklerinde açıp, açılan şeyi okuyamıyor olabiliyorum ama aradığım şeyi bulabiliyorum çok şükür.
bi sonraki sınavım 8 gün sonra olunca, böyle salaklaşabiliyorum tabi. muntazaman. of. inecek var şoför bey.
eşşeeek kadar yazmış. peh. sanki daha kibar, daha yumuşak harflerle yazsa ben onu okuyamayacaktım. sanki ilkokuldaki türkçe derslerinden nefret etmeme sebep olan ''okuduğumuzu anladık mı?'' bölümlerini cevplıyormuş gibi hissetmeyecektim şu an kendimi.
sonra bir de devam ediyor yüzsüz yüzsüz ;
Bu blogu okumaya davet edilmemiş görünüyorsunuz. Bunun bir hata olduğunu düşünüyorsanız, blog yazarıyla bağlantı kurup bir davet isteyebilirsiniz.
arkadaşım, burada bir hata varsa, o da sensin! senden daha fena hata mı olur? hayır bir kere üslup çok kötü. kaka. ıyy. cıs. pis. rencide ediyor insanı direk. bir değil iki değil. kime tıklasam aynı şeyi diyor. davet etmemişmiş. sana ne ki? ayrıyetten, ben niye davetiye istiyorum? hani belki olur da, adam seni davetiye göndermeye uygun bulmaz, seninle paylaşmak istemez yazdıklarını, ki burada da amaç budur, sen niye illa davetiye yollama ihtiyacında olasın ki? paylaşmak istemiyorsa, sen davetiye yolladıktan sonra da paylaşmaz. hayatımızda ne değişir?
ayrıca sevgili blogcum, seni kullanmayı öğrenmem na-mümkün galiba. hayır ben zaten cin ali'yi bile yamuk çizebilme potansiyeline sahip berbat ötesi bir çiziciyim, arada çektiğim ya da asla çekemeyeceğim güzellikte şeyler çeken insanların çektiklerini aşırdığım bir dosyam var, onlardan arada iki tike şuraya şeediyim diyorum, yok! illa bir sorun.
dün sabaha karşı, aslında bugün oluyor tabi, sırf o fotoğrafları şuraya koyabileyim diye deviantart açayım dedim. onu da beceremedim. feysbuk olayına zaten en baştan muhalifim, yeminimi bozamam. yurdun dandandirik internetinin de aklım gibi sürekli gidip gelmemesine de alışamadım mesela. kırk milyon yılda bir bir albüm indireyim rapidden dedim, onda da internetin kendini feshedeceği tuttu.
bir de şey var tabi, misal şu sağ tarafta bi canlılık bi hayat belirtisi bi kıpırtı bi ses bi nefes bi tat bi doku istiyorum, orada herhangi bir şeyi değiştireceğim derken gün geceye dönüyor azizim. genellikle o günden geceye kadar bile değişmemiş, varlığını o haliyle korumuş oluyor ki böyle durumlarda sinir katsayının artınca ruh hali değişken bir insan oluyorsun ahan da bu blog yüzünden.
en kötüsü de oda arkadaşlarımın dediğine göre interneti sadece sözlük ve blog için kullanıyormuşum. ah, nasıl unuturum. hiç de bilem. daha dün fransızca kursları için kullandım, çok da büyük başarı elde ettim. gerçi, wordde bir şey açtırmak istediklerinde açıp, açılan şeyi okuyamıyor olabiliyorum ama aradığım şeyi bulabiliyorum çok şükür.
bi sonraki sınavım 8 gün sonra olunca, böyle salaklaşabiliyorum tabi. muntazaman. of. inecek var şoför bey.
yayında ve yapımda emeği geçenler
eften püften
2 Nisan 2008 Çarşamba
ben iyiyim!
- ee, naber? nasılsın?
- komünist parti manifestosu gibi.
her şey bu soru ve cevapla başladı.
neymiş efendim, iyi değilmişim. ne münasebetli efem? gayet iyiyim, ekşi sözlük olsun yıldızlı şükela olurdum.
- ayeee (benancada anne, fıratçada karşımıza eneee olarak çıkabilme potansiyeline sahip)
- efem canım?
- ayee ben çanakkale'ye gidiyorum.
- aaa üniversite gezisi mi?
- gibi.
- ne demek gibi?
- şimdi şöyle oluyor, kaz ve madra dağlarında altın arayanları ve onlara destek olan hükümeti ve bu vesileyle kyoto^yu imzalamayan kendini bilmez ülkeleri protesto etmeye. miting var. kadıköy ve taksim^den otobüs kalkıyor.
- cam kenarı alsaydın bari bileti.
- artık nereye oturursam.
- bak bir de ciddi ciddi yer beğeniyor kendine ya.
- ne var ayee ya?
- olmaz, gitme.
- niyeee?
- çünkü bilmediğimiz etmediğimiz yer. tanımadığım insanlarla. bir de miting. daha reşit olmadın sen.
- anne allasen ya. üniversite gezisi olsaydı da bilmediğimiz etmediğimiz bir yere bilmediğin etmediğin insanlarla ve reşit olmamışken gidecektim. ne var ki bunda?
- gözaltına filan alırsın. gurbet ellerde mapuslara mı düşücen kız başına?
- al işte. seksist zihni-et. erkek olsam mapuslara düşmem doğal mı karşılanacaktı? kaldı ki, hapse girmem ben, sabi koğuşuna atarlar beni.
- ay deli manyağın dediğine bak. bi kere de hayırlı bi şey çıksın ağzından. öyle sağa sola optimist diye yazmakla olmuyor bu işler han^fendi.
- a? nasıl yani? nereye yazıyorum ki?
- sanki bilmiyoruz.
- yaa, ama bi saniyee ?!?
...
bu konuşmadan sonra annemle konuşmalarımızda bir değişiklik oldu. zaten her bokumu anlatırdım. şimdi tüm bunların boş yere olduğunu anladım. çünkü kadın zaten her şeyi okuyormuş. olsun, çiftdikiş oluyordur ona da.
- daha dün elinde başka kitap yok muydu senin?
- evet, bitti o.
- buna ne zaman başladın?
- sabah.
- günde bi kitap falan mı bitiriyorsun sen?
- okuyoruz işte. niye noldu sabah sabah sorguya çeker gibi??
- yok sorgu değil de, ne bilim, nasıl vakit buluyorsun?
- sabah ve akşam otobüste, ders aralarında, canım sıkılınca. öyle yani.
- hımm..
hımm nedir abi ya? allasen. hımm nedir? bir insan bu 4 harften oluşan ama hiçbir anlam ifade etmeyen bu sözcükle olayı nasıl sonlandırabilir? bünyede yaratması beklenen tahribat nedir? ne amaçla, kimler tarafından, nasıl kullanılır?
- evet, şimdi marbury madison kararıyla ilgili pratiği yapıyoruz. okuyan ve anlatmak isteyen?
- marbury madison kararı abd'de anayasa yargısının hatta denetiminin başlangıcı olarak sayılan ......
...
...
..
hebele hübele.
- benandı diğ mi?
- evet.
**
- oha kızım, hocadan daha iyi anlattın.
- eyvallah cınım (:
- tebrik ediyorum canım valla.
**
- pratik almışsın?
- evet.
- çalışmışsın?
- evet.
- bize niye almadın?
- gelmemiştiniz o gün.
- bari bize de anlatsaydın!
- ya pardon ama böyle bir işle görevlendirildiğimi bilmiyordum.
- kendimi bütün bir ders salak gibi hissettim. sen anlattın, biz orada öylece oturduk, seni dinledik.
- burdan çıkarmam gereken sonuç nedir?
- hiçbir şey.
- bence de.
**
- benan sanırım az önce verdiğim tepki biraz fazlaydı.
- kader kısmet.
- özür dilerim.
- mukadderat.
- yapma işte şöyle, evet, abarttım biraz.
- nah buramızda ne yazıldıysa o.
- kızmadın diğ mi bana?
- takdir-i ilahi.
- özür dilerim bak gerçekten, biz kantine iniyoruz, gelecek misin?
- onu kimse bilemez.
sen adama en yakın arkadaşlarımdan biri de, adam senin derste kalkıp 2 cümle kurmanı kıskansın. ve bundaki salaklığı hissetmemiş olmanın verdiği salaklıkla, bir de salak gibi gelip tüm ders kendimi salak gibi hissediyorum desin. salak ya.
- ayy benan şu tiplere bak.
- ayh caanım. ahtapot gibiler. çocuk kızı öyle bir sarmış ki kızın akciğeri birazdan dışarı pörtecek. kız nefes alamıyor, ahaha doğa kıza bak morardı. ölecek. hayrına gidip bi ayırsak mı şunları?
**
- aşkım ya.
- canım, söylee.
- çok seviyorum seni.
- beeen deeee!
**
- ayh.. vıcık vıcık. bunlar kesin daha yeni başlamışlar. bikaç ay sonra görürüm ben onları.
- öyle deme, amma karamsarsın.
- hiç de bile. gayet optimist bir insanım. iyimserliğimin yanında gerçekçiyim. bunun yanında ilerigörüşlüyüm.
- çok da mütevazisin.
- kahr-ı bela! lanet olsun adamım!
- heeey.. biz bu kasabada yabancıları sevmeyiz!
- bilmukabele dostum!
evet, yok sevgilim! memnun muyum? fazlasıyla. valla bak. öyle böyle değil. zırt pırt mesaj atmak zorunda değilim. saatler süren telefon konuşmalarında radyasyona maruz kalmak zorunda hiç değilim. bilgisayara girip anlamsız anlamsız saatlerce konuşmak hiç hiç zorunda değilim. dersimi çalışır, eylemlerime gider, kurslarıma gider, bol bol okurum, yazarım. ohh. daha güzeli var mı ya?
hıı, evet.
eyleme de kursa da okula da sinemaya da tek başıma gitmek zorundayım. alışverişi tek başına yapmak zorunda kalabilirim. bir kitabı çok beğendiğimde ya da bir filmde bir sahneye vurulduğumda bunu en fazla arkadaşımla paylaşabilir ve çoğu zaman içime atabilirim. doğum günlerimi çok yakın ve yakınmış gibi görünüp aslında ışıkyılı uzakta seyreden arkadaşlarımla kutlayabilirim. sokaklarda, kalabalık istanbul sokaklarında, tek başıma yürümek zorunda kalabilirim. sadece kendime şarkı söylüyor olabilirim. geçmişte yaşadıklarım, şu an yaşadıklarım ve ileride yaşayacaklarım ya da asla ama asla yaşanamayacak olan -ütopik- şeyler hakkında sadeece kendimin duyabileceği seste yazabilirim. marx^ı engels^i hat(z)medip, ecetem^de kendimi bulup, elif şafak^ta betimlerlemelerde kaybolup, bulduğum her kitapta bir paragraf bir satır bir cümle bir sözcük bir hece bir harf olabilmek için yaşıyor olabilirim. sadece bir hukukçu değil, hukukşinast bir insan olup, anayasa kürsüsünde rüştümü ıspatlamak için nefes alıyor ve bunu kimseye anlatamıyor olabilirim.
ama ben iyiyim.
mutlu muyum? huzurlu muyum?
bilmem.
ama ben iyiyim.
mükemmel miyim? bir elmanın diğer yarısı mıyım?
bilmem.
ama ben iyiyim.
farklı mıyım? yolumda mıyım? bilmem.
sadece iyiyim.
iyi.
- komünist parti manifestosu gibi.
her şey bu soru ve cevapla başladı.
neymiş efendim, iyi değilmişim. ne münasebetli efem? gayet iyiyim, ekşi sözlük olsun yıldızlı şükela olurdum.
- ayeee (benancada anne, fıratçada karşımıza eneee olarak çıkabilme potansiyeline sahip)
- efem canım?
- ayee ben çanakkale'ye gidiyorum.
- aaa üniversite gezisi mi?
- gibi.
- ne demek gibi?
- şimdi şöyle oluyor, kaz ve madra dağlarında altın arayanları ve onlara destek olan hükümeti ve bu vesileyle kyoto^yu imzalamayan kendini bilmez ülkeleri protesto etmeye. miting var. kadıköy ve taksim^den otobüs kalkıyor.
- cam kenarı alsaydın bari bileti.
- artık nereye oturursam.
- bak bir de ciddi ciddi yer beğeniyor kendine ya.
- ne var ayee ya?
- olmaz, gitme.
- niyeee?
- çünkü bilmediğimiz etmediğimiz yer. tanımadığım insanlarla. bir de miting. daha reşit olmadın sen.
- anne allasen ya. üniversite gezisi olsaydı da bilmediğimiz etmediğimiz bir yere bilmediğin etmediğin insanlarla ve reşit olmamışken gidecektim. ne var ki bunda?
- gözaltına filan alırsın. gurbet ellerde mapuslara mı düşücen kız başına?
- al işte. seksist zihni-et. erkek olsam mapuslara düşmem doğal mı karşılanacaktı? kaldı ki, hapse girmem ben, sabi koğuşuna atarlar beni.
- ay deli manyağın dediğine bak. bi kere de hayırlı bi şey çıksın ağzından. öyle sağa sola optimist diye yazmakla olmuyor bu işler han^fendi.
- a? nasıl yani? nereye yazıyorum ki?
- sanki bilmiyoruz.
- yaa, ama bi saniyee ?!?
...
bu konuşmadan sonra annemle konuşmalarımızda bir değişiklik oldu. zaten her bokumu anlatırdım. şimdi tüm bunların boş yere olduğunu anladım. çünkü kadın zaten her şeyi okuyormuş. olsun, çiftdikiş oluyordur ona da.
- daha dün elinde başka kitap yok muydu senin?
- evet, bitti o.
- buna ne zaman başladın?
- sabah.
- günde bi kitap falan mı bitiriyorsun sen?
- okuyoruz işte. niye noldu sabah sabah sorguya çeker gibi??
- yok sorgu değil de, ne bilim, nasıl vakit buluyorsun?
- sabah ve akşam otobüste, ders aralarında, canım sıkılınca. öyle yani.
- hımm..
hımm nedir abi ya? allasen. hımm nedir? bir insan bu 4 harften oluşan ama hiçbir anlam ifade etmeyen bu sözcükle olayı nasıl sonlandırabilir? bünyede yaratması beklenen tahribat nedir? ne amaçla, kimler tarafından, nasıl kullanılır?
- evet, şimdi marbury madison kararıyla ilgili pratiği yapıyoruz. okuyan ve anlatmak isteyen?
- marbury madison kararı abd'de anayasa yargısının hatta denetiminin başlangıcı olarak sayılan ......
...
...
..
hebele hübele.
- benandı diğ mi?
- evet.
**
- oha kızım, hocadan daha iyi anlattın.
- eyvallah cınım (:
- tebrik ediyorum canım valla.
**
- pratik almışsın?
- evet.
- çalışmışsın?
- evet.
- bize niye almadın?
- gelmemiştiniz o gün.
- bari bize de anlatsaydın!
- ya pardon ama böyle bir işle görevlendirildiğimi bilmiyordum.
- kendimi bütün bir ders salak gibi hissettim. sen anlattın, biz orada öylece oturduk, seni dinledik.
- burdan çıkarmam gereken sonuç nedir?
- hiçbir şey.
- bence de.
**
- benan sanırım az önce verdiğim tepki biraz fazlaydı.
- kader kısmet.
- özür dilerim.
- mukadderat.
- yapma işte şöyle, evet, abarttım biraz.
- nah buramızda ne yazıldıysa o.
- kızmadın diğ mi bana?
- takdir-i ilahi.
- özür dilerim bak gerçekten, biz kantine iniyoruz, gelecek misin?
- onu kimse bilemez.
sen adama en yakın arkadaşlarımdan biri de, adam senin derste kalkıp 2 cümle kurmanı kıskansın. ve bundaki salaklığı hissetmemiş olmanın verdiği salaklıkla, bir de salak gibi gelip tüm ders kendimi salak gibi hissediyorum desin. salak ya.
- ayy benan şu tiplere bak.
- ayh caanım. ahtapot gibiler. çocuk kızı öyle bir sarmış ki kızın akciğeri birazdan dışarı pörtecek. kız nefes alamıyor, ahaha doğa kıza bak morardı. ölecek. hayrına gidip bi ayırsak mı şunları?
**
- aşkım ya.
- canım, söylee.
- çok seviyorum seni.
- beeen deeee!
**
- ayh.. vıcık vıcık. bunlar kesin daha yeni başlamışlar. bikaç ay sonra görürüm ben onları.
- öyle deme, amma karamsarsın.
- hiç de bile. gayet optimist bir insanım. iyimserliğimin yanında gerçekçiyim. bunun yanında ilerigörüşlüyüm.
- çok da mütevazisin.
- kahr-ı bela! lanet olsun adamım!
- heeey.. biz bu kasabada yabancıları sevmeyiz!
- bilmukabele dostum!
evet, yok sevgilim! memnun muyum? fazlasıyla. valla bak. öyle böyle değil. zırt pırt mesaj atmak zorunda değilim. saatler süren telefon konuşmalarında radyasyona maruz kalmak zorunda hiç değilim. bilgisayara girip anlamsız anlamsız saatlerce konuşmak hiç hiç zorunda değilim. dersimi çalışır, eylemlerime gider, kurslarıma gider, bol bol okurum, yazarım. ohh. daha güzeli var mı ya?
hıı, evet.
eyleme de kursa da okula da sinemaya da tek başıma gitmek zorundayım. alışverişi tek başına yapmak zorunda kalabilirim. bir kitabı çok beğendiğimde ya da bir filmde bir sahneye vurulduğumda bunu en fazla arkadaşımla paylaşabilir ve çoğu zaman içime atabilirim. doğum günlerimi çok yakın ve yakınmış gibi görünüp aslında ışıkyılı uzakta seyreden arkadaşlarımla kutlayabilirim. sokaklarda, kalabalık istanbul sokaklarında, tek başıma yürümek zorunda kalabilirim. sadece kendime şarkı söylüyor olabilirim. geçmişte yaşadıklarım, şu an yaşadıklarım ve ileride yaşayacaklarım ya da asla ama asla yaşanamayacak olan -ütopik- şeyler hakkında sadeece kendimin duyabileceği seste yazabilirim. marx^ı engels^i hat(z)medip, ecetem^de kendimi bulup, elif şafak^ta betimlerlemelerde kaybolup, bulduğum her kitapta bir paragraf bir satır bir cümle bir sözcük bir hece bir harf olabilmek için yaşıyor olabilirim. sadece bir hukukçu değil, hukukşinast bir insan olup, anayasa kürsüsünde rüştümü ıspatlamak için nefes alıyor ve bunu kimseye anlatamıyor olabilirim.
ama ben iyiyim.
mutlu muyum? huzurlu muyum?
bilmem.
ama ben iyiyim.
mükemmel miyim? bir elmanın diğer yarısı mıyım?
bilmem.
ama ben iyiyim.
farklı mıyım? yolumda mıyım? bilmem.
sadece iyiyim.
iyi.
yayında ve yapımda emeği geçenler
bütün kadınların kafası karışıktır,
deliliğe övgü,
ecetem,
eften püften,
ekşi sözlük
20 Şubat 2008 Çarşamba
falan filan fark
bak canım, bak güzelim, bak bitanem..
normal şartlar altında - yani bu oda sıcaklığının 24 derece olduğu koşullarda 1 atm basınçla yüz göz olduğumuz durumlarda - her şeyin normal olmasını beklersin diğ mi? insansın sen. her şey bok gibi gidiyorken bile bir yandan bunu dilersin.
optimist isen bu senin yaşam felsefen haline gelmiştir. her kötü şeyde bir güzellik aramak. aman tanrım! kulağa ne kadar şahane geliyor. ama kulağa geldiği gibi gelmiyor önüne her zaman. hatta bizzat, bilfiil senin gitmen gerekiyor onun ayağına. neyin mi? normalliğin.
yani bu hayatta normal olmak isteyecek kadar anormalsen..
gülee güleee sanaaa, yoluuun açık olsuuun!
bir de pesimistler için inceleyelim durumu. onlar için bardağın yarısının dolu ya da boş olması önemli değil. ortada bir bardak bile yok ki. ne kötü. bunca var olma çabası içinde aslında var sandığımız şeylerin bile yokluğunu kabullenemeyecek kadar yok olmak..
ya bak şimdi, bir şey diyordum, normal olmak istemek çok normal bir istektir. zira bu koşullar altında yetiştiriliyoruz. yani normal olman gerektiği gözüne sokula sokula. farklılığa yer yok, anlıyor musun beni?
sen farklı olmak istersen, seni bir şekilde toplum alaşağı ediyor ve normal yapıyor. sıradanlaştırıyor. sen farkına varmıyorsun. bu farkına varmadan farklılaşma meselesi de çok farklı bir durum.
hani bilinçli olmak vardır.. bilinç, mutsuzluktur azizim! der bazıları.
ben bir höösst! derim öylelerine, izninizle. yoo hayır, düşüncelerimi açık açık dillendirmek için izin istemiyorum, ama bu bir tür nezaket. hayır ne geliyorsa başımıza zaten bu salak saçması nezaket kurallarından geliyor. incelikler yüzünden inciniyoruz. sonrasında elimizde yalnızca nazik bir gülümseme kalıyor ayıplarımıza yorgan yapıp, yalanlarımızın üzerine örttüğümüz.
bilinçli olmak kötü bir şey değildir. tıpkı farklı olmak gibi. dünyada kaç milyon insan varsa o kadar farklı hayat var, düşünce var, ideal var. bazıları o ide'nin özüne inemiyor bi türlü. daha doğrusu işte bu noktada bilinç giriyor devreye. bilincini denizaltında gezdirmeden, suyun altını görmeden buza çarpmaman imkansız. mümkünsüz.
bir şeylerin farkına varmak, farkına vardığını düşünmek, onun üzerine gitmek, onunla ilgili yığınla şey okumak, onun karşısındaki kurum- kuruluş- durumları araştırmak, tartışmak, o farkına vardığını yaşatmak, benimsediğin görüşü kendinde yansıtmak...
bunlar mühim şeyler.
hayat çok mühim diğ mi rıza?
yani, amaan bugün de yaşadık! diyip geçemeyecek, orada kala kalacak kadar mühim diğ mi rıza?
hele bir gün, bir sabah uyandığında artık bir şeylere inanmanın hiçbir şeye yetmediğini kavradığın gün. la biz böyle mi konuşmuştuk atalarımızla dost meclislerinde? hani her sabah yeni bir gün olacaktı da bütün kötülükleri götürecekti? hani sabah olaydı da hayır da peşi sıra geleydi? hı?
rızacım, bildiğin şeylerin yalan çıkması da en az o konu hakkında hiçbir şey bilmemek kadar kötü. söylemiş miydim hiç?
düşünsene, canını dişine takarak inandığın, artık kendinle bağdaştırdığın şey aslında sen değil. ya da sen o değilsin. ya da ikiniz de aslında bi şey değilsiniz. bak beterin beteri var.
bence de. bilmukabele.
normal şartlar altında - yani bu oda sıcaklığının 24 derece olduğu koşullarda 1 atm basınçla yüz göz olduğumuz durumlarda - her şeyin normal olmasını beklersin diğ mi? insansın sen. her şey bok gibi gidiyorken bile bir yandan bunu dilersin.
optimist isen bu senin yaşam felsefen haline gelmiştir. her kötü şeyde bir güzellik aramak. aman tanrım! kulağa ne kadar şahane geliyor. ama kulağa geldiği gibi gelmiyor önüne her zaman. hatta bizzat, bilfiil senin gitmen gerekiyor onun ayağına. neyin mi? normalliğin.
yani bu hayatta normal olmak isteyecek kadar anormalsen..
gülee güleee sanaaa, yoluuun açık olsuuun!
bir de pesimistler için inceleyelim durumu. onlar için bardağın yarısının dolu ya da boş olması önemli değil. ortada bir bardak bile yok ki. ne kötü. bunca var olma çabası içinde aslında var sandığımız şeylerin bile yokluğunu kabullenemeyecek kadar yok olmak..
ya bak şimdi, bir şey diyordum, normal olmak istemek çok normal bir istektir. zira bu koşullar altında yetiştiriliyoruz. yani normal olman gerektiği gözüne sokula sokula. farklılığa yer yok, anlıyor musun beni?
sen farklı olmak istersen, seni bir şekilde toplum alaşağı ediyor ve normal yapıyor. sıradanlaştırıyor. sen farkına varmıyorsun. bu farkına varmadan farklılaşma meselesi de çok farklı bir durum.
hani bilinçli olmak vardır.. bilinç, mutsuzluktur azizim! der bazıları.
ben bir höösst! derim öylelerine, izninizle. yoo hayır, düşüncelerimi açık açık dillendirmek için izin istemiyorum, ama bu bir tür nezaket. hayır ne geliyorsa başımıza zaten bu salak saçması nezaket kurallarından geliyor. incelikler yüzünden inciniyoruz. sonrasında elimizde yalnızca nazik bir gülümseme kalıyor ayıplarımıza yorgan yapıp, yalanlarımızın üzerine örttüğümüz.
bilinçli olmak kötü bir şey değildir. tıpkı farklı olmak gibi. dünyada kaç milyon insan varsa o kadar farklı hayat var, düşünce var, ideal var. bazıları o ide'nin özüne inemiyor bi türlü. daha doğrusu işte bu noktada bilinç giriyor devreye. bilincini denizaltında gezdirmeden, suyun altını görmeden buza çarpmaman imkansız. mümkünsüz.
bir şeylerin farkına varmak, farkına vardığını düşünmek, onun üzerine gitmek, onunla ilgili yığınla şey okumak, onun karşısındaki kurum- kuruluş- durumları araştırmak, tartışmak, o farkına vardığını yaşatmak, benimsediğin görüşü kendinde yansıtmak...
bunlar mühim şeyler.
hayat çok mühim diğ mi rıza?
yani, amaan bugün de yaşadık! diyip geçemeyecek, orada kala kalacak kadar mühim diğ mi rıza?
hele bir gün, bir sabah uyandığında artık bir şeylere inanmanın hiçbir şeye yetmediğini kavradığın gün. la biz böyle mi konuşmuştuk atalarımızla dost meclislerinde? hani her sabah yeni bir gün olacaktı da bütün kötülükleri götürecekti? hani sabah olaydı da hayır da peşi sıra geleydi? hı?
rızacım, bildiğin şeylerin yalan çıkması da en az o konu hakkında hiçbir şey bilmemek kadar kötü. söylemiş miydim hiç?
düşünsene, canını dişine takarak inandığın, artık kendinle bağdaştırdığın şey aslında sen değil. ya da sen o değilsin. ya da ikiniz de aslında bi şey değilsiniz. bak beterin beteri var.
bence de. bilmukabele.
yayında ve yapımda emeği geçenler
eften püften
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)