edibe sözen hanım kanun teklifini çekmiş.
tema'nın da şöyle bir imza kampanyası varmış (sıpeşıl thenks tu fırat budacı) bir imza da siz atarsınız belki bir şeyler değişirmiş; http://www.tema.org.tr/2B/
keşke benim hayatımda da bir şeyler değişseymiş.. mesela sakin'in ikarus başarsa şarkısı benim için de bir şey ifade etseymiş de ben de artık şuraya ''tekil hayatlar da bir gün devrim yapar'' yazabilseymişim.
yurttan ve dünyadan haberler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yurttan ve dünyadan haberler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
10 Ağustos 2008 Pazar
5 dakkada değişir bütün işler!
yayında ve yapımda emeği geçenler
devrim,
sonsuzluk ve bir gün,
yurttan ve dünyadan haberler
8 Ağustos 2008 Cuma
deli-(berately) gündem

- neydi senin o şarkı? bu sabahlaarın neydi?
şehnaz çakıralp diye bir kadın var. kendisi yan tarafta ikamet eden abla oluyor. bu abla alman lisesi'nden mezun olmuş, mimar sinan'ı bitirmiş, almanya ve avustralya kanallarında ve tiyatrolarında çalışmış yetmemiş chp'den meclise girmiş, en azından kariyeriyle donanımlı olduğu izlenimi yaratmış bir ablamız. ben kendisini hangi procede izlesem kendisi şarkıcı, ekseriyetle pavyonda, ve ikinci kadın. yuva bozmak gibi bir niyeti olmayan, ''erkeğini'' -başkalarının erkeği- deli gibi seven ve o'na bağlı, ikinci kadın olmayı kabullenen, elindekiyle yetinmeyi öğrenen, naparsa yapsın sonunda terk edilen kadın. biraz irice fakat şahane bir yüzü var kendisinin bana göre ve dizilerde bile olsa ben bu yüzü böyle ''hüzün''lü görmeye dayanamıyorum arkadaşım. ben bu kadının rollerine üzülmek istemiyorum. bence şehnaz abla artık başka rollerde oynasın.. zamanı geldi bence.
- ya bi dakka.
- ne bi dakkası hadi.
(her zaman gördüğüm o rüyayı görüyorum, mutluyum. o rüya bitmeden uyanmaya hiç niyetim yok. ama dış mihrak *anne diyoruz kendisine* habire geliyor.)
- gece yatmak bilmiyorsun sabah kalkmak bilmiyorsun.
- ımmmh!
(muntazaman sonra)
- aaa kaboğlu televizyona çıkmış. anayasa kürsüsünde kalmak isteyen öğrencilerle ilgili açıklama yapıyor.
- hıhı.
(tahminen bi 5 dakika sonra daha)
- hadi bebişim, kalk bebişim. en sevdiğin yere gideceğiz daha. geç kalıyoruz.
- bebişim ne ya ımmh!
- aaa G. oğlum hoş geldin, bizimki seni bekliyordu zaten.
- ne? anne şaka mısın? önce bebişim sonra G. denir mi? allam ya. rüyanın tam G.'li kısmına yaklaşırken bu bana söylenir mi? off.
- eskiden seni neydi o kızın adı hani şişmanca biraz
- deniz mi?
- ne biliyim ben, bana mu soruyorsun? o'nunla uyandırırdım anında kalkardın şimdi başımıza bi de G. çıktı.. neyse ben seni her hastahane sabahı böyle uyandırayım bari.
- ya ama ayıp ya. el kadar sabinin duygularıyla böyle de oynanmaz ki. genç kızlık onurumla oynuyorsun anne. kınıyorum seni.
- beni ilgilendirmez, kırk kere geldim uyan diye uyanmadın. beni bu yola sen sevkettin. biliyorsun aç gideceksin. nolur nolmaz sen yine de çişini yapma. hadi biraz da hızlan daha giyineceksin. çeyrek geçe otobüs durağında olacağız ona göre.
- hıı otobüs durağı. sabah sabah otobüs çarpmışa döndürdün beni. giyiniyorum tamam çık hadi.
bi an ya.. sadece bi an.. gerçek sandım. çünkü benim annem bu sabaha kadar ağzına ''bebişim'' lafını almış bir insan değildi. bana sadece G. gıcık olduğum için bebişim der, ben de o'na tatlım derim yine gıcık olduğum için. o kadar. dün gece ''bu akşam binersem yarın orada olurum'' konuşması geçmişti bir de. uyku sersemi, rüyanın da etkisiyle, annem gelip ''bebişim'' dedikten sonra olayı direk G.'ye bağlayınca haliyle hayalperestliğim depreşti. bir oha filan oldum. dedim ya bir an gerçek bile sandım. hayır annem daha önce beni vega'yla uyandırmak gibi absürd ve bir anneden beklenmeyecek davranışlar sergiledi. ama bu insanlık için küçük annem için çok büyük bir adım. bu kadarını o'ndan ben bile beklemezdim. hala şoklardayım sevgili bilok.
o değil de gerçek olsa negüzel olurdu di mi?
**
şehnaz çakıralp diye bir kadın var. kendisi yan tarafta ikamet eden abla oluyor. bu abla alman lisesi'nden mezun olmuş, mimar sinan'ı bitirmiş, almanya ve avustralya kanallarında ve tiyatrolarında çalışmış yetmemiş chp'den meclise girmiş, en azından kariyeriyle donanımlı olduğu izlenimi yaratmış bir ablamız. ben kendisini hangi procede izlesem kendisi şarkıcı, ekseriyetle pavyonda, ve ikinci kadın. yuva bozmak gibi bir niyeti olmayan, ''erkeğini'' -başkalarının erkeği- deli gibi seven ve o'na bağlı, ikinci kadın olmayı kabullenen, elindekiyle yetinmeyi öğrenen, naparsa yapsın sonunda terk edilen kadın. biraz irice fakat şahane bir yüzü var kendisinin bana göre ve dizilerde bile olsa ben bu yüzü böyle ''hüzün''lü görmeye dayanamıyorum arkadaşım. ben bu kadının rollerine üzülmek istemiyorum. bence şehnaz abla artık başka rollerde oynasın.. zamanı geldi bence.**
son zamanlarda dikkat ettim bazı insanlar ''güneş kokusu'' diye bir şeyin olduğunu düşünüyor. belki de vardır. bilemiyorum. ama o güneş bana bu zamana kadar hiç kokmadı. sadece hapşurttu. yani ben güneşe bakınca ya da güneşe çok maruz kalınca hapşuran bir insan olarak acaba bunun nedeni güneş'in kokusu mu diye merak etmeye başladım. çünkü her sabah yaprak dökümü'nde ''ellerimden alıp gitme o güneeeş kokuuunuuuu'' diyor bir abi. bir de bugün hastaneye giderken musukiçalarda rastgeldim manga'ya, uzun zaman oldu dinlemeyeli bir dinleyeyim bari dedim ve yine onu duydum. ''elimde saç tokan, güneeeş misaaali mis kokan'' bu güneş denilen şey hem kokan hem de kokarken ''mis'' yayan bir şeyse ben neden bu yaşıma kadar almadım bu kokuyu? kendime bunu dert edindim, evet.
**
''aşk acısı çeken erkek'' diye bir başlık gördüm geçende.. güldüm. neden? çünkü aşk acısı çeken erkek yoktur; çektiği acıyı unutmak için ya da hiç acı çekmemek için başka kızla çıkan erkek vardır. (genelledim rahatladım)
**
polis vazife ve salahiyet kanunu'nun yeni çıktığı zamanlardı.. okuduk tabi kanunu. müthiş bir hayalkırıklığı hakim bünyelerde. neyine şaşırıyorsak sanki memlekette başka türlüsü mümkünmüş gibi.. neyse. anayasa derslerinde birkaç kez tartıştık durumu. kendi aramızda arkadaşlarımızla konuştuk. iş yeri açma kapatma, fotoğraf ve parmak izi alma (ali fişi polise at) , silah kullanma, zor kullanma, gözaltına alma gibi yetkiler bunlar.. kolluk kuvvetlerini bu kadar güçlendirmenin, fişlemeye kadar yetkiler vermenin ileride bir yerde patlak vereceğini biliyorduk. bir mayıs'ta da gayet net gördük.. bir de dün gördük. bahçelievler'de. 22 yaşında bir genç kendi kendine konuşurken ''neticede insan olan'' bir polis geliyor ''are you talking to me?'' demeden vuruyor.. gencin yanına gelmeye çalışanları uzaklaştırıyor, bağırıyor çağırıyor. ve o genç ölüyor. neticede bir insan kendisi. tabi ki ölecek. her insan gibi.. baran tursun ve festus okey gibi. tabi ki bu ''çok acı'' bir olay olarak adlandırılacak ve ''neticede insan'' olan birinin suçu tüm teşkilata mal edilemeyecek.. kendisine küfrettiği gerekçesiyle bir insanı öldüren diğer insan, kelepçesiz götürülecek mahkemeye. tıpkı hrant'ın duruşmasına ''ya sev ya terk et''li araçla gelen arkadaşları gibi. kimse polise bu yetkileri verirken kanunda bir de ''tıbbi müdahale, tutanak tutulması, yakınlarına haber verilmesi'' zorunluluklarının eklendiğini dile getirmiyor. hem bağırıyorsunuz kardeş kardeşe kırdırılıyor diye, hem bi insan diğer insanı öldürdüğünde öldüreni korumaya çalışıyorsunuz. ben her beyanatınızdan sonra ''orantılı'' bir tavır takınmaya çalışarak sövüyorum size kanka ayağı göt ayağı derken.. ayıp değil mi şimdi size göre benim cem inci'nin arkasından ağlamam, günah! siz benimle aynı tanrı'ya inanıyorsunuz.. ben de buna inanamıyorum!
tabu oynuyorduk biz hazal'larla..
- hani var ya benim en sevdiğim meslek
- akademisyen
- hayır ya
- polis ahaha
**
nereden başlayacağımı bilemiyorum gerçekten. adı ''gençleri koruma kanun tasarısı''. bi kere daha adından başlıyor yanlış. kanun tasarısı diyebilmek için onun bakanlar kurulu tarafından verilmesi gerekir. bir milletvekilinin verdiği teklife, öneriye -olayımızda da olduğu gibi- kanun teklifi denir. neyse. maddeler bir hayli ilginç.. 16 yaşından küçük bir çocuk yanında ailesi varken bile lokantaya giremeyecek, internet kafelere 18 yaşından küçükler gidemeyecek, çocukların bedensel, ruhsal ve zihinsel bütünlüğünü korumak ve sağlamak için ''yetkililer'' tehlike ortadan kalkana kadar tehlikeli konu hakkında durdurma kararı verebilecek, radyo televizyon ve gazetelerde çocukları korumak için şiddet ve cinsellik içeren her türlü şey yasaklanacak ve bunlarla ilgili olarak ilgili kuruluşa yüklü miktarda para cezası verilecek. pornografik yayın alanlar bu yayınları edinebilmek için tc kimlik numaralarını yazıp imza atacaklar ve bütün okullara ''her dine mensup öğrenciler'' için ibadethane kurulacak.
kaç yaşında olursa olsun bir insanın ''lokanta''ya girip -bara meyhaneye pavyona filan demiyorum- yemek yemesini engellemek o'nun seyahat özgürlüğünü engellemek demektir. yaşı kaç olursa olsun bir insanın internetten ''bilgi''ye -porno izlemesinden, orayı burayı hacklemesinden bahsetmiyorum- ulaşmasını engellemek o'nun haber alma ve haber yayma hürriyetini engellemek demektir. çocukların bedensel zihinsel ve ruhsal bütünlüğünü teslim ettiğiniz yetkililerin tam anlamıyla bütünlük -dini bütünlüğü kastetmiyorum- içinde yaşadığından emin olmak demektir. ''tehlike''nin tanımı verilmediği için çok geniş bir alanı kapsamak ve anayasa'da açıkça gösterilen ''temek hak ve özgürlükleri sınırlandırma ve durdurma sebepleri''ni alenen genişletmek ve ihlal etmek demektir. (1982 anayasası, 11. ve 13. maddeler) radyo, televizyon ve gazeteleri ''özerk'' olarak adlandırılan rtük'ün kontrolünden çıkarıp, ''akıllı işaretler''in yerini yeni kontrol işaretlerine bırakmak ve ''sanata'' biraz daha fazla müdahale etmek demektir. bazı gazetelerdeki çıplak kadın fotoğraflarına, kadının seks objesi gibi gösterilip satılmasına, bundan rayting ve para çıkarılmasına her şeye rağmen göz yumulacağı için çiftestandart demektir. pornografik yayınlara ulaşmaya çalışanların tc kimlik numaralarını ve imzalarını almak fişlemek demektir. bütün okullara ibadethane kurmak ''devletin'' laik kimliğine ters düşmek demektir.
gençleri onlara din pompalayarak koruyamazsınız. konya'da çöken kız yurdu'nun hesabını vermeden, bir genci kendi kolluk kuvvetinden koruyamadan, muhalif görüşteki insanları onların beden bütünlüğüne zarar vererek cezalandırmadan, senden farklı düşünenleri fişlemeden, kadını bir malmış gibi göstermekten vazgeçmeden, ikililiğe ikiyüzlülüğe gitmeden, sözde değil özde ''eşitlikçi'' olmadan, insanların üzerinde baskı kurarak değil onları anlamaya çalışmadan, bazı hak ve özgürlükleri kısıtlamadan gençleri hiçbir şeyden koruyamazsınız. gençlere doğru düzgün bilgiler edinebilecekleri ortamlar yaratmadan, her evi bir bilgisayarla kalkındırmadan, internetin sadece counter, hack, porno, sözlük, msn olmadığını öğretmeden, gazeteleri magazinden arındırmadan, ellerine silah alanları övmek yerine ellerine kalem, fırça, enstrüman alanları övmeden, sanatın herhangi bir dalının da bir meslek olabileceğini ailelere anlatmadan, kız çocuklarının da erkekler kadar hatta o'nlardan daha çok okumak zorunda olduğunu insanların beynine kazımadan, etrafımızda din, namus, ırk ve düşünce uğruna işlenen yüzlerce cinayeti gerçekten sonlandırmadan, yarış atı muamelesi edip serbest rekabet piyasasına sürmeden önce ''gelecek'' garanti vermeden, koyun değil kaplan olmayı öğretmeden, ses çıkarttıklarında oradan oraya sürüklemeden, lafla, kaşla gözle, sopayla şiddet ve taciz uygulamaktan vazgeçmeden, tek bir dinin tek bir mezhebini din eğitiminden saymayı bırakmadan, türkiye'nin bir ''mozaik'' olduğunu gerçekten sindirmeden, üniversiteleri ticarethane olarak görmekten vazgeçmeden, kadınları kocasına bağlı kılıp evde oturtmaktan, çocuk doğurtmaktan ve sırtından sopayı eksik etmekten bıkıp usanmadan, etnik kimliği yüzünden insanları dışlamaktan köşe bucak kaçmadan, gençlere hata yapma şansı tanımadan onları hiçbir şeyden koruyamazsınız.
bizi kendinizden koruyun şimdilik o bize yeter..
**
''pekin olimpiyatları görkemli başladı.''
**
içinde semizotu olan her şeyi yerim.
**
'' geçen düşündüm de ben hiç ''zamana ihtiyacım var'' demedim lan kimseye.. '' - vedat özdemiroğlu.
**
nurtopu gibi bir savaşımız oldu. negüzel. gelişmelerle yeniden ekranda olacağım. anayasa değişiyormuş lan. kısmet.
yayında ve yapımda emeği geçenler
annemin çeyiz sandığı,
devrim,
le G.,
sakinim sakinsin sakin,
sonsuzluk ve bir gün,
yurttan ve dünyadan haberler
6 Ağustos 2008 Çarşamba
tövbe. sübhaneke. dinimiz. amin.
ulusözlük'ten alınma bir link üzerine..
link bu; http://www.haksozhaber.net/news_detail.php?id=4330
özet kısmı ise bu; '' Bizim çocuklarımız baleye gitmiyor, diskoya bara gitmiyor, köpük banyosunda ölmüyor, bazı medya grupları neden çok abartıyor aklım almıyor." diyen Atayer, şöyle konuştu: "Çocuklar dil bilgisinden, yabancı dilden (Arapça, İngilizce) mahrum kalmaması için yurda gidiyor. Ben de çocuğumu bu amaçla gönderdim. Yaralı babası olarak şikayetim yok. Benim çocuğum kayıt olmak için yurda gitti. Akşam geç saatler olduğu için o gece yurtta kaldı. Zaman zaman burada kalıyordu. Burada ölenler şehit, kalanlar ise gazidir."
geçen cumaydı.. biz hasu hanım'ın tercihini yapmak için okula gidecektik, evden çıkarken televizyonda gördüm haberi. ilk önce söylemediler oranın kuran kursu veren bir yurt olduğunu. çökmenin doğal gaz kaynaklı olduğunu söylediler. sonra adı verilmeden ''özel eğitim'' kurumu dendi. ben haberi duyduğum andan itibaren herkesin benim gibi ölümlere şaşırıp üzüleceğini düşünmüştüm lakin herkes bir yurtta kuran eğitimi verilmesine şaşırdı. keşke duyduğumuzda şaşıracağımız kadar az olsa bunlar.. ama değil. anlayamadığım şey sanki kimse bu ülkenin en büyük sorunlarından birinin ''cemaat''leşme olduğunu bilmiyor, kimse özellikle anadolu'dan gelen çocuklara sunulan ''imkan''ların farkında değil, kimse özellikle kayıt günü okullara gönderilen ''görevli''lerin ellerindeki kağıtları dağıttıktan sonra o kağıtları alan aile ve öğrencileri arabalarla nereye götürdüğünü bilmiyor, sanki bütün öğrenciler yurtkur'un yurtlarına yerleşiyor kalanlar eve çıkıyor, her şey güllük gülistanlık yaşanıyormuş gibi. 70,586,256 kişi yaşıyor türkiye'de. ve rica ediyorum kimse tutup da bana ''benim bu yurt işlerinden haberim yok'' demesin. en uzak akrabamızdan en dış kapı mandalı adama, şah damarımızdan evimizin içine kadar içindeyiz bu işlerin. internetten yurt bakan biri bile bulabilir bunu. her şey süper görünür de bir yıldız (*)dan anlarsın kimin ne olduğunu. ''cuma günü yapılacak konferanslara bütün öğrencilerimizin katılması zorunludur.'' şimdi bakıyorum haberdeki amcanın söylediklerine, diyor ki baleye gitmedi. bu radikal kesimin baleyle ne alıp veremediği olduğunu da çözemedim hala. nedir yani erkeklerin tayt giyiyor olması mı sorun? yoksa ''diri'' vücutlu bir kadının gövdesine değen ''pis'' eller mi? iki farklı cinsin aynı sahne üzerinde oradan oraya ceylan gibi sekmesi mi yoksa cins olan? ne demek bu ya ''allah aşkına''? oradaki kızlar bara gitseydi, baleye gitseydi ve ölselerdi müstehak mı olacaktı onlara? ayrıca amca demiş ''ingilizce arapça öğrensinler diye gidiyorlardı.'' pardon ama ne zamandan beri yurtlar böyle bir görev edindi kendilerine? illa ki istiyorsanız çoluğunuzu çocuğunuzu yabancı dil kursuna göndermeyi, para da vermek istemiyorsanız üstüne, belediyeler bedava veriyor ingilizce kursu. istanbul barosu'na gelin, onlar hukuk öğrencisi olmayan insanlara da veriyor ingilizce kurs. hem de ücretsiz. arapça kurslarına gelince artık o kadar kolay ki ücretsiz ya da düşük fiyatla kurs bulmak.. bir apartman boşluğunda bile verilebiliyor arapça dersi. - ben gittim oradan biliyorum.- kaldı ki bence sorulması gereken bir soru da şehit kimdir, gazi kime denir. hemen bakalım tdk'den.
şehit: Kutsal bir ülkü veya inanç uğrunda ölen kimse, martir: "Ey mavi göklerin kızıl ve beyaz süsü. Kız kardeşimin gelinliği, şehidimin son örtüsü."- A. N. Asya.
gazi:
1. Müslümanlıkta düşmanla savaşan veya savaş yapmış kimse: "Gazi Baba, etrafında binlerce gazi ile bir tepede yatardı."- Y. K. Beyatlı.
2 . Olağanüstü yararlıklar göstererek düşmanı yenen komutanlara devlet tarafından verilen onur unvanı: "Gazi Mustafa Kemal."- .
3 . Savaştan sağ olarak dönen kimse: "Şimdi İstanbul taklarının yeşil taflanları altından gaziler geçiyor."- A. Gündüz.
bu çocuklar hangi kutsal ülkü ya da inanç uğruna ölmüş? hangi düşmanla savaşmış, o savaşta olağanüstü ne tür bir yarar sağlamış ya da o savaştan sağ çıkabilmiş? bu çocuklar birilerinin ihmali yüzünden öldü farkındasınız değil mi? bara gitmeyip kuran kursuna gitmeleri bunu değiştirmiyor. ölünüze bile sahip çıkmıyorsunuz.. işin kötüsü haberin altındaki yorumların da bu zihni(y)eti desteklemesi. türkiye'de yeteri kadar din eğitimi verilmediğine dair bir yorum bile yapılmış o başka bir yazının konusu olabilecek kadar uzun bir konu. tamam belki konuşmak, ses çıkartmak, dava açmak, hesap sormak ölülerinizi geri getirmeyecek, belki yaralılarınız daha çabuk iyileşmeyecek ama en azından birilerine ders olacak. en azından hala sesini çıkartmak isteyenlere ders olacak. insan hayatını ucuz bir şey sananlara ders olacak. ''ölenin arkasından konuşulmaz, ağlanmaz, günahtır'' diye diye neleri unutup unutturdunuz bu ülkede e ama yeter artık. örtün bu konunun üstünü de çocuklarınızın üstüne örttüğünüz topraklarla.. aman ses çıkartmayın, sesini çıkarıp şikayetçi olmak isteyenleri susturun. aman diyim hesap sormayın.. nasıl olsa verilir bunun da hesabı öbür dünyada değil mi? hı. amin.
link bu; http://www.haksozhaber.net/news_detail.php?id=4330
özet kısmı ise bu; '' Bizim çocuklarımız baleye gitmiyor, diskoya bara gitmiyor, köpük banyosunda ölmüyor, bazı medya grupları neden çok abartıyor aklım almıyor." diyen Atayer, şöyle konuştu: "Çocuklar dil bilgisinden, yabancı dilden (Arapça, İngilizce) mahrum kalmaması için yurda gidiyor. Ben de çocuğumu bu amaçla gönderdim. Yaralı babası olarak şikayetim yok. Benim çocuğum kayıt olmak için yurda gitti. Akşam geç saatler olduğu için o gece yurtta kaldı. Zaman zaman burada kalıyordu. Burada ölenler şehit, kalanlar ise gazidir."
geçen cumaydı.. biz hasu hanım'ın tercihini yapmak için okula gidecektik, evden çıkarken televizyonda gördüm haberi. ilk önce söylemediler oranın kuran kursu veren bir yurt olduğunu. çökmenin doğal gaz kaynaklı olduğunu söylediler. sonra adı verilmeden ''özel eğitim'' kurumu dendi. ben haberi duyduğum andan itibaren herkesin benim gibi ölümlere şaşırıp üzüleceğini düşünmüştüm lakin herkes bir yurtta kuran eğitimi verilmesine şaşırdı. keşke duyduğumuzda şaşıracağımız kadar az olsa bunlar.. ama değil. anlayamadığım şey sanki kimse bu ülkenin en büyük sorunlarından birinin ''cemaat''leşme olduğunu bilmiyor, kimse özellikle anadolu'dan gelen çocuklara sunulan ''imkan''ların farkında değil, kimse özellikle kayıt günü okullara gönderilen ''görevli''lerin ellerindeki kağıtları dağıttıktan sonra o kağıtları alan aile ve öğrencileri arabalarla nereye götürdüğünü bilmiyor, sanki bütün öğrenciler yurtkur'un yurtlarına yerleşiyor kalanlar eve çıkıyor, her şey güllük gülistanlık yaşanıyormuş gibi. 70,586,256 kişi yaşıyor türkiye'de. ve rica ediyorum kimse tutup da bana ''benim bu yurt işlerinden haberim yok'' demesin. en uzak akrabamızdan en dış kapı mandalı adama, şah damarımızdan evimizin içine kadar içindeyiz bu işlerin. internetten yurt bakan biri bile bulabilir bunu. her şey süper görünür de bir yıldız (*)dan anlarsın kimin ne olduğunu. ''cuma günü yapılacak konferanslara bütün öğrencilerimizin katılması zorunludur.'' şimdi bakıyorum haberdeki amcanın söylediklerine, diyor ki baleye gitmedi. bu radikal kesimin baleyle ne alıp veremediği olduğunu da çözemedim hala. nedir yani erkeklerin tayt giyiyor olması mı sorun? yoksa ''diri'' vücutlu bir kadının gövdesine değen ''pis'' eller mi? iki farklı cinsin aynı sahne üzerinde oradan oraya ceylan gibi sekmesi mi yoksa cins olan? ne demek bu ya ''allah aşkına''? oradaki kızlar bara gitseydi, baleye gitseydi ve ölselerdi müstehak mı olacaktı onlara? ayrıca amca demiş ''ingilizce arapça öğrensinler diye gidiyorlardı.'' pardon ama ne zamandan beri yurtlar böyle bir görev edindi kendilerine? illa ki istiyorsanız çoluğunuzu çocuğunuzu yabancı dil kursuna göndermeyi, para da vermek istemiyorsanız üstüne, belediyeler bedava veriyor ingilizce kursu. istanbul barosu'na gelin, onlar hukuk öğrencisi olmayan insanlara da veriyor ingilizce kurs. hem de ücretsiz. arapça kurslarına gelince artık o kadar kolay ki ücretsiz ya da düşük fiyatla kurs bulmak.. bir apartman boşluğunda bile verilebiliyor arapça dersi. - ben gittim oradan biliyorum.- kaldı ki bence sorulması gereken bir soru da şehit kimdir, gazi kime denir. hemen bakalım tdk'den.
şehit: Kutsal bir ülkü veya inanç uğrunda ölen kimse, martir: "Ey mavi göklerin kızıl ve beyaz süsü. Kız kardeşimin gelinliği, şehidimin son örtüsü."- A. N. Asya.
gazi:
1. Müslümanlıkta düşmanla savaşan veya savaş yapmış kimse: "Gazi Baba, etrafında binlerce gazi ile bir tepede yatardı."- Y. K. Beyatlı.
2 . Olağanüstü yararlıklar göstererek düşmanı yenen komutanlara devlet tarafından verilen onur unvanı: "Gazi Mustafa Kemal."- .
3 . Savaştan sağ olarak dönen kimse: "Şimdi İstanbul taklarının yeşil taflanları altından gaziler geçiyor."- A. Gündüz.
bu çocuklar hangi kutsal ülkü ya da inanç uğruna ölmüş? hangi düşmanla savaşmış, o savaşta olağanüstü ne tür bir yarar sağlamış ya da o savaştan sağ çıkabilmiş? bu çocuklar birilerinin ihmali yüzünden öldü farkındasınız değil mi? bara gitmeyip kuran kursuna gitmeleri bunu değiştirmiyor. ölünüze bile sahip çıkmıyorsunuz.. işin kötüsü haberin altındaki yorumların da bu zihni(y)eti desteklemesi. türkiye'de yeteri kadar din eğitimi verilmediğine dair bir yorum bile yapılmış o başka bir yazının konusu olabilecek kadar uzun bir konu. tamam belki konuşmak, ses çıkartmak, dava açmak, hesap sormak ölülerinizi geri getirmeyecek, belki yaralılarınız daha çabuk iyileşmeyecek ama en azından birilerine ders olacak. en azından hala sesini çıkartmak isteyenlere ders olacak. insan hayatını ucuz bir şey sananlara ders olacak. ''ölenin arkasından konuşulmaz, ağlanmaz, günahtır'' diye diye neleri unutup unutturdunuz bu ülkede e ama yeter artık. örtün bu konunun üstünü de çocuklarınızın üstüne örttüğünüz topraklarla.. aman ses çıkartmayın, sesini çıkarıp şikayetçi olmak isteyenleri susturun. aman diyim hesap sormayın.. nasıl olsa verilir bunun da hesabı öbür dünyada değil mi? hı. amin.
yayında ve yapımda emeği geçenler
deliliğe övgü,
sakinim sakinsin sakin,
yurttan ve dünyadan haberler
5 Ağustos 2008 Salı
serious problems
nazlıcım, burayı okumuyorsun ama bu aralar başına bir şey gelirse bil ki benim nazarım değmiştir tatlım.**
- ''bayan'' akademisyenler daha kaprisli oluyor.
bayan sensin, yazık ki bu zekayla eleştirdiğin ve asla olamayacağın o akademisyenin profesörlük tezi de sana girsin!
**
erasmus'un staj programları açılmış.
**
isviçre'de almanca konuşuluyormuş tanrım, içime kapanmak istiyorum. kapandım.
**
limonataya nane konulmaz bebeyim.
**
gittim, gördüm, beğenmekten öte bayıldım geldim. ledger'cımın zamansızca aramızdan ayrılmasından değil bu denli beğenmem. zira bu insan evladından ve o'nun hakkın rahmetine kavuşmasından bihaner insanlar bile bu mükemmel oyunculuktan fazlasıyla etkilenirdi. batman'i canlandıran amcanın oyunculuğu da gayet iyiydi, özellikle kendi kendine dikiş attığı ve ilerleyen sahnelerde kuçu kuçuları kollarından defettiği sahnelerde. orada dünyayı kurtaran kadın kıvamında dolanan teyzeyle ilgili ise hiçbir şey demiyorum. çünkü karakter olarak tiksindim kendisinden. hayır tamam, meslektaşım. çat çat konuşuyor, davaları alıyor, kazanıyor, şahane giyiniyor, erkekleri kendine hayran bırakıyor ama bu kadar da aleni aldatılmaz ki birileri arkadaşım. sarışın olmasına rağmen sevilebilecek bir savcı var karşında. adam ölüyor senin aşkından. senin yüzünden ''kötü adam'' bile oluyor, ölürken hala adını sayıklıyor. daha napsın bu adam sana? sen git hayır de adamın teklifine. tamam hayır dedin anlayış gösterdim diyelim. o zaman niye gittin batman'e o mektubu yazdın? niye batman'e ''bir gün olursa seninle olur'' dedin hı? batman'e niye ümit verdin? niye gidip savcının yatağında yatarken batmanle uyanmanın hayalini kurdun? madem batman'i seviyordun niye savcıya ümit verdin? işin kötüsü sen ümitten başka şeyler de verdin o savcıya.. öyle güzel güzel giyinip mahkeme salonunda arz-ı endam eylemekle olmuyor bu işler şekerim. o zaman geberip giderken de batman diye bağırsaydın savcı yerine. neyse. filmde kullanılan, yok edilen, baştan var edilen, tasarlanan her şey şahaneydi. yanarım yanarım o lamborjininin mahvoluşuna yanarım. ama esas beni bitiren nokta batman'in joker'in attığı kurşunlu duvarı kesip evinin (ev deme çarpılırsın) garajında kurşunun üzerindeki parmak izini bulduğu sahneydi. alfred -ki kendimi gördüm kendisinde, senin mektubu yakıp yok ettiğin ellerini öperim ben amca- denen zat-ı şahane de süperdi. tekrar joker'e dönecek olursak.. kendisi müthiş bir performans sergilemiş. savcının yüzünü de gördüğümüz o sahnede şa-ha-ne saçları ve çarpık bacaklarıyla hayatımın görüntülerinden birini verdi. joker o bacaklar ve saçlarla gelsin, ben o'nunla aynı habitatı zevkle paylaşırım. ah çocuk.. her ölüm erken ölüm de seninki pek bi erken olmuş yavrum ya.
**
''ellerle aldattın beni'' ne salak bi söz. kimle aldatacaktı? sonuçta senden başka herkes yabancı herkes el. ha tabi diyorsan ki ''gitti en yakın arkadaşımla aldattı'' o zaman benim de söyleyecek sözüm var tabi. hem de çok fazla. keşke olmasaydı ama di mi? di.
**
demin kanal 24'ü ararken şovtivi'de faik bilmemkime rastgeldim. elini safiye'nin koluna koymuş, ''bu kadın benim en büyük servetim, ben safiye'yi kaybetsem bütün servetimi kaybederim'' dedi. çok saygı duydum.
**
- seni göremiyorum!
- görülecek ne kaldı ki?
bakmayı bilmiyorsan kız napsın?
**
erkekler ve hatta kadınlar da beyazı pantolonda tercih etmesin.. yani bana ne tabi de.
**
" Şimdi aramızda noksan olan şeyin ne olduğunu biliyorum!" dedi. " Bu eksik sana değil, bana ait... Bende inanmak noksanmış... Beni bu kadar çok sevdiğine bir türlü inanamadığım için, sana aşık olmadığımı zannediyormuşum... Bunu şimdi anlıyorum. Demek ki, insanlar benden inanmak kabiliyetini almışlar... - sabahattin ali.
**
şahane bir bilok buldum. hemen yan tarafa ilave edeceğim sevgili bilokçum.
**
kendimi yılmaz özdil ve ayşe özyılmazel karışımı bir ''şey'' gibi hissediyorum.
yayında ve yapımda emeği geçenler
anayasa aşkı,
üstün norm aşkın dal,
yurttan ve dünyadan haberler
19 Temmuz 2008 Cumartesi
mışmışmuşmüş
başrollerini okan bayülgen ve meltem cumbul'un paylaşacağı, yönetmenliğini ezel akay'ın yapacağı öncesi - esnası ve sonrasıyla tamamen 17 ağustos 1999 depremini anlatacak bir film çekilecekmiş. sponsoru da kocaeli belediyesi olacakmış. filmin adının ''her şeyin bittiği yer'' olacağı tahmin ediliyormuş.
http://memurdostu.blogspot.com/2008/05/okan-bayulgen-ve-meltem-cumbul-marmara.html
^
benzini bittiği için suçluları yakalamayan polis arabasının atası ''devrim''in filmi çekiliyormuş. adı da ''devrim arabaları'' olacakmış. halit ergenç, uğur polat, ali düşenkalkar, onur ünsal gibi isimler yer alacakmış filmde. çekimler başlamış ve daha 3 hafta sürecekmiş. 24 ekimde de bi aksilik olmazsa vizyona girecekmiş. bu süre içinde sıpaansırlardan doğuş grubu'nun biyerinde ''devrim arabaları sergisi'' yapılacakmış.
http://www.msnbcntv.com.tr/news/435714.asp
http://memurdostu.blogspot.com/2008/05/okan-bayulgen-ve-meltem-cumbul-marmara.html
^
benzini bittiği için suçluları yakalamayan polis arabasının atası ''devrim''in filmi çekiliyormuş. adı da ''devrim arabaları'' olacakmış. halit ergenç, uğur polat, ali düşenkalkar, onur ünsal gibi isimler yer alacakmış filmde. çekimler başlamış ve daha 3 hafta sürecekmiş. 24 ekimde de bi aksilik olmazsa vizyona girecekmiş. bu süre içinde sıpaansırlardan doğuş grubu'nun biyerinde ''devrim arabaları sergisi'' yapılacakmış.
http://www.msnbcntv.com.tr/news/435714.asp
yayında ve yapımda emeği geçenler
beyaz perdenin şükrettiren gölgesi,
devrim,
yurttan ve dünyadan haberler
21 Haziran 2008 Cumartesi


***
şimdi ben hazır depresyondayken ve her şey ''değişiyorum'' dediğimden beri pek güzel gidiyorken bi cinslik çıkartsam..
her şeyi elimin tersiyle itsem.
benden bir şeyler bekleyenleri hayalkırıklığına uğratsam.
arkama bakmadan çekip gitsem.
nefret ettiğim halde bir dengesizlik yapsam.
yapamam ki.
yapmam değil, yapamam.
***
noticed tonight that the world has been turning
while i've been stuck here, withering awaythough
i know i said i wouldn't leave you behind/ i'd wait around 'til u need me
but i have to go, it breaks my heart to say
that i can't stop now
i've got troubles of my own
'cause im short on time
im lonely and i'mtoo tired to talk
***
sabaha karşı 3'tü ben hala uyumamıiştım. ''eskiden'' olsa, ''saat gece 3 olmuş, yanında ben yokum sanki, yeter artık hiçbir şey eskisi gibi değil!'' diye bağırıyor bulurdum kendimi. şimdi ise gayet hiçbir şarkı tesir etmiyor nacizane bedenime.
***
sabahın köründe kalkıp, yürüyüp, kafama göre bir otobüse binip, kadıköy'ün daha önce keşfetmediğim bir yerinde inip, deniz bulana kadar yürüdüm. soruyorum ey ankaralılar? hanginiz yapabilirsiniz bunu? (oha oha oha, ben bu lafları çok pis yirim.)
nereye gidersen git bi yerlerden -bi tuvalet boşluğundan bile- denizi görebilecek olmanın huzuru.
güzel şey.
hele sabahın köründe -mahallenin piçleri- simit alıp, denizi izlemek. süper.
şükela.
***
murat belge ile hale soygazi 13 yıldır berabermiş!
***
mehmet ali nuroğlu..
***
yayında ve yapımda emeği geçenler
eften püften,
yurttan ve dünyadan haberler
20 Haziran 2008 Cuma
sigaramın dumanına sarsam, saklasam seni..
yayında ve yapımda emeği geçenler
annemin çeyiz sandığı,
bir veda havası,
devrim,
fideL,
yurttan ve dünyadan haberler
meyve veren ağacın taşlanan meyvesi

"sendikaya üye olduklari için işten çıkarılan ve 5 aralik 2007 tarihinden itibaren direnişte bulunan işçilerin işe iade davasının ilk dosyası bugün susurluk sulh hukuk mahkemesinde görüldü. mahkeme, işçilerin işe iadesine karar verdi. karara göre; işveren işe aldığı işçilere 4 ay maaş verecek, eğer işe almamakta diretirse işçilerin kıdemine göre 4 ay artı fazladan 14 aydan başlayarak ödeme yapacak."
yayında ve yapımda emeği geçenler
annemin çeyiz sandığı,
yurttan ve dünyadan haberler
18 Haziran 2008 Çarşamba
genç siviller(den) rahatsız
eloisevera demiş, ''hayalkırıklığı kötü bir şey''.
şimdi ben bugünkü sınavda en iyi bildiğim konuyu yanlış yapmanın verdiği hayalkırıklığıyla öğrendiğim yeni bir hayalkırıklığını paylaşmak istiyorum seninle sevgili okuyucu ve sevgisiz kalmış canım kendim.
öncelikle linki vereyim; http://img247.imageshack.us/img247/2930/afisjg2.jpg ((biraz salak olduğu için bazı bazı açılıyor bazı bazı içine kapanıyor))
sonra da sözlüklerdeki şeklini vereyim; '' genc siviller, irkciliga ve milliyetcilige dur de girişimi ve kuresel eylem grubu tarafından 21 haziran cumartesi günü düzenlenecek yürüyüş. saat 17.00'da tünel'den taksim'e doğru yürünecektir. ordunun, yargının her türlü darbe ve muhtırasına, ergenekon'a ve kendisini ülkenin sahibi zanneden oligarşiye karşı düzenlenen ilk büyük organizasyonlardan biri olacağı tahmin edilmektedir.''
bi sorun yok diğ mi? her şey güllük gülistanlık. süper. şükela. demokrasi, oh ye mehmet. darbe, oh hayır chavez. desteklenesi. hatta bakıyoruz, 21 haziran. ımm, kuzey yarım küre için en uzun gün. sınav var mı? olsa kaç yazar. aa akşam 5'te zaten. o saate sınav mı kalır? e süper. gidiyoruz diğ mi? anayasanın emri.
ama sonraa.. demokrasi, yargı darbesi, adalet, taksim, türban, hebele hübele. bu sözcükler çok tanıdık. üzerinde güneş batmayan bir imparatorluk kurduğunu iddia eden büyük britanya'yı aklıma getiren bir afiş benzeri ; ''gölgelerin üstümüze geldiği en zor zamanlarda, güneşin doğuşuna binlerce kez şahit olduk."
bildiriyi daha detaylı okuyorum. denizler'e filan gönderme yapılıyor. bugün bu ülke başbakanını asmış bir ülke bile deniyor. 12 eylül'de ölen ya da ölmekten beter edilen gençlerden söz açılıyor. laf dönüyor dolaşıyor türbana geliyor. yargı darbesi tuz biber oluyor.
bildirinin başına gidiyorum, genç siviller. eyvallah. ırkçılığa ve milliyetçiliğe durde. tamam. küresel eylem grubu. passaparolla. metin bey bi dakka. keg'in sitesine giriyorum, herhangi bir açıklama yok. genç siviller'in sitesine bakıyorum, gayet adamlar açıklamış. ırkçılığa ve milliyetçiliğe durde'ye tıklıyorum, orada da yok bir şey. sonra keg'in sitesine bir kez daha bakıyorum. daha önce en az otuz beş milyon kere okuduğum o yazıları bir kez daha okuyorum. bu adamlar ''biz, anti-kapitalistiz'' diye bağırmış, bush'undan rte'sine -hatta melih gökçek bile bu arada- saygı sevgi çerçevesinde sövmüş adamlar. akepe'nin yaptığı icraatların yüzde doksandokuzunu desteklemeyen, anti-militarist, milliyetçiliğin karşısında adamlar.
ekşisözlük'e bakıyorum, rrr ve avasas'ın yazdıkları dışında hiçbir şeye inanmak istemiyorum. içimden sürekli ben neye inanacağım diyorum. ben bu adamlara güvendim. bildiğin, fotoğrafımın çekilip ileride mutlu mesut bir hakimlik kariyerimin olmasını -ahaha- engelleyecek bütün eylemlerine katıldım. hiçbir örgüt, parti, kurum kuruluş yakın gelmezken ben bu adamlara ısındım. -özgür'e selam olsun-
kırmızı converse'le beni selamlayan genç siviller'in sitesi sinirimi bozuyor. hayatımda en nefret ettiğim iki şeyden biri bayan sözcüğüyse diğeri ösese sınavıdır. nerde yaşıyorsun sen arkadaşım? kaç yaşındasın? ne okudun, neler umdun neler buldun da böyle bir anlatım bozukluğunu yapabilecek hale geldin? tamam, bak sorular güzel. ayar manyağı etmeye çalışmaları ve başarıyor gibi olmaları da güzel. ama biliyorsun ne olduğunu. ırkçılığa ve milliyetçiliğe durde de hrant dink'ten sonra kurulmuş, sonra adını birkaç kez daha duyduk.
demokrasiyi sadece kendi çıkarları için kullanan, 82 anayasası'nı 5 senedir değiştirme imkanına sahipken sadece yargı terazisini kendine doğrulttuğunda harekete geçen, kapitalizmden ağzı kokuşmuş türban diye diye beyinleri örümceklenmiş insanların yaptıklarına ve yapmak istediklerine karşı çıktıkları için 12 eylül'ü yaşayanları sözde anan, ölürken ''pişmanım'' diyebilmiş bir adamın -adnan menderes- hayattayken yaptıklarını günümüze uygulamaya çalışan, ortaya sen- ben / siz-biz ayrımı çıkaran, kendisinden farklı olduğunu düşünen herkese baskı uygulayıp her şeyi kapatırken militan olmayan ama demokrasiyi korumak adına demokratik davranmak zorunda kalanları militan, darbeci ve onları destekleyenleri kendi yaptıklarına bakmadan ''postal yalayıcısı'' ilan eden zihni-etin yürüyüşünde ''darbeye hayır'' dense bile gerçek iradenin bu olduğuna inanmıyorum. çünkü bu insanların ''halkın iradesi'' adı altında yapmak istedikleri adnan menderes'in boyunduruğunun altında.
ben, içinde küresel eylem grubu olmasına rağmen, en kötü demokrasinin darbeden iyi olduğuna inanmama rağmen gitmeyeceğim bu yürüyüşe. sınav da yok. akşamın 5'inde ne sınavı zaten. aydınlık, beyaz, türban, yargı darbesi, darbe. bunların bana çağrıştırdığı şey, küresel eylem grubu'na duyduğum saygının önüne geçiyor.
bu yazıyı yazmış olmaktan dolayı duyduğum üzüntü ve yaşadığım hayalkırıklığı en iyi bildiğim konu hakkında fahiş bir hata yapmamdan daha ağır geliyor. ne inanacağım ben? kime güvenip de iş yapacağım?
evet, vera. hayalkırıklığı çok kötü bir şey.
kendime not: kadıköy'de düzenlenen keg eylemleri'nin fotoğraflarını bilgisayardan, pankartlarını yurtodasından, ismini oy pusulasında görme hayalini kafandan at.
şimdi ben bugünkü sınavda en iyi bildiğim konuyu yanlış yapmanın verdiği hayalkırıklığıyla öğrendiğim yeni bir hayalkırıklığını paylaşmak istiyorum seninle sevgili okuyucu ve sevgisiz kalmış canım kendim.
öncelikle linki vereyim; http://img247.imageshack.us/img247/2930/afisjg2.jpg ((biraz salak olduğu için bazı bazı açılıyor bazı bazı içine kapanıyor))
sonra da sözlüklerdeki şeklini vereyim; '' genc siviller, irkciliga ve milliyetcilige dur de girişimi ve kuresel eylem grubu tarafından 21 haziran cumartesi günü düzenlenecek yürüyüş. saat 17.00'da tünel'den taksim'e doğru yürünecektir. ordunun, yargının her türlü darbe ve muhtırasına, ergenekon'a ve kendisini ülkenin sahibi zanneden oligarşiye karşı düzenlenen ilk büyük organizasyonlardan biri olacağı tahmin edilmektedir.''
bi sorun yok diğ mi? her şey güllük gülistanlık. süper. şükela. demokrasi, oh ye mehmet. darbe, oh hayır chavez. desteklenesi. hatta bakıyoruz, 21 haziran. ımm, kuzey yarım küre için en uzun gün. sınav var mı? olsa kaç yazar. aa akşam 5'te zaten. o saate sınav mı kalır? e süper. gidiyoruz diğ mi? anayasanın emri.
ama sonraa.. demokrasi, yargı darbesi, adalet, taksim, türban, hebele hübele. bu sözcükler çok tanıdık. üzerinde güneş batmayan bir imparatorluk kurduğunu iddia eden büyük britanya'yı aklıma getiren bir afiş benzeri ; ''gölgelerin üstümüze geldiği en zor zamanlarda, güneşin doğuşuna binlerce kez şahit olduk."
bildiriyi daha detaylı okuyorum. denizler'e filan gönderme yapılıyor. bugün bu ülke başbakanını asmış bir ülke bile deniyor. 12 eylül'de ölen ya da ölmekten beter edilen gençlerden söz açılıyor. laf dönüyor dolaşıyor türbana geliyor. yargı darbesi tuz biber oluyor.
bildirinin başına gidiyorum, genç siviller. eyvallah. ırkçılığa ve milliyetçiliğe durde. tamam. küresel eylem grubu. passaparolla. metin bey bi dakka. keg'in sitesine giriyorum, herhangi bir açıklama yok. genç siviller'in sitesine bakıyorum, gayet adamlar açıklamış. ırkçılığa ve milliyetçiliğe durde'ye tıklıyorum, orada da yok bir şey. sonra keg'in sitesine bir kez daha bakıyorum. daha önce en az otuz beş milyon kere okuduğum o yazıları bir kez daha okuyorum. bu adamlar ''biz, anti-kapitalistiz'' diye bağırmış, bush'undan rte'sine -hatta melih gökçek bile bu arada- saygı sevgi çerçevesinde sövmüş adamlar. akepe'nin yaptığı icraatların yüzde doksandokuzunu desteklemeyen, anti-militarist, milliyetçiliğin karşısında adamlar.
ekşisözlük'e bakıyorum, rrr ve avasas'ın yazdıkları dışında hiçbir şeye inanmak istemiyorum. içimden sürekli ben neye inanacağım diyorum. ben bu adamlara güvendim. bildiğin, fotoğrafımın çekilip ileride mutlu mesut bir hakimlik kariyerimin olmasını -ahaha- engelleyecek bütün eylemlerine katıldım. hiçbir örgüt, parti, kurum kuruluş yakın gelmezken ben bu adamlara ısındım. -özgür'e selam olsun-
kırmızı converse'le beni selamlayan genç siviller'in sitesi sinirimi bozuyor. hayatımda en nefret ettiğim iki şeyden biri bayan sözcüğüyse diğeri ösese sınavıdır. nerde yaşıyorsun sen arkadaşım? kaç yaşındasın? ne okudun, neler umdun neler buldun da böyle bir anlatım bozukluğunu yapabilecek hale geldin? tamam, bak sorular güzel. ayar manyağı etmeye çalışmaları ve başarıyor gibi olmaları da güzel. ama biliyorsun ne olduğunu. ırkçılığa ve milliyetçiliğe durde de hrant dink'ten sonra kurulmuş, sonra adını birkaç kez daha duyduk.
demokrasiyi sadece kendi çıkarları için kullanan, 82 anayasası'nı 5 senedir değiştirme imkanına sahipken sadece yargı terazisini kendine doğrulttuğunda harekete geçen, kapitalizmden ağzı kokuşmuş türban diye diye beyinleri örümceklenmiş insanların yaptıklarına ve yapmak istediklerine karşı çıktıkları için 12 eylül'ü yaşayanları sözde anan, ölürken ''pişmanım'' diyebilmiş bir adamın -adnan menderes- hayattayken yaptıklarını günümüze uygulamaya çalışan, ortaya sen- ben / siz-biz ayrımı çıkaran, kendisinden farklı olduğunu düşünen herkese baskı uygulayıp her şeyi kapatırken militan olmayan ama demokrasiyi korumak adına demokratik davranmak zorunda kalanları militan, darbeci ve onları destekleyenleri kendi yaptıklarına bakmadan ''postal yalayıcısı'' ilan eden zihni-etin yürüyüşünde ''darbeye hayır'' dense bile gerçek iradenin bu olduğuna inanmıyorum. çünkü bu insanların ''halkın iradesi'' adı altında yapmak istedikleri adnan menderes'in boyunduruğunun altında.
ben, içinde küresel eylem grubu olmasına rağmen, en kötü demokrasinin darbeden iyi olduğuna inanmama rağmen gitmeyeceğim bu yürüyüşe. sınav da yok. akşamın 5'inde ne sınavı zaten. aydınlık, beyaz, türban, yargı darbesi, darbe. bunların bana çağrıştırdığı şey, küresel eylem grubu'na duyduğum saygının önüne geçiyor.
bu yazıyı yazmış olmaktan dolayı duyduğum üzüntü ve yaşadığım hayalkırıklığı en iyi bildiğim konu hakkında fahiş bir hata yapmamdan daha ağır geliyor. ne inanacağım ben? kime güvenip de iş yapacağım?
evet, vera. hayalkırıklığı çok kötü bir şey.
kendime not: kadıköy'de düzenlenen keg eylemleri'nin fotoğraflarını bilgisayardan, pankartlarını yurtodasından, ismini oy pusulasında görme hayalini kafandan at.
yayında ve yapımda emeği geçenler
küresel eylem grubu,
yurttan ve dünyadan haberler
14 Haziran 2008 Cumartesi
sınav var, lütfen klakson çalmayınız!
bugün günlerden nedir chavez?
öyleyse 16 hazirana iki günden az kalmış.
aa, yapma kuzum. bana sakın 16 haziran'ın neden önemli olduğunu bilmediğini söyleme.
hayır hayır. asla inanmam. sen chavez, sen en yakın şahidimsin.
günün anlam ve önemini düşünecek olursan, yarın ösese var. düşün chavez, kocamaaan bir sene geçmiş üstünden. oysa, ateş hala yanmasa da duman hala tütüyor, fazla uzaklaşmış olamaz. aslında çok yakın. nefesi ensende gibi. ama bak, cümle içinde anlamı ne kadar değişiyor. bir yıl. vaoouv. adamım, gerçekten çok olmuş yahu. ömrümüzden bir sene daha gitmiş. ne rahat söylüyoruz halbuki, ağzımıza geldiği gibi. kalbimize ya da başımıza gelenler öyle mi ki? ne kadar zor geçirdik şu koca bir seneyi. sen biliyorsun chavez. sen, en yakın şahidimsin.
yarın, kartal'da tuzla tersanelerindeki işçilerin ölümüne karşı sesimizi yükseltmek, onurlu bir geleceğe adım atabilmek, ilerki kuşaklara iyi yarınlar bırakılmak için buluşacağız chavez. 16 haziranda da tuzla tersanesi büyük işçi grevine başlayacak. sen daha iyi bilirsin ama, bu işçi - işveren dayanışması eğrisi her zaman işçinin aleyhine oluyor. işverenin ücret eğrisi her daim aşağıda, işçinin dayanma - fedakarlık eğrisi ise herdem en yukarılarda.
15 - 16 haziran 1970 işçi grevleriyle başlayan, türkiye'de grevlere adeta yön veren, işçinin işveren karşısında ezilmemesi gerektiğini gösteren, işçiye işveren karşısındaki gücünü anlatan grevlerden biri bu kez ölü sayısının 96'ya ulaştığı tuzla'da disk'in en devrimci sendikalarından olan limter-iş aracılığıyla yapılacak chavez. sen daha iyi bilirsin chavez. sen, en yakın şahidimsin.
biz hala yurttaki odamıza ve uzak diyarlardaki evimize yörsan marka ürün sokmuyoruz. hala gülüyoruz, telekomdaki grevi hatırladıkça. novamed'li kadınların özgürlük seslerini duyuyoruz hala kulaklarımızda. yaşasın örgütlü mücadelemiz dersin sen chavez. benim öyle demediğimi de bilirsin. seni hiç etkileyemeyecek, belki de hep uzağından geçip gidecek bir şey için çaba göstermezsin, mücadele etmezsin belki. bana ne der geçersin. yani yapabilirsin. olabilir. oldurabilirler. ya da aslında aynı şeyi düşünüyor, istiyorsundur ama sırf ''senden'' değil diye uzağına itiyorsundur onu. yani yapabilirsin. olabilir. oldurabilirler. ama nereye kadar chavez? nereye kadar bu, bana dokunmayan yılan bin yaşasıncılık? nereye kadar uzaktan göz süzüp içine atmacılık? var olan sorunlara tepki göstermek için örgütlü olmaya gerek yoktur chavez. sorun insan olmaktır. insan onuruna yaraşır bir hayat hedeflemek ve sunmaktır. sen daha iyi bilirsin chavez. sen, en yakın şahidimsin.
düşünsene chavez, o lanet sınavın üstünden bir yıl geçmiş. hayatımızda farkında olarak ya da olmayarak ne çok şey değişmiş. yarın, yepyeni insanlar ya da çok tanıdık ama yenilenmiş insanlar o sınava girip hayatlarını kendi elleriyle değiştirmeye çalışacaklar. sanıyorlar ki, burası bir eşik. kapıdan içeri adımını atınca her şey düzelecek. her şey güllük gülistanlık olacak. her gün konser, her gece taksim. zaten üniversitede kızlar teklif ediyor. -hasie lan!- bütün bir sene boyunca çalıştın, bi daha çalışırsan ne ol! yok öyle. bunlar sadece o eşikten adım atmak için üretilmiş yalanlar. yalan olduğunu bildiğimiz halde sevdiğimiz yalanlar. birileri anlatsa da inansak diye beklenen yalanlar. sen bilmezsin chavez, uzaksın çünkü.
burası öyle bir memleket ki chavez, bir ''sol'' (diye geçinen bir) parti sınavdan önce gençlere başarı diler. bir diğeri ise hayat üç saate sığmaz der kaldırım boşluklarında. ilki bunu afişlerle boy boy duyurur, ''düşünceli'' havası yaratır. ikincisi bunu bildirilerle koy koy kaçırır, ''yasadışı'' havası yaratılır. ilki hayatta hiçbir şey ter dökmeden olmaz- girecek tabi çucuklar bu sınava der. ikincisi insanların kendi geleceklerini şıklar arasından seçmemesi gerektiğini söyler. ikisi de aslına bakarsan chavez, yeni bir şey sunmaz. alternatif cümleler kurmaz. kendi içinde bu kadar çok bölünmüş, fraksiyon çatışması geçirmiş bir ''sol'' daha bulamazsın chavez. sen bilmezsin chavez, uzaksın çünkü.
hayaller kurmak güzeldir, gerçeğe yakın oldukça. beni bilirsin chavez, bir gazetenin ekinden ideoloji testine tabi tuttuğumdan beri kendimi en çok ''d'' çıktı diye ütopik sosyalistim ben. halbuki orada ''d'' kadar ''a'' da vardı. bunu düşünmez işte o gazete chavez. burada gazeteler bilinmeyeni söylemez. yapılması gerekeni belirtmez. yol göstermez. burada bütün haberler aynıdır. bütün kadınlar kafaları sanki erkeklerin paralarıyla karışmış gibi gösterilir. bütün erkekler de paranın peşine gitmiş gibi. seksizmin iğrenç tezahürleri eşliğinde kadınlar pazarlanır gazete köşelerinde yarı çıplak, erkeğin eli mahremiyeti yıratarak. chavez burada herkes, herkesin ayağını kaydırmaya çalışır da ayak kayıp yere düşünce bile kimse süsünden püsünden taviz vermez. sen bilmezsin chavez, uzaksın çünkü.
aslında sevinmelisin. ben ki uzaklıklardan çok çektim, nasıl bilirsen öyle ol diyemedim, alışamadım uzak kalmaya,-yani sevmem anlayacağın uzak kalmayı-, ama senin için iyi bir şey uzak kalmak. kendi ülkenle kıyaslayabilirsin gayet rahat. senin halklarının verdiği mücadeleyi, sonunda seni referandumla alaşağı edeyazmalarını, kendileri için uğraşmalarını ve artık n'olursa olsun buna devam edeceklerini kıyaslayabilirsin mesela benim ülkemle. sen bilmezsin chavez, uzaksın çünkü.
yarın, hatta saat itibariyle bugün, herkes kendiyle bir sınava girecek.
sen bilirsin chavez, en yakın şahidimsin.
bugün, klaksonlar çalmasın - fraksiyonlar çatışmasın!
sen anlat onlara chavez.
öyleyse 16 hazirana iki günden az kalmış.
aa, yapma kuzum. bana sakın 16 haziran'ın neden önemli olduğunu bilmediğini söyleme.
hayır hayır. asla inanmam. sen chavez, sen en yakın şahidimsin.
günün anlam ve önemini düşünecek olursan, yarın ösese var. düşün chavez, kocamaaan bir sene geçmiş üstünden. oysa, ateş hala yanmasa da duman hala tütüyor, fazla uzaklaşmış olamaz. aslında çok yakın. nefesi ensende gibi. ama bak, cümle içinde anlamı ne kadar değişiyor. bir yıl. vaoouv. adamım, gerçekten çok olmuş yahu. ömrümüzden bir sene daha gitmiş. ne rahat söylüyoruz halbuki, ağzımıza geldiği gibi. kalbimize ya da başımıza gelenler öyle mi ki? ne kadar zor geçirdik şu koca bir seneyi. sen biliyorsun chavez. sen, en yakın şahidimsin.
yarın, kartal'da tuzla tersanelerindeki işçilerin ölümüne karşı sesimizi yükseltmek, onurlu bir geleceğe adım atabilmek, ilerki kuşaklara iyi yarınlar bırakılmak için buluşacağız chavez. 16 haziranda da tuzla tersanesi büyük işçi grevine başlayacak. sen daha iyi bilirsin ama, bu işçi - işveren dayanışması eğrisi her zaman işçinin aleyhine oluyor. işverenin ücret eğrisi her daim aşağıda, işçinin dayanma - fedakarlık eğrisi ise herdem en yukarılarda.
15 - 16 haziran 1970 işçi grevleriyle başlayan, türkiye'de grevlere adeta yön veren, işçinin işveren karşısında ezilmemesi gerektiğini gösteren, işçiye işveren karşısındaki gücünü anlatan grevlerden biri bu kez ölü sayısının 96'ya ulaştığı tuzla'da disk'in en devrimci sendikalarından olan limter-iş aracılığıyla yapılacak chavez. sen daha iyi bilirsin chavez. sen, en yakın şahidimsin.
biz hala yurttaki odamıza ve uzak diyarlardaki evimize yörsan marka ürün sokmuyoruz. hala gülüyoruz, telekomdaki grevi hatırladıkça. novamed'li kadınların özgürlük seslerini duyuyoruz hala kulaklarımızda. yaşasın örgütlü mücadelemiz dersin sen chavez. benim öyle demediğimi de bilirsin. seni hiç etkileyemeyecek, belki de hep uzağından geçip gidecek bir şey için çaba göstermezsin, mücadele etmezsin belki. bana ne der geçersin. yani yapabilirsin. olabilir. oldurabilirler. ya da aslında aynı şeyi düşünüyor, istiyorsundur ama sırf ''senden'' değil diye uzağına itiyorsundur onu. yani yapabilirsin. olabilir. oldurabilirler. ama nereye kadar chavez? nereye kadar bu, bana dokunmayan yılan bin yaşasıncılık? nereye kadar uzaktan göz süzüp içine atmacılık? var olan sorunlara tepki göstermek için örgütlü olmaya gerek yoktur chavez. sorun insan olmaktır. insan onuruna yaraşır bir hayat hedeflemek ve sunmaktır. sen daha iyi bilirsin chavez. sen, en yakın şahidimsin.
düşünsene chavez, o lanet sınavın üstünden bir yıl geçmiş. hayatımızda farkında olarak ya da olmayarak ne çok şey değişmiş. yarın, yepyeni insanlar ya da çok tanıdık ama yenilenmiş insanlar o sınava girip hayatlarını kendi elleriyle değiştirmeye çalışacaklar. sanıyorlar ki, burası bir eşik. kapıdan içeri adımını atınca her şey düzelecek. her şey güllük gülistanlık olacak. her gün konser, her gece taksim. zaten üniversitede kızlar teklif ediyor. -hasie lan!- bütün bir sene boyunca çalıştın, bi daha çalışırsan ne ol! yok öyle. bunlar sadece o eşikten adım atmak için üretilmiş yalanlar. yalan olduğunu bildiğimiz halde sevdiğimiz yalanlar. birileri anlatsa da inansak diye beklenen yalanlar. sen bilmezsin chavez, uzaksın çünkü.
burası öyle bir memleket ki chavez, bir ''sol'' (diye geçinen bir) parti sınavdan önce gençlere başarı diler. bir diğeri ise hayat üç saate sığmaz der kaldırım boşluklarında. ilki bunu afişlerle boy boy duyurur, ''düşünceli'' havası yaratır. ikincisi bunu bildirilerle koy koy kaçırır, ''yasadışı'' havası yaratılır. ilki hayatta hiçbir şey ter dökmeden olmaz- girecek tabi çucuklar bu sınava der. ikincisi insanların kendi geleceklerini şıklar arasından seçmemesi gerektiğini söyler. ikisi de aslına bakarsan chavez, yeni bir şey sunmaz. alternatif cümleler kurmaz. kendi içinde bu kadar çok bölünmüş, fraksiyon çatışması geçirmiş bir ''sol'' daha bulamazsın chavez. sen bilmezsin chavez, uzaksın çünkü.
hayaller kurmak güzeldir, gerçeğe yakın oldukça. beni bilirsin chavez, bir gazetenin ekinden ideoloji testine tabi tuttuğumdan beri kendimi en çok ''d'' çıktı diye ütopik sosyalistim ben. halbuki orada ''d'' kadar ''a'' da vardı. bunu düşünmez işte o gazete chavez. burada gazeteler bilinmeyeni söylemez. yapılması gerekeni belirtmez. yol göstermez. burada bütün haberler aynıdır. bütün kadınlar kafaları sanki erkeklerin paralarıyla karışmış gibi gösterilir. bütün erkekler de paranın peşine gitmiş gibi. seksizmin iğrenç tezahürleri eşliğinde kadınlar pazarlanır gazete köşelerinde yarı çıplak, erkeğin eli mahremiyeti yıratarak. chavez burada herkes, herkesin ayağını kaydırmaya çalışır da ayak kayıp yere düşünce bile kimse süsünden püsünden taviz vermez. sen bilmezsin chavez, uzaksın çünkü.
aslında sevinmelisin. ben ki uzaklıklardan çok çektim, nasıl bilirsen öyle ol diyemedim, alışamadım uzak kalmaya,-yani sevmem anlayacağın uzak kalmayı-, ama senin için iyi bir şey uzak kalmak. kendi ülkenle kıyaslayabilirsin gayet rahat. senin halklarının verdiği mücadeleyi, sonunda seni referandumla alaşağı edeyazmalarını, kendileri için uğraşmalarını ve artık n'olursa olsun buna devam edeceklerini kıyaslayabilirsin mesela benim ülkemle. sen bilmezsin chavez, uzaksın çünkü.
yarın, hatta saat itibariyle bugün, herkes kendiyle bir sınava girecek.
sen bilirsin chavez, en yakın şahidimsin.
bugün, klaksonlar çalmasın - fraksiyonlar çatışmasın!
sen anlat onlara chavez.
yayında ve yapımda emeği geçenler
annemin çeyiz sandığı,
yurttan ve dünyadan haberler
11 Haziran 2008 Çarşamba
bu ahlaksız oyunlara devam etmek günah, uyan!
canım kardeşim diye bir film vardı eskiden. türk filmi. tarık akan ve halit akçatepe oynuyordu. tarık akan'ın kardeşi kanser oluyordu. televizyonun yeni yeni çıktığı dönemler türkiye'sinde bir ağbinin kardeşinin son isteğini yerine getirmek için yaptıklarını anlatıyordu. uzaktan bakınca klasik bir türk filmiydi işte. fakir bir aile. ama mutlu. idealleri olan insanlar.
yakından bakınca hiç de diğer türk filmleri gibi değildi. tarık akan çapkın yakışıklı genç değildi burada. aldattığı yüzlerce kız içinden bir kızı sevecek ve o'nunla yaşlanmayacaktı bu sefer. bu sefer bir gecede kardeşini kaybettiği için yaşlanacaktı. her zaman belki de televizyonu evine ilk alan şanslı -azınlık- ailelerin ''tek'' çocuğu olurdu tarık akan. bu kez, bir kardeşi vardı ve kendisine bile bakamıyordu.
arada star tivi'de hala yayınlanır o türk filmi. yo, hayır bugün yoktu tivi'de. en azından vardıysa da ben bilmiyorum. sadece aklıma geldi. çünkü ''biz'' geçenlerde bir zafer kazandık. anne, ben bugün bir zafer kazandım.
anne senin kuşağın bu ülke için hep bir şeyler yapmaya çalıştı, senden öncekiler gibi. siz 68'leri 78'ler olarak devam ettirmeye çalıştınız. ama onların ruhunu ve yaptıklarını hiçbir zaman yakalayamadınız. çünkü siz bölünmüştünüz. artık ''bir'' değildiniz. birbirinize yabancılaşmıştınız. bazı arkadaşların ''dış mihraklar'' yüzünden dedi hep. ama siz izin vermeseydiniz asla yabancılaş(tır)amazdılar sizi.
sen hep kabullendin anne. arkadaşların gözlerinin önünde, kucağında öldü. maraş katliamında yanınıza sığınan ''o'' çocukları hatırla anne. giydiği parkanın rengi gözlerinde koyulaşan o çocuğu. kendi gözlerindeki korkuyu hatırla anne. şimdilerde benim gözlerimde gördüğün o ateşin rengini. hatırla anne, nasıl bu hale geldin. nasıl bu hale getirildin. nasıl bu hale getirildiniz.
ben uyurken gelip saçımla oynar babam. saçlarım hiçbir zaman ricoys reklamındaki kızların saçları gibi dolgun, elektiriksiz ve düz olmadı benim. her teli bağımsızlığını ilan etmiş, boşlukta alabildiğine yer kaplayan, mevlana misali kendi etrafında dönmeyi alışkanlık edinmiş saçlarım var ve babamın uzun kemikli parmakları saçıma takılır geceleri. beni ne çok sevdiğini söylerken saçlarım dolanır diline, dudaklarına. kıvırcıklar düzleşir gözlerinde ne çok gurur duyduğunu söylerken benimle.
hani bir sabah anne, bayram günü, biz babamla bizi sadece önemli gün ve haftalarda aramayı akıl eden uzak kapı komşularına -ki sen onlara akraba dersin, bizse uzaktan bir tanıdık- gitmeyi reddettiğimizde sen babaneme gitmiştin ya tek başına. hatırla anne, babamın o gece ''ben gidiyorum'' dediğimde dediklerini. ben hep hatırlıyorum çünkü. ağzımdan çıkan her sözde dolanıyor babamın elleri sözlerime. ''biz çok bağırdık zamanında. bu ülkede hiçbir şey değişmiyor, sen de değiştiremeyeceksin. isteyeceksin ama yapamayacaksın.'' nasıl da sevinmiştin, yalnız olmadığını anladığında. nasıl da sevinmiştim ben yanlış ''yol''da olmadığıma. o gece babamın ben hep uyurken söylediklerini ayakta rüya görüyorken duymuştum ben, şöyle diyordu davudi ses; '' sen de konuş, ama bağırma.'' bozulmuştun anne. bir yoldaşını daha kaybetmiş gibi. bense sevinmiştim kapıyı çekmeye haklı bir sebep bulduğuma.
gitmemiştim ama anne ben. hatırla. gidememiştim. zaten almayacaklardı beni aralarına. küçüktüm ben daha. doğuştan sahip olduğum bir hak ehliyetim vardı ama fiil ehliyetimin bakiyesi yetersizdi o sıra. ben gerçek bir kişiyken, tüzel kişi oluyordum varlık kazanabilmek için izin istemek zorunda bırakıldığımda. serbest kuruluş sistemi öngörüyordu kanun, sen idari makamlar beni yıpratmasın diye yargılamayı tekeline alıyordun.
ben söylemiştim sana ve senin gibi düşünen genç arkadaşlarıma. sen bana ballandıra ballandıra anlatırken gazeteden kestiğin o güzel yazıları, ben sana hayallerimi anlatıyordum. sen ''böyle gelmiş böyle gider''izm'in en olgun temsilcilerindendin. böyle olmayı seçmemiş gibi hep bir iğreti dururdu o kambur sırtında. sana göre de izm'ler zincir vurmuştu beynime. bak işte, böyle böyle aynı yolda farklı yolcular oluyorduk.
babam ahmet kaya dinledikleri için linç edilen insanların olduğu bir ülkede, bana müzik dinlemeyi yasaklamıştı. ''üniversiteler bizimle özgürleşecek'' diyen sen, yasaklar koyar ve bu yasakları destekler olmuştun. zaman diyordun buna, hayat diyordun sonra. ısrarla özneyle yüklemin yerini değiştiriyordun sonra. benim değiştiğimi görmemek için yapıyordun, farkındaydım ben.
babamın iznini aldığım ve senin itirazlarına karşı çıktığım bir eylemin ilk meyvelerini alıyoruz anne. anne, ben bir adım attım. bir slogan. bir yumruk. ben bir şeyler yaptım. senin gibi. olmazsa olmaz. anne, ben denedim. deniyorum. bundan sonra hiçbir ''başarı'' elde edemeyecek olsam da. anne, ben senin kızınım. dün gece dedin ya hani telefonu kapatırken ''yarın görüşürüz inşallah'' diye. boğazıma takıldın benim.
amerika ile birlikte yapacağımız en hayırlı şey anne, kyoto'yu imzalıyoruz. -nükleereinatyaşasınhayat!-
hamiş: devam edecek. etmeli.
yakından bakınca hiç de diğer türk filmleri gibi değildi. tarık akan çapkın yakışıklı genç değildi burada. aldattığı yüzlerce kız içinden bir kızı sevecek ve o'nunla yaşlanmayacaktı bu sefer. bu sefer bir gecede kardeşini kaybettiği için yaşlanacaktı. her zaman belki de televizyonu evine ilk alan şanslı -azınlık- ailelerin ''tek'' çocuğu olurdu tarık akan. bu kez, bir kardeşi vardı ve kendisine bile bakamıyordu.
arada star tivi'de hala yayınlanır o türk filmi. yo, hayır bugün yoktu tivi'de. en azından vardıysa da ben bilmiyorum. sadece aklıma geldi. çünkü ''biz'' geçenlerde bir zafer kazandık. anne, ben bugün bir zafer kazandım.
anne senin kuşağın bu ülke için hep bir şeyler yapmaya çalıştı, senden öncekiler gibi. siz 68'leri 78'ler olarak devam ettirmeye çalıştınız. ama onların ruhunu ve yaptıklarını hiçbir zaman yakalayamadınız. çünkü siz bölünmüştünüz. artık ''bir'' değildiniz. birbirinize yabancılaşmıştınız. bazı arkadaşların ''dış mihraklar'' yüzünden dedi hep. ama siz izin vermeseydiniz asla yabancılaş(tır)amazdılar sizi.
sen hep kabullendin anne. arkadaşların gözlerinin önünde, kucağında öldü. maraş katliamında yanınıza sığınan ''o'' çocukları hatırla anne. giydiği parkanın rengi gözlerinde koyulaşan o çocuğu. kendi gözlerindeki korkuyu hatırla anne. şimdilerde benim gözlerimde gördüğün o ateşin rengini. hatırla anne, nasıl bu hale geldin. nasıl bu hale getirildin. nasıl bu hale getirildiniz.
ben uyurken gelip saçımla oynar babam. saçlarım hiçbir zaman ricoys reklamındaki kızların saçları gibi dolgun, elektiriksiz ve düz olmadı benim. her teli bağımsızlığını ilan etmiş, boşlukta alabildiğine yer kaplayan, mevlana misali kendi etrafında dönmeyi alışkanlık edinmiş saçlarım var ve babamın uzun kemikli parmakları saçıma takılır geceleri. beni ne çok sevdiğini söylerken saçlarım dolanır diline, dudaklarına. kıvırcıklar düzleşir gözlerinde ne çok gurur duyduğunu söylerken benimle.
hani bir sabah anne, bayram günü, biz babamla bizi sadece önemli gün ve haftalarda aramayı akıl eden uzak kapı komşularına -ki sen onlara akraba dersin, bizse uzaktan bir tanıdık- gitmeyi reddettiğimizde sen babaneme gitmiştin ya tek başına. hatırla anne, babamın o gece ''ben gidiyorum'' dediğimde dediklerini. ben hep hatırlıyorum çünkü. ağzımdan çıkan her sözde dolanıyor babamın elleri sözlerime. ''biz çok bağırdık zamanında. bu ülkede hiçbir şey değişmiyor, sen de değiştiremeyeceksin. isteyeceksin ama yapamayacaksın.'' nasıl da sevinmiştin, yalnız olmadığını anladığında. nasıl da sevinmiştim ben yanlış ''yol''da olmadığıma. o gece babamın ben hep uyurken söylediklerini ayakta rüya görüyorken duymuştum ben, şöyle diyordu davudi ses; '' sen de konuş, ama bağırma.'' bozulmuştun anne. bir yoldaşını daha kaybetmiş gibi. bense sevinmiştim kapıyı çekmeye haklı bir sebep bulduğuma.
gitmemiştim ama anne ben. hatırla. gidememiştim. zaten almayacaklardı beni aralarına. küçüktüm ben daha. doğuştan sahip olduğum bir hak ehliyetim vardı ama fiil ehliyetimin bakiyesi yetersizdi o sıra. ben gerçek bir kişiyken, tüzel kişi oluyordum varlık kazanabilmek için izin istemek zorunda bırakıldığımda. serbest kuruluş sistemi öngörüyordu kanun, sen idari makamlar beni yıpratmasın diye yargılamayı tekeline alıyordun.
ben söylemiştim sana ve senin gibi düşünen genç arkadaşlarıma. sen bana ballandıra ballandıra anlatırken gazeteden kestiğin o güzel yazıları, ben sana hayallerimi anlatıyordum. sen ''böyle gelmiş böyle gider''izm'in en olgun temsilcilerindendin. böyle olmayı seçmemiş gibi hep bir iğreti dururdu o kambur sırtında. sana göre de izm'ler zincir vurmuştu beynime. bak işte, böyle böyle aynı yolda farklı yolcular oluyorduk.
babam ahmet kaya dinledikleri için linç edilen insanların olduğu bir ülkede, bana müzik dinlemeyi yasaklamıştı. ''üniversiteler bizimle özgürleşecek'' diyen sen, yasaklar koyar ve bu yasakları destekler olmuştun. zaman diyordun buna, hayat diyordun sonra. ısrarla özneyle yüklemin yerini değiştiriyordun sonra. benim değiştiğimi görmemek için yapıyordun, farkındaydım ben.
babamın iznini aldığım ve senin itirazlarına karşı çıktığım bir eylemin ilk meyvelerini alıyoruz anne. anne, ben bir adım attım. bir slogan. bir yumruk. ben bir şeyler yaptım. senin gibi. olmazsa olmaz. anne, ben denedim. deniyorum. bundan sonra hiçbir ''başarı'' elde edemeyecek olsam da. anne, ben senin kızınım. dün gece dedin ya hani telefonu kapatırken ''yarın görüşürüz inşallah'' diye. boğazıma takıldın benim.
amerika ile birlikte yapacağımız en hayırlı şey anne, kyoto'yu imzalıyoruz. -nükleereinatyaşasınhayat!-
hamiş: devam edecek. etmeli.
yayında ve yapımda emeği geçenler
annemin çeyiz sandığı,
bütün kadınların kafası karışıktır,
küresel eylem grubu,
yurttan ve dünyadan haberler
25 Mayıs 2008 Pazar
tüketim toplumu.
ithalat ve ihracat değerlerinin arasındaki fark, dış ticaret dengesini gösterir. bir ülkede dış ticaret bilançosunun açık vermesi de toplumsal yapıyla ilgilidir. örneğin sadece tarımın geliştiği bir toplumda ithalat sanayi ürünleri üzerinden yapılır. ithalat ve ihracat değerleri arasındaki fark arttıkça da ödemeler bilançosunda açık meydana gelir. bu açığı gidermenin çeşitli yöntemleri vardır. bugün yüzde yetmişi yabancıların elinde olan menkul kıymetler borsası'ndan döviz girişi yapmak, elde bulunan doğal kaynakları kullanmak, ihracata ağırlık vermek gibi.
elde bulunan doğal kaynakları kullanmak kısa süre için sonuç verebilir ancak uzun dönemde kaynakların da sonu geleceğinden bir yarar sağlanmamış olur. döviz girişinin gerçekleşmesi ve ihracatın artması ise üretimle ilgilidir. aslında uzun dönem dengeleri düşünüldüğünde bu seçenekler arasında en önemlisi ihracattır. ihracatın artması içinse, toplumun tükettiğinden daha fazla üretmesi gerekir. ancak rekabetçi alanda bu üretimin gerçekleşebilmesi için piyasaya sunulacak malın kaliteleşmiş olması gerekir. her şeyden önce de bu malı meydana getirecek olanların emeğinin kaliteleştirilmiş olması gerekir. bu enflasyonist ortamda paranın aşırı değerlenmesi ihracatı da pahalılaştırır. buna bağlı olarak tüketim maddelerine olan bağımlılık artar. en azından bugün türkiye kullandığı -ihtiyacı olan- petrolün sadece yüzde dokuzunu kendisini üretebiliyor. varilinin 122 dolarlardan 130 dolarlara çıktığını ve petrol ihtiyacımın her geçen gün arttığını düşünecek olursak bağımlılığın ne boyutlara ulaştığını da görebiliriz. bu bağımlılığın önüne geçebilmek için de en önemli yöntem hem kısa vadede hem de uzun vadede işe yarayacak olan eğitim.
kişiye yapılan yatırımın hiçbir zaman boşa gitmeyeceğini düşünürsek, eğitimin rolü de ortaya çıkar. bu eğitimde ve üretime katılma sürecinde kadının rolü de asla yadırganamaz. üniversite mezunu kadın oranının yüzde 7'den yüzde 10'a çıkmasıyla erkek ömrünün ''21'' sene artması arasındaki doğru orantı şüphesiz bu konuda verilebilecek en güzel örneklerden. kadının eve kapatıldığı, toplumdan dışlandığı, yerini erkeğe devrettiği yerde gelişim ne olursa olsun eksik kalacaktır. bu da ailelerin cebine yansıyacaktır.
enflasyonun yüzde 9'larda seyrettiği dönemlerde sokaktaki vatandaşın bunu sanki yüzde 30'lardaymış gibi hissetmesinin nedeni de budur. dünya'da önüne geçilemeyen bir gelir adaletsizliği mevcuttur. sınırlı kazancıyla kendi ihtiyaçlarını en yüksek düzeyde en uygun şekilde karşılamaya çalışması onun fiyat artışlarını daha farklı hissetmesine neden olmaktadır.
evet türkiye dünya'nın en büyük 17. ekonomisine sahiptir ancak gelir adaletsizliğinin gittikçe büyümesi, hızlı nüfus artışı (en az 3 çocuk!) ve bir türlü kayıt altına alınamayan ekonomisi yüzünden bu büyüklükten yurttaşlar nasibini alamıyor. 37 milyar olarak belirlenen cari açığın sene sonunda 50 milyara çıkacak olması, doğmamış çocukların babalarının (ve annelerinin tabi) maaşlarından daha fazla borçlarının olacağının acı bir ifadesi.
ekonomik anlamda bilinçlenme ve emeğin kaliteleştirmesinin önemi kavranmadıkça kişinin başka şeylere kapılıp, tüketim çılgınlığına başvurması da -üstelik hiçbir şey üretmeden, ürettiğinin de kullanılamaz halde olmasından- daha devam edecek gibi görünüyor.
elde bulunan doğal kaynakları kullanmak kısa süre için sonuç verebilir ancak uzun dönemde kaynakların da sonu geleceğinden bir yarar sağlanmamış olur. döviz girişinin gerçekleşmesi ve ihracatın artması ise üretimle ilgilidir. aslında uzun dönem dengeleri düşünüldüğünde bu seçenekler arasında en önemlisi ihracattır. ihracatın artması içinse, toplumun tükettiğinden daha fazla üretmesi gerekir. ancak rekabetçi alanda bu üretimin gerçekleşebilmesi için piyasaya sunulacak malın kaliteleşmiş olması gerekir. her şeyden önce de bu malı meydana getirecek olanların emeğinin kaliteleştirilmiş olması gerekir. bu enflasyonist ortamda paranın aşırı değerlenmesi ihracatı da pahalılaştırır. buna bağlı olarak tüketim maddelerine olan bağımlılık artar. en azından bugün türkiye kullandığı -ihtiyacı olan- petrolün sadece yüzde dokuzunu kendisini üretebiliyor. varilinin 122 dolarlardan 130 dolarlara çıktığını ve petrol ihtiyacımın her geçen gün arttığını düşünecek olursak bağımlılığın ne boyutlara ulaştığını da görebiliriz. bu bağımlılığın önüne geçebilmek için de en önemli yöntem hem kısa vadede hem de uzun vadede işe yarayacak olan eğitim.
kişiye yapılan yatırımın hiçbir zaman boşa gitmeyeceğini düşünürsek, eğitimin rolü de ortaya çıkar. bu eğitimde ve üretime katılma sürecinde kadının rolü de asla yadırganamaz. üniversite mezunu kadın oranının yüzde 7'den yüzde 10'a çıkmasıyla erkek ömrünün ''21'' sene artması arasındaki doğru orantı şüphesiz bu konuda verilebilecek en güzel örneklerden. kadının eve kapatıldığı, toplumdan dışlandığı, yerini erkeğe devrettiği yerde gelişim ne olursa olsun eksik kalacaktır. bu da ailelerin cebine yansıyacaktır.
enflasyonun yüzde 9'larda seyrettiği dönemlerde sokaktaki vatandaşın bunu sanki yüzde 30'lardaymış gibi hissetmesinin nedeni de budur. dünya'da önüne geçilemeyen bir gelir adaletsizliği mevcuttur. sınırlı kazancıyla kendi ihtiyaçlarını en yüksek düzeyde en uygun şekilde karşılamaya çalışması onun fiyat artışlarını daha farklı hissetmesine neden olmaktadır.
evet türkiye dünya'nın en büyük 17. ekonomisine sahiptir ancak gelir adaletsizliğinin gittikçe büyümesi, hızlı nüfus artışı (en az 3 çocuk!) ve bir türlü kayıt altına alınamayan ekonomisi yüzünden bu büyüklükten yurttaşlar nasibini alamıyor. 37 milyar olarak belirlenen cari açığın sene sonunda 50 milyara çıkacak olması, doğmamış çocukların babalarının (ve annelerinin tabi) maaşlarından daha fazla borçlarının olacağının acı bir ifadesi.
ekonomik anlamda bilinçlenme ve emeğin kaliteleştirmesinin önemi kavranmadıkça kişinin başka şeylere kapılıp, tüketim çılgınlığına başvurması da -üstelik hiçbir şey üretmeden, ürettiğinin de kullanılamaz halde olmasından- daha devam edecek gibi görünüyor.
yayında ve yapımda emeği geçenler
yurttan ve dünyadan haberler
22 Mayıs 2008 Perşembe
21 mayıs 2008 yargıtay başkanlar kurulu bildirisi
((aradım taradım lakin konuya ilişkin bir başlık bulamadım.ama illa aramak ve bulmak isteniyorsa sözlükte ziyadesiyle dünkü şampiyonlar ligi finaliyle ilgili başlık var.))öncelikle bildirinin tam metnini verelim : http://www.yargitay.gov.t...cuments/bsk_bildirisi.doc kimisinin ''yargıtay çemkirmesi'' kimisinin ''yüzde 47yle geldik ananızı bile şeederiz zihniyetine verilmiş ayar'' olarak adlandırdığı, nolursa olsun tartışmaların yine ''yargının siyasallaşması'' üzerinden temellendiği bildiri.rousseau, egemenliğin halka ait olduğunu vurgularken, sosyal sözleşmenin sonucu olarak egemenliğin, mutlak, devredilmez, bölünmez ve hiçbir koşulda sınırlanamaz olması gerektiğini savunmuş, genel iradeyi esas almıştır. buradan da yasama, yürütme ve yargı erklerinin halka-millete teslim edilmesi anlayışına gelinmiştir. ancak sonraları rousseau bile, artan nufüsa ve ülke genişliğine bakılarak bunun uygulanamayacağını kabul etmiştir. bunun üzerine kabul edilense, her erkin farklı bir organ tarafından ve anayasada belirlenen yetkiler çerçevesinde bağımsız olarak kullanılması olmuştur. normların çoğalması ve farklı organlar tarafından denetlenmesi gerektiğinin anlaşılmasıyla, normlar hiyerarşisinin varlığı yazılı bir kural olmaktan öteye geçmiş, anayasanın üstünlüğünü ve bağımsızlığını her alanda gösterecek ''bağımsız'' mahkemeler tarafından denetlenir olmuştur.1982 anayasası'na göre (gerek başlangıç hükümleri gerek genel esaslar gerek hak ve özgürlüklere ilişkin kısımlar olsun) türkiye cumhuriyeti, (..) demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir. yani anayasa kendini ''demokratik'', ''laik'' ve ''sosyal'' bir ''hukuk'' devleti olarak tanımlamış ve bunu da değiştirilmez hükümler içine koyarak güvence altına almıştır.hukuk devleti'nden söz edebilmek için öngörülen en önemli, temel koruma mekanizması anayasa yargısına ilişkin norm ve kurumların varlığıdır. burada kastedilen kurumlar, şüphesiz yargının bağımsızlığından ve siyasi niteliklerden uzak olmak zorundadırlar.yargı bağımsızlığının oluşabilmesi içinse, yasamayı-yürütmeyi-yasama ve yürütmeyi ve kendini denetleyen yargının, dördüncü kuvvet olarak tanımlanan medyanın, tüm gerçek ve tüzel kişilerin etkisinden kurtulması gerekir. gerek karar öncesi gerek karar sonrası dönemde, hukuk devleti, yargının bağımsızlığını ve hakimlerin güvenliğini sağlamak zorundadır. devam eden bir dava hakkında görüşme ya da açıklama yapılmaması, yargıçların somut olayı incelerken vicdani kanaatlerine göre değerlendirme yapabilmesi, bu vicdani kanaatlere karşı bir baskı, yönlendirme ve öneride bulunulmaması yargının bağımsızlığı için, ve dahası somut olay hakkında verilecek kararın sağlıklı ve hukuka uygun olması için gereken olmazsa olmaz şeylerdir.az önce değindiğimiz rousseau ''genel iradenin yanılmazlığı teorisi'' ile, ülkede yaşayan insanları temsil eden parlamentonun üstünde herhangi bir güç olamayacağını, parlamento'nun halk iradesine dayandığı için her zaman iyiyi güzeli yapacağını bu yüzden parlamento kararlarının denetime ihtiyaç bırakmayacağını düşünmektedir. oysa lord acton'dan da gayet iyi bildiğimiz üzere, iktidar mutlaka yozlaşır. ve bu yüzden iktidar, iktidarı sınırlamalıdır. günümüzde, iktidarların görevi kötüye kullanmalarını önlemek, rousseau'nun hedeflediği doğuştan gelen hak ve özgürlüklere ulaşmak için parlamento'nun (bile) kararlarının denetime tabi tutulması şarttır.işte bu noktada, ''yargıçlar hükümeti''ne gidilip gidilmeyeceği tartışılmaktadır. yani türkiye için örnek vermek gerekirse, 70 milyon insanın iradesinin ürünü olan bir parlamentoyu, cumhurbaşkanının atadığı 11 kişinin (altısının oyu yeterli oluyor) denetlemesi doğru mudur? bu noktada, anayasa yargısının meşruluğu devreye giriyor ki, yasaların anayasaya uygunluğunun sağlanması bir zorunluluk olduğundan, bir sözcüğün bambaşka alanlara kapı açacağı düşünüldüğünde, anayasanın üstünlüğü gereğince anayasa yargısı meşrudur, kabul edilmelidir.bugün yargıtay'ın yaptığı tek şey, üzerindeki baskıları bir nebze olsun azaltabilmek için kamuoyunun desteğini arkasında hissedebilmek adına bu bildiriyi yayımlamasıdır. burada yargının siyasallaşmasına dair bir şey yoktur, burada yargının sağlamaya çalıştığı şey, bağımsızlığıdır. sonuçta bugün, anayasa sadece yönetilenler için değildir, yönetenlerin de anayasaya uyması zorunludur. anayasa, asli, üstün, hukuki bir iktidardır ve siyasal kişi ve organlar kendilerinin veya kendilerinden öncekilerin yürürlüğe koyduğu tüm hukuk kurallarına-normlarına ''istisnasız'' uymak zorundadırlar.sadece mevcut iktidar partisi için değil, tüm dönemler için yargıyı istedikleri gibi yönetmek çekici gelmiştir. çünkü bilinir ki, yasama ve yürütme zaten seçim sistemindeki (anayasaya aykırı) çelişkili (temsilde adalet ve yönetimde istikrar ilkeleri) ifadelerle ve onların doğurduğu sonuçlarla bir şekilde ele geçirilir. ancak yargı, yasama ve yürütme birbirine bağlı erkler olsalar dahi, bağımsız olmak zorunda olduğundan başlı başına karmaşık ve özel bir alandır.hı eğer mevcut iktidar ele anılacaksa da;türbanı bir özgürlük olarak sunmaya çalışırken ve bu özgürlüğü anayasaya sokmak adına anayasayı yap-boza çevirme yetkisini kendinde gören kurucu iktidar neden acaba siyasal haklara getirilen sınırlamaları arttırmaya devam edip, en iyisi olduğunu düşündüğü liberalizmin ''siyasal'' alanını bu kadar daraltıyor? neden temel hak ve özgürlüklere ilişkin alanlara getirdiği özgürlüklerin güvencesini bu kadar gevşek tutuyor ve ''ekonomik'' liberalizmin alanını yok pahasına genişletiyor? ''kılık ve kıyafetinden ötürü hiç kimse eğitim ve öğrenim hakkından mahrum bırakılamaz.'' derken, neden harç paralarını ödeyemeyen gençleri düşünmüyor, devlet bursuyla okuyan çocukların bursunu kesiyor? bu mudur sosyal devlet anlayışı? bu mudur özgürlükçü liberal düzen?sırf başı açık diye ''bacı''olarak nitelemeyip de ''ihtiyaç'' olarak gördüğü kızları yurttaşı saymıyor da, o kızları 1 mayıs günü saçlarından sürükleyerek götürme cesaretini kendini nasıl bulabiliyor?dtp hakkında kapatma davası açıldığı sırada ya da iktidarda olduğu 5 sene süresince siyasi partiler kanunu gibi her yerinden açık veren bir yamalı bohçayı değiştirme gereği görmüyor da, yargının olaya müdahale ettiği (ki, akp'ye verilen uyarıya akp'nin verdiği cevap hala akıllardadır) bir anda anayasada değişikliğe gitmeye karar veriyor?367 gibi sadece birinci ve ikinci tur oylamaları düzenleyen bir kararda yargıyı kendi kendini sınırlamaya zorunlu bırakıyor da, yargı bir bildiri yayınlayıp ''rahat bırakın artık!'' dediğinde mi vatan haini, elitist bürokrat, gomünüs, entel laik oluyor?anayasalar toplumsal mutabakat sağlanarak hazırlanması gereken belgelerdir, öyle oldu bittiye getirilemez. askeri otoritenin sivil otoriteye bağlılığı ilkesi ülkemizde henüz uygulama alanı bulmadığına göre, biz askerin postallarını her daim demoklesin kılıcı gibi ensemizde hissettiğimiz sürece bir kere her şeyden önce yargıya muhtacız. yoksa adam smith'in dediği gibi bırakırız yaparlar, bırakırız geçerler...
yayında ve yapımda emeği geçenler
yurttan ve dünyadan haberler
30 Nisan 2008 Çarşamba
ulusa serzeniş
dünya iki kampa ayrılmıştır ;
mali sermayeyi ellerinde tutan ve dünya nüfusunun büyük çoğunluğunu sömüren bir avuç uygar ulusların kampı ve sömürgelerin ve bağımlı ülkelerin, çoğunluk olan, ezilen ve sömürülen halklarının kampı. (v. lenin)
her şey bu temel ayrımla başlıyor. musa'nın denizi ortadan ikiye ayırması gibi. ezen ve ezilen. sömüren ve sömürülen. bir de henüz bu kadar kesin çizgilerle ayrılmamış olan ayrımlar var. misal, ezilenlerin ezilmesine ses çıkaranlar ile sömürenlerin sömürmesine razı gelenler. bir gün her şeyi sineye çekmekten vazgeçecekleri düşüncesinin yüzü suyu hürmetine, ters dönecek anahtarlar bir gün elbet..
bugün, sadece anahtarların bir gün başka dünyaların kapısını açacağı umudunun peşine düşüp, tazyikli suları jopları biber gazlarını yiyeceklerini bile bile taksim'e giden o insanların günü..
sadece emekçi, işçi, sendikacı olanların değil, tüm o insanların haklarını savunan insanların günü..
bir türkiye geleneği haline getirilen taşlı sopalı eylemlerin, sokaklarda can havliyle koşuşan insanların, kendilerine verilen görevleri abartıp kendilerinden geçen polislerin, saçlarından sürüklenen kadınların, -mış gibi yapmaktan usanmayan makam sahiplerinin, her şeyden bir çıkar sağlamaya çalışan oksijen zaiyatörlerinin, kapitalizme hayır! derken her şeyi kapitalizme alet eden burjuvazinin günü..
aslında diğer 1 mayıslardan pekbir farkı yoktu bugünün.. yine aynı yurdum ve insanı manzaraları. bilindik. ve malesef alışıldık.
bundan 150 sene önce 7 kişinin ölümüyle kazanılmış zaferin, 31 sene önce yitirilen 37 canın anısına yine taksim'de olunacaktı. ama izin verilmedi. çeşitli sebepler sunuldu önümüze. 15 milyon nüfuslu kent dendi önce. sonra ''allah, sevdiği kuluna önce kaybettirir, sonra buldurur'' durumunu yaşayacağımızı düşündüren ''1 mayıs tatil oluyor'' haberi atıldı. resmi ya da çoğunluk bir dinden bahsetmesinin, sahip olduğu devlet rejiminin temel niteliklerine buram buram aykırılık teşkil ediyor oluşunu unutan ve dini bayramlarda oradan alıp buraya kopyala yapıştır yaptıktan sonra tatili 9 güne uzatmayı her sene başaran ve bu sırada ülke ekonomisini zerre düşünmeyen kişi kurum ve kuruluşlar, 1 mayısın tatil edilmesini ''ülke ekonomisi''ni bahane ederek reddediyorlardı. demokrasiden anladığı sadece türban olan iktidar partisi ve saz heyeti, ağız birliği etmişçesine aynı türküyü çığırıyorlardı. hülya avşar'ın ''bülent ersoy bile detone olur, ben olmam'' dediği sıralarda, başbakan '' ayakların başları yönnettiği bir ülkede kıyamet kopar. '' diyordu, sesi hiç titremeden. anayasa hukuku derslerinde ''karizmatik liderlik'' konusunu işliyorduk biz, hitabet sanatının inceliklerine değinmeden edemeden. hülya avşar o sırada yine bir açıklama yapıyordu vergi rekortmenleriyle ilgili, ''armut gibi dizilmişler'' gibisinden, geçen senelerde uzatılan her mikrofona ''ben şu kadar vergi verdim, en birinci benim, şampiyon belli ağalar ikinci kim? ahahah'' diye kustuğundan bihaber. başbakan'a cevap gecikmiyordu, pakize suda ''başbakan, özeleştiri yapıyor'' diyordu, öyle başa böyle ayak demek istercesine. sonra kesinleşiyordu 1 mayısın tatil olmayacağı. ''emek ve dayanışma günü'' ilan ediliyordu 1 mayıs, sanki daha önce başka isteklerle kutlanıyormuş gibi. yarım elma, gönül alma oldu bittisine getiriyordu hükümet. çünkü taksim hala gösterilere- göstericilere yasaktı. türk-iş bizi şaşırtarak hükümete karşı geliyordu. disk ve kesk ortak hareket edeceklerini açıklıyordu. eskişehir'den, ankara'dan bir sürü dost ''geliyoruz!'' diyordu telefonun ucundan. hükümetle sendika resmen inatlaşıyordu. sendikaların kararlılığı bugün başbakan'ın ''bu kadar kararlı olacaklarını tahmin etmemiştim'' sözlerine de yansıyacaktı. kararlı olan sadece sendikalar değil, partiler ve örgütsüz yurttaşlardı aynı zamanda. kararlı olmanın yanında herkeste bir de korku vardı. aile fertleri daha bir hafta öncesinden başlamışlardı aramaya, ''olaylara bulaşma!''. pekçok arkadaşımız '' ben perşembe günüm yokum.'' diye yer ayırtıyorlardı evlerinin en rahat koltuğuna. bazılarımız taksim'e gidemesek bile, kadıköy veya çağlayan'a katılırız diye düşünüyordu. diğer bölgelerde örgütlenme sağlanamadı. kadıköy bu sabah bomboştu. polislerin sıradan bir eylem için aldığı önlemler dahi yoktu alanlarda. kadıköy'ü bir bugün, bir de bir kış sabahı kar yağışında bu kadar boş gördüm.
tüm inatlaşmalara rağmen yurdun dört bir yanından gelen insanlar taksim'e en yakın alanlarda konakladılar, sabahın kör saatlerinde iptal edilecek vapur - tramvay- metro- otobüs seferlerini düşünmeden yollara döküldüler. saat 7'yi yalnızca 3 geçiyordu. disk üyelerinin binaya hapsedildiğini, şimdiden çatışmaların başladığını izledim televizyondan. okula diye çıktım. sokaklar bomboştu. farkında olmadan darbe mi oldu lan acaba diye düşündüm, polis, tank, panzer, asker göremeyince rahatladım. anayasa dersi vardı bugün. 200 kişilik anfi normal koşullar altında hıncahınç dolu olurken, bugün sadece 47 kişi vardı sınıfta. gönül ''vay be ne çok insan varmış anfiden giden'' demek isterdi ama olmadı. çoğu insan korktuğu için gelmemişti. korkup gelmeyen insanlar yerine korkmadan anayasal hakkını kullanan insanlardan geliyordu haberler. acı acı. öğleden sonra, vakt-i zamanında pek mühim(!) bir insanın ''tanırım, iyi çocuktur'' dediği celaleddin cerrah ''olaysız geçti'' açıklamasını yapıyordu. eylemcilere ''kontrollü'' şekilde müdahale edildiğini söylüyordu. ne tuhaf ki, onun da sesi hülya avşar gibiydi. ne de olsa, bu ülkede bülent ersoy bile detone olurdu ama hülya avşar olmazdı. o sırada kameralar 2008 1 mayısına damgasını vuracak bir görüntüyü getiriyordu ekranlara ; http://www.youtube.com/watch?v=fcb0h7vzic8 akıllara hemen 2007 1 mayısına damgasına vuran o görüntü geliyordu, -masis kürkçügil- dayak yiyordu bir kafede, ailesinin yanında. en başta da demiştim, değişen bir şey yoktu yurdum insanı için. bilindik. ve malesef alışıldık. oysa berlin'de, venezüella'da ''olaysız'' geçiyordu 1 mayıs.
polise yükleniyordu herkes. bazı bölgelerde kontrolü tek başına sağlayamayan polisler için, jandarma desteği sağlanmıştı. çorlu'dan, rize'den destek kuvvetler geliyordu. hastaneye kaçan göstericiler için gaz bombası atıyordu polis hastaneye. bir baba çocuğunu sallıyordu kameralara doğru, ''çocuk var burada'' diye. yan tarafında lösemili hastalar kalıyordu binanın. polis, hastalarını korumaya çalışan bir doktora da gösteriyordu copunu. disk binasına atılan 2. biber gazı orada bulunan 2 kişinin kalp spazmı geçirmesine neden oluyordu. nefes alamayan, yığılıp kalan insan sayısını hesaplayamıyordu ekonomistler. ekonomistlerin hesaplayamadığı bir başka şey ise, verilen zarardı. bütün dükkanlar kapalıydı. 1 mayıs tatil edilmediği halde, bütün dükkanlar kapalıydı. kaldırım taşları, saksılar, sopalar vardı kepenklerin önünde. bu, o dükkanların bir süre daha kapalı kalacağını gösteriyordu. kişi başına düşen milli gelir 9.333 dolara yükseldi diye sevinen, sırf bu yüzden gsmh hesaplamasını değiştiren ekonomistler bugünün bilançosunu çıkartamıyorlardı. olayları dışarıdan izleyenler, polislerin çocukluğuna inilmesi gerektiğini düşünüyordu. vakt-i zamanında ''önümüze gelene bin tekme!'' oyununa o kadar kaptırmışlar ki kendilerini, sanırım hala çocuk sanıyorlar kendilerini. sonra, bazı polisler de vardı orada, allah'ım neden hepsi böyle değil? dedirten. meslektaşlarının bir genç kızı dövmesine sinirlenip, o'nun önünde kendini siper eden polisi, eylemcilere plastik mermiyle müdahale ettiği için ekibini dağıtan amiri her yerde görmek isteriz. eminim ben, böyleleri de vardı alanlarda. çok değildi, ama onları görmemek olmazdı.
cehepe'den ''olaylı'' şekilde ayrılan mustafa sarıgül'e emanet şişli'den görüntüler ise, tam bir ironi örneğiydi. yurttaşların büyük çoğunluğu '' güleryüzlü, temiz şişli '' yazısının altında ağlıyordu.. chp milletvekili ahmet ersin, bana göre günün konuşmasını yapıyordu ; "istanbul'da bugün sokağa çıkma yasağı uygulanıyor. kara ve deniz ulaşımı durduruldu. 12 eylül yönetiminin bile yapamadığını, bu hükümet yapmıştır... o pala bıyıklı emniyet müdürünü uyarıyorum. gün gelecek hesap sorulacak. 'orantılı güç kullanacağız' diyen vali'ye de buradan orantılı zeka kullanmanın önemini hatırlatıyorum". disk genel başkanı süleyman çelebi, disk binasının 2 kez kuşatıldığını, diğerinin 12 eylül döneminde olduğunu ancak, bugün yapılanların 12 eylül dönemini bile geçtiğini söylüyordu. 1.556 biber gazı kullanılıyor, sadece bir bölgeden 500 kişi gözaltına alınıyordu. bütün bunlar, olanları doğruluyordu.
disk genel başkanı süleyman çelebi, son olarak '' isterlerse geri adım attılar desinler, biz bugün bir faciayı önledik. şu an ölümlerden de bahsediyor olabilirdik.. '' dedi ya, ne kadar doğru dedi. ayakların baş olmaya çalıştığı bu günde(!), kıyameti andıran görüntüler, iyi ki - şükür ki - ölümle sonuçlanmadı. yoksa bunun altında kimse kalamazdı. 77'nin, 78'in failleri hala bulunamadı evet ama, güldal mumcu'nun zamanında mehmet ağar'a dediği gibi, ''duvarın altında kalmak'' da var.
demokrasinin ilkelerinin ''tazyikli su, cop, panzer'' olarak sayıldığı, hukuk devletinin yerini polis ve faşist devlete bıraktığı bu günde, emeğinin peşinden giden tüm yurttaşlara selam olsun..
((1 mayıs'ı işçi bayramı olmaktan uzaklaştırıp, polisle çatışma günü haline getiren, ne idüğü belirsiz insanlar için de lenin'in bir sözü var : '' genel olarak devrimci ve sosyalizm yandaşı ya da komünist olmak yetmez.'' ))
mali sermayeyi ellerinde tutan ve dünya nüfusunun büyük çoğunluğunu sömüren bir avuç uygar ulusların kampı ve sömürgelerin ve bağımlı ülkelerin, çoğunluk olan, ezilen ve sömürülen halklarının kampı. (v. lenin)
her şey bu temel ayrımla başlıyor. musa'nın denizi ortadan ikiye ayırması gibi. ezen ve ezilen. sömüren ve sömürülen. bir de henüz bu kadar kesin çizgilerle ayrılmamış olan ayrımlar var. misal, ezilenlerin ezilmesine ses çıkaranlar ile sömürenlerin sömürmesine razı gelenler. bir gün her şeyi sineye çekmekten vazgeçecekleri düşüncesinin yüzü suyu hürmetine, ters dönecek anahtarlar bir gün elbet..
bugün, sadece anahtarların bir gün başka dünyaların kapısını açacağı umudunun peşine düşüp, tazyikli suları jopları biber gazlarını yiyeceklerini bile bile taksim'e giden o insanların günü..
sadece emekçi, işçi, sendikacı olanların değil, tüm o insanların haklarını savunan insanların günü..
bir türkiye geleneği haline getirilen taşlı sopalı eylemlerin, sokaklarda can havliyle koşuşan insanların, kendilerine verilen görevleri abartıp kendilerinden geçen polislerin, saçlarından sürüklenen kadınların, -mış gibi yapmaktan usanmayan makam sahiplerinin, her şeyden bir çıkar sağlamaya çalışan oksijen zaiyatörlerinin, kapitalizme hayır! derken her şeyi kapitalizme alet eden burjuvazinin günü..
aslında diğer 1 mayıslardan pekbir farkı yoktu bugünün.. yine aynı yurdum ve insanı manzaraları. bilindik. ve malesef alışıldık.
bundan 150 sene önce 7 kişinin ölümüyle kazanılmış zaferin, 31 sene önce yitirilen 37 canın anısına yine taksim'de olunacaktı. ama izin verilmedi. çeşitli sebepler sunuldu önümüze. 15 milyon nüfuslu kent dendi önce. sonra ''allah, sevdiği kuluna önce kaybettirir, sonra buldurur'' durumunu yaşayacağımızı düşündüren ''1 mayıs tatil oluyor'' haberi atıldı. resmi ya da çoğunluk bir dinden bahsetmesinin, sahip olduğu devlet rejiminin temel niteliklerine buram buram aykırılık teşkil ediyor oluşunu unutan ve dini bayramlarda oradan alıp buraya kopyala yapıştır yaptıktan sonra tatili 9 güne uzatmayı her sene başaran ve bu sırada ülke ekonomisini zerre düşünmeyen kişi kurum ve kuruluşlar, 1 mayısın tatil edilmesini ''ülke ekonomisi''ni bahane ederek reddediyorlardı. demokrasiden anladığı sadece türban olan iktidar partisi ve saz heyeti, ağız birliği etmişçesine aynı türküyü çığırıyorlardı. hülya avşar'ın ''bülent ersoy bile detone olur, ben olmam'' dediği sıralarda, başbakan '' ayakların başları yönnettiği bir ülkede kıyamet kopar. '' diyordu, sesi hiç titremeden. anayasa hukuku derslerinde ''karizmatik liderlik'' konusunu işliyorduk biz, hitabet sanatının inceliklerine değinmeden edemeden. hülya avşar o sırada yine bir açıklama yapıyordu vergi rekortmenleriyle ilgili, ''armut gibi dizilmişler'' gibisinden, geçen senelerde uzatılan her mikrofona ''ben şu kadar vergi verdim, en birinci benim, şampiyon belli ağalar ikinci kim? ahahah'' diye kustuğundan bihaber. başbakan'a cevap gecikmiyordu, pakize suda ''başbakan, özeleştiri yapıyor'' diyordu, öyle başa böyle ayak demek istercesine. sonra kesinleşiyordu 1 mayısın tatil olmayacağı. ''emek ve dayanışma günü'' ilan ediliyordu 1 mayıs, sanki daha önce başka isteklerle kutlanıyormuş gibi. yarım elma, gönül alma oldu bittisine getiriyordu hükümet. çünkü taksim hala gösterilere- göstericilere yasaktı. türk-iş bizi şaşırtarak hükümete karşı geliyordu. disk ve kesk ortak hareket edeceklerini açıklıyordu. eskişehir'den, ankara'dan bir sürü dost ''geliyoruz!'' diyordu telefonun ucundan. hükümetle sendika resmen inatlaşıyordu. sendikaların kararlılığı bugün başbakan'ın ''bu kadar kararlı olacaklarını tahmin etmemiştim'' sözlerine de yansıyacaktı. kararlı olan sadece sendikalar değil, partiler ve örgütsüz yurttaşlardı aynı zamanda. kararlı olmanın yanında herkeste bir de korku vardı. aile fertleri daha bir hafta öncesinden başlamışlardı aramaya, ''olaylara bulaşma!''. pekçok arkadaşımız '' ben perşembe günüm yokum.'' diye yer ayırtıyorlardı evlerinin en rahat koltuğuna. bazılarımız taksim'e gidemesek bile, kadıköy veya çağlayan'a katılırız diye düşünüyordu. diğer bölgelerde örgütlenme sağlanamadı. kadıköy bu sabah bomboştu. polislerin sıradan bir eylem için aldığı önlemler dahi yoktu alanlarda. kadıköy'ü bir bugün, bir de bir kış sabahı kar yağışında bu kadar boş gördüm.
tüm inatlaşmalara rağmen yurdun dört bir yanından gelen insanlar taksim'e en yakın alanlarda konakladılar, sabahın kör saatlerinde iptal edilecek vapur - tramvay- metro- otobüs seferlerini düşünmeden yollara döküldüler. saat 7'yi yalnızca 3 geçiyordu. disk üyelerinin binaya hapsedildiğini, şimdiden çatışmaların başladığını izledim televizyondan. okula diye çıktım. sokaklar bomboştu. farkında olmadan darbe mi oldu lan acaba diye düşündüm, polis, tank, panzer, asker göremeyince rahatladım. anayasa dersi vardı bugün. 200 kişilik anfi normal koşullar altında hıncahınç dolu olurken, bugün sadece 47 kişi vardı sınıfta. gönül ''vay be ne çok insan varmış anfiden giden'' demek isterdi ama olmadı. çoğu insan korktuğu için gelmemişti. korkup gelmeyen insanlar yerine korkmadan anayasal hakkını kullanan insanlardan geliyordu haberler. acı acı. öğleden sonra, vakt-i zamanında pek mühim(!) bir insanın ''tanırım, iyi çocuktur'' dediği celaleddin cerrah ''olaysız geçti'' açıklamasını yapıyordu. eylemcilere ''kontrollü'' şekilde müdahale edildiğini söylüyordu. ne tuhaf ki, onun da sesi hülya avşar gibiydi. ne de olsa, bu ülkede bülent ersoy bile detone olurdu ama hülya avşar olmazdı. o sırada kameralar 2008 1 mayısına damgasını vuracak bir görüntüyü getiriyordu ekranlara ; http://www.youtube.com/watch?v=fcb0h7vzic8 akıllara hemen 2007 1 mayısına damgasına vuran o görüntü geliyordu, -masis kürkçügil- dayak yiyordu bir kafede, ailesinin yanında. en başta da demiştim, değişen bir şey yoktu yurdum insanı için. bilindik. ve malesef alışıldık. oysa berlin'de, venezüella'da ''olaysız'' geçiyordu 1 mayıs.
polise yükleniyordu herkes. bazı bölgelerde kontrolü tek başına sağlayamayan polisler için, jandarma desteği sağlanmıştı. çorlu'dan, rize'den destek kuvvetler geliyordu. hastaneye kaçan göstericiler için gaz bombası atıyordu polis hastaneye. bir baba çocuğunu sallıyordu kameralara doğru, ''çocuk var burada'' diye. yan tarafında lösemili hastalar kalıyordu binanın. polis, hastalarını korumaya çalışan bir doktora da gösteriyordu copunu. disk binasına atılan 2. biber gazı orada bulunan 2 kişinin kalp spazmı geçirmesine neden oluyordu. nefes alamayan, yığılıp kalan insan sayısını hesaplayamıyordu ekonomistler. ekonomistlerin hesaplayamadığı bir başka şey ise, verilen zarardı. bütün dükkanlar kapalıydı. 1 mayıs tatil edilmediği halde, bütün dükkanlar kapalıydı. kaldırım taşları, saksılar, sopalar vardı kepenklerin önünde. bu, o dükkanların bir süre daha kapalı kalacağını gösteriyordu. kişi başına düşen milli gelir 9.333 dolara yükseldi diye sevinen, sırf bu yüzden gsmh hesaplamasını değiştiren ekonomistler bugünün bilançosunu çıkartamıyorlardı. olayları dışarıdan izleyenler, polislerin çocukluğuna inilmesi gerektiğini düşünüyordu. vakt-i zamanında ''önümüze gelene bin tekme!'' oyununa o kadar kaptırmışlar ki kendilerini, sanırım hala çocuk sanıyorlar kendilerini. sonra, bazı polisler de vardı orada, allah'ım neden hepsi böyle değil? dedirten. meslektaşlarının bir genç kızı dövmesine sinirlenip, o'nun önünde kendini siper eden polisi, eylemcilere plastik mermiyle müdahale ettiği için ekibini dağıtan amiri her yerde görmek isteriz. eminim ben, böyleleri de vardı alanlarda. çok değildi, ama onları görmemek olmazdı.
cehepe'den ''olaylı'' şekilde ayrılan mustafa sarıgül'e emanet şişli'den görüntüler ise, tam bir ironi örneğiydi. yurttaşların büyük çoğunluğu '' güleryüzlü, temiz şişli '' yazısının altında ağlıyordu.. chp milletvekili ahmet ersin, bana göre günün konuşmasını yapıyordu ; "istanbul'da bugün sokağa çıkma yasağı uygulanıyor. kara ve deniz ulaşımı durduruldu. 12 eylül yönetiminin bile yapamadığını, bu hükümet yapmıştır... o pala bıyıklı emniyet müdürünü uyarıyorum. gün gelecek hesap sorulacak. 'orantılı güç kullanacağız' diyen vali'ye de buradan orantılı zeka kullanmanın önemini hatırlatıyorum". disk genel başkanı süleyman çelebi, disk binasının 2 kez kuşatıldığını, diğerinin 12 eylül döneminde olduğunu ancak, bugün yapılanların 12 eylül dönemini bile geçtiğini söylüyordu. 1.556 biber gazı kullanılıyor, sadece bir bölgeden 500 kişi gözaltına alınıyordu. bütün bunlar, olanları doğruluyordu.
disk genel başkanı süleyman çelebi, son olarak '' isterlerse geri adım attılar desinler, biz bugün bir faciayı önledik. şu an ölümlerden de bahsediyor olabilirdik.. '' dedi ya, ne kadar doğru dedi. ayakların baş olmaya çalıştığı bu günde(!), kıyameti andıran görüntüler, iyi ki - şükür ki - ölümle sonuçlanmadı. yoksa bunun altında kimse kalamazdı. 77'nin, 78'in failleri hala bulunamadı evet ama, güldal mumcu'nun zamanında mehmet ağar'a dediği gibi, ''duvarın altında kalmak'' da var.
demokrasinin ilkelerinin ''tazyikli su, cop, panzer'' olarak sayıldığı, hukuk devletinin yerini polis ve faşist devlete bıraktığı bu günde, emeğinin peşinden giden tüm yurttaşlara selam olsun..
((1 mayıs'ı işçi bayramı olmaktan uzaklaştırıp, polisle çatışma günü haline getiren, ne idüğü belirsiz insanlar için de lenin'in bir sözü var : '' genel olarak devrimci ve sosyalizm yandaşı ya da komünist olmak yetmez.'' ))
yayında ve yapımda emeği geçenler
yurttan ve dünyadan haberler
30 Mart 2008 Pazar
geç kalan bir yazı : 8 mart
geç kaldı bu yazı.
yaklaşık bi 22 gün kadar.
ama değişmedi o 22 günlük süre içinde hiçbir şeycikler. değişmesini beklemiyorduk artık zaten biz. biz sadece küçük birer kıpırtının peşindeyiz artık. devrim.. ah güzel devrim. şimdi o güzel insanlar güzel atlara binip gittiğinden beri yani sarı, tozlu ama hala kalbim kadar temiz bir sayfada devrim.
7 mart sabahı her şey yolundaydı. tam anlamıyla. eskinin yoldaşları bile. belediyeler sosyal devlet anlayışını özel gün ve haftaları kutlamaktan ibaret sandıklarından, partiler de bu yanılgıların baş mimarı olarak oraya buraya anıt dikmekle her şeyin hallolabileceğine inandıklarından, insanlar artık bir şeye inanmaktan ve inandıkları değerler uğruna savaşmaktan çoktan vazgeçtiklerinden her şey tam da beklendiği gibi, seyrinde, ilerliyordu.
örgütlü arkadaşlar ellerinde bildirileri, boğazlarında çatlak sesleri anfilere doluşuyor kadın haklarıyla uzaktan yakından alakası olmayan konular arasından kadınların gününü kutluyordu.
benim için sorun tam da burada başlıyordu zaten. birkaç sol örgüt dışında (ben hepsinden aynı özeni beklerdim) kimse bu günün emekçi kadınlar günü olduğunu vurgulamıyordu. gelen giden, oturan konuşan, susan herkes bunun sıradan bir kadın günü olduğunu düşünüyordu. yılın 364 günü ülkenin, gezegenin, galaksinin muhtelif yerlerinde terör estiren erkeklerse sanki dünyadaki her şey çok adaletliymiş gibi, sanki bu zamana kadar adaleti sağlamak için yoğun çabalar içine girmişler gibi neden kadınlar günü olduğu halde erkekler günü olmadığını soruyorlardı birbilerine.
az önce de belirttiğim gibi, yani her şey olması gerektiği gibi, seyrinde ilerliyordu. ((hemen bir parantez açalım, bunlar olması gereken şeyler değildir, lakin olmamasını artık garipser hale gelmişizdir, getirilmişizdir.))
okul çıkışı kadıköye inerken daha önce bir yerlerde muhakkak suretle gördüğümü anımsadığım bir kızı gördüm, bunun yine benim alışılagelmiş deja-vu hadiselerimden biri olduğunu düşünedururken, birden artık sömürmekten kitap bırakmadığım sahafçıma geldiğimi fark ettim. tabi yalnız değildim. o kız çocuğu da vardı yanımda. burada görmüş olabileceğimi düşünüp çantanın dibinde azer bülbül'ün titreşim katsayısını geçen telefonuma ulaşmaya çalıştım. çeşitli yerlerden gelen mesajlarla bir kez daha idrak ettiğim bugünün hak ettiği sıfatı kazanamayacağını.
anfideki arkadaşları, gurbet ellerinden buraya okumaya -bilhassa kente hukuk mukuk okumaya o sırada da ülkeyi kurtarmaya çalışan anadolu çocukları- gelen arkadaşları yarın için ayarlamaya çalıştım lakin bi önceki eylemden gözleri korkan arkadaşlar uzaktan uzağa, pencere önü bitkisi konumunda kalmayı tercih ettiler.
sabahın erken saatlerinde emre^den gelen ''emekçi kadınlar günü'' konulu mesajla kendime geldim ve yola dökülmek için gereken gazı aldığıma inandım. emre ile kadıköy boğa'nın önünde buluşacaktık. inandığı değerleri, özellikle kadın hakları konusunu en az bir feminist kadar iyi savunulabilen emre'yi bekletmek istemediğim için acele ediyordum.
şaşılası bir şeydi bu.. bir kadının kendi için düşünülmüş bir günde yer almak istememesi. insanlar bunun için çeşitli sebepler öne sürüyorlardı.
inceleyelim ;
1) ben ileride iyi yerlere gelmek istiyorum, orada herkesin fotoğrafını çekiyorlar, fişlenmek istemiyorum
şimdi bir kere geçen sene yenilenen polis vazife ve sallahiyet kanunu'na göre, evet polise verilen yetkiler genişletilmiş, kişilik haklarına, kişi özel yaşamının gizliliğine zarar verici, bunları ezici- delici- kesici hükümler eklenmiştir. polisin parmak izi alabilme yetkisine erişmesi, çeşitli anatüze hocaları tarafından ''fişlenme'' başlangıcı olarak kabul edilmektedir.
buraya kadarı olayın hukuki sorunu.
asıl hukuki boyutu ise; anayasanın kişilere tanıdığı toplanma, düşünme, düşündüklerini ifade edebilme, örgütlenme ve eylem özgürlüğü tanımış olması. anayasa, normlar hiyerarşisi açısından eli alındığında en üstün norm olarak kabul edilmekte ve bu sebeple kanunlardan üstün olduğu için onlara göre daha geçerli bir norml sayılmaktadır. anayasaya aykırı kanunlar, ülkelerin yargı denetim türleri bakımından çeşitli şekillerde değerlendirilirler.
yazının amacı hukuk dersi vermek olmadığından, konuya dönmekte yarar var.
yurttaşlar, kendilerine anayasaca tanınan bu toplanma özgürlüklerini, anayasada belirlenen hususlar çerçevesinde kullanabilirler.
2) sen emekçi kadınlar günü diyorsun ama ben henüz bir emek ortaya koymadım, çalışmıyorum. daha babamın barasıyla geçiniyorum, bir işe yaradığım yok.
bu duyduğum bahaneler içinde en saçma olanı. bir insan illa para kazanarak, çalışarak, devlet dairesine girerek, özel sektörde paranın şeyine su kaçırarak, koca parası yiyerek ne biliyim daha bir sürü türlü (para nasıl kazanılır bilemiyorum) emek harcamaz. para kazanmak emeğin bir göstergesi olamaz. çünkü insan emeği para karşılığı satılamaz. karl marx'ın emek - sermaye anlayışı ile değerlendirdiğimizde de zaten bu sözün saçmalığını anlayabiliyoruz. marx'ın dava arkadaşı, yol arkadaşı, hayat arkadaşı engels hayatının sadece 20 senesini (20 bile değil gerçi) babasının yanında üstelik patron rolünde çalışarak geçirdi. onun dışında sadece düşündü, okudu, içinde türkçe'nin de yer aldığı 25 dil öğrendi, bir sürü kitap yazdı, yetmedi hayatının son 10 senesini das kapital'in 2. ve 3. cildini düzenlemekle ve basmakla geçirdi. dünyaya bıraktıkları 100 bir evkaf memuriyetinde çalışan birinin bıraktıklarından kat be kat daha yararlıydı.
3) özel gün ve haftaları bu şekilde kutlamak onları sanallaştırır.
bunu söyleyen zat-ı şahanenin çantasında che guevara'nın rozeti olduğunu söylemekle başlarım savunmama hakim bey. gerçek bir şeyi sanallaştırmak, bu cümlede hanım kızımızın anlatmak istediği şekliyle kapitalizme alet etmek ve fazlasıyla can sıkıcıdır. biz görmüyor muyuz ortalıkta ''deniz gezmiş hayranıyım, acayip fanıyım'' diye dolaşan boşbeyinlileri, biz görmüyor muyuz che'yi çok yakışıklı bulduğunu dile getiren ve bundan zerre gocunmayan tipsizleri, biz görmüyor muyuz fidel castro'yu, mahir çayan'ı, özgür'ü, ibrahim'i, ulaş'ı, harun'u bilmeden ortalıkla gezenleri ? bunlar bir değeri, bir inancı öne çıkaran lideleri kullanmak, din üzerinden bir örtüyü siyasete alet etmek gibi kapitalizmin kölesi haline getirir doğrudur. ama sadece emperyalistlere karşı değildir ki bu mücadele, mücadeleyi kapitalizmin kölesi haline getiren anti-emperyalistlere de karşı bir mücadeledir bu. yani hem içte hem dışta..
4) gelmek istemiyorum.
budur. dürüst olmaktır. canımı yemektir.
8 mart sabahı her şey fazlaca yolundan çıkmış görünüyordu. öyle ki düz şeritten fırlamış, kendisinin fırladığı yetmezmiş gibi bir de can fırlatmış bir kaza her türlü yolu kapatıyordu. insanlar genel olarak sinirliydi güneşli sayılacak bir cumatersi için, hem de fazlasıyla. bindiğim toplu taşıma aracı ineklik etmeyip taksi tutmam konusunda bana psikolojik baskı yapadursun, inatla her şeyi yola koymaya çalışıyordum. buna saçlarım da dahildi. bütün uğraşlarıma rağmen hala özerk bir devlet kurma çabasında, her teli kendi bağımsızlığını ilan etmiş saçlarım beni yoldan çıkartmak üzereydi ki, pörten bir tutamı yerine koymak için elimi bilinçsizce başıma götürdüğümde, toplu taşıma aracı da yoldan çıkarak ani bir frenle özellikle ayakta seyahat eden yolcuları sarstı. sinir katsayısı everest'in tepelerinde dolanan şoför amca aracın bozulduğunu ve bizi öndeki araca nakledeceğini söyledi. trafik kadıköy'ün ev sahipliğini yaptığı bir derbi akşamından da beter seyretmekteydi. zaten o gün bir şeyleri seyretmekten başka bir şey gelemedi elimizden, gözlerimizden.
emre ile olan buluşmama evlendirme dairesinin önünden geçerken 30 dakika geç kalmıştım, evlendirme dairesinden boğa'ya kadar koşarsam, çok daha kısa sürede orada olabileceğimi düşünüp, bu düşüncemi hayata geçirdim lakin buna koşmak değil, uygun adım yerinde saymak denirdi. alemin bir akıllısı ben olmadığım için insanlar otobüsten inip yürümeye karar vermişti ve adım adacak yer yoktu sokaklarda.
ben hala optimistliğin yüzeyinde seyrederken, bu kalabalığın emekçi kadınlar günü için olacağını düşünüyordum. oysa, birazdan yanılacaktım.
yeniden otobüse binmem gerektiğini kavrayıp, zaten durur haldeki otobüslerden birine bindim ve bütün günümün içine edecek o ortayaşlıkadınlargrubu ile yan yana oturma gafletinde bulundum. teyzeler (olgun hanımlar diyelim, öhöö, evet bu daha kibar oldu) trafikten şikayet ederken, içlerinden biri '' her sene aynı şey, kadınlar orada gün yapacak diye biz bu rezilliği çekmeye mecbur muyuz? '' dedi. ve o an sanki bütün otobüs bunu bekliyormuşuzcasına kadına baktık. beni kahreden bütün insanların bunu düşünüyor olup, dillendirmek için kadını beklemeleriydi. bu hepsinin bakışına yansıyordu.
otobüsten kendimi atıp, koşmaya karar verdim yine ve bu sefer biraz olsun koşma fiiline yaklaşabildim. emre orada adeta türkiye'nin çöl olmaması için kendini adamış bir tema üyesi gibi (greenpeace'e selam olsun) dallanıp budaklanmış, beni beklemekteydi.
alemlere akalım derken, bu sefer emre'yi aldı bir düşünce. yok efem hangi örgüte katılacakmışız, kimlerle yürüyecekmişiz.. dedim emre ondan kolay ne var, keg'e gireriz.
emre başta kabul eder göründü ama sonradan o kadar kadının içinde tek erkek olmayı kabullenemediği için hiçbir gruba giremedik. yanlarından süzüldük sadece, bazı bazı istemsiz kalkan sol yumruğumuzla.
şuncaaa yazı içinde anlatmak istediğim şey, bu sıradan bir gün değil.. bu sadece kadınların günü değil. bu kadınların günü değil. bu emekçi kadınların günü.
dövülen, şiddete, hakarete, tacize uğrayan kadınların..
mal gibi bir başlık parası uğruna satılıp, tecavüzcüleriyle evlendirilen ve töre cinayetlerine kurban giden kadınların..
doğuran değil büyüten kadınların..
düşünen, inanan, her şeye evet demekten çok uzak yine de bir tarafıyla isteyen kadınların..
emekçi kadınların günü.
ece temelkuran^ın da dediği gibi, sevişmekle ve kanamakla alakası olmadı hiç.
yaklaşık bi 22 gün kadar.
ama değişmedi o 22 günlük süre içinde hiçbir şeycikler. değişmesini beklemiyorduk artık zaten biz. biz sadece küçük birer kıpırtının peşindeyiz artık. devrim.. ah güzel devrim. şimdi o güzel insanlar güzel atlara binip gittiğinden beri yani sarı, tozlu ama hala kalbim kadar temiz bir sayfada devrim.
7 mart sabahı her şey yolundaydı. tam anlamıyla. eskinin yoldaşları bile. belediyeler sosyal devlet anlayışını özel gün ve haftaları kutlamaktan ibaret sandıklarından, partiler de bu yanılgıların baş mimarı olarak oraya buraya anıt dikmekle her şeyin hallolabileceğine inandıklarından, insanlar artık bir şeye inanmaktan ve inandıkları değerler uğruna savaşmaktan çoktan vazgeçtiklerinden her şey tam da beklendiği gibi, seyrinde, ilerliyordu.
örgütlü arkadaşlar ellerinde bildirileri, boğazlarında çatlak sesleri anfilere doluşuyor kadın haklarıyla uzaktan yakından alakası olmayan konular arasından kadınların gününü kutluyordu.
benim için sorun tam da burada başlıyordu zaten. birkaç sol örgüt dışında (ben hepsinden aynı özeni beklerdim) kimse bu günün emekçi kadınlar günü olduğunu vurgulamıyordu. gelen giden, oturan konuşan, susan herkes bunun sıradan bir kadın günü olduğunu düşünüyordu. yılın 364 günü ülkenin, gezegenin, galaksinin muhtelif yerlerinde terör estiren erkeklerse sanki dünyadaki her şey çok adaletliymiş gibi, sanki bu zamana kadar adaleti sağlamak için yoğun çabalar içine girmişler gibi neden kadınlar günü olduğu halde erkekler günü olmadığını soruyorlardı birbilerine.
az önce de belirttiğim gibi, yani her şey olması gerektiği gibi, seyrinde ilerliyordu. ((hemen bir parantez açalım, bunlar olması gereken şeyler değildir, lakin olmamasını artık garipser hale gelmişizdir, getirilmişizdir.))
okul çıkışı kadıköye inerken daha önce bir yerlerde muhakkak suretle gördüğümü anımsadığım bir kızı gördüm, bunun yine benim alışılagelmiş deja-vu hadiselerimden biri olduğunu düşünedururken, birden artık sömürmekten kitap bırakmadığım sahafçıma geldiğimi fark ettim. tabi yalnız değildim. o kız çocuğu da vardı yanımda. burada görmüş olabileceğimi düşünüp çantanın dibinde azer bülbül'ün titreşim katsayısını geçen telefonuma ulaşmaya çalıştım. çeşitli yerlerden gelen mesajlarla bir kez daha idrak ettiğim bugünün hak ettiği sıfatı kazanamayacağını.
anfideki arkadaşları, gurbet ellerinden buraya okumaya -bilhassa kente hukuk mukuk okumaya o sırada da ülkeyi kurtarmaya çalışan anadolu çocukları- gelen arkadaşları yarın için ayarlamaya çalıştım lakin bi önceki eylemden gözleri korkan arkadaşlar uzaktan uzağa, pencere önü bitkisi konumunda kalmayı tercih ettiler.
sabahın erken saatlerinde emre^den gelen ''emekçi kadınlar günü'' konulu mesajla kendime geldim ve yola dökülmek için gereken gazı aldığıma inandım. emre ile kadıköy boğa'nın önünde buluşacaktık. inandığı değerleri, özellikle kadın hakları konusunu en az bir feminist kadar iyi savunulabilen emre'yi bekletmek istemediğim için acele ediyordum.
şaşılası bir şeydi bu.. bir kadının kendi için düşünülmüş bir günde yer almak istememesi. insanlar bunun için çeşitli sebepler öne sürüyorlardı.
inceleyelim ;
1) ben ileride iyi yerlere gelmek istiyorum, orada herkesin fotoğrafını çekiyorlar, fişlenmek istemiyorum
şimdi bir kere geçen sene yenilenen polis vazife ve sallahiyet kanunu'na göre, evet polise verilen yetkiler genişletilmiş, kişilik haklarına, kişi özel yaşamının gizliliğine zarar verici, bunları ezici- delici- kesici hükümler eklenmiştir. polisin parmak izi alabilme yetkisine erişmesi, çeşitli anatüze hocaları tarafından ''fişlenme'' başlangıcı olarak kabul edilmektedir.
buraya kadarı olayın hukuki sorunu.
asıl hukuki boyutu ise; anayasanın kişilere tanıdığı toplanma, düşünme, düşündüklerini ifade edebilme, örgütlenme ve eylem özgürlüğü tanımış olması. anayasa, normlar hiyerarşisi açısından eli alındığında en üstün norm olarak kabul edilmekte ve bu sebeple kanunlardan üstün olduğu için onlara göre daha geçerli bir norml sayılmaktadır. anayasaya aykırı kanunlar, ülkelerin yargı denetim türleri bakımından çeşitli şekillerde değerlendirilirler.
yazının amacı hukuk dersi vermek olmadığından, konuya dönmekte yarar var.
yurttaşlar, kendilerine anayasaca tanınan bu toplanma özgürlüklerini, anayasada belirlenen hususlar çerçevesinde kullanabilirler.
2) sen emekçi kadınlar günü diyorsun ama ben henüz bir emek ortaya koymadım, çalışmıyorum. daha babamın barasıyla geçiniyorum, bir işe yaradığım yok.
bu duyduğum bahaneler içinde en saçma olanı. bir insan illa para kazanarak, çalışarak, devlet dairesine girerek, özel sektörde paranın şeyine su kaçırarak, koca parası yiyerek ne biliyim daha bir sürü türlü (para nasıl kazanılır bilemiyorum) emek harcamaz. para kazanmak emeğin bir göstergesi olamaz. çünkü insan emeği para karşılığı satılamaz. karl marx'ın emek - sermaye anlayışı ile değerlendirdiğimizde de zaten bu sözün saçmalığını anlayabiliyoruz. marx'ın dava arkadaşı, yol arkadaşı, hayat arkadaşı engels hayatının sadece 20 senesini (20 bile değil gerçi) babasının yanında üstelik patron rolünde çalışarak geçirdi. onun dışında sadece düşündü, okudu, içinde türkçe'nin de yer aldığı 25 dil öğrendi, bir sürü kitap yazdı, yetmedi hayatının son 10 senesini das kapital'in 2. ve 3. cildini düzenlemekle ve basmakla geçirdi. dünyaya bıraktıkları 100 bir evkaf memuriyetinde çalışan birinin bıraktıklarından kat be kat daha yararlıydı.
3) özel gün ve haftaları bu şekilde kutlamak onları sanallaştırır.
bunu söyleyen zat-ı şahanenin çantasında che guevara'nın rozeti olduğunu söylemekle başlarım savunmama hakim bey. gerçek bir şeyi sanallaştırmak, bu cümlede hanım kızımızın anlatmak istediği şekliyle kapitalizme alet etmek ve fazlasıyla can sıkıcıdır. biz görmüyor muyuz ortalıkta ''deniz gezmiş hayranıyım, acayip fanıyım'' diye dolaşan boşbeyinlileri, biz görmüyor muyuz che'yi çok yakışıklı bulduğunu dile getiren ve bundan zerre gocunmayan tipsizleri, biz görmüyor muyuz fidel castro'yu, mahir çayan'ı, özgür'ü, ibrahim'i, ulaş'ı, harun'u bilmeden ortalıkla gezenleri ? bunlar bir değeri, bir inancı öne çıkaran lideleri kullanmak, din üzerinden bir örtüyü siyasete alet etmek gibi kapitalizmin kölesi haline getirir doğrudur. ama sadece emperyalistlere karşı değildir ki bu mücadele, mücadeleyi kapitalizmin kölesi haline getiren anti-emperyalistlere de karşı bir mücadeledir bu. yani hem içte hem dışta..
4) gelmek istemiyorum.
budur. dürüst olmaktır. canımı yemektir.
8 mart sabahı her şey fazlaca yolundan çıkmış görünüyordu. öyle ki düz şeritten fırlamış, kendisinin fırladığı yetmezmiş gibi bir de can fırlatmış bir kaza her türlü yolu kapatıyordu. insanlar genel olarak sinirliydi güneşli sayılacak bir cumatersi için, hem de fazlasıyla. bindiğim toplu taşıma aracı ineklik etmeyip taksi tutmam konusunda bana psikolojik baskı yapadursun, inatla her şeyi yola koymaya çalışıyordum. buna saçlarım da dahildi. bütün uğraşlarıma rağmen hala özerk bir devlet kurma çabasında, her teli kendi bağımsızlığını ilan etmiş saçlarım beni yoldan çıkartmak üzereydi ki, pörten bir tutamı yerine koymak için elimi bilinçsizce başıma götürdüğümde, toplu taşıma aracı da yoldan çıkarak ani bir frenle özellikle ayakta seyahat eden yolcuları sarstı. sinir katsayısı everest'in tepelerinde dolanan şoför amca aracın bozulduğunu ve bizi öndeki araca nakledeceğini söyledi. trafik kadıköy'ün ev sahipliğini yaptığı bir derbi akşamından da beter seyretmekteydi. zaten o gün bir şeyleri seyretmekten başka bir şey gelemedi elimizden, gözlerimizden.
emre ile olan buluşmama evlendirme dairesinin önünden geçerken 30 dakika geç kalmıştım, evlendirme dairesinden boğa'ya kadar koşarsam, çok daha kısa sürede orada olabileceğimi düşünüp, bu düşüncemi hayata geçirdim lakin buna koşmak değil, uygun adım yerinde saymak denirdi. alemin bir akıllısı ben olmadığım için insanlar otobüsten inip yürümeye karar vermişti ve adım adacak yer yoktu sokaklarda.
ben hala optimistliğin yüzeyinde seyrederken, bu kalabalığın emekçi kadınlar günü için olacağını düşünüyordum. oysa, birazdan yanılacaktım.
yeniden otobüse binmem gerektiğini kavrayıp, zaten durur haldeki otobüslerden birine bindim ve bütün günümün içine edecek o ortayaşlıkadınlargrubu ile yan yana oturma gafletinde bulundum. teyzeler (olgun hanımlar diyelim, öhöö, evet bu daha kibar oldu) trafikten şikayet ederken, içlerinden biri '' her sene aynı şey, kadınlar orada gün yapacak diye biz bu rezilliği çekmeye mecbur muyuz? '' dedi. ve o an sanki bütün otobüs bunu bekliyormuşuzcasına kadına baktık. beni kahreden bütün insanların bunu düşünüyor olup, dillendirmek için kadını beklemeleriydi. bu hepsinin bakışına yansıyordu.
otobüsten kendimi atıp, koşmaya karar verdim yine ve bu sefer biraz olsun koşma fiiline yaklaşabildim. emre orada adeta türkiye'nin çöl olmaması için kendini adamış bir tema üyesi gibi (greenpeace'e selam olsun) dallanıp budaklanmış, beni beklemekteydi.
alemlere akalım derken, bu sefer emre'yi aldı bir düşünce. yok efem hangi örgüte katılacakmışız, kimlerle yürüyecekmişiz.. dedim emre ondan kolay ne var, keg'e gireriz.
emre başta kabul eder göründü ama sonradan o kadar kadının içinde tek erkek olmayı kabullenemediği için hiçbir gruba giremedik. yanlarından süzüldük sadece, bazı bazı istemsiz kalkan sol yumruğumuzla.
şuncaaa yazı içinde anlatmak istediğim şey, bu sıradan bir gün değil.. bu sadece kadınların günü değil. bu kadınların günü değil. bu emekçi kadınların günü.
dövülen, şiddete, hakarete, tacize uğrayan kadınların..
mal gibi bir başlık parası uğruna satılıp, tecavüzcüleriyle evlendirilen ve töre cinayetlerine kurban giden kadınların..
doğuran değil büyüten kadınların..
düşünen, inanan, her şeye evet demekten çok uzak yine de bir tarafıyla isteyen kadınların..
emekçi kadınların günü.
ece temelkuran^ın da dediği gibi, sevişmekle ve kanamakla alakası olmadı hiç.
yayında ve yapımda emeği geçenler
bütün kadınların kafası karışıktır,
ecetem,
yurttan ve dünyadan haberler
1 Mart 2008 Cumartesi
26 nisan 2008 nükleere hayır mitingi!
afişleri basılmış, taze taze elden dağıtmayı bekleyen, ilgili pekçok kafemsi mekana bırakılmış, artık geri sayımına başladığımız eylem..
çernobil faciası'nın 22. senesine denk gelen bu günde sanırım birilerine iyi mesajlar verilecektir. 8 aralık'ta yapılan kadıköy mitingi'nin bol marşlı, yüksek sesli, çok katılımlı, koşmalı- yürümeli- çalgılı- coşmalı geçmesinden sonra bunun da aynı keyifle geçeceğinden şüphe yok. üstelik katılanların aklı başında hal ve hareketlerinden dolayı ''olaysız'' geçeceğine garanti vermemek elde değil.
şimdi biraz (ç)alıntı yapalım ;
""bu duyurumuz hükümete nükleerden vazgeçmesi yönündeki ilk önemli ihtarımız. nükleer maceradan vazgeçilmesini istiyoruz. çernobil kazasının bu yıl 22. yılı. 26 nisan kazanın gerçekleştiği gün. 26 nisan’da on binlerce nükleer karşıtı, istanbul’da kadıköy meydanlarında bir araya geleceğiz ve “nükleer santral istemiyoruz” sloganını haykıracağız.
"değerli basın mensupları, değerli konuklar,bugün, hükümetin çok tehlikeli bir işe kalkıştığını kamuoyuyla paylaşmak için buradayız. enerji bakanı hilmi güler, sık sık yaptığı açıklamalarla türkiye’de nükleer santral kurmak için hükümetin attığı adımları kamuoyuna duyuruyor.bakan bey sadece duyuru yapmakla kalmıyor, alelacele adımlar atıyor. haber kanallarından aldığımız bilgiye göre, “nükleer santrali yapacak firmalara sunulacak teşvikler, santral yapımı için düzenlenecek yarışmanın usul ve esasları, şartnamenin nasıl düzenleneceği ve tekliflerin değerlendirme yönteminin belirlendiği söz konusu yönetmelik, kamu harcamalarını denetleyen devlet kurumu sayıştay tarafından incelenecek.”
bu incelemeden sonra enerji bakanlığı şirketlere nükleer santral ihalesi davet ilanı çıkartacak.değerli basın mensupları,biz her şeyden bir soru sorarak başlamak istiyoruz.bu acele niye? hilmi güler neden bu kadar hızlı davranıyor? bu acele niye? neden yıllardır nükleer santrallerin tehlikelerinden, zararlarından söz edenlerin görüşlerini dikkate almıyor.hükümet yıllar önce verilen lisansın geçerli olduğunu iddia ederek akkuyu’yu nükleer santralin kurulacağı ilk alan olarak kamuoyuna duyurdu.bakanın elinden gelse kazmayı küreği alıp akkuyu’da inşaat yapmaya başlayacak. sanki birilerine söz vermiş de geç kalıyormuş gibi bir hali var.bizler, daha önce de çeşitli hükümetlerin nükleer santral yapmaya giriştiğini ama yapamadığını bilen nükleer karşıtları olarak, bu kez deakkuyu’ya, sinop’a ya da türkiye’de her hangi bir yere nükleer santral yaptırmayacağımızı bu basın açıklamasıyla ilan ediyoruz.
hükümeti uyarıyoruz: nükleer santral tehlikelidir!
enerji bakanı’nı uyarıyoruz: nükleer santral ihale süreçleri de en az santralin kendisi kadar tehlikelidir!
bizler, hem insani, ekolojik ve vicdani nedenlerle hem de bilimsel gerekçelerle nükleer santral yapımına karşıyız.nükleer santralların tarihi gösteriyor ki nükleer santral tehlikelidir. bu santralar sık sık çatlamakta, sık sık patlamakta. prof. dr. edward teller, “ciddi bir nükleer aksilik olması olasılığı gerçektir, bir aksilik olması durumunda meydana gelecek hasar ise sonsuzdur.” diyor.
nükleer santraların tarihi, gerçekten de nükleer kazalar tarihidir.7 ekim 1957 windscale – ingiltere’de gerçekleşen ve 25 yıl gizlenen nükleer santral kazasından bu yana onlarca kaza yaşandı. 200 mil kare alana radyasyon sızdı. radyoaktif bulutlar avrupa’ya kadar ulaştı.aynı yıl rusya’da kyshtym’da nükleer santral kazası gerçekleşti. nükleer silah fabrikasında patlama oldu. 10 bin kişi bölgeden uzaklaştırılmak zorunda kaldı. 28 mart 1979’da three mil island’da reaktör kalbinde erime meydana geldi ve çevreye radyoaktif su ve gaz sızdı. 2 yıl boyunca santrale kimse giremedi. bölgedeki yüz binlerce insanın radyasyona maruz kaldığı biliniyor.en yakından bildiğimiz örnek ise çernobil. 2004 yılında birleşmiş milletleri genel sekreteri kofi annan, “belarus’ta, ukrayna’da ve rusya federasyonu’nda en az 3 milyon çocuğun (çernobil kazasına bağlı olarak) fiziksel tedavi görmesi gerekmektedir. meydana gelen ciddi tıbbi durumdan etkilenenlerin tam sayısını, 2016’dan önce öğrenemeyeceğiz” dedi. 1986 yılında çernobil’de yaşanan kazanın sonucunda en az 60 bin kişinin öldüğü, 165 bin kişinin sakatlandığı ve 400 bin kişinin göç etmek zorunda kaldığı tahmin ediliyor.nükleer enerji meselsine milli bir mesele olarak bakanlar yanılıyor. çernobil kazasının karadeniz bölgesindeki etkileri nükleerin ne kadar tehlikeli olduğunu gösteriyor. türk tabipler birliği ve hopa belediyesi’nin yaptığı araştırmaya göre hopa’da son 3 yılda meydana gelen ölümlerin yüzde 47,9’unun kanser kaynaklı olduğu ortaya çıktı.hilmi güler’in bu bilimsel gerçeklerle pek ilgisi yok! o2nun garip bir acelesi var.biz ise sesimizi duyurmaya devam edeceğiz. ne akkuyu’ya ne sinop’a ne de başka bir bölgeye nükleer santral kurulmasına izin vereceğiz!yine insani, ekolojik, vicdani ve bilimsel gerekçelerimiz var. biliyoruz ki modern teknolojinin çözüm üretemediği sorunların başında nükleer atık sorunu gelmektedir.
değerli basın mensupları,bu konuda her kim ki, “nükleer atık sorununu çözdük” diyorsa, bilin ki yalan söylüyordur.örneğin ingiltere’nin 23 sivil ve askeri reaktörünün atıkları 2,3 milyon metreküp bir hacme sahip ve bu atıkların ortadan kaldırılması için 98 milyar dolarlık bir ek maliyet gerekiyor. bu konuda sayısız örnek verilebilir. ama uluslararası atom enerjisi ajansı’nın verilerine göre şu anda geçici atık depolama alanlarında 270 bin ton civarında tükenmiş yakıt çubuğu bulunmaktadır. yani 13 bin kamyonluk ve ne yapılacağı bilinemeyen bir atıkla karşı karşıyayız.nükleer santral kurma meraklılarına sorumuz şudur?atık sorununu nasıl çözeceksiniz?bu soruya yanıtları yok. çünkü bu sorunun çözümü yok. sadece bu sorun bile nükleer enerjinin canlı yaşamı açısından ne kadar büyük bir tehdit oluşturduğunu gösteriyor.nükleer lobi, büyük bir nükleer yeniden uyanışla karşı karşıya olduğumuzu anlatıyor. bu konuda anlatılanlar ise tümüyle gerçek dışı. avusturya’nın tek reaktörü zwentendorf 1978’de hiç çalıştırılmadan kapatılmıştır. italya 4 reaktörünü birden kapatmıştır. isveç’te bir reaktör 1999 yılında bir diğeri ise geçtiğimiz yıl kapatıldı. ispanya’da geçtiğimiz yıl bir reaktörünü kapattı. almanya 2005 yılında bir reaktör daha kapattı. litvanya bir reaktörünü kapattı, belçika ise 2025 yılında reaktörlerinin ömrü bittikten sonra yenisini yapmayacağını açıkladı.kısacası, bir nükleer rönesansla değil, nükleerden kaçış eğilimiyle karşı karşıyayız. ama ellerinde nükleere dayalı sermaye ve teknoloji bulunan lobiler nükleerin kaçınılmaz olduğu yalanıyla, bizdeki gibi neo liberal politikalar yatkınlığıyla ünlü hükümetleri gördükleri anda uygun pazarlama taktikleri ve binbir yalanla bir ölüm makinesinden başka bir şey olmayan nükleer santraları pazarlamak için hemen hamle yapıyorlar.hamlelerini bir kez daha boşa çıkartacağız.
bu yüzden biz diyoruz ki:nükleere hayır, çünkü;nükleer santraller ekonomik olarak makul yatırımlar değildir. bir nükleer santralin kurulumu 5 milyar dolar gibi bir yatırım gerektirmekte, inşaatın uzadığı bazı durumlarda maliyetin onmilyarlarca dolara fırladığı da görülebilmektedir.
nükleere hayır, çünkü;nükleer santraller tehlikelidir.
nükleere hayır, çünkü;türkiye’nin enerji ihtiyacını karşılamak için rüzgar ve güneş enerjisinden yararlanmak ekonomik ve ekolojik açıdan kesinlikle dikkate alınması gereken alternatiflerdir. bu teknolojilerin halihazırda yeterince kullanılmıyor olmaları, yeni bir enerji politikası üzerine düşünmemek için bir mazeret olamaz. türkiye, hem rüzgar ve hem de güneş enerjisi üretmek için oldukça elverişli bir coğrafi konumdadır.
nükleere hayır, çünkü;enerji verimliliği ve tasarrufu nükleer enerjinin en önemli alternatifidir.
nükleere hayır, çünkü;nükleer enerji, savaşçıdır, militaristtir, nükleer silahların ilk adımıdır.
değerli basın mensupları,bu duyurumuz hükümete nükleerden vazgeçmesi yönündeki ilk önemli ihtarımız. nükleer maceradan vaz geçilmesini istiyoruz. çernobil kazasının bu yıl 22. yılı. 26 nisan kazanın gerçekleştiği gün. 26 nisan’da on binlerce nükleer karşıtı, istanbul’da kadıköy meydanlarında bir araya geleceğiz ve “nükleer santral istemiyoruz” sloganını haykıracağız.bugün, kampanyamızı başlatıyoruz. kampanyamız, gençler, aktivistler, işçiler, çevreciler, bilim insanları, aydınlar, sanatçılar ve halkın vicdanında büyüyerek devam ediyor.siyasal irade, sanatçıların, bilim insanlarının ve halkın vicdanını, sezgilerini ve görüşlerini dikkate almadığında zalim olur. yukarıdakilerden sadece biri bile nükleer santral inşaatından vazgeçmeyi gerektirir. nükleer santrallerden vazgeçen, yeni santral yapmayan ülkelerde hala çalışan nükleer santraller olması, bizim bu hataya ortak olmamızı gerektirmez.nükleer lobiler işbaşında ama bizler de uyumuyoruz!nükleer ihaleden vaz geçilsin!nükleer santral istemiyoruz."
küresel eylem grubu
çernobil faciası'nın 22. senesine denk gelen bu günde sanırım birilerine iyi mesajlar verilecektir. 8 aralık'ta yapılan kadıköy mitingi'nin bol marşlı, yüksek sesli, çok katılımlı, koşmalı- yürümeli- çalgılı- coşmalı geçmesinden sonra bunun da aynı keyifle geçeceğinden şüphe yok. üstelik katılanların aklı başında hal ve hareketlerinden dolayı ''olaysız'' geçeceğine garanti vermemek elde değil.
şimdi biraz (ç)alıntı yapalım ;
""bu duyurumuz hükümete nükleerden vazgeçmesi yönündeki ilk önemli ihtarımız. nükleer maceradan vazgeçilmesini istiyoruz. çernobil kazasının bu yıl 22. yılı. 26 nisan kazanın gerçekleştiği gün. 26 nisan’da on binlerce nükleer karşıtı, istanbul’da kadıköy meydanlarında bir araya geleceğiz ve “nükleer santral istemiyoruz” sloganını haykıracağız.
"değerli basın mensupları, değerli konuklar,bugün, hükümetin çok tehlikeli bir işe kalkıştığını kamuoyuyla paylaşmak için buradayız. enerji bakanı hilmi güler, sık sık yaptığı açıklamalarla türkiye’de nükleer santral kurmak için hükümetin attığı adımları kamuoyuna duyuruyor.bakan bey sadece duyuru yapmakla kalmıyor, alelacele adımlar atıyor. haber kanallarından aldığımız bilgiye göre, “nükleer santrali yapacak firmalara sunulacak teşvikler, santral yapımı için düzenlenecek yarışmanın usul ve esasları, şartnamenin nasıl düzenleneceği ve tekliflerin değerlendirme yönteminin belirlendiği söz konusu yönetmelik, kamu harcamalarını denetleyen devlet kurumu sayıştay tarafından incelenecek.”
bu incelemeden sonra enerji bakanlığı şirketlere nükleer santral ihalesi davet ilanı çıkartacak.değerli basın mensupları,biz her şeyden bir soru sorarak başlamak istiyoruz.bu acele niye? hilmi güler neden bu kadar hızlı davranıyor? bu acele niye? neden yıllardır nükleer santrallerin tehlikelerinden, zararlarından söz edenlerin görüşlerini dikkate almıyor.hükümet yıllar önce verilen lisansın geçerli olduğunu iddia ederek akkuyu’yu nükleer santralin kurulacağı ilk alan olarak kamuoyuna duyurdu.bakanın elinden gelse kazmayı küreği alıp akkuyu’da inşaat yapmaya başlayacak. sanki birilerine söz vermiş de geç kalıyormuş gibi bir hali var.bizler, daha önce de çeşitli hükümetlerin nükleer santral yapmaya giriştiğini ama yapamadığını bilen nükleer karşıtları olarak, bu kez deakkuyu’ya, sinop’a ya da türkiye’de her hangi bir yere nükleer santral yaptırmayacağımızı bu basın açıklamasıyla ilan ediyoruz.
hükümeti uyarıyoruz: nükleer santral tehlikelidir!
enerji bakanı’nı uyarıyoruz: nükleer santral ihale süreçleri de en az santralin kendisi kadar tehlikelidir!
bizler, hem insani, ekolojik ve vicdani nedenlerle hem de bilimsel gerekçelerle nükleer santral yapımına karşıyız.nükleer santralların tarihi gösteriyor ki nükleer santral tehlikelidir. bu santralar sık sık çatlamakta, sık sık patlamakta. prof. dr. edward teller, “ciddi bir nükleer aksilik olması olasılığı gerçektir, bir aksilik olması durumunda meydana gelecek hasar ise sonsuzdur.” diyor.
nükleer santraların tarihi, gerçekten de nükleer kazalar tarihidir.7 ekim 1957 windscale – ingiltere’de gerçekleşen ve 25 yıl gizlenen nükleer santral kazasından bu yana onlarca kaza yaşandı. 200 mil kare alana radyasyon sızdı. radyoaktif bulutlar avrupa’ya kadar ulaştı.aynı yıl rusya’da kyshtym’da nükleer santral kazası gerçekleşti. nükleer silah fabrikasında patlama oldu. 10 bin kişi bölgeden uzaklaştırılmak zorunda kaldı. 28 mart 1979’da three mil island’da reaktör kalbinde erime meydana geldi ve çevreye radyoaktif su ve gaz sızdı. 2 yıl boyunca santrale kimse giremedi. bölgedeki yüz binlerce insanın radyasyona maruz kaldığı biliniyor.en yakından bildiğimiz örnek ise çernobil. 2004 yılında birleşmiş milletleri genel sekreteri kofi annan, “belarus’ta, ukrayna’da ve rusya federasyonu’nda en az 3 milyon çocuğun (çernobil kazasına bağlı olarak) fiziksel tedavi görmesi gerekmektedir. meydana gelen ciddi tıbbi durumdan etkilenenlerin tam sayısını, 2016’dan önce öğrenemeyeceğiz” dedi. 1986 yılında çernobil’de yaşanan kazanın sonucunda en az 60 bin kişinin öldüğü, 165 bin kişinin sakatlandığı ve 400 bin kişinin göç etmek zorunda kaldığı tahmin ediliyor.nükleer enerji meselsine milli bir mesele olarak bakanlar yanılıyor. çernobil kazasının karadeniz bölgesindeki etkileri nükleerin ne kadar tehlikeli olduğunu gösteriyor. türk tabipler birliği ve hopa belediyesi’nin yaptığı araştırmaya göre hopa’da son 3 yılda meydana gelen ölümlerin yüzde 47,9’unun kanser kaynaklı olduğu ortaya çıktı.hilmi güler’in bu bilimsel gerçeklerle pek ilgisi yok! o2nun garip bir acelesi var.biz ise sesimizi duyurmaya devam edeceğiz. ne akkuyu’ya ne sinop’a ne de başka bir bölgeye nükleer santral kurulmasına izin vereceğiz!yine insani, ekolojik, vicdani ve bilimsel gerekçelerimiz var. biliyoruz ki modern teknolojinin çözüm üretemediği sorunların başında nükleer atık sorunu gelmektedir.
değerli basın mensupları,bu konuda her kim ki, “nükleer atık sorununu çözdük” diyorsa, bilin ki yalan söylüyordur.örneğin ingiltere’nin 23 sivil ve askeri reaktörünün atıkları 2,3 milyon metreküp bir hacme sahip ve bu atıkların ortadan kaldırılması için 98 milyar dolarlık bir ek maliyet gerekiyor. bu konuda sayısız örnek verilebilir. ama uluslararası atom enerjisi ajansı’nın verilerine göre şu anda geçici atık depolama alanlarında 270 bin ton civarında tükenmiş yakıt çubuğu bulunmaktadır. yani 13 bin kamyonluk ve ne yapılacağı bilinemeyen bir atıkla karşı karşıyayız.nükleer santral kurma meraklılarına sorumuz şudur?atık sorununu nasıl çözeceksiniz?bu soruya yanıtları yok. çünkü bu sorunun çözümü yok. sadece bu sorun bile nükleer enerjinin canlı yaşamı açısından ne kadar büyük bir tehdit oluşturduğunu gösteriyor.nükleer lobi, büyük bir nükleer yeniden uyanışla karşı karşıya olduğumuzu anlatıyor. bu konuda anlatılanlar ise tümüyle gerçek dışı. avusturya’nın tek reaktörü zwentendorf 1978’de hiç çalıştırılmadan kapatılmıştır. italya 4 reaktörünü birden kapatmıştır. isveç’te bir reaktör 1999 yılında bir diğeri ise geçtiğimiz yıl kapatıldı. ispanya’da geçtiğimiz yıl bir reaktörünü kapattı. almanya 2005 yılında bir reaktör daha kapattı. litvanya bir reaktörünü kapattı, belçika ise 2025 yılında reaktörlerinin ömrü bittikten sonra yenisini yapmayacağını açıkladı.kısacası, bir nükleer rönesansla değil, nükleerden kaçış eğilimiyle karşı karşıyayız. ama ellerinde nükleere dayalı sermaye ve teknoloji bulunan lobiler nükleerin kaçınılmaz olduğu yalanıyla, bizdeki gibi neo liberal politikalar yatkınlığıyla ünlü hükümetleri gördükleri anda uygun pazarlama taktikleri ve binbir yalanla bir ölüm makinesinden başka bir şey olmayan nükleer santraları pazarlamak için hemen hamle yapıyorlar.hamlelerini bir kez daha boşa çıkartacağız.
bu yüzden biz diyoruz ki:nükleere hayır, çünkü;nükleer santraller ekonomik olarak makul yatırımlar değildir. bir nükleer santralin kurulumu 5 milyar dolar gibi bir yatırım gerektirmekte, inşaatın uzadığı bazı durumlarda maliyetin onmilyarlarca dolara fırladığı da görülebilmektedir.
nükleere hayır, çünkü;nükleer santraller tehlikelidir.
nükleere hayır, çünkü;türkiye’nin enerji ihtiyacını karşılamak için rüzgar ve güneş enerjisinden yararlanmak ekonomik ve ekolojik açıdan kesinlikle dikkate alınması gereken alternatiflerdir. bu teknolojilerin halihazırda yeterince kullanılmıyor olmaları, yeni bir enerji politikası üzerine düşünmemek için bir mazeret olamaz. türkiye, hem rüzgar ve hem de güneş enerjisi üretmek için oldukça elverişli bir coğrafi konumdadır.
nükleere hayır, çünkü;enerji verimliliği ve tasarrufu nükleer enerjinin en önemli alternatifidir.
nükleere hayır, çünkü;nükleer enerji, savaşçıdır, militaristtir, nükleer silahların ilk adımıdır.
değerli basın mensupları,bu duyurumuz hükümete nükleerden vazgeçmesi yönündeki ilk önemli ihtarımız. nükleer maceradan vaz geçilmesini istiyoruz. çernobil kazasının bu yıl 22. yılı. 26 nisan kazanın gerçekleştiği gün. 26 nisan’da on binlerce nükleer karşıtı, istanbul’da kadıköy meydanlarında bir araya geleceğiz ve “nükleer santral istemiyoruz” sloganını haykıracağız.bugün, kampanyamızı başlatıyoruz. kampanyamız, gençler, aktivistler, işçiler, çevreciler, bilim insanları, aydınlar, sanatçılar ve halkın vicdanında büyüyerek devam ediyor.siyasal irade, sanatçıların, bilim insanlarının ve halkın vicdanını, sezgilerini ve görüşlerini dikkate almadığında zalim olur. yukarıdakilerden sadece biri bile nükleer santral inşaatından vazgeçmeyi gerektirir. nükleer santrallerden vazgeçen, yeni santral yapmayan ülkelerde hala çalışan nükleer santraller olması, bizim bu hataya ortak olmamızı gerektirmez.nükleer lobiler işbaşında ama bizler de uyumuyoruz!nükleer ihaleden vaz geçilsin!nükleer santral istemiyoruz."
küresel eylem grubu
yayında ve yapımda emeği geçenler
küresel eylem grubu,
yurttan ve dünyadan haberler
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)











