dün akşamdan beri saçma sapan bir nedenden ötürü telefonum susmak bilmiyor.
dide'm (bkz: ironikkevase.blogspot.com) in blogundan da okunabileceği gibi ortada bir düşünce hırsızlığı var.
olaya basit açıdan yaklaşalım, birinin düşündüğü şeyi düşünmek çok normaldir. birinin fikirlerini beğenmek ve onları unutmamak için bir yerlere yazmak çok normaldir. birinin beğendiğin fikirlerini dost meclislerinde dile getirmek çok normaldir.
olaya olması gerektiği açıdan yaklaşalım, birinin düşündüğü şeyi kendin düşünmüş gibi göstermek normallik değildir. birinin fikirlerini yazarken kendi fikirlerinmiş gibi yazmak normallik değildir. birinin beğendiğin fikirlerini dost meclislerinde dile getirirken kendi düşüncenmiş gibi sunamk normallik değildir.
burası sanal bir ortamdır, burada yazılan yazıların çalınıp çoğaltılması dağıtılması internetin gelişimiyle önemli bir sorun haline gelmiş, hatta hukukun bile bir konusunu oluşturmaya başlamıştır.
doğal hukuk görüşünün benimsendiği zamanları yazıyor olsaydık, fikir hırsızlığı bir ahlaksızlık olduğundan, hukukun buna bağlayacağı yaptırım da pek ağır olurdu. lakin pozitivist hukuk girince devreye durumlar değişiyor.
hayatını sadece yazarak güzelleştirebilen insanlar için yazmak kutsaldır. yazmak bir dinse, kelimeler kutsal kitaplardır. yazan kişi kendi dininin peygamberi olur bir anda. kendi dünyasının yaratıcısı. ve bu yazıları paylaşırken amacı gönlünü hoş tutmak değildir. elif şafak'ın da dediği gibi yazar bencil olur, bir taraftan yazdıkları takdir edilsin ister. elbette ben de böyle isterim, yazdıklarım beğenilsin, insanları etkilesin, klişe belki ama bende kendilerinde olan bir şeyi bulsunlar. ama o bulduklarını benden koparıp kendi malları yapmasınlar.
bir hayat kolay yaşanmıyor. bir acı kolay çekilmiyor. bir sözcük, kolay yazılmıyor.
bir sözcüğün yerine oturması için, anlam kazanması, altının dolması için çok fazla acıyla ve deneyimle beslenmesi gerekiyor.
sen bütün bu cefaları çekerken, kızın biri gelip senin yazılarını araklar, birilerinin hayatını kendi hayatı gibi yaşar ve bunu insanlara göstermeye çalışır üstelik tüm bunları yaparken bir çelişki yumağı haline gelip konuştukça- yazdıkça- çaldıkça- batarsa ve sen bunlardan sadece bir telefonla haberdar olabilir ve hiçbir şey yapamazsan, o yaşanmışlıklar gider hesabını sorar bunun.
bu hiç adil değil.. hem de hiç.
hamiş : gerekli detaylı bilgi için ; bkz: http://www.ironikkevase.blogspot.com/
: http://nerdengeldinsen.blogspot.com
özelnot: fidel isminin önemi, ece temelkuran'dan gelmedi hiç. o hiç gelmeyene, gelmeyecek olana yakılan bir ağıttı benim için 2 sene boyunca. tüm sanallığına rağmen hayatımdaki en gerçek şeydi. hayatımdaki her şey kirletilebilir, iğrenç oyunlara, kokuşmuş kirli ağızlara, pis ellere alet edilebilir.
ama fidel'den uzak durun.
çünkü o benim hem geçmişim, hem geleceğim.
hem ailem hem de vatanım artık.
30 Mart 2008 Pazar
36 yıl önce bugün..
diğer yazıların aksine kısa olacak.
kısa olması gerek.
bir an duruşu gibi.. ya da bitişi.
ömrün gidişi gibi de olabilir.
kısa olması gerek.
yaşamlarıyla müstesna.
yapacaklarıyla ters oranda.
36 yıl önce bugün ; mahir çayan ve arkadaşları kızıldere'de katledildi.
ödp'nin kuruculuğunu yapan ertuğrul kürkçü hariç hepsi.
samanların bile 3 kez tarandığı o evden, o cehennemden, bir daha asla yuva olamayacak ama düşüncelere mezar da olmayacak o evden sağ çıkan, çıkabilen tek insan. mucize.
''solda güneş yükseliyordu'' cümlesini ''yolda'' olarak değiştirecek kadar bazı şeylerden korkar
hale gelenler için normaldi ''sağ'' değil ''ölü'' ele geçirin emri..
kısa olması gerek.
öyle gerekti, onlar kendi hayatlarına hayat katarken başkalarının hayatlarından çalmayı uygun buldular.
sanıyorlar ki, öldüler, öldürüldüler, bitti.
(bkz: kızıldere son değil savaş sürüyor)
ömürleri idealleri kadar uzun olamadı..
oldurulmadı.
kısa olması gerek.
kısa olması gerek.
bir an duruşu gibi.. ya da bitişi.
ömrün gidişi gibi de olabilir.
kısa olması gerek.
yaşamlarıyla müstesna.
yapacaklarıyla ters oranda.
36 yıl önce bugün ; mahir çayan ve arkadaşları kızıldere'de katledildi.
ödp'nin kuruculuğunu yapan ertuğrul kürkçü hariç hepsi.
samanların bile 3 kez tarandığı o evden, o cehennemden, bir daha asla yuva olamayacak ama düşüncelere mezar da olmayacak o evden sağ çıkan, çıkabilen tek insan. mucize.
''solda güneş yükseliyordu'' cümlesini ''yolda'' olarak değiştirecek kadar bazı şeylerden korkar
hale gelenler için normaldi ''sağ'' değil ''ölü'' ele geçirin emri..
kısa olması gerek.
öyle gerekti, onlar kendi hayatlarına hayat katarken başkalarının hayatlarından çalmayı uygun buldular.
sanıyorlar ki, öldüler, öldürüldüler, bitti.
(bkz: kızıldere son değil savaş sürüyor)
ömürleri idealleri kadar uzun olamadı..
oldurulmadı.
kısa olması gerek.
geç kalan bir yazı : 8 mart
geç kaldı bu yazı.
yaklaşık bi 22 gün kadar.
ama değişmedi o 22 günlük süre içinde hiçbir şeycikler. değişmesini beklemiyorduk artık zaten biz. biz sadece küçük birer kıpırtının peşindeyiz artık. devrim.. ah güzel devrim. şimdi o güzel insanlar güzel atlara binip gittiğinden beri yani sarı, tozlu ama hala kalbim kadar temiz bir sayfada devrim.
7 mart sabahı her şey yolundaydı. tam anlamıyla. eskinin yoldaşları bile. belediyeler sosyal devlet anlayışını özel gün ve haftaları kutlamaktan ibaret sandıklarından, partiler de bu yanılgıların baş mimarı olarak oraya buraya anıt dikmekle her şeyin hallolabileceğine inandıklarından, insanlar artık bir şeye inanmaktan ve inandıkları değerler uğruna savaşmaktan çoktan vazgeçtiklerinden her şey tam da beklendiği gibi, seyrinde, ilerliyordu.
örgütlü arkadaşlar ellerinde bildirileri, boğazlarında çatlak sesleri anfilere doluşuyor kadın haklarıyla uzaktan yakından alakası olmayan konular arasından kadınların gününü kutluyordu.
benim için sorun tam da burada başlıyordu zaten. birkaç sol örgüt dışında (ben hepsinden aynı özeni beklerdim) kimse bu günün emekçi kadınlar günü olduğunu vurgulamıyordu. gelen giden, oturan konuşan, susan herkes bunun sıradan bir kadın günü olduğunu düşünüyordu. yılın 364 günü ülkenin, gezegenin, galaksinin muhtelif yerlerinde terör estiren erkeklerse sanki dünyadaki her şey çok adaletliymiş gibi, sanki bu zamana kadar adaleti sağlamak için yoğun çabalar içine girmişler gibi neden kadınlar günü olduğu halde erkekler günü olmadığını soruyorlardı birbilerine.
az önce de belirttiğim gibi, yani her şey olması gerektiği gibi, seyrinde ilerliyordu. ((hemen bir parantez açalım, bunlar olması gereken şeyler değildir, lakin olmamasını artık garipser hale gelmişizdir, getirilmişizdir.))
okul çıkışı kadıköye inerken daha önce bir yerlerde muhakkak suretle gördüğümü anımsadığım bir kızı gördüm, bunun yine benim alışılagelmiş deja-vu hadiselerimden biri olduğunu düşünedururken, birden artık sömürmekten kitap bırakmadığım sahafçıma geldiğimi fark ettim. tabi yalnız değildim. o kız çocuğu da vardı yanımda. burada görmüş olabileceğimi düşünüp çantanın dibinde azer bülbül'ün titreşim katsayısını geçen telefonuma ulaşmaya çalıştım. çeşitli yerlerden gelen mesajlarla bir kez daha idrak ettiğim bugünün hak ettiği sıfatı kazanamayacağını.
anfideki arkadaşları, gurbet ellerinden buraya okumaya -bilhassa kente hukuk mukuk okumaya o sırada da ülkeyi kurtarmaya çalışan anadolu çocukları- gelen arkadaşları yarın için ayarlamaya çalıştım lakin bi önceki eylemden gözleri korkan arkadaşlar uzaktan uzağa, pencere önü bitkisi konumunda kalmayı tercih ettiler.
sabahın erken saatlerinde emre^den gelen ''emekçi kadınlar günü'' konulu mesajla kendime geldim ve yola dökülmek için gereken gazı aldığıma inandım. emre ile kadıköy boğa'nın önünde buluşacaktık. inandığı değerleri, özellikle kadın hakları konusunu en az bir feminist kadar iyi savunulabilen emre'yi bekletmek istemediğim için acele ediyordum.
şaşılası bir şeydi bu.. bir kadının kendi için düşünülmüş bir günde yer almak istememesi. insanlar bunun için çeşitli sebepler öne sürüyorlardı.
inceleyelim ;
1) ben ileride iyi yerlere gelmek istiyorum, orada herkesin fotoğrafını çekiyorlar, fişlenmek istemiyorum
şimdi bir kere geçen sene yenilenen polis vazife ve sallahiyet kanunu'na göre, evet polise verilen yetkiler genişletilmiş, kişilik haklarına, kişi özel yaşamının gizliliğine zarar verici, bunları ezici- delici- kesici hükümler eklenmiştir. polisin parmak izi alabilme yetkisine erişmesi, çeşitli anatüze hocaları tarafından ''fişlenme'' başlangıcı olarak kabul edilmektedir.
buraya kadarı olayın hukuki sorunu.
asıl hukuki boyutu ise; anayasanın kişilere tanıdığı toplanma, düşünme, düşündüklerini ifade edebilme, örgütlenme ve eylem özgürlüğü tanımış olması. anayasa, normlar hiyerarşisi açısından eli alındığında en üstün norm olarak kabul edilmekte ve bu sebeple kanunlardan üstün olduğu için onlara göre daha geçerli bir norml sayılmaktadır. anayasaya aykırı kanunlar, ülkelerin yargı denetim türleri bakımından çeşitli şekillerde değerlendirilirler.
yazının amacı hukuk dersi vermek olmadığından, konuya dönmekte yarar var.
yurttaşlar, kendilerine anayasaca tanınan bu toplanma özgürlüklerini, anayasada belirlenen hususlar çerçevesinde kullanabilirler.
2) sen emekçi kadınlar günü diyorsun ama ben henüz bir emek ortaya koymadım, çalışmıyorum. daha babamın barasıyla geçiniyorum, bir işe yaradığım yok.
bu duyduğum bahaneler içinde en saçma olanı. bir insan illa para kazanarak, çalışarak, devlet dairesine girerek, özel sektörde paranın şeyine su kaçırarak, koca parası yiyerek ne biliyim daha bir sürü türlü (para nasıl kazanılır bilemiyorum) emek harcamaz. para kazanmak emeğin bir göstergesi olamaz. çünkü insan emeği para karşılığı satılamaz. karl marx'ın emek - sermaye anlayışı ile değerlendirdiğimizde de zaten bu sözün saçmalığını anlayabiliyoruz. marx'ın dava arkadaşı, yol arkadaşı, hayat arkadaşı engels hayatının sadece 20 senesini (20 bile değil gerçi) babasının yanında üstelik patron rolünde çalışarak geçirdi. onun dışında sadece düşündü, okudu, içinde türkçe'nin de yer aldığı 25 dil öğrendi, bir sürü kitap yazdı, yetmedi hayatının son 10 senesini das kapital'in 2. ve 3. cildini düzenlemekle ve basmakla geçirdi. dünyaya bıraktıkları 100 bir evkaf memuriyetinde çalışan birinin bıraktıklarından kat be kat daha yararlıydı.
3) özel gün ve haftaları bu şekilde kutlamak onları sanallaştırır.
bunu söyleyen zat-ı şahanenin çantasında che guevara'nın rozeti olduğunu söylemekle başlarım savunmama hakim bey. gerçek bir şeyi sanallaştırmak, bu cümlede hanım kızımızın anlatmak istediği şekliyle kapitalizme alet etmek ve fazlasıyla can sıkıcıdır. biz görmüyor muyuz ortalıkta ''deniz gezmiş hayranıyım, acayip fanıyım'' diye dolaşan boşbeyinlileri, biz görmüyor muyuz che'yi çok yakışıklı bulduğunu dile getiren ve bundan zerre gocunmayan tipsizleri, biz görmüyor muyuz fidel castro'yu, mahir çayan'ı, özgür'ü, ibrahim'i, ulaş'ı, harun'u bilmeden ortalıkla gezenleri ? bunlar bir değeri, bir inancı öne çıkaran lideleri kullanmak, din üzerinden bir örtüyü siyasete alet etmek gibi kapitalizmin kölesi haline getirir doğrudur. ama sadece emperyalistlere karşı değildir ki bu mücadele, mücadeleyi kapitalizmin kölesi haline getiren anti-emperyalistlere de karşı bir mücadeledir bu. yani hem içte hem dışta..
4) gelmek istemiyorum.
budur. dürüst olmaktır. canımı yemektir.
8 mart sabahı her şey fazlaca yolundan çıkmış görünüyordu. öyle ki düz şeritten fırlamış, kendisinin fırladığı yetmezmiş gibi bir de can fırlatmış bir kaza her türlü yolu kapatıyordu. insanlar genel olarak sinirliydi güneşli sayılacak bir cumatersi için, hem de fazlasıyla. bindiğim toplu taşıma aracı ineklik etmeyip taksi tutmam konusunda bana psikolojik baskı yapadursun, inatla her şeyi yola koymaya çalışıyordum. buna saçlarım da dahildi. bütün uğraşlarıma rağmen hala özerk bir devlet kurma çabasında, her teli kendi bağımsızlığını ilan etmiş saçlarım beni yoldan çıkartmak üzereydi ki, pörten bir tutamı yerine koymak için elimi bilinçsizce başıma götürdüğümde, toplu taşıma aracı da yoldan çıkarak ani bir frenle özellikle ayakta seyahat eden yolcuları sarstı. sinir katsayısı everest'in tepelerinde dolanan şoför amca aracın bozulduğunu ve bizi öndeki araca nakledeceğini söyledi. trafik kadıköy'ün ev sahipliğini yaptığı bir derbi akşamından da beter seyretmekteydi. zaten o gün bir şeyleri seyretmekten başka bir şey gelemedi elimizden, gözlerimizden.
emre ile olan buluşmama evlendirme dairesinin önünden geçerken 30 dakika geç kalmıştım, evlendirme dairesinden boğa'ya kadar koşarsam, çok daha kısa sürede orada olabileceğimi düşünüp, bu düşüncemi hayata geçirdim lakin buna koşmak değil, uygun adım yerinde saymak denirdi. alemin bir akıllısı ben olmadığım için insanlar otobüsten inip yürümeye karar vermişti ve adım adacak yer yoktu sokaklarda.
ben hala optimistliğin yüzeyinde seyrederken, bu kalabalığın emekçi kadınlar günü için olacağını düşünüyordum. oysa, birazdan yanılacaktım.
yeniden otobüse binmem gerektiğini kavrayıp, zaten durur haldeki otobüslerden birine bindim ve bütün günümün içine edecek o ortayaşlıkadınlargrubu ile yan yana oturma gafletinde bulundum. teyzeler (olgun hanımlar diyelim, öhöö, evet bu daha kibar oldu) trafikten şikayet ederken, içlerinden biri '' her sene aynı şey, kadınlar orada gün yapacak diye biz bu rezilliği çekmeye mecbur muyuz? '' dedi. ve o an sanki bütün otobüs bunu bekliyormuşuzcasına kadına baktık. beni kahreden bütün insanların bunu düşünüyor olup, dillendirmek için kadını beklemeleriydi. bu hepsinin bakışına yansıyordu.
otobüsten kendimi atıp, koşmaya karar verdim yine ve bu sefer biraz olsun koşma fiiline yaklaşabildim. emre orada adeta türkiye'nin çöl olmaması için kendini adamış bir tema üyesi gibi (greenpeace'e selam olsun) dallanıp budaklanmış, beni beklemekteydi.
alemlere akalım derken, bu sefer emre'yi aldı bir düşünce. yok efem hangi örgüte katılacakmışız, kimlerle yürüyecekmişiz.. dedim emre ondan kolay ne var, keg'e gireriz.
emre başta kabul eder göründü ama sonradan o kadar kadının içinde tek erkek olmayı kabullenemediği için hiçbir gruba giremedik. yanlarından süzüldük sadece, bazı bazı istemsiz kalkan sol yumruğumuzla.
şuncaaa yazı içinde anlatmak istediğim şey, bu sıradan bir gün değil.. bu sadece kadınların günü değil. bu kadınların günü değil. bu emekçi kadınların günü.
dövülen, şiddete, hakarete, tacize uğrayan kadınların..
mal gibi bir başlık parası uğruna satılıp, tecavüzcüleriyle evlendirilen ve töre cinayetlerine kurban giden kadınların..
doğuran değil büyüten kadınların..
düşünen, inanan, her şeye evet demekten çok uzak yine de bir tarafıyla isteyen kadınların..
emekçi kadınların günü.
ece temelkuran^ın da dediği gibi, sevişmekle ve kanamakla alakası olmadı hiç.
yaklaşık bi 22 gün kadar.
ama değişmedi o 22 günlük süre içinde hiçbir şeycikler. değişmesini beklemiyorduk artık zaten biz. biz sadece küçük birer kıpırtının peşindeyiz artık. devrim.. ah güzel devrim. şimdi o güzel insanlar güzel atlara binip gittiğinden beri yani sarı, tozlu ama hala kalbim kadar temiz bir sayfada devrim.
7 mart sabahı her şey yolundaydı. tam anlamıyla. eskinin yoldaşları bile. belediyeler sosyal devlet anlayışını özel gün ve haftaları kutlamaktan ibaret sandıklarından, partiler de bu yanılgıların baş mimarı olarak oraya buraya anıt dikmekle her şeyin hallolabileceğine inandıklarından, insanlar artık bir şeye inanmaktan ve inandıkları değerler uğruna savaşmaktan çoktan vazgeçtiklerinden her şey tam da beklendiği gibi, seyrinde, ilerliyordu.
örgütlü arkadaşlar ellerinde bildirileri, boğazlarında çatlak sesleri anfilere doluşuyor kadın haklarıyla uzaktan yakından alakası olmayan konular arasından kadınların gününü kutluyordu.
benim için sorun tam da burada başlıyordu zaten. birkaç sol örgüt dışında (ben hepsinden aynı özeni beklerdim) kimse bu günün emekçi kadınlar günü olduğunu vurgulamıyordu. gelen giden, oturan konuşan, susan herkes bunun sıradan bir kadın günü olduğunu düşünüyordu. yılın 364 günü ülkenin, gezegenin, galaksinin muhtelif yerlerinde terör estiren erkeklerse sanki dünyadaki her şey çok adaletliymiş gibi, sanki bu zamana kadar adaleti sağlamak için yoğun çabalar içine girmişler gibi neden kadınlar günü olduğu halde erkekler günü olmadığını soruyorlardı birbilerine.
az önce de belirttiğim gibi, yani her şey olması gerektiği gibi, seyrinde ilerliyordu. ((hemen bir parantez açalım, bunlar olması gereken şeyler değildir, lakin olmamasını artık garipser hale gelmişizdir, getirilmişizdir.))
okul çıkışı kadıköye inerken daha önce bir yerlerde muhakkak suretle gördüğümü anımsadığım bir kızı gördüm, bunun yine benim alışılagelmiş deja-vu hadiselerimden biri olduğunu düşünedururken, birden artık sömürmekten kitap bırakmadığım sahafçıma geldiğimi fark ettim. tabi yalnız değildim. o kız çocuğu da vardı yanımda. burada görmüş olabileceğimi düşünüp çantanın dibinde azer bülbül'ün titreşim katsayısını geçen telefonuma ulaşmaya çalıştım. çeşitli yerlerden gelen mesajlarla bir kez daha idrak ettiğim bugünün hak ettiği sıfatı kazanamayacağını.
anfideki arkadaşları, gurbet ellerinden buraya okumaya -bilhassa kente hukuk mukuk okumaya o sırada da ülkeyi kurtarmaya çalışan anadolu çocukları- gelen arkadaşları yarın için ayarlamaya çalıştım lakin bi önceki eylemden gözleri korkan arkadaşlar uzaktan uzağa, pencere önü bitkisi konumunda kalmayı tercih ettiler.
sabahın erken saatlerinde emre^den gelen ''emekçi kadınlar günü'' konulu mesajla kendime geldim ve yola dökülmek için gereken gazı aldığıma inandım. emre ile kadıköy boğa'nın önünde buluşacaktık. inandığı değerleri, özellikle kadın hakları konusunu en az bir feminist kadar iyi savunulabilen emre'yi bekletmek istemediğim için acele ediyordum.
şaşılası bir şeydi bu.. bir kadının kendi için düşünülmüş bir günde yer almak istememesi. insanlar bunun için çeşitli sebepler öne sürüyorlardı.
inceleyelim ;
1) ben ileride iyi yerlere gelmek istiyorum, orada herkesin fotoğrafını çekiyorlar, fişlenmek istemiyorum
şimdi bir kere geçen sene yenilenen polis vazife ve sallahiyet kanunu'na göre, evet polise verilen yetkiler genişletilmiş, kişilik haklarına, kişi özel yaşamının gizliliğine zarar verici, bunları ezici- delici- kesici hükümler eklenmiştir. polisin parmak izi alabilme yetkisine erişmesi, çeşitli anatüze hocaları tarafından ''fişlenme'' başlangıcı olarak kabul edilmektedir.
buraya kadarı olayın hukuki sorunu.
asıl hukuki boyutu ise; anayasanın kişilere tanıdığı toplanma, düşünme, düşündüklerini ifade edebilme, örgütlenme ve eylem özgürlüğü tanımış olması. anayasa, normlar hiyerarşisi açısından eli alındığında en üstün norm olarak kabul edilmekte ve bu sebeple kanunlardan üstün olduğu için onlara göre daha geçerli bir norml sayılmaktadır. anayasaya aykırı kanunlar, ülkelerin yargı denetim türleri bakımından çeşitli şekillerde değerlendirilirler.
yazının amacı hukuk dersi vermek olmadığından, konuya dönmekte yarar var.
yurttaşlar, kendilerine anayasaca tanınan bu toplanma özgürlüklerini, anayasada belirlenen hususlar çerçevesinde kullanabilirler.
2) sen emekçi kadınlar günü diyorsun ama ben henüz bir emek ortaya koymadım, çalışmıyorum. daha babamın barasıyla geçiniyorum, bir işe yaradığım yok.
bu duyduğum bahaneler içinde en saçma olanı. bir insan illa para kazanarak, çalışarak, devlet dairesine girerek, özel sektörde paranın şeyine su kaçırarak, koca parası yiyerek ne biliyim daha bir sürü türlü (para nasıl kazanılır bilemiyorum) emek harcamaz. para kazanmak emeğin bir göstergesi olamaz. çünkü insan emeği para karşılığı satılamaz. karl marx'ın emek - sermaye anlayışı ile değerlendirdiğimizde de zaten bu sözün saçmalığını anlayabiliyoruz. marx'ın dava arkadaşı, yol arkadaşı, hayat arkadaşı engels hayatının sadece 20 senesini (20 bile değil gerçi) babasının yanında üstelik patron rolünde çalışarak geçirdi. onun dışında sadece düşündü, okudu, içinde türkçe'nin de yer aldığı 25 dil öğrendi, bir sürü kitap yazdı, yetmedi hayatının son 10 senesini das kapital'in 2. ve 3. cildini düzenlemekle ve basmakla geçirdi. dünyaya bıraktıkları 100 bir evkaf memuriyetinde çalışan birinin bıraktıklarından kat be kat daha yararlıydı.
3) özel gün ve haftaları bu şekilde kutlamak onları sanallaştırır.
bunu söyleyen zat-ı şahanenin çantasında che guevara'nın rozeti olduğunu söylemekle başlarım savunmama hakim bey. gerçek bir şeyi sanallaştırmak, bu cümlede hanım kızımızın anlatmak istediği şekliyle kapitalizme alet etmek ve fazlasıyla can sıkıcıdır. biz görmüyor muyuz ortalıkta ''deniz gezmiş hayranıyım, acayip fanıyım'' diye dolaşan boşbeyinlileri, biz görmüyor muyuz che'yi çok yakışıklı bulduğunu dile getiren ve bundan zerre gocunmayan tipsizleri, biz görmüyor muyuz fidel castro'yu, mahir çayan'ı, özgür'ü, ibrahim'i, ulaş'ı, harun'u bilmeden ortalıkla gezenleri ? bunlar bir değeri, bir inancı öne çıkaran lideleri kullanmak, din üzerinden bir örtüyü siyasete alet etmek gibi kapitalizmin kölesi haline getirir doğrudur. ama sadece emperyalistlere karşı değildir ki bu mücadele, mücadeleyi kapitalizmin kölesi haline getiren anti-emperyalistlere de karşı bir mücadeledir bu. yani hem içte hem dışta..
4) gelmek istemiyorum.
budur. dürüst olmaktır. canımı yemektir.
8 mart sabahı her şey fazlaca yolundan çıkmış görünüyordu. öyle ki düz şeritten fırlamış, kendisinin fırladığı yetmezmiş gibi bir de can fırlatmış bir kaza her türlü yolu kapatıyordu. insanlar genel olarak sinirliydi güneşli sayılacak bir cumatersi için, hem de fazlasıyla. bindiğim toplu taşıma aracı ineklik etmeyip taksi tutmam konusunda bana psikolojik baskı yapadursun, inatla her şeyi yola koymaya çalışıyordum. buna saçlarım da dahildi. bütün uğraşlarıma rağmen hala özerk bir devlet kurma çabasında, her teli kendi bağımsızlığını ilan etmiş saçlarım beni yoldan çıkartmak üzereydi ki, pörten bir tutamı yerine koymak için elimi bilinçsizce başıma götürdüğümde, toplu taşıma aracı da yoldan çıkarak ani bir frenle özellikle ayakta seyahat eden yolcuları sarstı. sinir katsayısı everest'in tepelerinde dolanan şoför amca aracın bozulduğunu ve bizi öndeki araca nakledeceğini söyledi. trafik kadıköy'ün ev sahipliğini yaptığı bir derbi akşamından da beter seyretmekteydi. zaten o gün bir şeyleri seyretmekten başka bir şey gelemedi elimizden, gözlerimizden.
emre ile olan buluşmama evlendirme dairesinin önünden geçerken 30 dakika geç kalmıştım, evlendirme dairesinden boğa'ya kadar koşarsam, çok daha kısa sürede orada olabileceğimi düşünüp, bu düşüncemi hayata geçirdim lakin buna koşmak değil, uygun adım yerinde saymak denirdi. alemin bir akıllısı ben olmadığım için insanlar otobüsten inip yürümeye karar vermişti ve adım adacak yer yoktu sokaklarda.
ben hala optimistliğin yüzeyinde seyrederken, bu kalabalığın emekçi kadınlar günü için olacağını düşünüyordum. oysa, birazdan yanılacaktım.
yeniden otobüse binmem gerektiğini kavrayıp, zaten durur haldeki otobüslerden birine bindim ve bütün günümün içine edecek o ortayaşlıkadınlargrubu ile yan yana oturma gafletinde bulundum. teyzeler (olgun hanımlar diyelim, öhöö, evet bu daha kibar oldu) trafikten şikayet ederken, içlerinden biri '' her sene aynı şey, kadınlar orada gün yapacak diye biz bu rezilliği çekmeye mecbur muyuz? '' dedi. ve o an sanki bütün otobüs bunu bekliyormuşuzcasına kadına baktık. beni kahreden bütün insanların bunu düşünüyor olup, dillendirmek için kadını beklemeleriydi. bu hepsinin bakışına yansıyordu.
otobüsten kendimi atıp, koşmaya karar verdim yine ve bu sefer biraz olsun koşma fiiline yaklaşabildim. emre orada adeta türkiye'nin çöl olmaması için kendini adamış bir tema üyesi gibi (greenpeace'e selam olsun) dallanıp budaklanmış, beni beklemekteydi.
alemlere akalım derken, bu sefer emre'yi aldı bir düşünce. yok efem hangi örgüte katılacakmışız, kimlerle yürüyecekmişiz.. dedim emre ondan kolay ne var, keg'e gireriz.
emre başta kabul eder göründü ama sonradan o kadar kadının içinde tek erkek olmayı kabullenemediği için hiçbir gruba giremedik. yanlarından süzüldük sadece, bazı bazı istemsiz kalkan sol yumruğumuzla.
şuncaaa yazı içinde anlatmak istediğim şey, bu sıradan bir gün değil.. bu sadece kadınların günü değil. bu kadınların günü değil. bu emekçi kadınların günü.
dövülen, şiddete, hakarete, tacize uğrayan kadınların..
mal gibi bir başlık parası uğruna satılıp, tecavüzcüleriyle evlendirilen ve töre cinayetlerine kurban giden kadınların..
doğuran değil büyüten kadınların..
düşünen, inanan, her şeye evet demekten çok uzak yine de bir tarafıyla isteyen kadınların..
emekçi kadınların günü.
ece temelkuran^ın da dediği gibi, sevişmekle ve kanamakla alakası olmadı hiç.
yayında ve yapımda emeği geçenler
bütün kadınların kafası karışıktır,
ecetem,
yurttan ve dünyadan haberler
1 Mart 2008 Cumartesi
26 nisan 2008 nükleere hayır mitingi!
afişleri basılmış, taze taze elden dağıtmayı bekleyen, ilgili pekçok kafemsi mekana bırakılmış, artık geri sayımına başladığımız eylem..
çernobil faciası'nın 22. senesine denk gelen bu günde sanırım birilerine iyi mesajlar verilecektir. 8 aralık'ta yapılan kadıköy mitingi'nin bol marşlı, yüksek sesli, çok katılımlı, koşmalı- yürümeli- çalgılı- coşmalı geçmesinden sonra bunun da aynı keyifle geçeceğinden şüphe yok. üstelik katılanların aklı başında hal ve hareketlerinden dolayı ''olaysız'' geçeceğine garanti vermemek elde değil.
şimdi biraz (ç)alıntı yapalım ;
""bu duyurumuz hükümete nükleerden vazgeçmesi yönündeki ilk önemli ihtarımız. nükleer maceradan vazgeçilmesini istiyoruz. çernobil kazasının bu yıl 22. yılı. 26 nisan kazanın gerçekleştiği gün. 26 nisan’da on binlerce nükleer karşıtı, istanbul’da kadıköy meydanlarında bir araya geleceğiz ve “nükleer santral istemiyoruz” sloganını haykıracağız.
"değerli basın mensupları, değerli konuklar,bugün, hükümetin çok tehlikeli bir işe kalkıştığını kamuoyuyla paylaşmak için buradayız. enerji bakanı hilmi güler, sık sık yaptığı açıklamalarla türkiye’de nükleer santral kurmak için hükümetin attığı adımları kamuoyuna duyuruyor.bakan bey sadece duyuru yapmakla kalmıyor, alelacele adımlar atıyor. haber kanallarından aldığımız bilgiye göre, “nükleer santrali yapacak firmalara sunulacak teşvikler, santral yapımı için düzenlenecek yarışmanın usul ve esasları, şartnamenin nasıl düzenleneceği ve tekliflerin değerlendirme yönteminin belirlendiği söz konusu yönetmelik, kamu harcamalarını denetleyen devlet kurumu sayıştay tarafından incelenecek.”
bu incelemeden sonra enerji bakanlığı şirketlere nükleer santral ihalesi davet ilanı çıkartacak.değerli basın mensupları,biz her şeyden bir soru sorarak başlamak istiyoruz.bu acele niye? hilmi güler neden bu kadar hızlı davranıyor? bu acele niye? neden yıllardır nükleer santrallerin tehlikelerinden, zararlarından söz edenlerin görüşlerini dikkate almıyor.hükümet yıllar önce verilen lisansın geçerli olduğunu iddia ederek akkuyu’yu nükleer santralin kurulacağı ilk alan olarak kamuoyuna duyurdu.bakanın elinden gelse kazmayı küreği alıp akkuyu’da inşaat yapmaya başlayacak. sanki birilerine söz vermiş de geç kalıyormuş gibi bir hali var.bizler, daha önce de çeşitli hükümetlerin nükleer santral yapmaya giriştiğini ama yapamadığını bilen nükleer karşıtları olarak, bu kez deakkuyu’ya, sinop’a ya da türkiye’de her hangi bir yere nükleer santral yaptırmayacağımızı bu basın açıklamasıyla ilan ediyoruz.
hükümeti uyarıyoruz: nükleer santral tehlikelidir!
enerji bakanı’nı uyarıyoruz: nükleer santral ihale süreçleri de en az santralin kendisi kadar tehlikelidir!
bizler, hem insani, ekolojik ve vicdani nedenlerle hem de bilimsel gerekçelerle nükleer santral yapımına karşıyız.nükleer santralların tarihi gösteriyor ki nükleer santral tehlikelidir. bu santralar sık sık çatlamakta, sık sık patlamakta. prof. dr. edward teller, “ciddi bir nükleer aksilik olması olasılığı gerçektir, bir aksilik olması durumunda meydana gelecek hasar ise sonsuzdur.” diyor.
nükleer santraların tarihi, gerçekten de nükleer kazalar tarihidir.7 ekim 1957 windscale – ingiltere’de gerçekleşen ve 25 yıl gizlenen nükleer santral kazasından bu yana onlarca kaza yaşandı. 200 mil kare alana radyasyon sızdı. radyoaktif bulutlar avrupa’ya kadar ulaştı.aynı yıl rusya’da kyshtym’da nükleer santral kazası gerçekleşti. nükleer silah fabrikasında patlama oldu. 10 bin kişi bölgeden uzaklaştırılmak zorunda kaldı. 28 mart 1979’da three mil island’da reaktör kalbinde erime meydana geldi ve çevreye radyoaktif su ve gaz sızdı. 2 yıl boyunca santrale kimse giremedi. bölgedeki yüz binlerce insanın radyasyona maruz kaldığı biliniyor.en yakından bildiğimiz örnek ise çernobil. 2004 yılında birleşmiş milletleri genel sekreteri kofi annan, “belarus’ta, ukrayna’da ve rusya federasyonu’nda en az 3 milyon çocuğun (çernobil kazasına bağlı olarak) fiziksel tedavi görmesi gerekmektedir. meydana gelen ciddi tıbbi durumdan etkilenenlerin tam sayısını, 2016’dan önce öğrenemeyeceğiz” dedi. 1986 yılında çernobil’de yaşanan kazanın sonucunda en az 60 bin kişinin öldüğü, 165 bin kişinin sakatlandığı ve 400 bin kişinin göç etmek zorunda kaldığı tahmin ediliyor.nükleer enerji meselsine milli bir mesele olarak bakanlar yanılıyor. çernobil kazasının karadeniz bölgesindeki etkileri nükleerin ne kadar tehlikeli olduğunu gösteriyor. türk tabipler birliği ve hopa belediyesi’nin yaptığı araştırmaya göre hopa’da son 3 yılda meydana gelen ölümlerin yüzde 47,9’unun kanser kaynaklı olduğu ortaya çıktı.hilmi güler’in bu bilimsel gerçeklerle pek ilgisi yok! o2nun garip bir acelesi var.biz ise sesimizi duyurmaya devam edeceğiz. ne akkuyu’ya ne sinop’a ne de başka bir bölgeye nükleer santral kurulmasına izin vereceğiz!yine insani, ekolojik, vicdani ve bilimsel gerekçelerimiz var. biliyoruz ki modern teknolojinin çözüm üretemediği sorunların başında nükleer atık sorunu gelmektedir.
değerli basın mensupları,bu konuda her kim ki, “nükleer atık sorununu çözdük” diyorsa, bilin ki yalan söylüyordur.örneğin ingiltere’nin 23 sivil ve askeri reaktörünün atıkları 2,3 milyon metreküp bir hacme sahip ve bu atıkların ortadan kaldırılması için 98 milyar dolarlık bir ek maliyet gerekiyor. bu konuda sayısız örnek verilebilir. ama uluslararası atom enerjisi ajansı’nın verilerine göre şu anda geçici atık depolama alanlarında 270 bin ton civarında tükenmiş yakıt çubuğu bulunmaktadır. yani 13 bin kamyonluk ve ne yapılacağı bilinemeyen bir atıkla karşı karşıyayız.nükleer santral kurma meraklılarına sorumuz şudur?atık sorununu nasıl çözeceksiniz?bu soruya yanıtları yok. çünkü bu sorunun çözümü yok. sadece bu sorun bile nükleer enerjinin canlı yaşamı açısından ne kadar büyük bir tehdit oluşturduğunu gösteriyor.nükleer lobi, büyük bir nükleer yeniden uyanışla karşı karşıya olduğumuzu anlatıyor. bu konuda anlatılanlar ise tümüyle gerçek dışı. avusturya’nın tek reaktörü zwentendorf 1978’de hiç çalıştırılmadan kapatılmıştır. italya 4 reaktörünü birden kapatmıştır. isveç’te bir reaktör 1999 yılında bir diğeri ise geçtiğimiz yıl kapatıldı. ispanya’da geçtiğimiz yıl bir reaktörünü kapattı. almanya 2005 yılında bir reaktör daha kapattı. litvanya bir reaktörünü kapattı, belçika ise 2025 yılında reaktörlerinin ömrü bittikten sonra yenisini yapmayacağını açıkladı.kısacası, bir nükleer rönesansla değil, nükleerden kaçış eğilimiyle karşı karşıyayız. ama ellerinde nükleere dayalı sermaye ve teknoloji bulunan lobiler nükleerin kaçınılmaz olduğu yalanıyla, bizdeki gibi neo liberal politikalar yatkınlığıyla ünlü hükümetleri gördükleri anda uygun pazarlama taktikleri ve binbir yalanla bir ölüm makinesinden başka bir şey olmayan nükleer santraları pazarlamak için hemen hamle yapıyorlar.hamlelerini bir kez daha boşa çıkartacağız.
bu yüzden biz diyoruz ki:nükleere hayır, çünkü;nükleer santraller ekonomik olarak makul yatırımlar değildir. bir nükleer santralin kurulumu 5 milyar dolar gibi bir yatırım gerektirmekte, inşaatın uzadığı bazı durumlarda maliyetin onmilyarlarca dolara fırladığı da görülebilmektedir.
nükleere hayır, çünkü;nükleer santraller tehlikelidir.
nükleere hayır, çünkü;türkiye’nin enerji ihtiyacını karşılamak için rüzgar ve güneş enerjisinden yararlanmak ekonomik ve ekolojik açıdan kesinlikle dikkate alınması gereken alternatiflerdir. bu teknolojilerin halihazırda yeterince kullanılmıyor olmaları, yeni bir enerji politikası üzerine düşünmemek için bir mazeret olamaz. türkiye, hem rüzgar ve hem de güneş enerjisi üretmek için oldukça elverişli bir coğrafi konumdadır.
nükleere hayır, çünkü;enerji verimliliği ve tasarrufu nükleer enerjinin en önemli alternatifidir.
nükleere hayır, çünkü;nükleer enerji, savaşçıdır, militaristtir, nükleer silahların ilk adımıdır.
değerli basın mensupları,bu duyurumuz hükümete nükleerden vazgeçmesi yönündeki ilk önemli ihtarımız. nükleer maceradan vaz geçilmesini istiyoruz. çernobil kazasının bu yıl 22. yılı. 26 nisan kazanın gerçekleştiği gün. 26 nisan’da on binlerce nükleer karşıtı, istanbul’da kadıköy meydanlarında bir araya geleceğiz ve “nükleer santral istemiyoruz” sloganını haykıracağız.bugün, kampanyamızı başlatıyoruz. kampanyamız, gençler, aktivistler, işçiler, çevreciler, bilim insanları, aydınlar, sanatçılar ve halkın vicdanında büyüyerek devam ediyor.siyasal irade, sanatçıların, bilim insanlarının ve halkın vicdanını, sezgilerini ve görüşlerini dikkate almadığında zalim olur. yukarıdakilerden sadece biri bile nükleer santral inşaatından vazgeçmeyi gerektirir. nükleer santrallerden vazgeçen, yeni santral yapmayan ülkelerde hala çalışan nükleer santraller olması, bizim bu hataya ortak olmamızı gerektirmez.nükleer lobiler işbaşında ama bizler de uyumuyoruz!nükleer ihaleden vaz geçilsin!nükleer santral istemiyoruz."
küresel eylem grubu
çernobil faciası'nın 22. senesine denk gelen bu günde sanırım birilerine iyi mesajlar verilecektir. 8 aralık'ta yapılan kadıköy mitingi'nin bol marşlı, yüksek sesli, çok katılımlı, koşmalı- yürümeli- çalgılı- coşmalı geçmesinden sonra bunun da aynı keyifle geçeceğinden şüphe yok. üstelik katılanların aklı başında hal ve hareketlerinden dolayı ''olaysız'' geçeceğine garanti vermemek elde değil.
şimdi biraz (ç)alıntı yapalım ;
""bu duyurumuz hükümete nükleerden vazgeçmesi yönündeki ilk önemli ihtarımız. nükleer maceradan vazgeçilmesini istiyoruz. çernobil kazasının bu yıl 22. yılı. 26 nisan kazanın gerçekleştiği gün. 26 nisan’da on binlerce nükleer karşıtı, istanbul’da kadıköy meydanlarında bir araya geleceğiz ve “nükleer santral istemiyoruz” sloganını haykıracağız.
"değerli basın mensupları, değerli konuklar,bugün, hükümetin çok tehlikeli bir işe kalkıştığını kamuoyuyla paylaşmak için buradayız. enerji bakanı hilmi güler, sık sık yaptığı açıklamalarla türkiye’de nükleer santral kurmak için hükümetin attığı adımları kamuoyuna duyuruyor.bakan bey sadece duyuru yapmakla kalmıyor, alelacele adımlar atıyor. haber kanallarından aldığımız bilgiye göre, “nükleer santrali yapacak firmalara sunulacak teşvikler, santral yapımı için düzenlenecek yarışmanın usul ve esasları, şartnamenin nasıl düzenleneceği ve tekliflerin değerlendirme yönteminin belirlendiği söz konusu yönetmelik, kamu harcamalarını denetleyen devlet kurumu sayıştay tarafından incelenecek.”
bu incelemeden sonra enerji bakanlığı şirketlere nükleer santral ihalesi davet ilanı çıkartacak.değerli basın mensupları,biz her şeyden bir soru sorarak başlamak istiyoruz.bu acele niye? hilmi güler neden bu kadar hızlı davranıyor? bu acele niye? neden yıllardır nükleer santrallerin tehlikelerinden, zararlarından söz edenlerin görüşlerini dikkate almıyor.hükümet yıllar önce verilen lisansın geçerli olduğunu iddia ederek akkuyu’yu nükleer santralin kurulacağı ilk alan olarak kamuoyuna duyurdu.bakanın elinden gelse kazmayı küreği alıp akkuyu’da inşaat yapmaya başlayacak. sanki birilerine söz vermiş de geç kalıyormuş gibi bir hali var.bizler, daha önce de çeşitli hükümetlerin nükleer santral yapmaya giriştiğini ama yapamadığını bilen nükleer karşıtları olarak, bu kez deakkuyu’ya, sinop’a ya da türkiye’de her hangi bir yere nükleer santral yaptırmayacağımızı bu basın açıklamasıyla ilan ediyoruz.
hükümeti uyarıyoruz: nükleer santral tehlikelidir!
enerji bakanı’nı uyarıyoruz: nükleer santral ihale süreçleri de en az santralin kendisi kadar tehlikelidir!
bizler, hem insani, ekolojik ve vicdani nedenlerle hem de bilimsel gerekçelerle nükleer santral yapımına karşıyız.nükleer santralların tarihi gösteriyor ki nükleer santral tehlikelidir. bu santralar sık sık çatlamakta, sık sık patlamakta. prof. dr. edward teller, “ciddi bir nükleer aksilik olması olasılığı gerçektir, bir aksilik olması durumunda meydana gelecek hasar ise sonsuzdur.” diyor.
nükleer santraların tarihi, gerçekten de nükleer kazalar tarihidir.7 ekim 1957 windscale – ingiltere’de gerçekleşen ve 25 yıl gizlenen nükleer santral kazasından bu yana onlarca kaza yaşandı. 200 mil kare alana radyasyon sızdı. radyoaktif bulutlar avrupa’ya kadar ulaştı.aynı yıl rusya’da kyshtym’da nükleer santral kazası gerçekleşti. nükleer silah fabrikasında patlama oldu. 10 bin kişi bölgeden uzaklaştırılmak zorunda kaldı. 28 mart 1979’da three mil island’da reaktör kalbinde erime meydana geldi ve çevreye radyoaktif su ve gaz sızdı. 2 yıl boyunca santrale kimse giremedi. bölgedeki yüz binlerce insanın radyasyona maruz kaldığı biliniyor.en yakından bildiğimiz örnek ise çernobil. 2004 yılında birleşmiş milletleri genel sekreteri kofi annan, “belarus’ta, ukrayna’da ve rusya federasyonu’nda en az 3 milyon çocuğun (çernobil kazasına bağlı olarak) fiziksel tedavi görmesi gerekmektedir. meydana gelen ciddi tıbbi durumdan etkilenenlerin tam sayısını, 2016’dan önce öğrenemeyeceğiz” dedi. 1986 yılında çernobil’de yaşanan kazanın sonucunda en az 60 bin kişinin öldüğü, 165 bin kişinin sakatlandığı ve 400 bin kişinin göç etmek zorunda kaldığı tahmin ediliyor.nükleer enerji meselsine milli bir mesele olarak bakanlar yanılıyor. çernobil kazasının karadeniz bölgesindeki etkileri nükleerin ne kadar tehlikeli olduğunu gösteriyor. türk tabipler birliği ve hopa belediyesi’nin yaptığı araştırmaya göre hopa’da son 3 yılda meydana gelen ölümlerin yüzde 47,9’unun kanser kaynaklı olduğu ortaya çıktı.hilmi güler’in bu bilimsel gerçeklerle pek ilgisi yok! o2nun garip bir acelesi var.biz ise sesimizi duyurmaya devam edeceğiz. ne akkuyu’ya ne sinop’a ne de başka bir bölgeye nükleer santral kurulmasına izin vereceğiz!yine insani, ekolojik, vicdani ve bilimsel gerekçelerimiz var. biliyoruz ki modern teknolojinin çözüm üretemediği sorunların başında nükleer atık sorunu gelmektedir.
değerli basın mensupları,bu konuda her kim ki, “nükleer atık sorununu çözdük” diyorsa, bilin ki yalan söylüyordur.örneğin ingiltere’nin 23 sivil ve askeri reaktörünün atıkları 2,3 milyon metreküp bir hacme sahip ve bu atıkların ortadan kaldırılması için 98 milyar dolarlık bir ek maliyet gerekiyor. bu konuda sayısız örnek verilebilir. ama uluslararası atom enerjisi ajansı’nın verilerine göre şu anda geçici atık depolama alanlarında 270 bin ton civarında tükenmiş yakıt çubuğu bulunmaktadır. yani 13 bin kamyonluk ve ne yapılacağı bilinemeyen bir atıkla karşı karşıyayız.nükleer santral kurma meraklılarına sorumuz şudur?atık sorununu nasıl çözeceksiniz?bu soruya yanıtları yok. çünkü bu sorunun çözümü yok. sadece bu sorun bile nükleer enerjinin canlı yaşamı açısından ne kadar büyük bir tehdit oluşturduğunu gösteriyor.nükleer lobi, büyük bir nükleer yeniden uyanışla karşı karşıya olduğumuzu anlatıyor. bu konuda anlatılanlar ise tümüyle gerçek dışı. avusturya’nın tek reaktörü zwentendorf 1978’de hiç çalıştırılmadan kapatılmıştır. italya 4 reaktörünü birden kapatmıştır. isveç’te bir reaktör 1999 yılında bir diğeri ise geçtiğimiz yıl kapatıldı. ispanya’da geçtiğimiz yıl bir reaktörünü kapattı. almanya 2005 yılında bir reaktör daha kapattı. litvanya bir reaktörünü kapattı, belçika ise 2025 yılında reaktörlerinin ömrü bittikten sonra yenisini yapmayacağını açıkladı.kısacası, bir nükleer rönesansla değil, nükleerden kaçış eğilimiyle karşı karşıyayız. ama ellerinde nükleere dayalı sermaye ve teknoloji bulunan lobiler nükleerin kaçınılmaz olduğu yalanıyla, bizdeki gibi neo liberal politikalar yatkınlığıyla ünlü hükümetleri gördükleri anda uygun pazarlama taktikleri ve binbir yalanla bir ölüm makinesinden başka bir şey olmayan nükleer santraları pazarlamak için hemen hamle yapıyorlar.hamlelerini bir kez daha boşa çıkartacağız.
bu yüzden biz diyoruz ki:nükleere hayır, çünkü;nükleer santraller ekonomik olarak makul yatırımlar değildir. bir nükleer santralin kurulumu 5 milyar dolar gibi bir yatırım gerektirmekte, inşaatın uzadığı bazı durumlarda maliyetin onmilyarlarca dolara fırladığı da görülebilmektedir.
nükleere hayır, çünkü;nükleer santraller tehlikelidir.
nükleere hayır, çünkü;türkiye’nin enerji ihtiyacını karşılamak için rüzgar ve güneş enerjisinden yararlanmak ekonomik ve ekolojik açıdan kesinlikle dikkate alınması gereken alternatiflerdir. bu teknolojilerin halihazırda yeterince kullanılmıyor olmaları, yeni bir enerji politikası üzerine düşünmemek için bir mazeret olamaz. türkiye, hem rüzgar ve hem de güneş enerjisi üretmek için oldukça elverişli bir coğrafi konumdadır.
nükleere hayır, çünkü;enerji verimliliği ve tasarrufu nükleer enerjinin en önemli alternatifidir.
nükleere hayır, çünkü;nükleer enerji, savaşçıdır, militaristtir, nükleer silahların ilk adımıdır.
değerli basın mensupları,bu duyurumuz hükümete nükleerden vazgeçmesi yönündeki ilk önemli ihtarımız. nükleer maceradan vaz geçilmesini istiyoruz. çernobil kazasının bu yıl 22. yılı. 26 nisan kazanın gerçekleştiği gün. 26 nisan’da on binlerce nükleer karşıtı, istanbul’da kadıköy meydanlarında bir araya geleceğiz ve “nükleer santral istemiyoruz” sloganını haykıracağız.bugün, kampanyamızı başlatıyoruz. kampanyamız, gençler, aktivistler, işçiler, çevreciler, bilim insanları, aydınlar, sanatçılar ve halkın vicdanında büyüyerek devam ediyor.siyasal irade, sanatçıların, bilim insanlarının ve halkın vicdanını, sezgilerini ve görüşlerini dikkate almadığında zalim olur. yukarıdakilerden sadece biri bile nükleer santral inşaatından vazgeçmeyi gerektirir. nükleer santrallerden vazgeçen, yeni santral yapmayan ülkelerde hala çalışan nükleer santraller olması, bizim bu hataya ortak olmamızı gerektirmez.nükleer lobiler işbaşında ama bizler de uyumuyoruz!nükleer ihaleden vaz geçilsin!nükleer santral istemiyoruz."
küresel eylem grubu
yayında ve yapımda emeği geçenler
küresel eylem grubu,
yurttan ve dünyadan haberler
alkım ve ekşi öyküler
kadıköy'deki alkım kitap evi henüz ikinci evimiz olmuştu.
orada bulunan kahve dünyası kitaplar kadar etkiliydi oraya ''ev'' demek için. malum gurbetten gelen çocuklar, gençler, orta yaşlılar ve olgunlar için sıla özlemi hiç olmadık bi anda bile depreşebilir. bir yerden bir yere göçebe gibi durmadan taşınmak, bir insanın bazen bir yere ait olmadığı hissine kapılmasına yol açabilir. o yüzdendir ki, gurbette ''kendine ait bir oda'' bulmak mühimdir.
benim için kitap, okumak, araştırma yapmak, karşılaştırma yapmak hayli önemli bir konu olduğundan alkım'ın bu imkanları gül destesiyle sunması daha ilk günden takdiri hak eden bir durumdu biz ve bizim gibi bu işe gönüllü insanlar için.
büyük ile küçük valiz arası boyutlardaki bir valizin körüğünü açmak zorunda bırakacak okuması gereken kitabı olan biri içinse bazen zorluk yaratabiliyor. öyle ki oda arkadaşları ''kitap alımını yasaklayan ambargo''lar bile koyabiliyor amerika'nın küba ambargosunu halt ettirecek.
bir a4'ü arkalı önlü dolduracak kadar kitabı listeleyip her daim yanında taşıyan insanlar için de çok ideal bir yer değildir alkım. çünkü her seferinde o lsitedekileri bulma ümidiyle gider onları hiç sormadan elinde yeni kitaplarla çıkarsın oradan. tehlikeli.
ama bu sefer bu ambargoyu delici bir şey yaptı bu deli dönül. listesinde yer almayan bir kitap daha aldı. kahve dünyası'na geçti ve 340 sayfayı 2 saatte bitirdi.
ekşi öyküler, her ekşi sözlük okuyucusunun değil tüm okuyucuların, öyküseverlerin okuması gereken bir kitap. hem yazarları biraz daha iyi tanımak, hem başucu kitabı yapmak, hem yeni bir şeyler öğrenmek, hem de onların da sıradan insan olduğunu sadece bu sıradanlığı kutsal bir şekilde aktarabilme yetenekleri olduğunu anlamak için..
sözlüğün en iyi yazarlarından olduğunu düşündüğüm loststone, terelelli temcik, rrr, atlantis ve siyah martı'nın yazılarının kitapta olması zaten yeteri kadar cezbedici. ancak bu isimlerin sözlükteki becerilerini kitaba aktarmış ve okuyucuyu yanıltmamış olmaları daha bir keyifli.
özellikle atlantis'in beni sevdin isimli öyküsü. sadece o öyküyü okuyabilmek için helalinden 20 kağıt çıkar. öyküyü okurken içten gelen ''lan atlantis erkek miydi? kadın değil miydi? ya bi dakkaa..'' sesleri dikkat dağıtıcı olabiliyor biraz ama atlantis müthiş kalemini öyle kullanmış ki her okuyuşta başka taraflar yakalıyorsun ve dikkatin hiç dağılmıyor. aksine gün içinde normal yaşamı dağıtıcı etkiler bırakıyor üstünde.
sevdicek kişisinin sevme ve sevmeme ya da sevmemiş gibi yapma durumlarını o kadar güzel anlatmış ki..
terelelli temcik ve loststone'u yazar olarak daha çok beğenmeme rağmen sözlükte, bu kitapta açık ara en iyi öykü onundur der hakkını teslim ederim..
ellerine sağlık emeği geçen herkesin. bilhassa o duyguları yaşayıp, onları bu şekilde kaleme aktarma konusunda cesur davranan -acıylayüzleşmek- atlantis'in. ben o öyküyle kendi kıtamda kayboldum.
orada bulunan kahve dünyası kitaplar kadar etkiliydi oraya ''ev'' demek için. malum gurbetten gelen çocuklar, gençler, orta yaşlılar ve olgunlar için sıla özlemi hiç olmadık bi anda bile depreşebilir. bir yerden bir yere göçebe gibi durmadan taşınmak, bir insanın bazen bir yere ait olmadığı hissine kapılmasına yol açabilir. o yüzdendir ki, gurbette ''kendine ait bir oda'' bulmak mühimdir.
benim için kitap, okumak, araştırma yapmak, karşılaştırma yapmak hayli önemli bir konu olduğundan alkım'ın bu imkanları gül destesiyle sunması daha ilk günden takdiri hak eden bir durumdu biz ve bizim gibi bu işe gönüllü insanlar için.
büyük ile küçük valiz arası boyutlardaki bir valizin körüğünü açmak zorunda bırakacak okuması gereken kitabı olan biri içinse bazen zorluk yaratabiliyor. öyle ki oda arkadaşları ''kitap alımını yasaklayan ambargo''lar bile koyabiliyor amerika'nın küba ambargosunu halt ettirecek.
bir a4'ü arkalı önlü dolduracak kadar kitabı listeleyip her daim yanında taşıyan insanlar için de çok ideal bir yer değildir alkım. çünkü her seferinde o lsitedekileri bulma ümidiyle gider onları hiç sormadan elinde yeni kitaplarla çıkarsın oradan. tehlikeli.
ama bu sefer bu ambargoyu delici bir şey yaptı bu deli dönül. listesinde yer almayan bir kitap daha aldı. kahve dünyası'na geçti ve 340 sayfayı 2 saatte bitirdi.
ekşi öyküler, her ekşi sözlük okuyucusunun değil tüm okuyucuların, öyküseverlerin okuması gereken bir kitap. hem yazarları biraz daha iyi tanımak, hem başucu kitabı yapmak, hem yeni bir şeyler öğrenmek, hem de onların da sıradan insan olduğunu sadece bu sıradanlığı kutsal bir şekilde aktarabilme yetenekleri olduğunu anlamak için..
sözlüğün en iyi yazarlarından olduğunu düşündüğüm loststone, terelelli temcik, rrr, atlantis ve siyah martı'nın yazılarının kitapta olması zaten yeteri kadar cezbedici. ancak bu isimlerin sözlükteki becerilerini kitaba aktarmış ve okuyucuyu yanıltmamış olmaları daha bir keyifli.
özellikle atlantis'in beni sevdin isimli öyküsü. sadece o öyküyü okuyabilmek için helalinden 20 kağıt çıkar. öyküyü okurken içten gelen ''lan atlantis erkek miydi? kadın değil miydi? ya bi dakkaa..'' sesleri dikkat dağıtıcı olabiliyor biraz ama atlantis müthiş kalemini öyle kullanmış ki her okuyuşta başka taraflar yakalıyorsun ve dikkatin hiç dağılmıyor. aksine gün içinde normal yaşamı dağıtıcı etkiler bırakıyor üstünde.
sevdicek kişisinin sevme ve sevmeme ya da sevmemiş gibi yapma durumlarını o kadar güzel anlatmış ki..
terelelli temcik ve loststone'u yazar olarak daha çok beğenmeme rağmen sözlükte, bu kitapta açık ara en iyi öykü onundur der hakkını teslim ederim..
ellerine sağlık emeği geçen herkesin. bilhassa o duyguları yaşayıp, onları bu şekilde kaleme aktarma konusunda cesur davranan -acıylayüzleşmek- atlantis'in. ben o öyküyle kendi kıtamda kayboldum.
yayında ve yapımda emeği geçenler
beni sevdin,
ekşi öyküler,
ekşi sözlük
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)