yurdanur'luktan sıyrılıp yeniden ''ben'' olarak konuşmaya başlamamızın birinci ayı hürmetine..**
Yurdanur: Bir gün bir ıssız adaya düşsen yanına şey ne alırdın?
Mehmet: Iııı...Seni...Seni.. Bir de seeni (Güler)
Yurdanur: Yazıcak bir şeyler, yiyecek bir şeylar almaz mıydın yanına? (Mehmet'in yanına oturur.)
Mehmet: E sen zaten geliyorsun ya pişirirsin üç beş bir şey... Peki sen ne götürücen ıssız adaya?
Yurdanur: (Güler) E sen zaten benle geliyorsun ya. Seni, seni, seniii (yine güler) Issız ada ıssız ada olmaktan çıktı. (Elindeki balonlarla oynarken balonlar elinden kayar ve uçar Mehmetle yakalamaya çalışırlar ama başaramazlar. Ayağa kalkıp yükselen balonu izleyip el sallarlar.)
ıssız bir adaya düşersem yanıma üç şey olarak seni alırım. senin gelip gelmek istememen önem teşkil etmiyor şu aşamada. sen sana böyle bir soru sorulmasına bile izin vermeyeceğin ve cevaplar arasında yer almayacağımı adım gibi bildiğim için sormuyorum sana ne alırdın diye. yiyecek içecek bir sürü şey alırdın, milyonlarca kitap alırdın, kağıt kalem bir sürü. musukiyle ilgili bir şeyler de alabilirdin. bu ikisinden emin değilim. neyse.. böylece benim ihtiyacım olan ''her şey'' o adaya gelmiş olacak. e sen de paylaşımcı bir insansın, sonuçta koca adada yalnızız. -yaşasın halkların kardeşliği canım- ben de nemalanabilirim herhalde getirdiklerinden.
dünya'da artık ıssız bir yer yok. johhny depp gibi bir ada da alamayacağımıza göre.. biz hep mecburuz bu kalabalıklara. etrafımızı saran kuru kalabalıklara. duvarlarımıza yazdığımız laf kalabalıklarına. içimizdeki etrafı çoktan sarılmış yalnızlıklara muhtaç olduğumuz gibi muhtacız o insanlara. ben seni tanıdığımdan beri dünya sadece sen varken dönüyor. senin etrafında. kendi çapımdaki -ki böyle bakınca bayağa geniş oluyor çapı- o dünya'ya kimseyi sokmadım senden başka. yurdanur diyordu ya hani mehmet'e ''sen girince şu kapıdan saray olur tek göz oda'' diye. sen varken güzel her şey. ettiğimiz onca kavgaya rağmen. birbirimize hala söylemediğimiz onlarca şeye rağmen. hala kurabildiğin o ''gereklilik kip''lerine rağmen. bütün rağmen'lere, keşke'lere ve ama'lara rağmen.
içinde karavan olduğu için ya da dünya'yı turlama planları olduğu için değil sen olduğun için istiyordum ben o dünya gezmelerini. tamam kabul ediyorum, bunu bisiklet yerine karavanla yapacak olmamız da bu kadar heveslenmemde önemli bir faktör ama içinde senin geçtiğin cümleler kadar heyecanlandırmıyor hiçbir şey beni. yolun müsait bi yerinde karavanı temizlemek, küçücük mutfağımsı yerde yemeyeceğini bile bile yemek yapmak -hizmetçi değilim evet-, dünya'nın hiç bilmediğimiz bir yerinde senin sigara ve bira alamayışlarınla eğlenmek, küçük sandalyelerin üstünde güneşlenmek, o zamana kadar alışıp seveceğim için kafama kınayı senin yakman için seni ikna etmeye çalışmak, metallica yerine dinlenebilecek başka gruplar bulmak, yol boyu aptal saptal şeyler için kavga etmek sonra ''bozum, boz yok kafanı kırarım'' şeklinde cümlelerle barışmak, olayı kadere kısmete bağlayıp uzun uzun susmak, sonra senin sıkıldığını anladığım an hep yapmak istediğim ama bir türlü cesaret edemediğim otostop için yeterli cesareti bulup gitmek.. bak bunları hayal etmek bile güzel. çünkü tüm bunların öznesi sensin.
biz hiç yalnız kalamıyoruz bile.. senin baban, benim annem, erkan, tuğrul, firuz (oh), çakal tkpliler -öhüm-, ttku'nun dediği gibi beni hep aramaması gereken zamanda arayan adamlar, senin yanında yer yatağında bile olsa yatan başka kadınlar, aptal bi fransızca kursu, çaldığı zaman susmak bilmeyen telefonlar, mideden gelen seslerle gidilen yemekler, zor durumda kalınca verilen molalar, gitmeye yakın kapatılan pıleylistler, her daim hissedilen ayak sesleri ve daha bir sürü şey. istediğim tek şey senin de benim seni düşündüğüm, özlediğim ve sevdiğim kadar değil ama beni düşündüğünü, özlediğini ve sevdiğini bilmek. iki cevap arası kırkbeş saate çıktığında haliyle her şey yerle bir oluyor. kimsenin sesiyle bölünmeyecek, gitme korkusundan uzak, kaybetme endişesinin adının bile anılmadığı, senin benim söylediklerimle ilgilendiğin, benim aklımdan bir saniyeliğine bile olsa aldatılmayı ve aldatmayı çıkarabildiğim bir konuşma.. dünya'yı dolaşmak için yola çıkan karavanın içinde seninle olmak bu yüzden önemli bu kadar. bu yüzden bu kadar heyecan verici. henüz bir ehliyetimiz olmamasına rağmen.. yolda polise rüşvet de vermeyeceğimize göre sonunda boylayacağımız o kodesten bisikletle kaçıp gitmek de bu yüzden güzel. ölüp düşmesem de nazan öncel'in beyoğlu şarkısını her dinleyişimde aklıma gelmen -sanki çıkıyormuşsun gibi- de bu yüzden. bu hayalleri kurmak bile bu yüzden bu kadar kusursuz.
sence bunca şeyden sonra sen gerçekten inanıyor musun seni çekemeyeceğime?
ben ''razı''yım her şeye.
yasemin mori: ''konumuz hep diğerleri.. ne sen ne de ben değiliz. yok bunlar yok şunlar, ne yapmış sana onlar? ne seni var ediyor?''
**
orhan pamuk diyor ya ''bir kitap okudum, hayatım değişti'' diye. her şey senin kurduğun bir cümleyle başladı.. takvim yaprağı 29 haziran 2007'yi gösteriyordu.
orhan pamuk diyor ya ''bir kitap okudum, hayatım değişti'' diye. her şey senin kurduğun bir cümleyle başladı.. takvim yaprağı 29 haziran 2007'yi gösteriyordu.
''seninle başka bir yerde karşılaşsaydım büyük ihtimalle sana aşık olurdum.''
ne kadar kapalı bir cümle. neresinden tutarsan tut tam bir anlamı olmuyor. ama benim tutunacak bir dala ihtiyacım var. ve ben bir küsür yıldır bu cümleyle yaşıyorum. üstelik çok yanlış anlamlarıyla.. anlamak istediğim haliyle. büyük ihtimalle aşık olurdum sana, şuan aşığım demek değil ki. ileride aşık olurum demek de değil. ortada bir ihtimal var. hiç aşık olmamak gibi bir ihtimal bu. ''şuanda da aşık değilim, olmadım, olmayacağım.'' okunması gerektiği gibi okunduğunda ben bu anlamı çıkartıyorum söylendiği tarihten bir küsür yıl sonra. sen bana neredeyse her gece ''nolur bana bunu yapma'' diyorsun ya, ben yine de yapamıyorum. kendimden emin olamasaydım keşke de senden emin olabilseydim. o gece şakayla karışık ''güven sıfır'' dediğinde ''bir şey söylemeyeceğim'' demiştim. bir yandan sana söylediğin her şeye inanacak kadar güveniyorum bir yandan da beynimin içinde bir yer sana güvenmemem konusunda şakaklarıma baskı yapıyor. öyle anlarda senin migrenin bende tutuyor. gündüzse çekiyorum perdeleri, geceyse zaten sen varsın. sen yoksan zor oluyor geçmesi. uzak olduğu için gelip başını ovamayan sevgilin geliyor aklıma. levent'in mutfakta yemek yapmayı beceremeyen sevgilisi geliyor gözümün önüne. ve zaten gözümün önünden hiç gitmeyen o yer yatağı. o zaman başım daha çok ağrıyor. midem bulanıyor. kusamıyorum da. sanki kusarsam içimden çıkıp gidecekmişsin gibi geliyor. gitmeni istemiyorum ama ben. böyle anlarda allah kahretsin ki yanındaki herkese rağmen yanımda ol istiyorum. salak bir organ yüzünden onlarca kez hastahane koridorlarını arşınlarken de elimden tut istiyorum mesela. bu işlere merakımın başladığı yıllarda sınırların kalkmasını tek çare olarak görmüştüm. şimdi senin de ''hangi sosyalist devlet yapmış ki bunu'' diye savunduğun avrupa birliği gibi. sanki sınırlar kalksa daha kolay görüşebilecekmişiz gibi. salaklık işte. rot mafiz'e ''sen söylersen inanırım ben'' dediği günden beri inanıyorum ben sana. o yüzden zaten tüm salaklığımla söylediğin her şeye inanıp sonrasında ''şaka be'' lafını duymam. ama olmuyor. artık ''merhaba nasılsın'' kadar sıradanlaşmış bu ''aldatmadım''larımız yüzünden sana inanamıyorum. sen ''biz sevgili olmadık ki hiç, seni aldatayım'' dedikçe ben daha çok yaralanıyorum. öyle şeyler yapıyorsun ki beni bir zamanlar sevmiş olduğuna bile inanamıyorum. şuan beni sevmediğini de biliyorum. her ne kadar kabul etmesen de ben istediğim için benimle konuştuğunu da biliyorum. sen ''ego'' dediğin günden beri ben eriyorum. siyah boğazlı kazağının üstüne kadife ceket gibi ''karizmatik'' olmaktansa bana karizmatik olmak için başka cümleler seçtiğin günden beri ben kendimi keriz gibi hissediyorum. sizin oraya kalkan son otobüsün saatini nasıl unutmuyorsam, söylediğin diğer şeyleri de öyle unutmuyorum ve inanıyorum onlara. saatlerce konuşuyoruz senin zekandan, yaptıklarından, yapacaklarından, ciddi potansiyel taşıyan akademik kimliğinden, okuduğun kitaplardan, internetten bulduğun haberlerden, kadınlarından, arkadaşlarından, iyi bir insan olmandan, özünde iyi insan olanlardan, ancak ''ben neresindeyim?'' diye sorduğum zaman ''her yerinde'' cevabını aldığım değişik evreli hayatından, içine beni sokmadığın hayallerinden, sırf ben mutlu olayım diye yaptığın şeylerden, bir ana bir baba gibi öğrettiğim vega'dan, kaderden, kısmetten, ''ne kadar çabalarsam çabalayım hep olacağına varan şeyler''den.. hiçbirine sitem etmiyorum. zevkle dinliyorum hepsini. en azından konuşuyorsun diğ mi? cevaplar gecikse de, bedenin bir sürü parçaya bölünse de, aklından geçenleri sansürleyerek sunsan da konuşuyorsun.. şikayetim yok. çok mutluyum. ama iş bana geldiğinde değişiyor her şey. sen bana sormuyorsun bile hiçbir şey. belki senin sormanı beklemeden her şeyi anlattığım içindir.. ama ilgilenmiyorsun benimle. senin her zaman ilgilenmen gereken daha başka işlerin var çünkü. daha önemli işler. dikkatini çekebilmek için napmam gerektiğini inan, bilmiyorum. bir insan seni neden mutlu etmeye çalışsın ki? belki çok sevdiği içindir. belki kendini de ancak seni mutlu ettiğinde mutlu edebildiği içindir. belki sadece tek istediği senin mutlu olmandır. hatta sırf bu yüzden yanındaki başka kadınları bile kabullenmiştir. onlarla o'nunla mutlu olabileceğinden daha da mutlu olduğuna inandıkları için kabullenmiştir. sen demiştin bana bir kere, bir insan aldatıldığını bildiği halde nasıl orada durur, o adamla kalır diye. sonra ''hayat.. hayat böyle boktan işte aldatanı bile affettirir'' demiştin. biz hiç sevgili olmadığımızdan ve sen bu sebepten beni hiç aldatmadığından ben burdayım. buna inanmayı becerebilmeyi çok denediğim için. neyse.. ben ne zaman sana kendimle ilgili bir soru sorsam sen cevap vermekten kaçıyorsun. gereklilik kiplerin kapıyı çalıyor. ''neyse''lerin dağda mahsur kalmış birini kurtarmaya gelen akut gibi destek olmaya geliyor. ben burada yine yalnız kalıyorum. sen sana sormamdan sıkılıyorsun. ''neden böylesin?'' bile diyorsun hatta. ben sana verecek cevap bulamıyorum. hatırlıyor musun sana bir gece sen yokken ''çok şanslıyız'' demiştim. sen değilsin şanslı olan.. yani evet pekçok şansın var ama benim kastettiğim anlamda değil. ''o'' kabul etmese de ben ''huzur veren erkek''imi buldum. o sevmese de ben o'nu seviyorum. ve ''o'' bana bunun için kötü davranmıyor.. temmuz ayı benim için o kadar yorucu geçti ki. bilmemem gereken o kadar şey öğrendim ki. görmemem gereken çok fazla şey gördüm. duymamış olmayı tercih edeceğim kadar çok cümleyi duymak istemediğim ağızlardan duydum. sonra ağızlardan başka laflar çıktı, onlar bile o kadar acıttı ki canımı. sana şanslı olduğumuzu söylediğim o gece ben sana niye aşık olduğumu bir kez daha anladım. bu senin için bir şans değil tabi, hatta her gün lanet ediyor bile olabilirsin. haklı da olabilirsin. senin için çok önemli bir şey olmuş zaten haklı olmak son bir senede. oysa ben şu bir senede haklı olmanın hiçbir işe yaramadığını öğrendim. iyi olmanın, tatlı olmanın, kafanın azıcık çalışmasının, elinin biraz kalem tutabilir olmasının da hiçbir işe yaramadığını öğrendim mesela buna ilaveten. seninle ''bir şey'' olabilmek için başka şeyler de olabilmenin zorunlu olduğunu gördüm. deniz kötüydü belki ama o iyi. kendin söyledin çok iyi bir kız olduğunu. bunu muhtelif zamanlarda bana da söylüyorsun. nefret ederim insanları birbirleriyle karşılaştırmaktan ama elimde değil aksi. üniversitede türbana evet diyordur, belki pkk'yı doğru telaffuz ediyordur, kesinlikle tatlı değildir; güzeldir, devrimcidir gerçekten, ama öyle bir sosyalisttir ki eylemlere katılma gereksinimi hissetmiyordur mesela, evliliğe karşıdır, birileri çocuk dediğinde ''nefret ederim'' diyordur, tatlı değildir bak güzeldir, metallica ve cem adrian dinliyordur, dizi izlemiyordur, dırdır yapmıyordur, soljenitsin'i tanıyordur, ece temelkuran okuyup kemalist kalmıyordur, rahat rahat felsefe tartışılabiliyordur, sıkmıyordur, insanı beklentiye sokup durduk yere bağlanma korkusu da yaratmıyordur karşısındakinde. böyle düşününce gerçekten ''iyi''. tam sana göre yani. yoksa ben çoktan öğrendim ''sevilmek için aşk için iyi olmanın yetmediğini''. mutlaka hep biraz daha fazlası lazım. ama hayatının her döneminde eşitlikten yana olmuş, sırf insanlara hakları olanı vermek ve öbür dünya'ya bırakılmayacak kadar kıymetli olan adaleti bu dünya'da da sağlayabilmek için hukuk fakültesine girmiş bir insan olarak çiftestandarda gelemiyorum. ben aslında sinirli bir insan değilim. eşim dostum da giriyor bu biloka, onlar da yorum yapıyor, denk gel sor bitanesine. haksızlık görmediğim sürece pek sinirlenmem. aksi ispatlanmadığı sürece mutlu olan ve insanları da mutlu etmeye çalışan bir insanım. ama işte bana yapılan bu haksızlığa tahammül edemiyorum. ben arıyorum, heyecanlanıyorum konuşamam diyorsun. adını anmak istemediğim insanlar arıyor, o'nunla konuşuyorsun. ben havuz dediğimde burjuva oluyorum, insanlar londra'ya gidiyor, sevdicek oluyor. ben başka şehirdeyim diye daha da ''uzak''laştırılıyorum, hiçbir şey olamıyorum, insanlar ülke sınırını geçiyor gidiyor o'nunla sevdicek olunmaya devam ediliyor. ondan sonra firuz'la sevdiceği ayrılsın. niye? araya ülkeler giriyor. peh. bunları düşündükçe sinirleniyorum. sonra bunları düşündüğüm için sinirleniyorum. sonra diyorum ki kendime, ''salak, adam zaten seni unutmuş. hatta hiç hatırlamamış ki unutsun. sen adama ''seni seviyorum'' demişsin, adam da kendini seni sevmek zorunda hissetmiş, uğraşmış -hayır uğraşmamış- ama sevememiş. sen hala niye burda duruyorsun? niye bilokuna bu adamı yazıyorsun? adam seni artık kıskanmıyor bile. hatta ne artık'ı. bi kere kıskanmış geçmişte, o zamanları da hatırlamak istemiyor. ama sen illa illaaa her boku hatırla.'' böyle diyorum, sonra yine tüm suçu kendimde buluyorum. ''şanslıyız'' dediğim o geceye gidiyorum. içinde azıcık sevgi kırıntısı olmayan adam bütün bunlara niye katlansın ki diye soruyorum kendime. içim ''senin yüzünden'' diyor.
ben seninle konuştuğumuz her an hissediyorum. ben sana yetmiyorum. yetmeyeceğim de. hiçbir zaman istediğin olamayacağım. ''o'' olmaya yetmeyecek yaptıklarım. istesem sevdiğin yazarların kitaplarından, köşelerinden yazılar çalar kendi düşüncemmiş gibi satmaya çalışırım sana. üstüne de ''gelişerek değiştim'' yazarım. ama yapmıyorum. ben kendim olmaktan vazgeçemiyorum. çünkü beni böyle sev istiyorum. ama olmuyor. ne yaparsam yapayım o ''kemalist'' bakıştan kurtulamıyorum. o yüzden cümle aralarında tkp'den bahsediyorum. ''öyle saçma şeyler'' yapıyorum. annen gibi oldum iyice. sıkıntıdan dizi izliyorum. temizlik yapıyorum, yemek yapıyorum. seninle konuşmadığımız zamanlar dışında yani. a tabi bi de fransızca kursuna gidiyorum. tüm bunlar mevsimin yaz olmasından kaynaklanıyor. kışın sana gerçekten ihtiyacım olduğu zamanlarda yanımda olsaydın, belki o zaman sana yetebilirdim. en azından kafanda böyle bir izlenim uyandırabilirdim. it gibi çalıştığım, deli gibi okuduğum, manyak gibi yazdığım, rüyamda bile özlediğim zamanlarda yanımda olsaydın.. niye olasın ki? niye sevesin ki ama?
ben her gece senin inanmadığın tanrı'ya şükrediyorum. ''bugün de konuştuk'' diye. sonra ''yarına da kal''man için dua etmeye başlıyorum. dudaklarım sürekli hareket halinde. ya kendi kendime konuştuğum için, ya söylediğin bir şey aklıma geldiği ve güldüğüm için ya da ses çıkmasın diye kendimi zorladığım için. her konuşmamızın ''son'' konuşmamız olup olmadığını düşünmek ve ''hoşça kal'' derken bu kadar zorlanmak çok yorucu. diğ mi? ben türkçe'deki en güzel kelimenin şefkat ve huzur olduğunu, en zor kelimenin de hoşça kal olduğunu seninle öğrendim. her gece kafamı yastığa koymadan önce ''ya bugün son günse'' diye düşünmenin insanı kaç yaş yaşlandırabileceğini sende gördüm. bana kurduğun cümlelerin hepsini hatırlıyorum ya, ondan kolay oluyor sana senin cümlelerinle gelmek. bana ne yaptığını anla diye. aklımdan geçenleri söylememek. ya da orasını burasını kırparak önüne koymak. artık sana ''gitme kal'' bile diyemiyorum. ''ego'' dediğin günden beri.. aynı değil hiçbir şey. seni gözümde abarttığım filan yok. ne anlattıysan, neye inandıysam onun sonuçları bunlar. kendinden nefret ettirmek için yaptığın onca şeye rağmen sonuç hiç değişmiyor. bizim aramızdaki ''şey''in ve sonuçlarının hiç değişmemesi gibi.. sabrımı ölçmek için yaptığın şeylerin hiçbir sonuç vermediğini ne zaman göreceksin acaba? sana bunca şey yazmışken, yapmak istemişken, anlatmışken hala nasıl aksini bekleyebilirsin benden? ben senden ne zaman bir şeyler bekleyebileceğim peki? sen ne yaparsan yap beni değiştiremeyeceksin. sen de değişmeyeceksin. ben zaten senden değişmeni de beklemiyorum. zaten seni böyle seviyorum. -hıh şimdi böyle dedim ya kesin değişirsin.- ''sorun'' da bu zaten herhalde. ne sen değişiyorsun ne de ben.. aramızdaki farklar hiç kapanmıyor -kapanmasına da gerek yok zaten- ve ben sana yetebilir hale gelemiyorum hiçbir zaman.
geçen gün mektupları okudum. sana çoktan ''fidel'' demekten vazgeçmişim ben.. sadece rüya gördüğüm ve hayallerimi anlattığım zamanlar ''fidel'' demişim. kalanında hep adın var. ben fidel'i sevmiyorum artık.. fidel olamayacak kadar güzel bir hayaldi ve hayaller hep gerçek olamıyor. yaşadıkça gerçekçi oluyorsun. hatırladın mı bu sözleri? eğer sen ve fidel arasında bir fark varsa ortada yalan var demektir. ve ''sana yalan söyleyip söylemediğimi düşünmekte özgürsün.'' diğ mi? sana inanmam neyi değiştirir ki? her gülüşümden sonra gerçekten güldün mü şimdi diye soruyorsun ama bana inanmasan bile ne değişir ki? ''aramızdaki şey'' her ne ise güzeldi ve sona yaklaşıyor yine.. benim için çok zor. şimdi burada sen nasıl olsa gidince seni orada bekleyenler olacak her şey çok güzel olacak yarışına girmeyeceğim. sen de rahatsızsın çünkü bundan. bir gece patlamıştın ya bana, ''burda her şeyi sen yapıyorsun zaten, sen üzülüyorsun, sen seviyorsun, bir tek sen yazabilirsin çünkü burda'' diye. görünenler bunlar.. sen üzüldüğünü, sevdiğini, yazdıklarını benimle hiç paylaşmadın ki. içinde geçtiğim hayallerden bile haberim yok. olmaması gerekiyor.. her şeyimiz çok doğru ya sanki. gereklilik kiplerin beni çok acıtıyor. aradan iki sene geçmiş ve biz hala güvenmekten, ayıptan filan bahsediyoruz. bana anlatamadığın şeyleri o'na anlattın mı acaba? senin ''ben benden nefret edersin'' diye giriştiğin bu ''yaz macerası'' hiç de umduğumuz gibi olmadı diğ mi? beni nasıl böyle bir deneye alet edebildin onu da hala anlamıyorum. nefret etmek yerine ya daha fazla aşık olsaydım? olan her türlü bana oluyor. sona yaklaştıkça daha da garip bir hal almaya başladık. ve ben o ''son gün''ün nasıl olacağını çok merak ediyorum.. yine son olduğundan haberim olmadan mı bitecek yoksa ciddi ciddi vedalaşacak mıyız?
bu yaz bir cümleyle başladı.
^^"şu internet şu teknoloji hayatımıza girdiğinden beri hiçbirimiz aynı değiliz.. bak belki gerçek hayatta tanısaydın birini, o'nun sıradanlaşmasından bu kadar korkmayacaktın. çünkü gözünün önünde olacaktı. şimdi sadece parmağının ucunda. ki, bazen, emin ol bana bunu benden iyi bilemezsin, bu bile çok fazla gelir birilerine. çok önemli. msn'de konuşmalar, sabahtan akşama mesaj atmalar.. yanında olsa, gözlerine bakabilsen, o klavye yerine elini tutabilsen belki.. böyle olmayacak. o zaman her şey değişecek. belki ilk defa ''devrim'' bu kadar yakın gelecek. ama teknoloji işte. tüm insan ilişkileri sanal bir ağla kuruluyor, ne kadar yanında, ne kadar gerçek olursa olsun. o salak mesajlar ya da mailler yerine şu an ''mektup'' yazabiliyor olsaydın birilerine, durum çok daha farklı olacaktı..ne yazık ki pekçok şey için çok geç."
bu kısım bitirdi beni bu gece için :) cidden herşeyin sanal olduğu gerçeği ve sanalla gerçek olanı ayırt edememek, edemediğini anlatamamak. hepimizin böyle bir hikayesi var sanırsam. birinin sıradanlaşması bile gerçek hayata sokulamayacak bir ayıp. esasında gerçeklerimiz mahrem olmuş, sanallığımız ise ruhumuz..mektubu eline alsaydı birileri, benim dokunduğum o kağıda dokunabilseydi anlasa ne gam anlamasa ne gam değil mi? ben gerçek olduğundan emin olacaktım ve bir kez olsun ayırt edebilecektim mahremle namahremi..
pek çok şey için çok geç.. kendimiz için çok geç, devrim için çok geç, birileri için çok geç..geç herşey için geç.. ^^
ben mektup yazmıştım sana sayfalarca.. gerçekliğe çok önem verdiğin için sen. mektubu yazarken istediğim tek şey ellerimin değdiği o sayfalara senin de ellerinin değmesiydi. bunu sana hiç söylememiştim ben. benim yerime sen söyledin. ''gerçek olduğundan emin olacaktım'' sahi buna gerçekten ihtiyaç var mıydı? hiç ''gerçek'' olamamışım demek ki. yazık. bir tarafım kimsenin annesi babası olmak zorunda değilsin diyor diğer tarafım anne olmaya çoktan programlanmış gibi. kendimden artık başka türlüsünü bekleyemiyorum. alıştım bu anne rolüne. kimse bana babamın gösterdiği şefkati göstermezken ben birilerine annelik yapmaya adadım kendimi. sanki kendimi adadığım her şey bana dönüyormuş gibi. arkadan bakan olmaya da en az annelik yapmaya alıştığım kadar alıştım. istiyorum ki annenin yanında ne kadar rahatsan, güvendeysen öyle bir hayat vereyim sana. dışarıdaki tüm kötülüklerden koruyayım. sakınayım. çocuklar topunu aldığında bağırayım onlara. dünyayı kurtarmak isteyeceğin yaşa gelmeden kendi hayatında devrim yaptırayım, inandırayım insanlara ve dünya'nın güzelliklerine. koşulsuz sevmenin zor olmadığını göstereyim, bağlanmanın kötü bir şey olmadığını uygulamalı anlatayım.. ama yok. birilerine bağlanmak için o'nu sevmek lazım. ortada büyüklüğünden korkulacak bir sevgi olmalı. ama yok. senin için ne kadar kolay ''git kendine sevgili bul'' demek. elin hiç titremeden, için hiç acımadan. sen kıskanmayı bile saçma buluyorsun. vakt-i zamanında bir kere ersin'i kıskandın diye.. çocukça bir şeydi zaten. gençtin o zaman. şimdi olsa asla yapmazsın. yapmıyorsun da zaten. ben sana desem hebele beni seviyormuş diye ''e ne güzel sen de git onu sev'' dersin. başka şehirde desem, ohoo nolacak ki dersin. biz de başka şehirdeyiz ama diyecek gibi olurum, neyse'lerinden korkar susarım. demem bir şey. hiç yoktan üzülürüm. ben işte böyle böyle ayakbağı olurum sana ama gitmeye de cesaretim olmaz. sen bunu bilirsin ve beni kaybetmekten hiç korkmazsın. nasıl olsa başını her çevirdiğinde, her çağırdığında ben burdayımdır. ben başımı çevirdiğimde bile bulamam seni. hele sinirliysen.. sen beni istediğin her zaman duvarlarının arkasına alabilirsin. susarsın, konuşmazsın. cevap vermezsin hiçbir şeye. ben her şeyin sesini açarım. içimdeki her şeyi sustururum senden gelecek tek bir şeyi bile kaçırmamak için. ama sen susmaya devam edersin. sonra hiç beklemediğim bir anda kafanı uzatırsın, yüz görümlüğü. sevincimi kursağımda bırakıp geri girersin odana. ama ben bu süre zarfında senden hiç nefret etmem. sen nefret ettiğimi sanırsın. inanmazsın bana. sen benim senden nefret etmeme bile sevinirsin. ben de salak salak beni sevmeni beklerim. sana yazdığım her şey sonuçsuz kalır. okur geçersin. ben her satırda biraz daha ölürüm.
**
''ben de sana yetecek kadar ben kalmadı.''
**
mehmet: daha iyi misin? kusacak mısın?yurdanur: eve çok yaklaştık, sen dön artık istersen. ev hemen şurası. pencereden baksalar görürler.
mehmet: biraz daha hava alalım mı? gir hemen yat tamam mı? onların yanında durma, anlaşılır.
yurdanur: tamam.
mehmet: du bakiyim, al at şunu ağzına. (sakız veriyor)
yurdanur: ben sakız çiğneyemem. hemen yutuveririm.
mehmet: çiğne çiğne. ağzının kokusunu alır. her şeyin bir yolunu bulacağım yurdanur, söz. umutsuzluğa kapılma. hele sabah olsun.. bak ne güzel olacak her şey, görürsün. nasıl bir şey bu biliyor musun? hani karanlık bir gecede ıssız bir yokuşu tek başına inerken bir köşeye dönersin de deniz çıkar ya karşına. sonra o denizde bir gemi belirir, şıkır şıkır ışıklarla geçip gider. sen sevinirsin, hiç nedensiz ama. sonra için kıpır kıpırdır ya hani.. öyle işte. seni tanıdığımdan beri gemi geçiyor içimden. hep ama.
- öpüşme şeysi var burda-
yurdanur: sakızı yuttum.
mehmet: (allah'ım mükemmel bi şekilde gülüyor yine) yenisini alırım ben sana.
yurdanur: git hadi sen.
mehmet: tamam, sen eve gidene kadar bekliyorum ben.
(zaman geçiyor, mehmetle yurdanur evleniyor, feriha isimli bir kız çucukları oluyor. yurdanur feriha'ya anlatıyor)
yurdanur: orada öyle ne kadar durdu bilmiyorum, arkamı dönüp bakamıyordum. sokağın başında bana bakarken bir kez daha görsem onu koşup kollarına atılacağımdan bir daha hiç eve dönemeyeceğimden korkuyordum. ondan mıydı bakamayışım? o bahsettiği gemi benim de içimden geçiyordu, bütün karanlıkları yararak.. bayram yeriydi her yan, ışıl ışıl..
**
her şey tek bir soruyla bitti.. 12/08/08
- nerden biliyorsun ki sapık olmadığımı?
- şimdi sana bir şey söyleyeceğim ama üzülür müsün ki?
- bana sahip olmak neden bu kadar önemli?
- lanet olsun, neden unutamıyorsun beni?!
benim hep şüphelerim vardı. öyle ya, bize iyi bir hukukçu olmanın şartı olarak hep her şeyden şüphe etmeyi tembihlemişlerdi. şimdi anlıyorum, hiçbir zaman iyi bir hukukçu olamayacağım. ben hep sana inandım. şüphe ettiğim onlarca şeyi susturdum. canım dediğim bütün insanların sesini kıstım, hatta kapattım. herkesi bilerek uzaklaştırdım etrafımdan. çünkü onların doğrularını duymak istemedim. sandım ki ben hayal kurarsam, çok istersem ve inanırsam olacak bu sefer. daha önce hiç olmadığı bundan sonra olmayacağı anlamına gelmiyor. hem negzel işte, sende olsaydı bu değişiklik ben kimsenin üzerinde güzel durmayan ''devrim''i hemencecik yapıştıracaktım hayatlarımıza. ikarus da mutlu olacaktı. ama sen sezar olmayı tercih ettin. öldürdün beni sezar. içimdeki bütün şüpheleri yok ettin o gece. sen ''konuşmadığımız şeyler var'' dedikçe ben hala içimden aslında içinde bir yerlerde bana dair bir şeyler olduğunu sanıyordum. içten içe seviniyordum. ama artık biliyorum. sen de onlar gibisin.. sen de sadece sevdiğini sandın. sevmedin. hem de hiç. arada şımarabileceğin, dertlerini anlatabileceğin, soljenitsin'i sorabileceğin, gitmek istediğinde gidebileceğin gelmek istediğinde de gelebileceğin birini arıyordun, buldun. ben o gece iki yıl boyunca bana hep mutluluk verdiğini sandığım, yaşam destek ünitesiymiş gibi yüksek doz aldığım hayallerimin beni intihar sebebi olarak gördüğüm gerçeklerinden daha fazla öldürdüğünü anladım. ve bıraktım. bitti. hergün ağlardım ben. o gece çok zorladım kendimi yine ağlayabilmek için. nefret edebilmek için senden. yapamadım. hala ne ağlayabiliyorum, ne nefret edebiliyorum. arada yine ümit verici sözler söylüyorsun, onlara sarılıp uyumak istiyorum geceleri. onu da beceremiyorum. artık ''ben ufaktan gidiyim'' dediğinde aklım ve kalbim çıkacak gibi olmuyor. seni beklemiyorum sabahtan akşama kadar elimde telefon, gözümde ekran. gelip gelmemen bir şeyi değiştirmiyor. ben artık rahat uyuyorum. kafamı o yastığa vicdanımdan gelen sinyaller olmadan koyuyorum. ne seni ne beni düşünürdüm ben geceleri, o rüyaların işiydi. uyanık olduğum her karanlık vakti ben ılgın'ı düşündüm. ona yapamadığın ama bana çatır çatır yaptığın şeyleri. annemin her konuyu ''yuva yıkanın yuvası olmaz''a bağlayışını. farkında olmadan ılgın'a yaptıklarımı. hayatımda hep köşe bucak kaçtığım ama hep beni ebeleyen aldatmanın gidip ılgın'ı sobelemesini, çanak çömleği de kendi sesimle patlatışımı. istisnasız her gece rüyama gelen sedat'ın ''aynı anda iki kişi sevilmez'' nutuklarnıı. bütün arkadaşlarımın senden nefret edişini. sözlüklerde, dizilerde, hayatta yerden yere vurulan 2. kadınları. başını omzuma koyduğun bir gece eksilen sayılardan kimseyi kaybetmediğini söylediğin o gece sana herkesi kaybet ama kendini kaybetme demiştim ya. ben kendimi kaybettim görkem. ben kendimi arıyorken hem olmaktan en çok korktuğum yerde hem de en çok istediğim yerde buluyordum kendimi, anca sen varsan. ama sen yoktun. sen yoksun. sen sadece bir hayalsin. güzel ama bitmesi gereken bir hayal. artık geçmişi ve geleceği olmayan bir ölü. ben ki hayatında en çok istediği şey güneydoğu'ya gidip töre cinayetlerini, doğu'ya gidip kadın haklarını anlatmayı isteyen kadın. ne diyecektim oradaki kadınlara? ''çocuk doğurmak zorunda değilsiniz, şiddete katlanmak zorunda değilsiniz. sizi aldatan bi adama dayanmak zorunda değilsiniz!'' bu mu? peki sormaz mıydı benimle gelen arkadaşım sen niye katlandın iki sene boyunca diye? ben ne derdim içimdeki o salak çocuğa? hazal su ile bir şey izliyorduk o gün. adam kadını dövdü. ve ben kendimi acaba dertten meylettiğin o şiddetini kontrol edemezsen yine de seninle olur muyum diye düşünürken buldum. tereddüt ettim. kendimden iğrendim. bunun cevabı çok açık. ikileme düşülmemesi gerektiği kadar açık. adam sena şiddet uyguladıysa, gidersin. aldattıysa çoluk çocuk demez yine gidersin. ben televizyonda, sözlüklerde, hayatta eleştirdiğim yerden yere vurduğum kadınlar gibi olmaya başladım. sen kabul etmesen de ben aldatıldım ve bunu kabullendim. hem de iki kez. ben kendimi kaybettim görkem. kendime olan saygımı. cümlelerimi. topuğuma yiyeceğim kurşunları düşünmeden gidip kurtaracağım kadınları kaybettim. sen yokken, hiç olmamışken yanımda olan ve olacak olan insanları kaybettim. sen bunlara değmezdin. ben senin hayatında hiç olmadım. yoktum, hiç olmadım. o yüzden ağlamadım. ağlamayacağım. burada yalnızlığa alışması gereken de benim. bir şeylere alışmak zorunda olan ve her şeye sil baştan başlayacak olan da benim. sana düşen tek şey, ılgın. ve bu da sana yetiyor. sen ılgın'ı seviyorsun. onu kaybetmekten korkuyorsun. farkında değilsin ama o'na bağlısın. artık canımı acıtmıyor kadınlarından konuşmak. ne sahra, ne deniz, ne ecem, ne de ılgın. ne de bilmediğim ve artık bilmek istemediğim diğerleri. ben eskiden nasıl bir kadınsam, 12'sinden beri öyleyim. ''sen benim sevgilimsin ne arkadaşım'' diyebileceğin bir kadın değilim mesela. sana yavşayan ve bu yavşamaya ses çıkartan sevgilinin dertlerini dinleyebilecek kadar arkadaşın olabilecek ya da sevgilinle konuşurken benle hayal kurabileceğin kadar sevgilin sayılabilecek biri hiç değilim. bana dediğin gibi tatlım derken ılgın'a, sarılırken, gelen arkadaşlarını başından yollarken, benle konuşmak için kavga ederken babanla, her boku anlatırken ama benimle konuştuğunu anlatmazken ılgın'a.. için rahat olsun. benimki gibi. çünkü ben artık yokum bu çirkin üçgenlerin içinde. ben köşeleri hep bana batan bu çokgenlerde yokum. sen benim arkadaşım da değilsin.. çünkü arkadaş dediğin böyle olmaz. tek taraflı arkadaşlık olmaz. hayat ne çabuk değiştiriyor her şeyi. sadece bir gecede söküp atabildim seni. keşke daha önce yapabilseymişim. ama ne diyorlar, olacağına varır her şey. demek zamanı gelmemişti. ben bir ve daha fazla sene bir hayali bekleyemezdim. eğer en ufak bir şüphem kalmış olsaydı içindekilere dair.. annem gibi beklerdim seni, babamı beklediği gibi. ama sen babam değilsin. ve ben de annem. hiç gelmeyecek birini bekleyecek kadar kaybetmemişim kendimi şükür. her ne kadar ''rahibe hayatı mı yaşıycan'' diye sorsan da, anlıyorum şimdi. çok isterdin annem gibi bekleyeyim seni. ben anladım geç de olsa yaptıklarımı hiç yapmamam gerektiğini. pişman olduğum o kadar şey var ki.. keşke kendini bu kadar abartmanı sağlayacak şeyler yapmasaydım. keşke arkadaşlarımla buluştuğumda mesaj attığında ''geliyorum'' dediğimde bundan kendini pay çıkartmanı sağlayacak kadar değerli olduğunu hissettirmeseydim sana. üstelemeseydim keşke olmaması gereken şeylerin olması için. aramasaydım, mesaj atmasaydım, mektup yazmasaydım. keşke en başından hiç söylemeseydim sana ne hissettiğimi.. sen yazdıklarını bile göstermezken bana, ben sana hayallerimi açmasaydım. şu bloğu sadece başka şeylerle doldursaydım. aşkımdan geberirken sevgililerini dinlemeseydim keşke. aşık olmak için seni bulduğuma, sana aşık olduğuma hiç pişman değilim bak. henüz yani. benle ilgili hiçbir şeyi hatırlamak zorunda olmadığın halde hatırlaman gerekiyormuş gibi davrandığım, beni sevmeni beklediğim, aptal aptal davranıp kaçırttığım, baskı yaptığım için pişmanım. en çok da ılgın'ı bile bile ısrar ettiğim için pişmanım. sanki bir şey olacakmış gibi.. şimdi kendime bakıyorum, üçüncü bir kişi gibi. hala senden nefret edemiyorum. kendimden ediyorum ama. kısa zamanda pişman olacak ne çok şey yapmışım.. sen bana ne yapmışsın görkem? ben kendime ne yapmışım böyle? ne zaman bu hale gelmişim? niye hiçbir yardımı kabul etmemişim? artık sen de herkes gibiysen ben kimim görkem? kronik güçlü kadın.. ben seni gerçekten çok sevdim görkem. kimsenin sevemeyeceği gibi. sevemeyeceği kadar. bir şeylere yetebildiğini bilsem inan hiç vazgeçmezdim. sen benden vazgeçmesen.. ben şimdi dalga geçtiğimiz o çocuklar gibi yaptıklarımı hatırlayıp utanmasam, senin gibi güzel günler olduğuna kendimi inandırabilsem, pişmanlıktan gebermesem, hala bir şeyler için bu kadar çabalamasam, sen armut pişmeden avcuma düşsen.. olmaz diğ mi? geç artık her şey için çok geç. ne kaldı elimizde? çaresiz kaldık. eskiden olsa, çok değil iki hafta önce, seni kimsenin benim seni sevdiğim kadar sevemeyeceğiyle övünürdüm. oysa senin umrunda değil bu.. sen birini sevmeden de o'nunla olabilirsin zaten. dudağın çoktan değişmiştir başka kadınların dudağına. ve ellerin. tabi boynun. mutlu muyuz? mutlusun. mutlu olmalısın. çünkü ben senden bu yüzden vazgeçtim görkem. mutlu ol diye. kurtul benden diye. istemediğin biriyle daha fazla uğraşma diye. ''özellikle son üç haftadır'' deme bir daha diye. kafan karışmasın diye. o güzel beynin benimle yorulmasın diye. hem ılgın rahat etsin, hem sen. düşme ikilemlere. git ılgın'ı sev. ama bana da su altından ümit verme. çünkü ben sana kendimi verdim. daha fazla bir şey veremem. kalmadı. ankara'ya geldiğimde görüşme benimle. telefon açarsam bir daha yüzsüzce, özlem krizlerindeyken, açma. her şey eskisi gibi olsun. ben yazlık bir şey olarak kalayım. kışın unuttuğun yazın birden hatırladığın biri. rakı masası mezesi ya da sigara dumanı olmayacak -aslına bakarsan hiç olmamış- biri. ben önce fidel'i şimdi de görkem'i özgür bırakıyorum.. hiç benim olmamış iki insanı. sen de beni özgür bırak artık görkem. çok üzüldük. bak sadece ben üzüldüm demiyorum, bu işte, adı olmayan bu şey her ne ise, onda beraberdik. kısa ya da uzun, az ya da çok.. bir gün bitmesindense hiç başlamaması daha iyiydi. iyi ki vardın ve gerçektin. gerçekçiydin. iyi ki hayallerimi tehlike olarak adlandırdın ve beni kendinden uzak tuttun. belki deneseydik.. artık belkiler yok. artık eminiz her şeyden. biz güzel bir masaldık. masalı güzel sonla bitirmeyerek biz de kendi çapımızda bir devrim yapmış olduk bile. ben devrimin önce insanların hayatlarında yapılması gerektiğini savunan kadın, sensiz ilk devrimimi yaptım. ben huzur veren erkeğin sen olmadığını sonunda anladım. kurduğum hayalleri başkasıyla da gerçekleştirebileceğimi ve gerçekten seven bir adam bulabileceğime inandım. ben beni iki yıldır eritip yok eden hastalıktan kurtuldum. senin 14 kasımda duyduğun sesinden anlamalıydım, sen çoktan kurtulmuşsun. nokta kondu, bitti en güzel hikayem. görkem, ben güçlü bir kadınım. seni yine özleyeceğim ama bu da geçecek. her şeyin geçip gittiği gibi. her şeyin hemen değişebildiği gibi.
ben artık cesurum.
bizi üzen neyse.. burada bitsin.
bir zblog yazısında demiştin hani, ''bitmesin.''
bitti, görkem.
yasemin mori: '' yarına kalsam ne umuyorsun? ''
**
yurdanur: mehmet, çok mutluyum.. çok uzak bir yolculuktan geri döneceksin. bir vapur müjdeledi bana az evvel. seni limandan uğurlayışımı hatırlıyorum. masmavi denizin ortasında ak köpükler bırakarak giden o gemiyi.. martıları, simit atan çocuğu.. seni götüren gemiler elbet geri getirecek. yoksa kimse sevmezdi gemileri, öyle ya. yavaşça gireceksin kapıdan, hiçbir şey sormayacağım. sen de sakın hiçbir şey deme. istemedikleri başkalarının ayıbı. yüzüme bakacaksın, biliyorum, yorgunsun. tertemiz serin çarşaflarda uyutacağım seni, masal anlatacağım çocuk eyler gibi. hatırlar mısın bir gün sana ''sen benim hem ailem hem de vatanımsın artık'' demiştim. uzun süredir kayıp bir kızın romanı bu, sonunda vatanına kavuşan mutlu bir kızın romanı..**
kudra blog;
adamın biri "sağlıklı bir yas dönemi için iyi bir defin töreni gerekli" demişti. şimdi olan bitense galip 'çıktığım' bütün savaşların suretlerinin bana dönmesi. iyi bir defin töreninden ziyade neredeyse havada uçarcasına fırlatılmış kadavralardan oluyor hepsi. son dört yılda iki sırt hatırlıyorum, bana dönüp gitmiş olan ve benim hiç sıkılmadan gidişini izlediğim. tek fark birisi tişörtlüydü birisi gömlekli, demek ki neymiş...yoksa kim dolar eline diline tenine bunca geçmiş sevdayı geçmiş derken de ne "-di"li, ne de "-miş"li geçmiş sevda. bildiğin boylu boyunca elinden teninden dilinden içinden geçmiş sevda..
**
..hayat:
bunların hepsinin farkındayım. korkmuyorum kimseden ama güvenmiyorum da kimseye.
..hayat:
ben eternalsunshine'daki joel gibiyim. kim biraz şefkat gösterse peşinden gidebilirim. biraz ilgi göstersin, biraz orta nokta olsun etkilenebilirim ben. eğer daha fazlası varsa, kafamda çizdiğim adama yaklaşıyorsa aşık bile olabilirim. bu zamana kadar bir kez aşık olduğumu sandım, iki kez de aşık olduğumdan emin oldum. arada hoşlandıklarım da oldu, evet. aşık olduğum ve sandığım adamların hepsi beni sevdiğini sandı. ben de uzun süre beni sevdiklerini sandım. oysa sevdiklerini sanıyorlardı. ben hiçbirisinin elini tutamadım, hiçbirisi için sevdiceğim diyemedim. hep o adı konmamışlıklar yüzünden. hayatımdaki herkese ne yaparlarsa yapsınlar yanlarında olacağımın garantisini sadece sözle değil icraatla gösterdim. hiçkimse beni kaybetme korkusu duymadı. çünkü biliyorlardı çağırdıklarında geleceğimi. o yüzden rahat rahat dengesiz davranabildiler bana. bir allahın kulu da karşıma çıkıp adam gibi seviyorum diyemedi. ben herkesi kaçırdım istemeden, herkes kaçtı gitti benden. en uzağıma. hiçbirisi arkasında durmadı hissettiği şeyin. ve en kötüsü, siktir git bile demediler bana.
..hayat:
el altında kaldım hep. uzaklarındayken bile. ben hayatımda kimsenin ''en''i olmadım. en yakın arkadaşı, en nefret ettiği insan, en sevdiği insan, en aptal insan, en zeki insan, en güzel kadın, en şirin yaratık, en iyi insan, en başarılı kız, en yetenekli kadın gibi gibi. kimsenin sevgilisi de olmadım. kimsenin platoniği de olmadım. kimse bu bipindirik saçlarımı taç olarak görmedi. ellerim kimse için önemli değildi. ben hep bir şeyler için uğraştım. karşıdaki bi adım atıyorsa ben on adım attım. bu arkadaşlıklarımda da böyle oldu. ben ağlarken kimse yanımda olmazdı bırak güldüğümde yanımda olmayı. ben artık sevmekten de sevilmekten de korkuyorum görkem. çünkü gerçekten sevdiğimden eminim ama gerçekten sevildiğimden hiçbir zaman emin olmadım. bu 17 yaşında hayatı anladığını sanan gerzek ergen tribi değil. keşke olsaydı. daha yiyeceğim çok kazık olabilir, daha aslında hiçbir şeye başlamamış olabilirim belki ama gördüklerim ve şimdilik yaşadıklarım yeterince korkutucu.
bunların hepsinin farkındayım. korkmuyorum kimseden ama güvenmiyorum da kimseye.
..hayat:
ben eternalsunshine'daki joel gibiyim. kim biraz şefkat gösterse peşinden gidebilirim. biraz ilgi göstersin, biraz orta nokta olsun etkilenebilirim ben. eğer daha fazlası varsa, kafamda çizdiğim adama yaklaşıyorsa aşık bile olabilirim. bu zamana kadar bir kez aşık olduğumu sandım, iki kez de aşık olduğumdan emin oldum. arada hoşlandıklarım da oldu, evet. aşık olduğum ve sandığım adamların hepsi beni sevdiğini sandı. ben de uzun süre beni sevdiklerini sandım. oysa sevdiklerini sanıyorlardı. ben hiçbirisinin elini tutamadım, hiçbirisi için sevdiceğim diyemedim. hep o adı konmamışlıklar yüzünden. hayatımdaki herkese ne yaparlarsa yapsınlar yanlarında olacağımın garantisini sadece sözle değil icraatla gösterdim. hiçkimse beni kaybetme korkusu duymadı. çünkü biliyorlardı çağırdıklarında geleceğimi. o yüzden rahat rahat dengesiz davranabildiler bana. bir allahın kulu da karşıma çıkıp adam gibi seviyorum diyemedi. ben herkesi kaçırdım istemeden, herkes kaçtı gitti benden. en uzağıma. hiçbirisi arkasında durmadı hissettiği şeyin. ve en kötüsü, siktir git bile demediler bana.
..hayat:
el altında kaldım hep. uzaklarındayken bile. ben hayatımda kimsenin ''en''i olmadım. en yakın arkadaşı, en nefret ettiği insan, en sevdiği insan, en aptal insan, en zeki insan, en güzel kadın, en şirin yaratık, en iyi insan, en başarılı kız, en yetenekli kadın gibi gibi. kimsenin sevgilisi de olmadım. kimsenin platoniği de olmadım. kimse bu bipindirik saçlarımı taç olarak görmedi. ellerim kimse için önemli değildi. ben hep bir şeyler için uğraştım. karşıdaki bi adım atıyorsa ben on adım attım. bu arkadaşlıklarımda da böyle oldu. ben ağlarken kimse yanımda olmazdı bırak güldüğümde yanımda olmayı. ben artık sevmekten de sevilmekten de korkuyorum görkem. çünkü gerçekten sevdiğimden eminim ama gerçekten sevildiğimden hiçbir zaman emin olmadım. bu 17 yaşında hayatı anladığını sanan gerzek ergen tribi değil. keşke olsaydı. daha yiyeceğim çok kazık olabilir, daha aslında hiçbir şeye başlamamış olabilirim belki ama gördüklerim ve şimdilik yaşadıklarım yeterince korkutucu.
tüm bunların cevabı ''bul birini takıl'' kadar basit olmamalı. benim yaptığım bu kadar basit değil.. olmayacak da. o yüzden sen ''o'' değilsin. olamazsın da.
**
kaç, kaç benden kaç! açılmaz sandığın o kapıyı yavaşça açtın, bilmiyorsun ki sen taa içimdeki keskin bir şeyleri yerinden oynattın.. sesimi duyma! bu rüzgarla karışmam diyeceksen eğer hiç tadını duyma, hayatı acı tatlı içmeyeceksen eğer.. koş git burdan kaç git burdan şimdi, asla hiç adımı sormam. yoksam ben, yoksam sende yalnızlığa yerini sormam.. hiç yoksam hiç olmadıysam ağlamam, ağlamıycam!
yok sen beni kurtaramazsın kurtaramamış kimse kimseyi. yüzümü tutup kaldıran elin o kadar güzel, o kadar arsız. sen senin, adın ellerin, gözlerin duan dudakların.. içimdeki karanlığı yeniden kararttın. sesimi duyma! bu rüzgarla karışmam diyeceksen eğer hiç tadını duyma, hayatın acı tatlı içmeyeceksen eğer.. koş git burdan kaç git burdan şimdi, asla hiç adımı sormam. yoksam ben yoksam sende yalnızlığa yerini sormam.. hiç yoksam hiç olmadıysam ağlamam, ağlamıycam!
**
hamdolsun..



