23 Şubat 2008 Cumartesi

deliliğe övgü

ben hatırlıyorum.

-ohayn, bu nasıl bir giriş cümlesi oldu böyle.-

küçüktüm, bizim mahallede bi amca vardı, üstü kirli paslı. sakalları karl marx dedeninkinden bile uzun. tırnakları paramparça köpekler ve aşklar'daki amcadakinden bile pis. sürekli aynı güzergahı takip ederdi, orada yürür dururdu. dururdu, bildiğin dururdu. birden bir şey olur yolun tam ortasında oraya çöker kalırdı. gelen geçen bi durma anından pek korkardı.

ben hariç. bilmem neden, pek severdim o amcayı ben. her sabah günaydın derdi çünkü bana. sadece bana da değil hem, yoldan geçen herkese günün her saatine uygun diyecek bir şeyler bulabilirdi. zaten diyeceği şeyler hiç bitmezdi. yol bayağa kalabalık olduğundan dinleyecek kişi de bitmezdi. onun için sorun da değildi böyle küçük şeyler. çünkü o her şeyden, herkesten önce kendine anlatırdı. kendi dinlerdi kimse dinlemese bile.

kendi kendine konuşuyor olması - olaya bu açıdan değil de, şu açıdan bakarsak ; o amca kendini dinliyordu. yalnızca konuşmuyordu! - korkuturdu insanları. deli derlerdi ona. bense, o amcaya bakarak deliliğin güzel bir şey olacağını, olduğunu düşünmüştüm, ilk kez. sonrası da geldi zaten.

ben hatırlıyorum.

ortaokuldaydım. bulunduğum ortam hariç her şey şahaneydi. ortamın rezilliği yalnızlığa iteceğine, çoğul yaptı beni. çünkü ben ilk kez bu kadar sık başvurur olmuştum içimdeki sese, seslere. onları dinledim. bol bol mektup yazdım onlara. ileride bakıp gülüp yırtacağım günlükler tuttum. ceza yeni çıkmıştı o dönem, medcezir şarkısında gel-gitlerimi buldum, ama sonradan anlayacaktım ki o dönem ileride nefret edeceğim ceza'nın yerine o alemden birini koymam gerektiğinde koyacağım sagopa'nın dediği gibi kendime sarılıp donacaktım. öyle oldu nitekim.

15 yaşında hayatı anladığını sanan gerizekalı başlıkları çok ilgimi çekti, kendimi gördüm oralarda bi nevi. aptal aptal konuşuyordum etrafta. böyle bi dünyada normal olmaya çalışmak niyeydi? neye göre kime göreydi? böyle bi dünyada akıllı olmaya çalışacak kadar deli olmadığıma karar vermiştim ki, değişti sonradan bu.

ben hatırlıyorum.

lisedeydim. etrafımda iç dünyalarındaki dengeyi sağlamış, hayattan keyif alan bilge gibi bi dolu adam vardı. yani en azından ben o zamanlar onları öyle görüyordum. sonradan yine bu gözler gönül gözü olup görecekti ki onlar sadece -mış gibi yapıyorlardı. gerçek değillerdi. zaten gözümdeki değerleri de bi anda tepetaklak olmuştu.

sonra günlerden bir gün bi sahafta ''deliliğe övgü''yü buldum ben. konser alanında çocuğunu kaybedip de bulan veli gibi sevindirik oldum bi an. kitabı aldım, ve okudum hemen.

ben hatırlıyorum.

üiversitedeyim. o kitap bi şekilde yine elime geçti. bi kere daha okudum. benden önce okuyan zat-ı muhteremle aynı yerlerini çizdik kitabın. deliyim, ama yalnız değilim dedim, sevindim.

kitaptan...

^^ ve burada size havadan masallar anlattığımı sanmamanız için insanları büyüyüp yetiştikleri, deneyim ile dersler sayesinde bilge olmaya başladıkları zaman göz önünde tutunuz, güzellikleri hemen solar. neşe söner, kuvvet azalır, çekicilik uçar gider, onlar benden uzaklaştıkça hayat gitgide onları terk eder ve sonunda kendine ve başkalarına bir yük olan şu neşesiz ihtiyarlığa erişirler.

çocukta vakitsiz bilgelikten nefret ederim..

delilik, ancak gençliğin hızlı akışını yavaşlatır ve can sıkıcı ihtiyarlığı bizden uzaklaştırır.

stoacılara göre bilge olmak, aklı rehber almaktır. deli olmak ise kendini tutkuların akışına bırakmaktır. halbuki jüpiter hayatın acılarını, kederlerini biraz yumuşatmak için insanlara akıldan çok tutku vermemiş miydi?

gerçekten, bir kadın bilge geçinmeyi aklına koyarsa, o zamana kadar sahip olduğu deliliğine yeni bir delilik eklenmiş olur. kadın da her zaman delidir.

eğer erkekler kadınların her şeyine katlanıyorlarsa, bunu salt onlardan bekledikleri hazzı düşünürek yapmıyorlar mı?

sevgilisinin derisi üzerinde gördüğü bu işareti sevgi ile öpen şu aşık, sevdiceğinin ahtapotunu şehvetle koklayan şu öteki aşık.. bunlar saf delilik değil midir?

şehirleri kuran, devletleri, kanunları, dini, meclisleri, mahkemeleri koruyan bu deliliktir. özetle, nsan hayatının temeli bu deliliktir. saçmasapan fikirlerine göre dünyayı idare eden, odur.

korku ya da utanma yüzünden hiçbir şeye teşebbüs edemeyen bilge mi, yoksa utanması olmadığından teklikeyi hiçbir zaman görmediğinden aklından geçeni pervasızca yapan deli mi ihtiyat sözcüğüne daha layıktır?

yersiz bir bilgeliğe sahip olmak ne kadar delilikse muzır bir bilgelik sahibi olmak da o kadar ihtiyatsızlıktır.

bir deli ile bir bilge arasındaki bütün fark, birincisinin tutkularına, ikincisinin aklına boyun eğmesinden ibarettir.

insanın kendini alkışlamasın sebep, yalnız deliliktir.

deli olmak bahtsız olmaktır, bozulmuşluk, cehalet içinde yaşamaktır. fakat dostlar insan olmaktır bu. doğrusu, doğuşuna aldığı eğitime doğasına uygun olarak yaşayan kimseye neden bahtsız denecek anlamam.

.. o başka insanların yaşamaya başladıkları bir yaşta ölür.

zihinleri hep işkencededir, metinlere ekle yaparlar, değiştirirler, silerler. sildiklerini tekrar yazarlar, tekrar gözden geçirirler. akıl sorarlar, yaptıklarından hiç memnun olmazlar, bi eseri meydana çıkarmak için dokuz on yıl çabalarlar. uykusuzluk, zahmet, çalışmadan sonra uykunun zevkini tatmadan geçirilmiş bu kadar geceden sonra elde ettikleri ödül nedir?

hukukçularla başlayalım.. bunlar kendilerini bilginlerin birincisi sayarlar. gayet iri bir kayayı bir dağın tepesine çıkardıkları kaya dağın tepesine getirilip tekrar aşağı düşünce gene onu durmadan çıkardıkları vakit yani beş-altı yüz kanunu konularıyla ilgili olup olmadıklarına bakmaksızın birbirleriyle karıştırdıkları vakit, yorum üzerine yorum aktarma üstüne aktarma yığdıkları, bilimlerin pek güç bir şey olduğuna halkı inandırdıkları vakit, kendilerine hayran oluş tarzları hiçbir ölümlüde görülmemiştir.

.. ^^

20 Şubat 2008 Çarşamba

falan filan fark

bak canım, bak güzelim, bak bitanem..

normal şartlar altında - yani bu oda sıcaklığının 24 derece olduğu koşullarda 1 atm basınçla yüz göz olduğumuz durumlarda - her şeyin normal olmasını beklersin diğ mi? insansın sen. her şey bok gibi gidiyorken bile bir yandan bunu dilersin.

optimist isen bu senin yaşam felsefen haline gelmiştir. her kötü şeyde bir güzellik aramak. aman tanrım! kulağa ne kadar şahane geliyor. ama kulağa geldiği gibi gelmiyor önüne her zaman. hatta bizzat, bilfiil senin gitmen gerekiyor onun ayağına. neyin mi? normalliğin.

yani bu hayatta normal olmak isteyecek kadar anormalsen..

gülee güleee sanaaa, yoluuun açık olsuuun!

bir de pesimistler için inceleyelim durumu. onlar için bardağın yarısının dolu ya da boş olması önemli değil. ortada bir bardak bile yok ki. ne kötü. bunca var olma çabası içinde aslında var sandığımız şeylerin bile yokluğunu kabullenemeyecek kadar yok olmak..

ya bak şimdi, bir şey diyordum, normal olmak istemek çok normal bir istektir. zira bu koşullar altında yetiştiriliyoruz. yani normal olman gerektiği gözüne sokula sokula. farklılığa yer yok, anlıyor musun beni?

sen farklı olmak istersen, seni bir şekilde toplum alaşağı ediyor ve normal yapıyor. sıradanlaştırıyor. sen farkına varmıyorsun. bu farkına varmadan farklılaşma meselesi de çok farklı bir durum.

hani bilinçli olmak vardır.. bilinç, mutsuzluktur azizim! der bazıları.

ben bir höösst! derim öylelerine, izninizle. yoo hayır, düşüncelerimi açık açık dillendirmek için izin istemiyorum, ama bu bir tür nezaket. hayır ne geliyorsa başımıza zaten bu salak saçması nezaket kurallarından geliyor. incelikler yüzünden inciniyoruz. sonrasında elimizde yalnızca nazik bir gülümseme kalıyor ayıplarımıza yorgan yapıp, yalanlarımızın üzerine örttüğümüz.

bilinçli olmak kötü bir şey değildir. tıpkı farklı olmak gibi. dünyada kaç milyon insan varsa o kadar farklı hayat var, düşünce var, ideal var. bazıları o ide'nin özüne inemiyor bi türlü. daha doğrusu işte bu noktada bilinç giriyor devreye. bilincini denizaltında gezdirmeden, suyun altını görmeden buza çarpmaman imkansız. mümkünsüz.

bir şeylerin farkına varmak, farkına vardığını düşünmek, onun üzerine gitmek, onunla ilgili yığınla şey okumak, onun karşısındaki kurum- kuruluş- durumları araştırmak, tartışmak, o farkına vardığını yaşatmak, benimsediğin görüşü kendinde yansıtmak...

bunlar mühim şeyler.

hayat çok mühim diğ mi rıza?

yani, amaan bugün de yaşadık! diyip geçemeyecek, orada kala kalacak kadar mühim diğ mi rıza?

hele bir gün, bir sabah uyandığında artık bir şeylere inanmanın hiçbir şeye yetmediğini kavradığın gün. la biz böyle mi konuşmuştuk atalarımızla dost meclislerinde? hani her sabah yeni bir gün olacaktı da bütün kötülükleri götürecekti? hani sabah olaydı da hayır da peşi sıra geleydi? hı?

rızacım, bildiğin şeylerin yalan çıkması da en az o konu hakkında hiçbir şey bilmemek kadar kötü. söylemiş miydim hiç?

düşünsene, canını dişine takarak inandığın, artık kendinle bağdaştırdığın şey aslında sen değil. ya da sen o değilsin. ya da ikiniz de aslında bi şey değilsiniz. bak beterin beteri var.

bence de. bilmukabele.

17 Şubat 2008 Pazar

sevgili fideL..

bir yaz günüydü..

yani; ben seni sevdiğim zaman yağmurlar yağmazdı bu şehre, belki bak ben sana aşık olduğumda daha doğrusu sana aşık olduğu idrak ettiğimde.. ama dur, yine sonbahar değildi. kıştı. ne yapsan olmuyor yani gözüm. gözüm demişken, duman avcısıydım ben. sadece bundan olacak sende sigarayı günde üç pakate çıkartacak kadar yoğun bir acı ve özlem bırakamadım. olsun gözüm olsun..

yine bir yaz günüydü..

henüz medeni kanun tarafından küçük kabul edilen bana ''evlenme yolu ile ergin kılınma'' anlamına gelecek bir teklifte bulunduğunda anlamıştım, sen hayatı ciddiye almazsın.. oysa ben bir gece için o gelinlik denen şeye dünya para vermeyi kabul edemeyip içime sindiremezken, sadece o gece düşünmüştüm ilk kez nasıl bir şey olurdu acaba diye. sonradan yine vazgeçtim tabi.. zaten olay mahali de pek gelinlik giymeye uygun bir mahal değildi zira adını aldığın fideL amcanın önünde dünya evine girecek, o senin şahidin olurken, chavez de bana destek çıkacaktı. iç ve dış temsilciliklerde kutlanacaktı kısaca bu gün. sen ''ünlü biriyle birlikte olabilir misin?'' diye sorduğunda ben ''hayııır'' diyecek, soruyu değiştirerek ''ya seninleyken ünlü olursa?'' diye sorduğunda ''hicaz makamından beraber yürüdük biz bu yolları şarkısına girer ve kameralara el sallarım'' diyecektim, sonra birden belki dörtlü okey çevirir ya da ben fideL'i tanıdığımdan beri içimde doğan o önlenemez 'bir el tavla atma' düşüncesine- isteğine yenik düşer hiç bilmediğim ve oynamadığım halde o gün fidel'le tavla oynardım.

dedim ya, sen hayatı ciddiye alan yaşadıkça gerçekçi olan bir adamdın.. bense, mülteci isteklerinden hiç kopmayan, yaşadıkça ayakları yere basan bir romantik oluyordum..

tanıştığımız yer itibariyle sesini bülbülleri susturup dinleme imkanım olmadı. ardından ''oysa ellerin, benim en sevdiğim çiçeklerimdi..'' ağıdı yakılan ellerini tutamadım. nah böyle karşıma alıp refleks haline gelmiş gözkırpmalarını bir an bile kaçırmamak için karşımdakinin gözlerini, gözlerimi kapatmamaya çalışmam da hiç olmadı.

uzanıp ankara'nın kene tehlikesi altındaki parklarından birine gözümü açtığımda ''bir pazar günü parktaydım, çimlerin kokusunda başka bir yerde uyandım..'' diyemedim yanımda sevdiceğimle. bu sevdicek muhabbeti de ayrı konu. sen yine bu konulara nasıl geldiğimizi bilmezsin. oysa ben anı yaşayan bir romantik olarak her anı planlarım. çelişkili bir düzlem değil mi? ''carpe diem'' diye bağıran ölü ozanlar derneği çocukları gibi başlar, neil gibi bitiririm ben günümü, gecemi, hayatımı. ''hayatta tek amacı ekşisözlük yazarı olmak'' olan ben, hiçbir zaman gelecekle ilgili beklentiye girerken bu kadar elindekiyle yetinen biri olamadım malesef.. osmanlı'daki batı hayranlığı gibi o dönem ekşi hayranı olduğum doğrudur, evet. işte bu sebeple ''sevdicek'' benim için hayati bir öneme sahip.

çünkü ben yaşıtlarının tanımadıkları- sevmedikleri adamlara ''aşkım, sevgilim, bitanem, bebeğim, canım ...'' dedikleri ve buna karşı tarafı dahası kendilerini inandırabildikleri bir masala inanmayan, böyle büyüyen, içindeki boşluğu -lanet olsun adamım!- başka şeylerle doldurmaya çalışırken bir yandan hep eksik kalan biriyim..

sen belki hayatında en sevdiğin kıza bile ''o benim sevdiceğim değildi'' derken, ben ezginin günlüğü'nün dediği gibi ''terliklerimle koşsam sana, sonunda aşkı bulmuş gibi..'' diyordum sana. sen duymadın. benim yüzüm hep sana dönüktü. seninse duvarların vardı. sen o duvarlardan küçük birer çatlak açardın ''elllerin''le. ben sana o deliklerden çiçekler, kediler, çaylar, çikolatalar, ketçaplı cipsler, afişler, bildiriler, kitaplar yolluyordum. sonra çay demliyordum geceleri, sırf sen birkaç kelime daha et diye. sen ölüm orucu diyordun, ben yemek pişiriyordum sana. haktan emekten özgürlükten eşitlikten söz ediyordun durmadan, ben hayatımda ilk kez bir adamın hangi yemekleri sevdiğini aklımda tutmaya çalışıyordum. bazen sen ''bugün direnişin ilk günü'' diyordun, ben sabahtan beri içimde kendime karşı verdiğim bütün sözleri bütün canlı bombaları yıkarak, çiğneyerek sana direnemiyordum.

chavez referandumu kaybediyordu, sen ''diktatörlüğe doğru koşuyordu'' diyordun hafif sırıtarak, bense ''almanya yenilince biz de yenilmiş sayıldık'' diyordum içimden. şahidim yenilmişti benim. o gün anlıyordum yenildiğimi.

ben seni hiç güç gösterilecek biri olarak algılamadığımdan, algılayamadığımdan belki, karşında ağlayabiliyordum bu kadar rahat. sen hala diktatörlük diyordun, küba devrimi diyordun, fideL'in ölümünden söz ediyordun ilk kez.. ben bir kere daha ağlıyordum. sen görmüyordun.

yorganın kadar yakındım ben sana. ama sen hep ona sarılırdın. bütün gün olanları anlatmak için çıldırır, bir sıraya koyana kadar delirir, psikiyatristimden bana elektrik vermesini ister öyle hazır olurdum karşına çıkmaya. sen 80'lerdeki işkenceleri anlatırdın yüzün gölgeli. kendi beyfendilik il sınırların içinde söveyazardın. -yazardın çünkü ben vardım. küfür etmezdin yanımda. sen benim, senin hayatında ettiğinden çok daha fazla küfrettiğimden habersizdin. sen yurttan ve dünyadan haberleri izlerken, ben üçüncü sayfa haberi olma konusunda emin adımlarla ilerliyordum. senin adımların anca eylem günlerinde sertleşiyordu. yumrukların, ve sesin. seni orada tanısam bu naifliğe inanmaz rol yapıyor derdim. ni(e)tekim, ben iyi kız rolü yapmazdım. tamam, evet, küfür kötü, kaka, cıs, pis, e-ee! ama gerçek. tamam bir kıza da bir erkeğe de yakışmıyor ama durum bu.

dedim ya, seninle konuşmak için yaşar olmuştum. tek amacı ekşi sözlük yazarı olmak isteyen o kız, ilk kez gelecekle ilgili hayallerini sınırlayabilir olmuştu. ''o''. bu kadar, the end, finito.

senin hep işin vardı ama, senin ilgini çekecek konu bulmak değildi zor olan, o konuda konuşmanı sağlamak, bunu devam ettirebilmekti.. senin savunma mekanizmaların vardı, çok güçlü. ben sadece yeri geldiğinde selpak fillerinden çok daha emici olabilen yastığıma sığınabilirdim. senin duvarların vardı fideL. birilerini o duvarların gerisine aldığında onu unutma gücün. mapusluk gibi. ben hasretinden prangalar eskitirken, sen gelecek günlere yatırım yapardın vadeli mevzuatta.allah'ım, ne büyük şans.. birini istediğinde unutabilme gücü! bi kere bi insan unutabilme gücüne sahip olabilirse, ayağa kalkıp yeniden başlama gücüne de sahip demektir. bu güç ise amerika'nın elinde bulundurduğu supııırgüçten çok daha fazlasıdır.

tanıştığımız yerde ''kadınların güç merakı'' dye bir başlık vardı. gayet feminist bir yazı döşemiştim ben oraya. sen severdin benim yazdıklarımı. hep yaz derdin hatta. belki sen.. dur, bir itirafta bulunayım kendime bile yeni yeni edebildiğim, sen bana değil de o yazılara aşıktın belki de. aşk? aa, pardon.. bu çok büyülü, fazla.. sevdin diyelim.bi kıpırtı, titreşim, gıcıklanma. neyse, güç, kadınlar için önemlidir. kendi iç dengesine ulaşmış, enel hak demeyi saniyelerle kaçırmış bir erkek çocuğunu kolay kolay bırakmaz kadınlar. aşık olduklarının o adam olduğunu sanırlar ama değil tabi. güçtür orada aşkın öznesi. ama bazı kadınlar vardır, birini olduğu gibi kabul etmeye hazır. hazırlıktan öte, ''razı''.

kadının da tek derdi ''olduğu gibi kabul edilmek''tir aslında, özünde.-iyi insandır hepsi-.

ayrı yazılması gereken de'lerin, ki'lerin bitişik olması..manevi huzur ve tatminle maddi huzursuzluğun yok olması.. senden farklı türde müzikler dinliyor olması..senin için önemli olan şeyleri önemsemiyor - öğrenmeye çalışmıyor- öğrendiğini aklında tutma çabasına girmiyor ya da ya da ya da beeelki de en basiti hapşurduğunda ''çok yaşa'' demiyor olması..

böyle şeyler olur.. ilk başta olmasa bile sonunda mutlak suretle olur. bugün, ''bu adamla bir ömür geçirebilirim'' dersen, yarın '' ben mi demişim bunu, peeh.. dün dündür bugün bugündür!'' dersin, sıyrılırsın işin içinden. bu kadar basit. ama asla bu kadar basit olmaz. ama olmaz işte bazen.

yarın da dünkü gibi düşünüyorsundur.. yani gün kavramın bitmiştir. güne aynı adamın adıyla başlayıp, gece gözlerini kapatırken aynı adamın adı ağzındadır. hele o adam ''bütün işlerine allah'ın adıyla başla''maktan çok uzak bir adamsa.. mülteci isteklerimi başlatan o ''küba'da evlenelim'' şeysinden sonra yurdanur ve mehmet gibi diye düşünmüştüm.. ama içimden.

işkence diyoruz, insan hakları diyoruz, anayasa ve hatta aihs'de yasaklanmış diyoruz. ama yine ''paşa'' paşa bu sivil işkencecilere temsil oluyoruz.. hissettiğin her şeyi içinde tutmak - zorunda kalmak- şakanın altında yatan gerçeği görmek istemeyen gözlere sokmaya çalışmak, becerememek, ve devam edecek gücü kendinde bulamamak.

bazen 5. sınıftan itibaren tanrı'nın olmadığına inanan o adam gibi, 5 vakit namazını kılmasa da tanrı'nın 5 yıldızlı pekiyili karne vereceğini düşünen kadın da ismail yk gibi değil de aslı gibi sorabiliyor yukarıya kaldırıp , çaresiz , başını ''nerdesin?''..

keane diyor ya, ''god, i wish you could see me now'' diye.. öyle işte. kadın ve adamı tanıştıran tanrı, sonrasında nerede?

şimdilerde ''bana bitmeyen bir tek şey söyle, söyle sonsuza inanayım..'' diyor feridun ağbi, söyle ki inanayım ben de o'na.

yazının başından beri sen - ben - o üçgeninde gidip geldiğimin farkına vardığım şu satırlarda anladım ki, sen-ben olmaktan ''biz'' olmaya vakit bulamamışız. senli benli olmak güzel şey vesselam, ama bi seviye üste çıkamayınca bazen can yakıyor..

''biz'' olamayanlarına arasına bir ''o'' mutlaka girermiş, ben bunu gördüm. test ettik ya işte birlikte. yazının başında şey demiştim, ııı, dur, şeey, keem küüüm , hıh , ''sen yaşadıkça gerçekçi olan bir adam, ben mülteci istekleri olan romantik kadın..''

sen benim yazılarımı seven adam. beni değil.

sana ''seni seviyorum fideL'' diyorum, boynunda böcekler oluyor mu?

efendim?

başka sorum yok hakim bey.. sanık sizindir.

zaten hiç benim olmadı.

olamadı.