gidip yalvardım gece gece yine. bu sefer sonuç aldım. kitaplarımı, cdlerimi, kutularımı, yazdıklarımı, kendimi ve birkaç parça eşyamı alıp yanına taşındım. şaşırtıcı derecede iyiyiz ve bu beni çok korkutuyor. çünkü biz hiç ''şaşırtıcı derecede iyi'' olmadık iki gün üst üste.. evin penceresinden bakıyorum dışarı, bi sürü kartondan yer yatağı. bir evdeki en gereksiz şeylerin nevresim takımı ve perde olduğunu o an gözardı ederek perdeyi kapatıyorum, özenerek serdiğim temiz çarşaflara bakarak. mutfağa gidiyorum, küçük dolaptan çıkarttığım yemeği ocağa koyuyorum. ''ben yemeyeceğim'' diyor bir yandan dolapta bir şeyler ararken. aradığı şey her ne ise bulamıyor. yanımda sigara içmemesinin verdiği sinir, aradığı şey her ne ise onu bulamamasıyla artıyor. odasına gidiyor hızlı adımlarla. sinirden yemeği ocaktan alıp çöpe boşaltmak istiyorum. yapamıyorum. dolaba geri koyuyorum. birbirimizden habersiz birkaç saat geçiriyoruz ayrı odalarda. odasını dumanaltına çevirmiş kitap okuduğundan, okuduklarını bir taraflara not aldığından eminim. en azından evde diye içim rahat. hiçbiri uzun sürmeyen yığınla şey yapıyorum buarada. saate bakıyorum, ikiyi geçmiş. çıkıyor odasından. heyecanlanıyorum. ''dışarı çıkalım mı?'' diye soruyor. nasılsa olsa o gelmeden uyuyamayacağım enazından o'nun yanında olurum diye ''tamam'' diyorum bir an. bir an bunları düşünerek. yolüstü çorbacılarından birine giriyoruz. o çorba içiyor, ben o'na bakıyorum. kalkalım diyor, kalkıyoruz. benim nafile çabalarım dışında hiç konuşmuyoruz. sabah sabah açık bakkal arıyoruz sokaklarda. bulmak için epey yürümemiz gerekiyor, nihayetinde buluyoruz da. ben kendime sakız alıyorum, o da bira ve sigara. birden dolapta aradığı şeyin bira olduğunu fark ediyorum, bana da içip içmeyeceğimi sorarken. teşekkür ediyorum tüm şirinliğimle. fark etmiyor bile. bozuluyorum. bakkal içerideki havayı biraz olsun soğutan ama biralardan elde edilecek maksimum faydayı düşüren o açık buzdolabı kapağına ve göz ucuyla da ''kapat şunu artık'' dercesine o'na bakıyor. şirinliğin bile fayda etmediğini anladığımdan hafif telaşlı hafif sinirli ''hadi'' diyorum. anlamıyor bile neden ''hadi'' dediğimi, sigaraya bir an önce sarılmak için hızla kapatıyor dolabı. parayı uzatıyor, çıkıyoruz. yolda birkaç kez elini tutmak gibi başarısız darbe girişimlerim oluyor. ''bütün darbeciler yargılanmalı'' der gibi bakıyor gözleri, korkuyorum. sigarayı içisini izliyorum. elimi o sigarayı tuttuğu gibi tutmayalı ne kadar zaman olduğunu hesap etmeye çalışıyorum. gözlerim dumandan değil hatırlayamamaktan yaşarıyor. evimiz deniz kenarında. yolda banklar, banklarda oraya pineklenmiş, elleri gazete kağıdıyla pislenmiş adamlar var. yürürken babanın bir arkadaşıyla karşılaşılır da o yanağına doğru elini uzatır ya, sen babanın elini tutar o'nun bacağının arkasına saklanırsın hani. o an baba bir kez daha devleşir. öyle bakıyorum işte gözlerine koluna ahtapot gibi sarılırken. gözlerinde babamın ''korkma'' diyen şefkatli bakışlarını arıyorum. gözlerim ceplerindeki sigara paketini arayan ellerine takılıyor. korktuğumu anlamamış olacak ki ''oturalım mı şuraya?'' diye soruyor çoktan oturmuşken. sigara pakedini çıkarıp banka koyuyor. zorla yeşilaycı olmadığımı düşünüyorum. derin bir nefes alırken sigarasından bir yandan da dumanı izlediği denize savuruyor. denizin eskiden bana ne kadar çok şey ifade ettiğini düşünmek istemiyorum. hayır. denizi izleyişini izliyorum kısa nefes alışlarla, bir yandan da niye evde kalıp anayasal metinleri incelemek yerine şu lanet olasıca sigara pakedini incelemeyi, kanunların ruhu'nu fransızca haliyle okumak yerine bu adama fransız kalmaya tercih etmediğimi sorguluyorum. bir yandan da o'nunla yeniden izlemeyi hayal ettiğim filmlerden sahneler seçiyorum, bekliyorum şimdi kolunu omzuma atmasını. atmıyor. eskisi gibi korkutmuyor yan bankta oturan adamlar. şuan o'nun öyle suskun oturuyor oluşu beni daha çok korkutuyor, sanki birazdan ağzını açacak da kuzuların sessizliğini bozmak için '' topla pılını pırtını siltir ol git '' diyecek gibi. oraya buraya yığdığımız kitapların aksine valizim hep topludur benim zaten. valizi düşündükçe sıkılıyor içim, sıkılıyorum hayatımızın bu dağınıklığından. biraraya gelsek bile bir türlü ''biz'' olamamamızdan. bayramdan bayrama açtığım ağzımı yeniden açacakken '' eve gidelim mi? '' diyor. ''peki'' diyorum. her zamanki 'peki'lerimden değil bu. gel dediğine göre git demeyecekti. en azından bir gece daha.. en azından bir gece daha yanında yatabileceğim. birkaç zorlama konuşma sonrası eve geliyoruz. bir şey demeyeceğini bildiğim için odaya geçiyorum. birkaç şarkı ayarlıyorum bilgisayardan. bir de çay koyuyorum. nerden baksan o'nu tanıdığım günden beri hiçbir gecem çaysız geçmedi. sormuyorum bile çay isteyip istemediğini. kendime dolduruyorum bir kupa, bakmıyorum bile odasının lambası yanıyor mu. bülent tanör'ü hasretle anarken ''akademisyen çocuğu olmak'' başlığına bakıyorum. hem çocuk hem kariyer yapamayacağımı anlıyorum bir kez daha. bunun için o'na çocuk sevmediği için şükrediyorum. elime yerde bulduğum ve daha önce belki de otuz kez okuduğum bir kitabı alıp çayımı içiyorum. çayı da kitabı da yere bırakıp kendime yer yapıyorum koltukta. sedat'ı görüyorum. kalabalık bir evdeyiz. duvarlarda che'nin, mahir'in resimleri var. kapının önüne boy boy dizilmiş siyah botlar, askılığa asılmış yeşil ceketler. içeriden kadın sesleri geliyor, yalnız olmadığıma seviniyorum. bir yandan da sedat'a güvendiğim için sorgulamıyorum bulunduğumuz yeri. çocuklar çok kibar. yadırgayan bakışlarımı anlayışlı ve misafirperver bakışlarla karşılıyorlar. mutfağa gidip kızkardeşlere (feminist doktrinde yoldaş demek; hahaha) bakıyorum. yemek yapıyoruz biraz. memleket meselelerinden saçımın rengine geliyoruz, soğan kabuğu diyorum, gülüşüyoruz. içeri döndüğümüzde sedat'ı bulamıyorum. birden kendimi eskisi kadar güvende hissetmediğimi fark ediyorum. kızlardan biri bir çekmece gösteriyor, açıyorum. çekmece ağzına kadar benim takılarım ve fularlarımla dolu. içlerinden çok sevdiklerimi almaya çalışıyorum, alamıyorum. tekrar içeri gittiğimde az önce sedat'ın oturduğu koltukta o'nu ve bir kızı buluyorum. bir de yer yatağı var yerde. hemen koltuğun yanında. kapı önündeki botlara takılıyor ayağım ama bu bile hızımı kesmeye yetmiyor, evden kaçar gibi çıkıyorum. sedat bekliyor kapının önünde. ''aynı anda iki kişi sevilmez benan'' diyor bana. canım acıyor. beni çaldıkları barın önündeki masalara oturtuyor, garson çocuk rakı getiriyor. sedat'ın birkaç arkadaşı daha gelip oturuyor masaya. ''biz partiliyken'' diye başlıyor çocuk, susmuyor. ''hayatta mutluluklar'' dileyip kalkıp gitmek istiyorum. sedat kolumu tutuyor. daha öğreneceklerim bitmemiş.. ''sen aslında hiçbir şey bilmiyorsun'' diye devam ediyor çocuk. ''bir bok olmaya çalışırken, hiçbir şey olamayanlardansın..'' kulağımı kapatıyorum. peşinde dolaşan aklımın niye yer yatağında olduğunu merak ediyorum. sedat gitmeme izin verse o küçük odaya, soğumuş çayıma ve artık satırlarını ezberlediğim kitabıma döneceğim. ve tabi yalan hayatıma. çocuk biraz daha konuşuyor, artık dinlemiyorum o'nu. biraz daha konuşursa zamanı gelince sedat'ın beni evime yollayacağına inanıyorum. öyle de oluyor. evime geliyorum tekrar. odama. şarkı listesindeki şarkılar bitmiş, çay buz gibi olmuş, kitabın sayfası karışmış. odadan dışarı çıkıyorum, su içmek için. içim yanıyor. uyandırmadığına, yatağa gidip yatmamı söylemediğine göre hiç gelmedi odaya demek ki. canım acıyor. o yer yatağını gördüğümdeki gibi. odasının lambası hala açık. kapıyı çalmadan giriyorum içeriye. bakmıyor bile yüzüme. sigara içmeye ve yazmaya devam ediyor. kapıyı kapatıp gidiyorum, belki onu bile fark etmiyor. saate bakmak geliyor aklıma. 05.47. sahi, 47 bizim için de önemli bir sayı mı? elime bir kağıt alıp bir şeyler çiziyorum. bir ev, bir bisiklet, bir kedi, bir o, bir ben. her şeyimiz var. o kağıtta olan her şey. peki onları çizdiğimiz zamanki kadar mutlu ve ''biz'' miyiz?
- ben bülbülüm.
- niye?
- çünkü erkekleri çok sadık. çiftleşebilmek için değişik tonlarda kullandığı sesini çiftleştikten sonra daha az kullanmaya başlıyormuş.
- bu iyi mi kötü mü?
- sadık olması iyi. zaten normal bir erkekle evlensem de aynı şey olacak.
- ben evlenirsem o'nu baştacı yaparım.
- (:
kağıdı elimden olduğu yere bırakıp yatağa gidiyorum. benimle birlikte hayaller de sakat bir yere gitmeye başlıyor. ne kadar zaman geçti, saat kaç oldu bilmiyorum. gözümü açıyorum, yanımda o. ne büyük bir huzurmuş meğer başımı her çevirdiğimde seni görmek diyorum içimden, rot gibi. sanki yüksek sesle söylemişim gibi uyanıyor hemen. japon gibi kısıyor gözlerini, gülüyor sabahtan beri ilk defa. bütün suskunluklarını silecek uzuuun bir yazı yazıyor yüzüme elleriyle, noktayı da sıcak bir öpücükle koyuyor ve sarılıyor bana uykuya dalarken. bitiyor işte günboyu olan her şey, doluyor geçmişteki tüm kayıp zamanlar. ben gece sürekli uyanıyorum, yanımda o olmuyor. tekrar uyuyorum, sil baştan aynı rüya. elimi kolumu bir yere çarpıyorum, uyanıyorum. kaldığım yerden devam ediyor rüya. ben kendime yine aynı masalları anlatıyorum, o beni yine 2 gün mutlu ediyor, üçüncü gün sil baştan aynı şeyler. ^^benim en başından beri istediğim tek şey yanımda öylece yatsın. konuşmasak da olur. hatta konuşup ''büyü''yü bozmaya gerek yok. arada gerçekten inanmak için gözlerimi açsam ve orada olduğunu görsem yeter. bir de elini saçımın arasında gezdirse daha ne isterim ki? hayattan daha başka bir şey istemeye yüzüm olabilir mi? isterse elleri boynumdayken şarkı bile mırıldanırım. bu bile çok sürmez, şarkı konusunda tartışmaya başlarız. o bile güzel gelir işte. ama o gelmez.. ben uyurken hep bunları düşünüyorum. geçmişteki, şimdideki ve gelecekteki konuşmalarımızı. ben artık o'nun benimle kordon'da elele yürümek gibi bir hayali olduğunu biliyorum. sırf ben sevdiğim için birgün bir kedi alıp ona istediğimiz kadar ad koyabileceğimizi, defne ve deniz gibi mapusa düşüp mor olmayan ama kırmızı ve mavi de olmayan bir bisikletle o hapisten kaçabileceğimizi, deniz kenarında bir evin bahçesinde domates yetiştirebileceğimizi, dışarıdan pizza söyleyebileceğimizi, o'nun duvarlarıyla değil evin duvarlarıyla ayrılmış odalarda yaşayıp sonunda başımı göğsüne koyarak uyuyabileceğimizi biliyorum. en azından o günlerde bana korkmadan ''anne'' diyebilirsin. ya da ''sen beni sevmiyo musun?''ları belki sevgi gösterisi olarak kullanabilirsin. belki o zaman ''hayatımın kadını ve o'nun doğrudan üretimi'' dediğin kadınların yanına beni ve nurtopu gibi 28.2 mm'lik çatlak fliküler kistimi de eklersin. sonsuzluk ve bir gün sadece bir film olarak kalır senin hayatında, vega'dan bir gün mutlaka da benim için bir şarkı. belki o zaman şehre gerçekten bir film gelir ve mevsim ilk defa bizim oralarınki gibi olur. ^^
sepetli mavi bisiklet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sepetli mavi bisiklet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
28 Temmuz 2008 Pazartesi
bir gün mutlaka
yayında ve yapımda emeği geçenler
beni sevdin,
bütün kadınların kafası karışıktır,
bütün terazi burcu erkekleri dengesizdir,
fideL,
sepetli mavi bisiklet,
sonsuzluk ve bir gün,
üstün norm aşkın dal
huzur -veren erkek- mucize arzusu.
mucize arzusu.
küçük bahçende birlikte domates yetiştirebildiğin,
kedi besleyebildiğin,
sonsuz , mahvolmuş , güneşli gün yalanlarıyla avunmuş bir halde çıplak ayak sesi mutfaktan duyduğun,
içiçe geçmiş matruşkalar gibi , yağmurda başını omzuna koyarak yürüyebildiğin,
rockncoke yerine barışarock'a gidebildiğin,
en sevdiğin grup konsere geldiğinde şarkılarını birlikte bağırabildğin,
dünya'nın öbür ucuna gitmen gerekse bile seninle geleceğinden emin olduğun,
kafanı her çevirdiğinde onun orada olduğunu ve güldüğünü bildiğin,
hugo chavez'in referandumu kaybetme nedenlerini tartışabildiğin,
kendi söylediklerine bile inanmıyorken , ''sen söylersen inanırım'' diyebilecek kadar güvendiğin,
sabahtan akşama kadar siyaset konuşabildiğin,
saat kaç? diye sorduğunda sana cevap verebilecek kadar her an'ını verdiğin,
kaybolduğunda o fişeği patlatmadan seni bulacağından emin olduğun,
her gün deniz havasını içine çektiğin,
fransızca konuşabildiğin,
yedi yirmi dört dans edebildiğin,
rakı masasına meze hazırlayabildiğin,
hapşurduğunda ''benimle yaşa'' diyebileceğin ve bunu duyabileceğin,
sallanan koltuklarda sürekli kitap okuyabildiğin,
okuduğun yerlerin çizdiği altlarını paylaşabildiğin,
mutfakta zaman geçirmeyi yemek yemek olarak anlamadığı için birlikte yemek yapabildiğin,
yanında rahatça küfredebildiğin
aradan yüzyıl da geçmiş olsa yokluğunda özleyebildiğin,
televizyonu, bilgisayarı ve telefonları hayatından çıkartabileceğin,
ileride bir gün okuduğun ve altını çizdiğin o kitapları sahaf dükkanında satabileceğin,
kahve yerine çay içebildiğin,
yağmurlu bir pazar sabahı evden hiç çıkmadan tüm gün polar battaniyenin altında film izleyebileceğin,
arkadaşlarını ağırlayabileceğin,
bir pazar günü akşamı babandan kalma plaklar eşliğinde şarap içebileceğin,
bilgisayardaki ''fotoğraflarım'' klasörüne rağmen geniş bir fotoğraf albümü arşivi yapabileceğin,
senin fotojeniksizliğini -oneki?- kapatacağı için yanında bol bol gülümseyeceğin,
profesyonel fotoğraf makinanın taksidini beraber ödeyebileceğin,
mızıka çalabildiğin,
salıncakta sallanırken ateşböceklerini görebildiğin,
kızıldereli inançlarını yaşatabildiğin,
papatya toplayabildiğin,
kitabını yazabileceğim,
takvim yapraklarından doğmayacak çocuklarına isim seçebileceğin,
söz konusu kadın hakları olduğunda senden daha feminist olduğunu kestirebildiğin,
saçlarıyla rahatlıkla oynayabildiğin,
kurduğun ve kuracağın bütün ''meli- malı'' cümlelerini dilek ve gereklilik kipinden sıyarabildiğin,
uzakları yakın kılabileceğim,
mektup yazabildiğin,
ahmed arif, ran, muhsin ünlü dizelerinde kaybolabileceğin,
dizine başını düşürmüş uyurken , rahatça şarkı söyleyebildiğin,
yüzüne her bakışında o ilk günün heyecanını - acemiliğini - telaşını - mutluluğunu - özelliğini görebildiğin,
özgür bir dünya'da ellerinden tutarak başka şeyler için mücadele edebildiğin..
mucize arzusu.
yayında ve yapımda emeği geçenler
beni sevdin,
bütün kadınların kafası karışıktır,
deliliğe övgü,
devrim,
fransızca,
kaybolursam şarkı söyle,
mızıka,
sepetli mavi bisiklet,
sonsuzluk ve bir gün
22 Haziran 2008 Pazar
cengiz çal, çeektiiir git.
bisiklete binmeyi ve mızıka çalmayı öğrenmeliyim.
-eğer motor beceri dedikleri şey hakikaten unutulmuyorsa, birkaç denemeden sonra başarabilirim, inanıyorum.-
-eğer motor beceri dedikleri şey hakikaten unutulmuyorsa, birkaç denemeden sonra başarabilirim, inanıyorum.-
yayında ve yapımda emeği geçenler
eften püften,
mızıka,
sepetli mavi bisiklet
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)