beni sevdin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
beni sevdin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Ağustos 2008 Salı

''biz''i üzen neyse; burada bitti!

hamiş: bu yazı 12 ağustos 2008 itibariyle yayınlanacaktı. bazı nedenlerden dolayı yayınlanamadı. 12 ağustos akşamından sonra hiçbir şey yazılmadı. ''her şey tek bir soruyla bitti'' bölümüne kadar olan yerler 10-11-12 ağustos'ta yazılmıştı, kalan bölümler gün itibariyle yazıldı. (1 eylül 2008) 12 ağustos'ta başlandığı için yazılmaya yayınlanma tarihi de öyle gözüküyor. -bunlar hep kendime not..-

yurdanur'luktan sıyrılıp yeniden ''ben'' olarak konuşmaya başlamamızın birinci ayı hürmetine..

**
Yurdanur: Bir gün bir ıssız adaya düşsen yanına şey ne alırdın?
Mehmet: Iııı...Seni...Seni.. Bir de seeni (Güler)

Yurdanur: Yazıcak bir şeyler, yiyecek bir şeylar almaz mıydın yanına? (Mehmet'in yanına oturur.)
Mehmet: E sen zaten geliyorsun ya pişirirsin üç beş bir şey... Peki sen ne götürücen ıssız adaya?

Yurdanur: (Güler) E sen zaten benle geliyorsun ya. Seni, seni, seniii (yine güler) Issız ada ıssız ada olmaktan çıktı. (Elindeki balonlarla oynarken balonlar elinden kayar ve uçar Mehmetle yakalamaya çalışırlar ama başaramazlar. Ayağa kalkıp yükselen balonu izleyip el sallarlar.)

ıssız bir adaya düşersem yanıma üç şey olarak seni alırım. senin gelip gelmek istememen önem teşkil etmiyor şu aşamada. sen sana böyle bir soru sorulmasına bile izin vermeyeceğin ve cevaplar arasında yer almayacağımı adım gibi bildiğim için sormuyorum sana ne alırdın diye. yiyecek içecek bir sürü şey alırdın, milyonlarca kitap alırdın, kağıt kalem bir sürü. musukiyle ilgili bir şeyler de alabilirdin. bu ikisinden emin değilim. neyse.. böylece benim ihtiyacım olan ''her şey'' o adaya gelmiş olacak. e sen de paylaşımcı bir insansın, sonuçta koca adada yalnızız. -yaşasın halkların kardeşliği canım- ben de nemalanabilirim herhalde getirdiklerinden.

dünya'da artık ıssız bir yer yok. johhny depp gibi bir ada da alamayacağımıza göre.. biz hep mecburuz bu kalabalıklara. etrafımızı saran kuru kalabalıklara. duvarlarımıza yazdığımız laf kalabalıklarına. içimizdeki etrafı çoktan sarılmış yalnızlıklara muhtaç olduğumuz gibi muhtacız o insanlara. ben seni tanıdığımdan beri dünya sadece sen varken dönüyor. senin etrafında. kendi çapımdaki -ki böyle bakınca bayağa geniş oluyor çapı- o dünya'ya kimseyi sokmadım senden başka. yurdanur diyordu ya hani mehmet'e ''sen girince şu kapıdan saray olur tek göz oda'' diye. sen varken güzel her şey. ettiğimiz onca kavgaya rağmen. birbirimize hala söylemediğimiz onlarca şeye rağmen. hala kurabildiğin o ''gereklilik kip''lerine rağmen. bütün rağmen'lere, keşke'lere ve ama'lara rağmen.

içinde karavan olduğu için ya da dünya'yı turlama planları olduğu için değil sen olduğun için istiyordum ben o dünya gezmelerini. tamam kabul ediyorum, bunu bisiklet yerine karavanla yapacak olmamız da bu kadar heveslenmemde önemli bir faktör ama içinde senin geçtiğin cümleler kadar heyecanlandırmıyor hiçbir şey beni. yolun müsait bi yerinde karavanı temizlemek, küçücük mutfağımsı yerde yemeyeceğini bile bile yemek yapmak -hizmetçi değilim evet-, dünya'nın hiç bilmediğimiz bir yerinde senin sigara ve bira alamayışlarınla eğlenmek, küçük sandalyelerin üstünde güneşlenmek, o zamana kadar alışıp seveceğim için kafama kınayı senin yakman için seni ikna etmeye çalışmak, metallica yerine dinlenebilecek başka gruplar bulmak, yol boyu aptal saptal şeyler için kavga etmek sonra ''bozum, boz yok kafanı kırarım'' şeklinde cümlelerle barışmak, olayı kadere kısmete bağlayıp uzun uzun susmak, sonra senin sıkıldığını anladığım an hep yapmak istediğim ama bir türlü cesaret edemediğim otostop için yeterli cesareti bulup gitmek.. bak bunları hayal etmek bile güzel. çünkü tüm bunların öznesi sensin.

biz hiç yalnız kalamıyoruz bile.. senin baban, benim annem, erkan, tuğrul, firuz (oh), çakal tkpliler -öhüm-, ttku'nun dediği gibi beni hep aramaması gereken zamanda arayan adamlar, senin yanında yer yatağında bile olsa yatan başka kadınlar, aptal bi fransızca kursu, çaldığı zaman susmak bilmeyen telefonlar, mideden gelen seslerle gidilen yemekler, zor durumda kalınca verilen molalar, gitmeye yakın kapatılan pıleylistler, her daim hissedilen ayak sesleri ve daha bir sürü şey. istediğim tek şey senin de benim seni düşündüğüm, özlediğim ve sevdiğim kadar değil ama beni düşündüğünü, özlediğini ve sevdiğini bilmek. iki cevap arası kırkbeş saate çıktığında haliyle her şey yerle bir oluyor. kimsenin sesiyle bölünmeyecek, gitme korkusundan uzak, kaybetme endişesinin adının bile anılmadığı, senin benim söylediklerimle ilgilendiğin, benim aklımdan bir saniyeliğine bile olsa aldatılmayı ve aldatmayı çıkarabildiğim bir konuşma.. dünya'yı dolaşmak için yola çıkan karavanın içinde seninle olmak bu yüzden önemli bu kadar. bu yüzden bu kadar heyecan verici. henüz bir ehliyetimiz olmamasına rağmen.. yolda polise rüşvet de vermeyeceğimize göre sonunda boylayacağımız o kodesten bisikletle kaçıp gitmek de bu yüzden güzel. ölüp düşmesem de nazan öncel'in beyoğlu şarkısını her dinleyişimde aklıma gelmen -sanki çıkıyormuşsun gibi- de bu yüzden. bu hayalleri kurmak bile bu yüzden bu kadar kusursuz.

sence bunca şeyden sonra sen gerçekten inanıyor musun seni çekemeyeceğime?
ben ''razı''yım her şeye.

yasemin mori: ''konumuz hep diğerleri.. ne sen ne de ben değiliz. yok bunlar yok şunlar, ne yapmış sana onlar? ne seni var ediyor?''
**
orhan pamuk diyor ya ''bir kitap okudum, hayatım değişti'' diye. her şey senin kurduğun bir cümleyle başladı.. takvim yaprağı 29 haziran 2007'yi gösteriyordu.

''seninle başka bir yerde karşılaşsaydım büyük ihtimalle sana aşık olurdum.''

ne kadar kapalı bir cümle. neresinden tutarsan tut tam bir anlamı olmuyor. ama benim tutunacak bir dala ihtiyacım var. ve ben bir küsür yıldır bu cümleyle yaşıyorum. üstelik çok yanlış anlamlarıyla.. anlamak istediğim haliyle. büyük ihtimalle aşık olurdum sana, şuan aşığım demek değil ki. ileride aşık olurum demek de değil. ortada bir ihtimal var. hiç aşık olmamak gibi bir ihtimal bu. ''şuanda da aşık değilim, olmadım, olmayacağım.'' okunması gerektiği gibi okunduğunda ben bu anlamı çıkartıyorum söylendiği tarihten bir küsür yıl sonra. sen bana neredeyse her gece ''nolur bana bunu yapma'' diyorsun ya, ben yine de yapamıyorum. kendimden emin olamasaydım keşke de senden emin olabilseydim. o gece şakayla karışık ''güven sıfır'' dediğinde ''bir şey söylemeyeceğim'' demiştim. bir yandan sana söylediğin her şeye inanacak kadar güveniyorum bir yandan da beynimin içinde bir yer sana güvenmemem konusunda şakaklarıma baskı yapıyor. öyle anlarda senin migrenin bende tutuyor. gündüzse çekiyorum perdeleri, geceyse zaten sen varsın. sen yoksan zor oluyor geçmesi. uzak olduğu için gelip başını ovamayan sevgilin geliyor aklıma. levent'in mutfakta yemek yapmayı beceremeyen sevgilisi geliyor gözümün önüne. ve zaten gözümün önünden hiç gitmeyen o yer yatağı. o zaman başım daha çok ağrıyor. midem bulanıyor. kusamıyorum da. sanki kusarsam içimden çıkıp gidecekmişsin gibi geliyor. gitmeni istemiyorum ama ben. böyle anlarda allah kahretsin ki yanındaki herkese rağmen yanımda ol istiyorum. salak bir organ yüzünden onlarca kez hastahane koridorlarını arşınlarken de elimden tut istiyorum mesela. bu işlere merakımın başladığı yıllarda sınırların kalkmasını tek çare olarak görmüştüm. şimdi senin de ''hangi sosyalist devlet yapmış ki bunu'' diye savunduğun avrupa birliği gibi. sanki sınırlar kalksa daha kolay görüşebilecekmişiz gibi. salaklık işte. rot mafiz'e ''sen söylersen inanırım ben'' dediği günden beri inanıyorum ben sana. o yüzden zaten tüm salaklığımla söylediğin her şeye inanıp sonrasında ''şaka be'' lafını duymam. ama olmuyor. artık ''merhaba nasılsın'' kadar sıradanlaşmış bu ''aldatmadım''larımız yüzünden sana inanamıyorum. sen ''biz sevgili olmadık ki hiç, seni aldatayım'' dedikçe ben daha çok yaralanıyorum. öyle şeyler yapıyorsun ki beni bir zamanlar sevmiş olduğuna bile inanamıyorum. şuan beni sevmediğini de biliyorum. her ne kadar kabul etmesen de ben istediğim için benimle konuştuğunu da biliyorum. sen ''ego'' dediğin günden beri ben eriyorum. siyah boğazlı kazağının üstüne kadife ceket gibi ''karizmatik'' olmaktansa bana karizmatik olmak için başka cümleler seçtiğin günden beri ben kendimi keriz gibi hissediyorum. sizin oraya kalkan son otobüsün saatini nasıl unutmuyorsam, söylediğin diğer şeyleri de öyle unutmuyorum ve inanıyorum onlara. saatlerce konuşuyoruz senin zekandan, yaptıklarından, yapacaklarından, ciddi potansiyel taşıyan akademik kimliğinden, okuduğun kitaplardan, internetten bulduğun haberlerden, kadınlarından, arkadaşlarından, iyi bir insan olmandan, özünde iyi insan olanlardan, ancak ''ben neresindeyim?'' diye sorduğum zaman ''her yerinde'' cevabını aldığım değişik evreli hayatından, içine beni sokmadığın hayallerinden, sırf ben mutlu olayım diye yaptığın şeylerden, bir ana bir baba gibi öğrettiğim vega'dan, kaderden, kısmetten, ''ne kadar çabalarsam çabalayım hep olacağına varan şeyler''den.. hiçbirine sitem etmiyorum. zevkle dinliyorum hepsini. en azından konuşuyorsun diğ mi? cevaplar gecikse de, bedenin bir sürü parçaya bölünse de, aklından geçenleri sansürleyerek sunsan da konuşuyorsun.. şikayetim yok. çok mutluyum. ama iş bana geldiğinde değişiyor her şey. sen bana sormuyorsun bile hiçbir şey. belki senin sormanı beklemeden her şeyi anlattığım içindir.. ama ilgilenmiyorsun benimle. senin her zaman ilgilenmen gereken daha başka işlerin var çünkü. daha önemli işler. dikkatini çekebilmek için napmam gerektiğini inan, bilmiyorum. bir insan seni neden mutlu etmeye çalışsın ki? belki çok sevdiği içindir. belki kendini de ancak seni mutlu ettiğinde mutlu edebildiği içindir. belki sadece tek istediği senin mutlu olmandır. hatta sırf bu yüzden yanındaki başka kadınları bile kabullenmiştir. onlarla o'nunla mutlu olabileceğinden daha da mutlu olduğuna inandıkları için kabullenmiştir. sen demiştin bana bir kere, bir insan aldatıldığını bildiği halde nasıl orada durur, o adamla kalır diye. sonra ''hayat.. hayat böyle boktan işte aldatanı bile affettirir'' demiştin. biz hiç sevgili olmadığımızdan ve sen bu sebepten beni hiç aldatmadığından ben burdayım. buna inanmayı becerebilmeyi çok denediğim için. neyse.. ben ne zaman sana kendimle ilgili bir soru sorsam sen cevap vermekten kaçıyorsun. gereklilik kiplerin kapıyı çalıyor. ''neyse''lerin dağda mahsur kalmış birini kurtarmaya gelen akut gibi destek olmaya geliyor. ben burada yine yalnız kalıyorum. sen sana sormamdan sıkılıyorsun. ''neden böylesin?'' bile diyorsun hatta. ben sana verecek cevap bulamıyorum. hatırlıyor musun sana bir gece sen yokken ''çok şanslıyız'' demiştim. sen değilsin şanslı olan.. yani evet pekçok şansın var ama benim kastettiğim anlamda değil. ''o'' kabul etmese de ben ''huzur veren erkek''imi buldum. o sevmese de ben o'nu seviyorum. ve ''o'' bana bunun için kötü davranmıyor.. temmuz ayı benim için o kadar yorucu geçti ki. bilmemem gereken o kadar şey öğrendim ki. görmemem gereken çok fazla şey gördüm. duymamış olmayı tercih edeceğim kadar çok cümleyi duymak istemediğim ağızlardan duydum. sonra ağızlardan başka laflar çıktı, onlar bile o kadar acıttı ki canımı. sana şanslı olduğumuzu söylediğim o gece ben sana niye aşık olduğumu bir kez daha anladım. bu senin için bir şans değil tabi, hatta her gün lanet ediyor bile olabilirsin. haklı da olabilirsin. senin için çok önemli bir şey olmuş zaten haklı olmak son bir senede. oysa ben şu bir senede haklı olmanın hiçbir işe yaramadığını öğrendim. iyi olmanın, tatlı olmanın, kafanın azıcık çalışmasının, elinin biraz kalem tutabilir olmasının da hiçbir işe yaramadığını öğrendim mesela buna ilaveten. seninle ''bir şey'' olabilmek için başka şeyler de olabilmenin zorunlu olduğunu gördüm. deniz kötüydü belki ama o iyi. kendin söyledin çok iyi bir kız olduğunu. bunu muhtelif zamanlarda bana da söylüyorsun. nefret ederim insanları birbirleriyle karşılaştırmaktan ama elimde değil aksi. üniversitede türbana evet diyordur, belki pkk'yı doğru telaffuz ediyordur, kesinlikle tatlı değildir; güzeldir, devrimcidir gerçekten, ama öyle bir sosyalisttir ki eylemlere katılma gereksinimi hissetmiyordur mesela, evliliğe karşıdır, birileri çocuk dediğinde ''nefret ederim'' diyordur, tatlı değildir bak güzeldir, metallica ve cem adrian dinliyordur, dizi izlemiyordur, dırdır yapmıyordur, soljenitsin'i tanıyordur, ece temelkuran okuyup kemalist kalmıyordur, rahat rahat felsefe tartışılabiliyordur, sıkmıyordur, insanı beklentiye sokup durduk yere bağlanma korkusu da yaratmıyordur karşısındakinde. böyle düşününce gerçekten ''iyi''. tam sana göre yani. yoksa ben çoktan öğrendim ''sevilmek için aşk için iyi olmanın yetmediğini''. mutlaka hep biraz daha fazlası lazım. ama hayatının her döneminde eşitlikten yana olmuş, sırf insanlara hakları olanı vermek ve öbür dünya'ya bırakılmayacak kadar kıymetli olan adaleti bu dünya'da da sağlayabilmek için hukuk fakültesine girmiş bir insan olarak çiftestandarda gelemiyorum. ben aslında sinirli bir insan değilim. eşim dostum da giriyor bu biloka, onlar da yorum yapıyor, denk gel sor bitanesine. haksızlık görmediğim sürece pek sinirlenmem. aksi ispatlanmadığı sürece mutlu olan ve insanları da mutlu etmeye çalışan bir insanım. ama işte bana yapılan bu haksızlığa tahammül edemiyorum. ben arıyorum, heyecanlanıyorum konuşamam diyorsun. adını anmak istemediğim insanlar arıyor, o'nunla konuşuyorsun. ben havuz dediğimde burjuva oluyorum, insanlar londra'ya gidiyor, sevdicek oluyor. ben başka şehirdeyim diye daha da ''uzak''laştırılıyorum, hiçbir şey olamıyorum, insanlar ülke sınırını geçiyor gidiyor o'nunla sevdicek olunmaya devam ediliyor. ondan sonra firuz'la sevdiceği ayrılsın. niye? araya ülkeler giriyor. peh. bunları düşündükçe sinirleniyorum. sonra bunları düşündüğüm için sinirleniyorum. sonra diyorum ki kendime, ''salak, adam zaten seni unutmuş. hatta hiç hatırlamamış ki unutsun. sen adama ''seni seviyorum'' demişsin, adam da kendini seni sevmek zorunda hissetmiş, uğraşmış -hayır uğraşmamış- ama sevememiş. sen hala niye burda duruyorsun? niye bilokuna bu adamı yazıyorsun? adam seni artık kıskanmıyor bile. hatta ne artık'ı. bi kere kıskanmış geçmişte, o zamanları da hatırlamak istemiyor. ama sen illa illaaa her boku hatırla.'' böyle diyorum, sonra yine tüm suçu kendimde buluyorum. ''şanslıyız'' dediğim o geceye gidiyorum. içinde azıcık sevgi kırıntısı olmayan adam bütün bunlara niye katlansın ki diye soruyorum kendime. içim ''senin yüzünden'' diyor.

ben seninle konuştuğumuz her an hissediyorum. ben sana yetmiyorum. yetmeyeceğim de. hiçbir zaman istediğin olamayacağım. ''o'' olmaya yetmeyecek yaptıklarım. istesem sevdiğin yazarların kitaplarından, köşelerinden yazılar çalar kendi düşüncemmiş gibi satmaya çalışırım sana. üstüne de ''gelişerek değiştim'' yazarım. ama yapmıyorum. ben kendim olmaktan vazgeçemiyorum. çünkü beni böyle sev istiyorum. ama olmuyor. ne yaparsam yapayım o ''kemalist'' bakıştan kurtulamıyorum. o yüzden cümle aralarında tkp'den bahsediyorum. ''öyle saçma şeyler'' yapıyorum. annen gibi oldum iyice. sıkıntıdan dizi izliyorum. temizlik yapıyorum, yemek yapıyorum. seninle konuşmadığımız zamanlar dışında yani. a tabi bi de fransızca kursuna gidiyorum. tüm bunlar mevsimin yaz olmasından kaynaklanıyor. kışın sana gerçekten ihtiyacım olduğu zamanlarda yanımda olsaydın, belki o zaman sana yetebilirdim. en azından kafanda böyle bir izlenim uyandırabilirdim. it gibi çalıştığım, deli gibi okuduğum, manyak gibi yazdığım, rüyamda bile özlediğim zamanlarda yanımda olsaydın.. niye olasın ki? niye sevesin ki ama?

ben her gece senin inanmadığın tanrı'ya şükrediyorum. ''bugün de konuştuk'' diye. sonra ''yarına da kal''man için dua etmeye başlıyorum. dudaklarım sürekli hareket halinde. ya kendi kendime konuştuğum için, ya söylediğin bir şey aklıma geldiği ve güldüğüm için ya da ses çıkmasın diye kendimi zorladığım için. her konuşmamızın ''son'' konuşmamız olup olmadığını düşünmek ve ''hoşça kal'' derken bu kadar zorlanmak çok yorucu. diğ mi? ben türkçe'deki en güzel kelimenin şefkat ve huzur olduğunu, en zor kelimenin de hoşça kal olduğunu seninle öğrendim. her gece kafamı yastığa koymadan önce ''ya bugün son günse'' diye düşünmenin insanı kaç yaş yaşlandırabileceğini sende gördüm. bana kurduğun cümlelerin hepsini hatırlıyorum ya, ondan kolay oluyor sana senin cümlelerinle gelmek. bana ne yaptığını anla diye. aklımdan geçenleri söylememek. ya da orasını burasını kırparak önüne koymak. artık sana ''gitme kal'' bile diyemiyorum. ''ego'' dediğin günden beri.. aynı değil hiçbir şey. seni gözümde abarttığım filan yok. ne anlattıysan, neye inandıysam onun sonuçları bunlar. kendinden nefret ettirmek için yaptığın onca şeye rağmen sonuç hiç değişmiyor. bizim aramızdaki ''şey''in ve sonuçlarının hiç değişmemesi gibi.. sabrımı ölçmek için yaptığın şeylerin hiçbir sonuç vermediğini ne zaman göreceksin acaba? sana bunca şey yazmışken, yapmak istemişken, anlatmışken hala nasıl aksini bekleyebilirsin benden? ben senden ne zaman bir şeyler bekleyebileceğim peki? sen ne yaparsan yap beni değiştiremeyeceksin. sen de değişmeyeceksin. ben zaten senden değişmeni de beklemiyorum. zaten seni böyle seviyorum. -hıh şimdi böyle dedim ya kesin değişirsin.- ''sorun'' da bu zaten herhalde. ne sen değişiyorsun ne de ben.. aramızdaki farklar hiç kapanmıyor -kapanmasına da gerek yok zaten- ve ben sana yetebilir hale gelemiyorum hiçbir zaman.

geçen gün mektupları okudum. sana çoktan ''fidel'' demekten vazgeçmişim ben.. sadece rüya gördüğüm ve hayallerimi anlattığım zamanlar ''fidel'' demişim. kalanında hep adın var. ben fidel'i sevmiyorum artık.. fidel olamayacak kadar güzel bir hayaldi ve hayaller hep gerçek olamıyor. yaşadıkça gerçekçi oluyorsun. hatırladın mı bu sözleri? eğer sen ve fidel arasında bir fark varsa ortada yalan var demektir. ve ''sana yalan söyleyip söylemediğimi düşünmekte özgürsün.'' diğ mi? sana inanmam neyi değiştirir ki? her gülüşümden sonra gerçekten güldün mü şimdi diye soruyorsun ama bana inanmasan bile ne değişir ki? ''aramızdaki şey'' her ne ise güzeldi ve sona yaklaşıyor yine.. benim için çok zor. şimdi burada sen nasıl olsa gidince seni orada bekleyenler olacak her şey çok güzel olacak yarışına girmeyeceğim. sen de rahatsızsın çünkü bundan. bir gece patlamıştın ya bana, ''burda her şeyi sen yapıyorsun zaten, sen üzülüyorsun, sen seviyorsun, bir tek sen yazabilirsin çünkü burda'' diye. görünenler bunlar.. sen üzüldüğünü, sevdiğini, yazdıklarını benimle hiç paylaşmadın ki. içinde geçtiğim hayallerden bile haberim yok. olmaması gerekiyor.. her şeyimiz çok doğru ya sanki. gereklilik kiplerin beni çok acıtıyor. aradan iki sene geçmiş ve biz hala güvenmekten, ayıptan filan bahsediyoruz. bana anlatamadığın şeyleri o'na anlattın mı acaba? senin ''ben benden nefret edersin'' diye giriştiğin bu ''yaz macerası'' hiç de umduğumuz gibi olmadı diğ mi? beni nasıl böyle bir deneye alet edebildin onu da hala anlamıyorum. nefret etmek yerine ya daha fazla aşık olsaydım? olan her türlü bana oluyor. sona yaklaştıkça daha da garip bir hal almaya başladık. ve ben o ''son gün''ün nasıl olacağını çok merak ediyorum.. yine son olduğundan haberim olmadan mı bitecek yoksa ciddi ciddi vedalaşacak mıyız?

bu yaz bir cümleyle başladı.

^^"şu internet şu teknoloji hayatımıza girdiğinden beri hiçbirimiz aynı değiliz.. bak belki gerçek hayatta tanısaydın birini, o'nun sıradanlaşmasından bu kadar korkmayacaktın. çünkü gözünün önünde olacaktı. şimdi sadece parmağının ucunda. ki, bazen, emin ol bana bunu benden iyi bilemezsin, bu bile çok fazla gelir birilerine. çok önemli. msn'de konuşmalar, sabahtan akşama mesaj atmalar.. yanında olsa, gözlerine bakabilsen, o klavye yerine elini tutabilsen belki.. böyle olmayacak. o zaman her şey değişecek. belki ilk defa ''devrim'' bu kadar yakın gelecek. ama teknoloji işte. tüm insan ilişkileri sanal bir ağla kuruluyor, ne kadar yanında, ne kadar gerçek olursa olsun. o salak mesajlar ya da mailler yerine şu an ''mektup'' yazabiliyor olsaydın birilerine, durum çok daha farklı olacaktı..ne yazık ki pekçok şey için çok geç."

bu kısım bitirdi beni bu gece için :) cidden herşeyin sanal olduğu gerçeği ve sanalla gerçek olanı ayırt edememek, edemediğini anlatamamak. hepimizin böyle bir hikayesi var sanırsam. birinin sıradanlaşması bile gerçek hayata sokulamayacak bir ayıp. esasında gerçeklerimiz mahrem olmuş, sanallığımız ise ruhumuz..mektubu eline alsaydı birileri, benim dokunduğum o kağıda dokunabilseydi anlasa ne gam anlamasa ne gam değil mi? ben gerçek olduğundan emin olacaktım ve bir kez olsun ayırt edebilecektim mahremle namahremi..

pek çok şey için çok geç.. kendimiz için çok geç, devrim için çok geç, birileri için çok geç..geç herşey için geç.. ^^
ben mektup yazmıştım sana sayfalarca.. gerçekliğe çok önem verdiğin için sen. mektubu yazarken istediğim tek şey ellerimin değdiği o sayfalara senin de ellerinin değmesiydi. bunu sana hiç söylememiştim ben. benim yerime sen söyledin. ''gerçek olduğundan emin olacaktım'' sahi buna gerçekten ihtiyaç var mıydı? hiç ''gerçek'' olamamışım demek ki. yazık. bir tarafım kimsenin annesi babası olmak zorunda değilsin diyor diğer tarafım anne olmaya çoktan programlanmış gibi. kendimden artık başka türlüsünü bekleyemiyorum. alıştım bu anne rolüne. kimse bana babamın gösterdiği şefkati göstermezken ben birilerine annelik yapmaya adadım kendimi. sanki kendimi adadığım her şey bana dönüyormuş gibi. arkadan bakan olmaya da en az annelik yapmaya alıştığım kadar alıştım. istiyorum ki annenin yanında ne kadar rahatsan, güvendeysen öyle bir hayat vereyim sana. dışarıdaki tüm kötülüklerden koruyayım. sakınayım. çocuklar topunu aldığında bağırayım onlara. dünyayı kurtarmak isteyeceğin yaşa gelmeden kendi hayatında devrim yaptırayım, inandırayım insanlara ve dünya'nın güzelliklerine. koşulsuz sevmenin zor olmadığını göstereyim, bağlanmanın kötü bir şey olmadığını uygulamalı anlatayım.. ama yok. birilerine bağlanmak için o'nu sevmek lazım. ortada büyüklüğünden korkulacak bir sevgi olmalı. ama yok. senin için ne kadar kolay ''git kendine sevgili bul'' demek. elin hiç titremeden, için hiç acımadan. sen kıskanmayı bile saçma buluyorsun. vakt-i zamanında bir kere ersin'i kıskandın diye.. çocukça bir şeydi zaten. gençtin o zaman. şimdi olsa asla yapmazsın. yapmıyorsun da zaten. ben sana desem hebele beni seviyormuş diye ''e ne güzel sen de git onu sev'' dersin. başka şehirde desem, ohoo nolacak ki dersin. biz de başka şehirdeyiz ama diyecek gibi olurum, neyse'lerinden korkar susarım. demem bir şey. hiç yoktan üzülürüm. ben işte böyle böyle ayakbağı olurum sana ama gitmeye de cesaretim olmaz. sen bunu bilirsin ve beni kaybetmekten hiç korkmazsın. nasıl olsa başını her çevirdiğinde, her çağırdığında ben burdayımdır. ben başımı çevirdiğimde bile bulamam seni. hele sinirliysen.. sen beni istediğin her zaman duvarlarının arkasına alabilirsin. susarsın, konuşmazsın. cevap vermezsin hiçbir şeye. ben her şeyin sesini açarım. içimdeki her şeyi sustururum senden gelecek tek bir şeyi bile kaçırmamak için. ama sen susmaya devam edersin. sonra hiç beklemediğim bir anda kafanı uzatırsın, yüz görümlüğü. sevincimi kursağımda bırakıp geri girersin odana. ama ben bu süre zarfında senden hiç nefret etmem. sen nefret ettiğimi sanırsın. inanmazsın bana. sen benim senden nefret etmeme bile sevinirsin. ben de salak salak beni sevmeni beklerim. sana yazdığım her şey sonuçsuz kalır. okur geçersin. ben her satırda biraz daha ölürüm.

**
''ben de sana yetecek kadar ben kalmadı.''

**
mehmet: daha iyi misin? kusacak mısın?

yurdanur: eve çok yaklaştık, sen dön artık istersen. ev hemen şurası. pencereden baksalar görürler.

mehmet: biraz daha hava alalım mı? gir hemen yat tamam mı? onların yanında durma, anlaşılır.

yurdanur: tamam.

mehmet: du bakiyim, al at şunu ağzına. (sakız veriyor)

yurdanur: ben sakız çiğneyemem. hemen yutuveririm.

mehmet: çiğne çiğne. ağzının kokusunu alır. her şeyin bir yolunu bulacağım yurdanur, söz. umutsuzluğa kapılma. hele sabah olsun.. bak ne güzel olacak her şey, görürsün. nasıl bir şey bu biliyor musun? hani karanlık bir gecede ıssız bir yokuşu tek başına inerken bir köşeye dönersin de deniz çıkar ya karşına. sonra o denizde bir gemi belirir, şıkır şıkır ışıklarla geçip gider. sen sevinirsin, hiç nedensiz ama. sonra için kıpır kıpırdır ya hani.. öyle işte. seni tanıdığımdan beri gemi geçiyor içimden. hep ama.

- öpüşme şeysi var burda-

yurdanur: sakızı yuttum.

mehmet: (allah'ım mükemmel bi şekilde gülüyor yine) yenisini alırım ben sana.

yurdanur: git hadi sen.

mehmet: tamam, sen eve gidene kadar bekliyorum ben.
(zaman geçiyor, mehmetle yurdanur evleniyor, feriha isimli bir kız çucukları oluyor. yurdanur feriha'ya anlatıyor)

yurdanur: orada öyle ne kadar durdu bilmiyorum, arkamı dönüp bakamıyordum. sokağın başında bana bakarken bir kez daha görsem onu koşup kollarına atılacağımdan bir daha hiç eve dönemeyeceğimden korkuyordum. ondan mıydı bakamayışım? o bahsettiği gemi benim de içimden geçiyordu, bütün karanlıkları yararak.. bayram yeriydi her yan, ışıl ışıl..

**
her şey tek bir soruyla bitti.. 12/08/08

- nerden biliyorsun ki sapık olmadığımı?
- şimdi sana bir şey söyleyeceğim ama üzülür müsün ki?
- bana sahip olmak neden bu kadar önemli?
- lanet olsun, neden unutamıyorsun beni?!
benim hep şüphelerim vardı. öyle ya, bize iyi bir hukukçu olmanın şartı olarak hep her şeyden şüphe etmeyi tembihlemişlerdi. şimdi anlıyorum, hiçbir zaman iyi bir hukukçu olamayacağım. ben hep sana inandım. şüphe ettiğim onlarca şeyi susturdum. canım dediğim bütün insanların sesini kıstım, hatta kapattım. herkesi bilerek uzaklaştırdım etrafımdan. çünkü onların doğrularını duymak istemedim. sandım ki ben hayal kurarsam, çok istersem ve inanırsam olacak bu sefer. daha önce hiç olmadığı bundan sonra olmayacağı anlamına gelmiyor. hem negzel işte, sende olsaydı bu değişiklik ben kimsenin üzerinde güzel durmayan ''devrim''i hemencecik yapıştıracaktım hayatlarımıza. ikarus da mutlu olacaktı. ama sen sezar olmayı tercih ettin. öldürdün beni sezar. içimdeki bütün şüpheleri yok ettin o gece. sen ''konuşmadığımız şeyler var'' dedikçe ben hala içimden aslında içinde bir yerlerde bana dair bir şeyler olduğunu sanıyordum. içten içe seviniyordum. ama artık biliyorum. sen de onlar gibisin.. sen de sadece sevdiğini sandın. sevmedin. hem de hiç. arada şımarabileceğin, dertlerini anlatabileceğin, soljenitsin'i sorabileceğin, gitmek istediğinde gidebileceğin gelmek istediğinde de gelebileceğin birini arıyordun, buldun. ben o gece iki yıl boyunca bana hep mutluluk verdiğini sandığım, yaşam destek ünitesiymiş gibi yüksek doz aldığım hayallerimin beni intihar sebebi olarak gördüğüm gerçeklerinden daha fazla öldürdüğünü anladım. ve bıraktım. bitti. hergün ağlardım ben. o gece çok zorladım kendimi yine ağlayabilmek için. nefret edebilmek için senden. yapamadım. hala ne ağlayabiliyorum, ne nefret edebiliyorum. arada yine ümit verici sözler söylüyorsun, onlara sarılıp uyumak istiyorum geceleri. onu da beceremiyorum. artık ''ben ufaktan gidiyim'' dediğinde aklım ve kalbim çıkacak gibi olmuyor. seni beklemiyorum sabahtan akşama kadar elimde telefon, gözümde ekran. gelip gelmemen bir şeyi değiştirmiyor. ben artık rahat uyuyorum. kafamı o yastığa vicdanımdan gelen sinyaller olmadan koyuyorum. ne seni ne beni düşünürdüm ben geceleri, o rüyaların işiydi. uyanık olduğum her karanlık vakti ben ılgın'ı düşündüm. ona yapamadığın ama bana çatır çatır yaptığın şeyleri. annemin her konuyu ''yuva yıkanın yuvası olmaz''a bağlayışını. farkında olmadan ılgın'a yaptıklarımı. hayatımda hep köşe bucak kaçtığım ama hep beni ebeleyen aldatmanın gidip ılgın'ı sobelemesini, çanak çömleği de kendi sesimle patlatışımı. istisnasız her gece rüyama gelen sedat'ın ''aynı anda iki kişi sevilmez'' nutuklarnıı. bütün arkadaşlarımın senden nefret edişini. sözlüklerde, dizilerde, hayatta yerden yere vurulan 2. kadınları. başını omzuma koyduğun bir gece eksilen sayılardan kimseyi kaybetmediğini söylediğin o gece sana herkesi kaybet ama kendini kaybetme demiştim ya. ben kendimi kaybettim görkem. ben kendimi arıyorken hem olmaktan en çok korktuğum yerde hem de en çok istediğim yerde buluyordum kendimi, anca sen varsan. ama sen yoktun. sen yoksun. sen sadece bir hayalsin. güzel ama bitmesi gereken bir hayal. artık geçmişi ve geleceği olmayan bir ölü. ben ki hayatında en çok istediği şey güneydoğu'ya gidip töre cinayetlerini, doğu'ya gidip kadın haklarını anlatmayı isteyen kadın. ne diyecektim oradaki kadınlara? ''çocuk doğurmak zorunda değilsiniz, şiddete katlanmak zorunda değilsiniz. sizi aldatan bi adama dayanmak zorunda değilsiniz!'' bu mu? peki sormaz mıydı benimle gelen arkadaşım sen niye katlandın iki sene boyunca diye? ben ne derdim içimdeki o salak çocuğa? hazal su ile bir şey izliyorduk o gün. adam kadını dövdü. ve ben kendimi acaba dertten meylettiğin o şiddetini kontrol edemezsen yine de seninle olur muyum diye düşünürken buldum. tereddüt ettim. kendimden iğrendim. bunun cevabı çok açık. ikileme düşülmemesi gerektiği kadar açık. adam sena şiddet uyguladıysa, gidersin. aldattıysa çoluk çocuk demez yine gidersin. ben televizyonda, sözlüklerde, hayatta eleştirdiğim yerden yere vurduğum kadınlar gibi olmaya başladım. sen kabul etmesen de ben aldatıldım ve bunu kabullendim. hem de iki kez. ben kendimi kaybettim görkem. kendime olan saygımı. cümlelerimi. topuğuma yiyeceğim kurşunları düşünmeden gidip kurtaracağım kadınları kaybettim. sen yokken, hiç olmamışken yanımda olan ve olacak olan insanları kaybettim. sen bunlara değmezdin. ben senin hayatında hiç olmadım. yoktum, hiç olmadım. o yüzden ağlamadım. ağlamayacağım. burada yalnızlığa alışması gereken de benim. bir şeylere alışmak zorunda olan ve her şeye sil baştan başlayacak olan da benim. sana düşen tek şey, ılgın. ve bu da sana yetiyor. sen ılgın'ı seviyorsun. onu kaybetmekten korkuyorsun. farkında değilsin ama o'na bağlısın. artık canımı acıtmıyor kadınlarından konuşmak. ne sahra, ne deniz, ne ecem, ne de ılgın. ne de bilmediğim ve artık bilmek istemediğim diğerleri. ben eskiden nasıl bir kadınsam, 12'sinden beri öyleyim. ''sen benim sevgilimsin ne arkadaşım'' diyebileceğin bir kadın değilim mesela. sana yavşayan ve bu yavşamaya ses çıkartan sevgilinin dertlerini dinleyebilecek kadar arkadaşın olabilecek ya da sevgilinle konuşurken benle hayal kurabileceğin kadar sevgilin sayılabilecek biri hiç değilim. bana dediğin gibi tatlım derken ılgın'a, sarılırken, gelen arkadaşlarını başından yollarken, benle konuşmak için kavga ederken babanla, her boku anlatırken ama benimle konuştuğunu anlatmazken ılgın'a.. için rahat olsun. benimki gibi. çünkü ben artık yokum bu çirkin üçgenlerin içinde. ben köşeleri hep bana batan bu çokgenlerde yokum. sen benim arkadaşım da değilsin.. çünkü arkadaş dediğin böyle olmaz. tek taraflı arkadaşlık olmaz. hayat ne çabuk değiştiriyor her şeyi. sadece bir gecede söküp atabildim seni. keşke daha önce yapabilseymişim. ama ne diyorlar, olacağına varır her şey. demek zamanı gelmemişti. ben bir ve daha fazla sene bir hayali bekleyemezdim. eğer en ufak bir şüphem kalmış olsaydı içindekilere dair.. annem gibi beklerdim seni, babamı beklediği gibi. ama sen babam değilsin. ve ben de annem. hiç gelmeyecek birini bekleyecek kadar kaybetmemişim kendimi şükür. her ne kadar ''rahibe hayatı mı yaşıycan'' diye sorsan da, anlıyorum şimdi. çok isterdin annem gibi bekleyeyim seni. ben anladım geç de olsa yaptıklarımı hiç yapmamam gerektiğini. pişman olduğum o kadar şey var ki.. keşke kendini bu kadar abartmanı sağlayacak şeyler yapmasaydım. keşke arkadaşlarımla buluştuğumda mesaj attığında ''geliyorum'' dediğimde bundan kendini pay çıkartmanı sağlayacak kadar değerli olduğunu hissettirmeseydim sana. üstelemeseydim keşke olmaması gereken şeylerin olması için. aramasaydım, mesaj atmasaydım, mektup yazmasaydım. keşke en başından hiç söylemeseydim sana ne hissettiğimi.. sen yazdıklarını bile göstermezken bana, ben sana hayallerimi açmasaydım. şu bloğu sadece başka şeylerle doldursaydım. aşkımdan geberirken sevgililerini dinlemeseydim keşke. aşık olmak için seni bulduğuma, sana aşık olduğuma hiç pişman değilim bak. henüz yani. benle ilgili hiçbir şeyi hatırlamak zorunda olmadığın halde hatırlaman gerekiyormuş gibi davrandığım, beni sevmeni beklediğim, aptal aptal davranıp kaçırttığım, baskı yaptığım için pişmanım. en çok da ılgın'ı bile bile ısrar ettiğim için pişmanım. sanki bir şey olacakmış gibi.. şimdi kendime bakıyorum, üçüncü bir kişi gibi. hala senden nefret edemiyorum. kendimden ediyorum ama. kısa zamanda pişman olacak ne çok şey yapmışım.. sen bana ne yapmışsın görkem? ben kendime ne yapmışım böyle? ne zaman bu hale gelmişim? niye hiçbir yardımı kabul etmemişim? artık sen de herkes gibiysen ben kimim görkem? kronik güçlü kadın.. ben seni gerçekten çok sevdim görkem. kimsenin sevemeyeceği gibi. sevemeyeceği kadar. bir şeylere yetebildiğini bilsem inan hiç vazgeçmezdim. sen benden vazgeçmesen.. ben şimdi dalga geçtiğimiz o çocuklar gibi yaptıklarımı hatırlayıp utanmasam, senin gibi güzel günler olduğuna kendimi inandırabilsem, pişmanlıktan gebermesem, hala bir şeyler için bu kadar çabalamasam, sen armut pişmeden avcuma düşsen.. olmaz diğ mi? geç artık her şey için çok geç. ne kaldı elimizde? çaresiz kaldık. eskiden olsa, çok değil iki hafta önce, seni kimsenin benim seni sevdiğim kadar sevemeyeceğiyle övünürdüm. oysa senin umrunda değil bu.. sen birini sevmeden de o'nunla olabilirsin zaten. dudağın çoktan değişmiştir başka kadınların dudağına. ve ellerin. tabi boynun. mutlu muyuz? mutlusun. mutlu olmalısın. çünkü ben senden bu yüzden vazgeçtim görkem. mutlu ol diye. kurtul benden diye. istemediğin biriyle daha fazla uğraşma diye. ''özellikle son üç haftadır'' deme bir daha diye. kafan karışmasın diye. o güzel beynin benimle yorulmasın diye. hem ılgın rahat etsin, hem sen. düşme ikilemlere. git ılgın'ı sev. ama bana da su altından ümit verme. çünkü ben sana kendimi verdim. daha fazla bir şey veremem. kalmadı. ankara'ya geldiğimde görüşme benimle. telefon açarsam bir daha yüzsüzce, özlem krizlerindeyken, açma. her şey eskisi gibi olsun. ben yazlık bir şey olarak kalayım. kışın unuttuğun yazın birden hatırladığın biri. rakı masası mezesi ya da sigara dumanı olmayacak -aslına bakarsan hiç olmamış- biri. ben önce fidel'i şimdi de görkem'i özgür bırakıyorum.. hiç benim olmamış iki insanı. sen de beni özgür bırak artık görkem. çok üzüldük. bak sadece ben üzüldüm demiyorum, bu işte, adı olmayan bu şey her ne ise, onda beraberdik. kısa ya da uzun, az ya da çok.. bir gün bitmesindense hiç başlamaması daha iyiydi. iyi ki vardın ve gerçektin. gerçekçiydin. iyi ki hayallerimi tehlike olarak adlandırdın ve beni kendinden uzak tuttun. belki deneseydik.. artık belkiler yok. artık eminiz her şeyden. biz güzel bir masaldık. masalı güzel sonla bitirmeyerek biz de kendi çapımızda bir devrim yapmış olduk bile. ben devrimin önce insanların hayatlarında yapılması gerektiğini savunan kadın, sensiz ilk devrimimi yaptım. ben huzur veren erkeğin sen olmadığını sonunda anladım. kurduğum hayalleri başkasıyla da gerçekleştirebileceğimi ve gerçekten seven bir adam bulabileceğime inandım. ben beni iki yıldır eritip yok eden hastalıktan kurtuldum. senin 14 kasımda duyduğun sesinden anlamalıydım, sen çoktan kurtulmuşsun. nokta kondu, bitti en güzel hikayem. görkem, ben güçlü bir kadınım. seni yine özleyeceğim ama bu da geçecek. her şeyin geçip gittiği gibi. her şeyin hemen değişebildiği gibi.

ben artık cesurum.
bizi üzen neyse.. burada bitsin.

bir zblog yazısında demiştin hani, ''bitmesin.''
bitti, görkem.

yasemin mori: '' yarına kalsam ne umuyorsun? ''
**
yurdanur: mehmet, çok mutluyum.. çok uzak bir yolculuktan geri döneceksin. bir vapur müjdeledi bana az evvel. seni limandan uğurlayışımı hatırlıyorum. masmavi denizin ortasında ak köpükler bırakarak giden o gemiyi.. martıları, simit atan çocuğu.. seni götüren gemiler elbet geri getirecek. yoksa kimse sevmezdi gemileri, öyle ya. yavaşça gireceksin kapıdan, hiçbir şey sormayacağım. sen de sakın hiçbir şey deme. istemedikleri başkalarının ayıbı. yüzüme bakacaksın, biliyorum, yorgunsun. tertemiz serin çarşaflarda uyutacağım seni, masal anlatacağım çocuk eyler gibi. hatırlar mısın bir gün sana ''sen benim hem ailem hem de vatanımsın artık'' demiştim. uzun süredir kayıp bir kızın romanı bu, sonunda vatanına kavuşan mutlu bir kızın romanı..

**
kudra blog;

adamın biri "sağlıklı bir yas dönemi için iyi bir defin töreni gerekli" demişti. şimdi olan bitense galip 'çıktığım' bütün savaşların suretlerinin bana dönmesi. iyi bir defin töreninden ziyade neredeyse havada uçarcasına fırlatılmış kadavralardan oluyor hepsi. son dört yılda iki sırt hatırlıyorum, bana dönüp gitmiş olan ve benim hiç sıkılmadan gidişini izlediğim. tek fark birisi tişörtlüydü birisi gömlekli, demek ki neymiş...yoksa kim dolar eline diline tenine bunca geçmiş sevdayı geçmiş derken de ne "-di"li, ne de "-miş"li geçmiş sevda. bildiğin boylu boyunca elinden teninden dilinden içinden geçmiş sevda..

**
..hayat:
bunların hepsinin farkındayım. korkmuyorum kimseden ama güvenmiyorum da kimseye.
..hayat:
ben eternalsunshine'daki joel gibiyim. kim biraz şefkat gösterse peşinden gidebilirim. biraz ilgi göstersin, biraz orta nokta olsun etkilenebilirim ben. eğer daha fazlası varsa, kafamda çizdiğim adama yaklaşıyorsa aşık bile olabilirim. bu zamana kadar bir kez aşık olduğumu sandım, iki kez de aşık olduğumdan emin oldum. arada hoşlandıklarım da oldu, evet. aşık olduğum ve sandığım adamların hepsi beni sevdiğini sandı. ben de uzun süre beni sevdiklerini sandım. oysa sevdiklerini sanıyorlardı. ben hiçbirisinin elini tutamadım, hiçbirisi için sevdiceğim diyemedim. hep o adı konmamışlıklar yüzünden. hayatımdaki herkese ne yaparlarsa yapsınlar yanlarında olacağımın garantisini sadece sözle değil icraatla gösterdim. hiçkimse beni kaybetme korkusu duymadı. çünkü biliyorlardı çağırdıklarında geleceğimi. o yüzden rahat rahat dengesiz davranabildiler bana. bir allahın kulu da karşıma çıkıp adam gibi seviyorum diyemedi. ben herkesi kaçırdım istemeden, herkes kaçtı gitti benden. en uzağıma. hiçbirisi arkasında durmadı hissettiği şeyin. ve en kötüsü, siktir git bile demediler bana.
..hayat:
el altında kaldım hep. uzaklarındayken bile. ben hayatımda kimsenin ''en''i olmadım. en yakın arkadaşı, en nefret ettiği insan, en sevdiği insan, en aptal insan, en zeki insan, en güzel kadın, en şirin yaratık, en iyi insan, en başarılı kız, en yetenekli kadın gibi gibi. kimsenin sevgilisi de olmadım. kimsenin platoniği de olmadım. kimse bu bipindirik saçlarımı taç olarak görmedi. ellerim kimse için önemli değildi. ben hep bir şeyler için uğraştım. karşıdaki bi adım atıyorsa ben on adım attım. bu arkadaşlıklarımda da böyle oldu. ben ağlarken kimse yanımda olmazdı bırak güldüğümde yanımda olmayı. ben artık sevmekten de sevilmekten de korkuyorum görkem. çünkü gerçekten sevdiğimden eminim ama gerçekten sevildiğimden hiçbir zaman emin olmadım. bu 17 yaşında hayatı anladığını sanan gerzek ergen tribi değil. keşke olsaydı. daha yiyeceğim çok kazık olabilir, daha aslında hiçbir şeye başlamamış olabilirim belki ama gördüklerim ve şimdilik yaşadıklarım yeterince korkutucu.

tüm bunların cevabı ''bul birini takıl'' kadar basit olmamalı. benim yaptığım bu kadar basit değil.. olmayacak da. o yüzden sen ''o'' değilsin. olamazsın da.

**
kaç, kaç benden kaç! açılmaz sandığın o kapıyı yavaşça açtın, bilmiyorsun ki sen taa içimdeki keskin bir şeyleri yerinden oynattın.. sesimi duyma! bu rüzgarla karışmam diyeceksen eğer hiç tadını duyma, hayatı acı tatlı içmeyeceksen eğer.. koş git burdan kaç git burdan şimdi, asla hiç adımı sormam. yoksam ben, yoksam sende yalnızlığa yerini sormam.. hiç yoksam hiç olmadıysam ağlamam, ağlamıycam!
yok sen beni kurtaramazsın kurtaramamış kimse kimseyi. yüzümü tutup kaldıran elin o kadar güzel, o kadar arsız. sen senin, adın ellerin, gözlerin duan dudakların.. içimdeki karanlığı yeniden kararttın. sesimi duyma! bu rüzgarla karışmam diyeceksen eğer hiç tadını duyma, hayatın acı tatlı içmeyeceksen eğer.. koş git burdan kaç git burdan şimdi, asla hiç adımı sormam. yoksam ben yoksam sende yalnızlığa yerini sormam.. hiç yoksam hiç olmadıysam ağlamam, ağlamıycam!
**
hamdolsun..

9 Ağustos 2008 Cumartesi

bu aşkı ardından az az unutmamız gerekir..

ben bu sabah bir rüya gördüm ve o rüyanın olmaması için göreceğim pekçok rüyadan feragat edebilirim..

**
şa-ha-ne bir telefon sapığım var.. herif yatmadan önce iyi geceler diliyor, sabah kalktığında günaydın yazıyor. o değil iki yıl aradan sonra ilk defa bu sene biri benim kandilimi kutladı. o da telefon sapığım. canım ya. kendisinin dest-i izdivacına talibim. zaten ''sanal'' ilişkilerin kadını oldum bari sapığımla seviyeli ve düzeyli bir birliktelik yaşayayım. kandil mesajı atmış bir insandan bahsediyorum, seviyesiz olamaz herhalde zaten. neyse bu sefer adımı ben atmiycam. sapık olarak o'ndan bekliyorum bir adım. hayır sonra bir de ''arkadaşça'' davrandım ben sen yanlış anladın filan demesin de. sapığım tarafından da reddedilmeye dayanamayabilirim çünkü. kısmet. takdir-i ilahi.

**
- saçına bakmaya geldim.
- milli mesele oldu yani saçlarım.
- ben istemiyordum saçına o şeyi sürmeni.
- biliyorum. aklım olsaydı da dinleseydim keşke. iğrenç olmuş di mi?
- parlıyor işte ne güzel.
- zaten sadece parlıyor. hani kızıl olacaktı?
- olmuş gibi biraz.
- gibiyle olmuyor ama.
- sen inanmıyorsun ama bence güzel olmuş.
- babasın sen. tabi güzel gelecek sana.

(yarım saat bi saat sonra)

- şu saçına bi daha bakiyim.
- baba hatırlatmasana. ben kafamdan atmaya çalışıyorum siz habire gelip bakıyosunuz.
- güzel oldu ama. ben böyle olacağını tahmin etmiyodum. etsem daha önce yap derdim.
- beğendin yani?
- çok beğendim hem de.
- e iyi bari. kalsın o zaman biraz daha.

(10 dakka sonra)

- ben dışarı çıkıcam.
- bu sıcakta?
- sen de geleceksin.
- bu sıcakta?
- parlak kızıl saçları olan güzel bir kızım var, o'nunla hava atıcam insanlara.
- bu sıcakta?
- ne var sıcakta? kapalı bi yere gideriz. alışverişe gidelim.
- babacım, canım, topağım, iyi güzel hoş da ne işimiz var alışverişte?
- balık tutmaya gidelim.
- bak o olur.
- bu sıcakta?
- evet, mantıklı. tamam uzun zamandan sonra ilk defa baba-kız alışverişe gidelim. sabır diliyorum kendime.
- hadi hazırlanmaya başla sen.

alışveriş manyağı bir babayla alışveriş sevmeyen kızı olarak bütün gün birlikteydik ve gayet de şahaneydi.. sanırım babam bu alışverişten sonra artık zevklerimizin kesinlikle uymadığını kabul etti. etse iyi olur. en azından taktiği kavradı.

- bence şu yeşil olan daha iyi, saçının kızıllığını gösterdi.
- zaten saçımın kızıl olduğunu anlamamız için böyle aparatlara ihtiyacımız var. ben dedim size.
- ama çok güzel parlıyor. sen görmüyorsun tabi. hele güneşte.
- iyi de 50 milyon bayılıp saç bakımı yaptırsaydım da parlayacaktı. önemli olan kızıl olması.
- güzel olmasaydı güzel olmadı derdim. ama güzel oldu. sen şu yeşilin 38'ini al ben diğer bedenlerine de bakayım hadi.

bütün mağazaları tek tek dolaştık ve ne beğendiyse hepsini denemek zorunda kaldım. hatta öyle anlar geldi ki aynı mağazaya iki kere girdik ve beyfendinin aklında kalan parçaları bir kere daha denedim.

- baba kusura bakma ama bu çok kötü.
- niye öyle diyosun, mavi işte. rengi çok güzel.
- rengine diyecek bir şeyim yok zaten.
- iyi demek ki hala az da olsa seviyorsun maviyi.
- seviyorum tabi de eskiden olduğu gibi gördüğüm her mavi şeyin üstüne atlamıyorum.
- bence demin girdiğimiz mağazadaki mavi etek daha güzeldi.
- hangisi?
- o eteği hemen unutmuş olamazsın. çok güzeldi. hadi gel bi daha giy.
- ama ama ama..

kendisi her erkek gibi mango'dan nefret eden bir insan olduğu için hiç girmedik mango'ya. lakin zara'ya girmemize bakışları bile engel olamadı. kendisi de fark etti ki bu sene zara 60'ları getirmekte kararlı ve çok da iyi yapıyor. bana kalırsa ekime kadar yazı yaşayan bir memlekete şimdiden kışlıkları getirmek çok saçma. hem de o etiketlerle. şifonumsu bi tişört 100 küsür yetaleden satılmamalı bence.

- baba ben neden 60larda doğmadım?
- çünkü o zamanlar biz daha yeni doğmuştuk.
- haksızlık bu.
- belki de şanslısınızdır.
- belki de. baba arkadaşların görseydi şimdi seni burda, ''bak kızını buralara götürüyor'' diye.
- onlar önce kendilerine baksın. senin hayal ettiğin gibi değildi hiçbir şey.
- anlatmıyorsun ki bir şey.
- demin baktığın o elbisenin boyu kısaydı. rengini de beğenmedim.
- fark ettim.

yaşlı ya artık bu kadar gezmeye dayanamıyor tabi acıktı hemen. iki saat ne yese diye düşündü beyfendi halbuki buraya gelmemizin en büyük nedeni beyfendinin günlerdir canının çektiği iskenderi yemek istemesi. sanki ben hiç anlamamışım gibi gittik oturduk iskenderciye. sanki göbeği çok küçükmüş gibi..

- ama saçın hakkaten güzel oldu.
- parıl parıl.
- annen tutmaz o hemen dedi. 10 gün sonra bi daha yakarsınız, o zaman daha kızıl olur.
- kısmet diyosun.
- evet evet. ondan diyorum.
- ne zaman balık tutucaz?
- artık bi sonraki gelişine.. havalar da soğumuş olur belki.
- belki.

konuyu değiştirmek için uğraştı durdu. sonra annemle aralarındaki müthiş büyük dedikodu kazanı devreye girdi..

**
- kusura bakmıyorsun diğ mi?
- yok canım.

bu bu kadar çabuk söylenmez.. alıştıra alıştıra söylemek lazım.

- ambiyansı bozma. sessizlik olucak orda bi süre. sonra bi çıtırtı. the end.
- bizim o kadar vaktimiz yok maalesef.

bi süre daha.. sonra bi çıtırtı. the end.

- boşversene ben anlatamam senin neden iyi olduğunu. anlatmamalıyım yani.
- yine gereklilik kipleri..

en fazla yirmi iki gün.. en fazla..

**
geçen sene bu saatlerde ben ankaradaydım.. mutlu muydum üzgün müydüm belli değildi. ağlıyordum o'na cevap yazarken, bir yandan evdekileri uyandırmamaya çalışarak. ''beni seviyormuş'' diyordum içimden. ama ağlıyordum da. çünkü bizim o zaman da bir geleceğimiz yoktu. şimdi de yok. allah'ım koca bir sene geçti, değişen hiçbir şey yok..

- sen ya da ben nerden bilebilirdik ki böyle olduğunu..

ben az önce çok mutluydum. şimdi.. mutlu olmam lazım çünkü önümde daha (en fazla) 22 gün var.. ohoo daha çok var ki.

canım acıyor. evet. çok hem de.

yok hayır ne kusuru canım.. aşk olsun.

hamiş: bu yazıda daha önce olan bir şey artık yok!

1 Ağustos 2008 Cuma

ölür müydün sanki

- why so serious?
- ne biliyim

*
'' suyun derinliği aynıydı senin beline benimse omuzlarıma geliyordu// bütün aşklar çok büyük olacaktı, ama en büyük bizimkisi diyecektik// o kadar hızlı kirlenecektik ki masumiyet fotoğraflarda eskiyip solacaktı ''

bi şey bilmiyorsun bari sus.. hayır bildiğini de yalan yanlış anlatma.. istediğin kadar yangınına suyla git, istediğin kadar yalnızlığını paylaş hiçbir şey değişmiyor, hiçkimse için.
*
bir sene.. sadece bir sene daha bekleseydim şuan her şey çok başka olabilirdi. istanbul hukuk 400, ankara hukuk 200 kişilik daha kontenjan açmış. yani bu demektir ki dört sene sonra sadece iki hukuk fakültesinden -okulu uzatanları saymazsak- 1.400 kişi mezun olacak. peki ben neden onlardan biri değilim? bir sene.. sadece bir sene daha bekleseydim.. şuan belki içimdeki öküz bu kadar zırlak olmayacaktı. bir sene.. belki bir sene daha ayrı kalacaktım her şeyden ama bundan sonra istediğim her şey yanımda, hayatımda olacaktı. ihtimalleri düşünmek artık canımı daha çok yakıyor.

*
bugün hasu hanım'ın tercihlerini verdik.. ankara olması durumunda tek tesellim zırt pırt ankara'ya gitmek için çok iyi bir nedenimin olması olacak. başka da bi halta yaramaz bu sonuç.

*
- ankara'ya gitmem lazım, izmir'de boğuldum.
- izmirde? sen?
- evet ben.
- ama sen taptığın şeyden bile sıkılırsan...
- evet ama tüm düzenim orda. okulum orada. okulu seviyorum. arkadaşlarım orada. evim orada. yatağım orada. özgürlük orada.

sanki burada iki şey eksik.. birini ben üzülmeyeyim diye söylemediğini biliyorum. diğerini hiçbir zaman söylemeyeceğini de. ben kendi kendime söylüyorum oradaki eksiklerden birinin ''ben'' olduğumu. kendime göre eksik tabi. '' düzenim orda, okulum orda, arkadaşlarım orda, evim orda, yatağım orda, özgürlük orda, sen ordasın '' da olabilirdi mesela o. olmaz ki. işte o öyle olmayınca ben sinirlenirim, sonra sinirli bir insan olurum. ama bunu hiç istemem.

*
- şimdi biz iki gün hiç konuşmadık ya, hiç eksiklik hissettin mi? ne biliyim.. sen ablasını bile özlememiş (özlemiş ama çok özlememiş) bir insan olarak konuşmak istediğin oldu mu hiç? öyle.
- ben bu soruya cevap vermemeyi tercih ediyorum.
- ben demiştim.
- doğruyu söyleyecek kadar cesur değilim. ya da evet dürüst olayım evet hissettim ama hissetmemem lazım.
.
.
.
- eksiklik hissetmek ayrı bir şey.
.
.
.
- bir şey daha soriyim mi, lüffen?
- sor bakalım.
- mesela sen gidiyorum ben dediğinde bende bir buruklukumsu oluyor, yani değişik bir şey. hiç hissetmemişsen anlatamayacağım türden bir şey. ben gidiyorum dediğimde sende de oluyor mu o? msne gelip beni göremediğinde mesela? ben bunu daha budaklandırırdım da neyse.
- tehlikeli sularda yüzüyorsun. her soru cevabı içinde gizler, bu kadarı yeterli. git yat hadi.
- benim sorumda cevap yoktu ama.
- var.
- yok.
- gayet de var. sen de biliyorsun.
- gayet de yok. bilmiyorum. bilmediğim için soruyorum. güvendiğim için.. ''cevapsız soruların boynumda kolların al senin olsun!'' dedi demin kadın gene. evet.
- cevap sorunun içinde ama benim dillendirmem hiç etik değil. zaten garip olan ilişki daha da garip olur. ''neyse''. yani o sorunun cevabı evet aynen senin yaşadıklarını yaşıyorum ama ne anlamı var ki?
- çok anlamı var...

14 kasım 2008'di, benim ankara'ya gelme hayallerimin akrabalarca ve başka nedenlerle ''su''ya düşüşünün birinci ayı, senin doğumunun yirminci yılı birinci ayı birinci günüydü. bütün bunların dışında bizim ilk kez telefonla konuşmamız gibi de bir anlamı vardı o günün. bana 14 sayısının ''biz''im için özel olup olmadığını düşündürmeye başladı sonradan bu tarih, çünkü '' ne hakkında ve ne kaldı ki?'' sorularını da içinde barındıran o ilk konuşma saat 17.14'te başlayıp 2 dakika 14 saniye sürmüştü. benim yanımda hazal yoktu. senin yanında, yer yatağında, ''deniz'' vardı. sen o gün bana ''konuşacak ne kaldı ki?'' demiştin. bak, konuşacak ne çok şey varmış.. ben iki insanın konuşacak bir şeyinin kalmadığına inanmadım hiçbir zaman. insanız biz. yaşıyoruz. ayrı hayatlar yaşıyoruz hem de. o yüzden birbirimize anlatacak daha çok şeyimiz var, olmalı. belki tehlikeli ''su''larda yüzüyorum ama saçmaladığımız zamanların bile bir ton anlamı var. her şeyin birsürü anlamı var. hele bu konuşmaların. ''sonunda boğulmak da olsa, benim o sularda yüzmem gerek''

ece temelkuran özgür mumcu'yla olan evliliğini anlatırken '' bütün gün siyaset konuşmak aşk sayılır mı bilmiyorum.. tuhaftı, her şey bir garipti. '' demişti. 11 eylüldü, 22.53'tü saat. sana ''resmi'' olarak attığım son mesaj ''12 eylül'ümüz kutlu olsun'' du. saatlerin ve tarihlerin de benim için çok anlamı var. doktor ''karaciğer rahatsızlığı bunama yapar, unutkanlık var mı?'' diye sorduğunda ''yok'' dedim. allah kahretsin ki yok, diyecek gibi oldum sonra bütün bunları hiç unutmak istemediğimi anladım. iyi ki dedim. tuhaftı her şey. bi garip. hala öyle.. sana hala ''garip olan ilişkiyi daha da garipleştirmeyelim'' dedirtecek kadar garip.

sanki bir şeyler eksik hayatım(ız)da.. eksik bir şey var. anlamlı ve kocaman. şehirlerarası otobüste tek kişilik cam kenarı gidiş-dönüş bileti gibi. içimden gidişi olsun da dönüşü olmasın'ı geçirten. sen bundan sadece bir ay sonra başka şekillerle o boşluğu doldurmaya devam edeceksin. düzenine, odana, arkadaşlarına, okuluna, yatağına ve o'na kavuşacaksın. bana da ''rahibe hayatı mı yaşayacaksın, bul birini, mutlu ol, kan grubu negatif olsun, senden çok iyi anne olur'' gibi birsürü şey diyeceksin. bunları gerçekten içinden gelerek söyleyeceksin. yiğit hazal'ın telefon sapıklarını arayıp onları bir daha aramamaya ikna ederken, sen benim sapıklarımı sadece dinleyeceksin. artık ersan ilyasova'yı kıskanan o adam olmayacaksın. beni kendi ellerinle teslim edeceksin başkalarına, zerre kıskanmayacak ve rahatsız olmayacaksın bunları yaparken. ben konuları yine ''neyse''yle geçiştireceğim. ondan sonra da bir sene daha konuşmayacağız. belki arada ''mucize''vi şekilde msn'de karşılaşırsak.. onda da sen bir ödev,proje ya da dayına mail atmak için girmiş olacağın için konuşamayacağız. kontörlerini harcaman gereken daha başka insanlar olduğu için telefon olayımız da olmayacak. zaten ''ses''ini duyamıyorum.. ankara'ya gelişlerimde beni görmeyi de reddedeceksin. ''biricik kankan'' -kanka evet- gelse gideceksin mesela. arada belki merak ve endişe dolu ''senin bi karaciğer vardı noldu ona, yaşıyor musun hala?'' mesajı atacaksın. belki onu bile yapmayacaksın. işte hepsi bu senden kalan. benim aldırmak istediğim ve asla doğurmayacağım o içimdeki çocuk '' terliklerimle gelsem sana sonunda aşkı bulmuş gibi '' diye seksek oynayacak. sen benim adımı aratacaksın yine arama sayfalarında. sene sonunda konuştuğumuzda öyle diyeceksin en azından. --belki yine gözünden bir şeyler kaçacak çünkü eğer söylediğin gibi önceleri aratsaydın adımı, ahmet buhan'dan kalma adımı, bu bloğu bulabilirdin. -- ben bu sefer peşine adam takmadan, ''nasıl olsa hiçbir şey değişmiyor'' diye mektup yazmadan, vega dinleyemeden, büyük olasılıkla yasemin mori de dinleyemeden fransızca konuşmaya çalışmaya devam edeceğim. sen benden habersiz yaşamaya devam edeceksin. hayatım(ız)da bir şeyler eksik olacak.. eksik bir şey. anlamlı ve kocaman. şehirlerası otobüste tek kişilik cam kenarı gidiş bileti gibi.

*
- benim içimden geçen senin içinden de geçer mi?

*
yaşar büyükanıt'ın spor yazarı olduğu ülkede ece temelkuran olurum lan ben!

*
evden dışarı çıkmak istemiyorum.. bir odada, her şeyi her yere koyabileceğim bir odada, tek başıma bir süre o odadan dışarı hiç çıkmadan yaşamak istiyorum..

*
'' yaşadığımdan emin değilim. gittiğinden eminim ama bak, seni özlediğimden eminim. yirmi beş yaşında bir hayal kırıklığı olduğumdan hiç şüphem yok mesela. beceriksizliğimden, yalnızlığımdan, bu şehri sevmediğimden, düzensizliğimden, yorgunluğumdan, huysuzluğumdan, baltalarınızdan birine sap olmamışlığımdan hatta olamayacak olmamdan, kırgınlığımdan, bir gün bana ayrılan sürenin sonuna geleceğimden her tavşan kesildiğimde dünyanın dağ olma vaziyetinden filan eminim. örnekleri çoğaltabilirim. örnekleri çoğaltabileceğimden eminim. birileri namusum üzerine yemin edecek, ölür müydün sanki sevsen beni. günlerdir doğru dürüst uyuyamıyorum. ellerim parçalanıyor ne zaman yazmayı denesem. ağzım artık daha bozuk. her tarafta pis bir koku; nefes alamıyorum. çok bekledim seni. her halimle, her yerimle bekledim. yetkiler verdim kendime; tuttum seni affettim. aramanı bile bekledim bazen. ağır küfürlerle örtbas ettim sonra aramayışlarını. bunca zaman aramayışlarını biriktirdim. seni bekledim ben çünkü seni bekledim. içtim..içtim..içtim... kustum. en çok giderken bıraktığın kelimeleri kustum. sanat filan dedi bazısı o kelimelere bazısı bunlardan bi bok olmaz dedi. senin önemsediğin kadar önemsemedim ben o kelimeleri, senin danışma gruplarının önemsediği kadar önemsemedim. kustum..kustum..kustum. içtim. ellerimle yaptığım cam evim kırılacak, ölür müydün sanki sevsen beni. içimden geç içimi sil artık özlemek istemiyorum. neye el atsam piç ediyorum. yine de fiyakalı durumlar peşindeyim hep. en sert içkileri kaçırıyorum soluk boruma bilerek. her yıl ilkokula başlıyorum. her gün yeni bir krallık kurup öldürüyorum kralını gece yarısına doğru. uzatmaya gerek yok; sen olmayınca yapamıyorum. yokluğun gümüş tepside intihar sunacak, ölür müydün sanki sevsen beni. ''

6. cadde halini özlemle andığım ''şair'' adam emre aydın..

*
serap yazıcı gibi bir anayasacı olmayacağım.

*
- all i care about is you, that's the truth.. tell me where it hurts!

*
ergenekon iddianamesi uzunluğundaki mektup'tan..

''... S. vardı. lisede okulun en güzel kızına, hayatında ilk kez, aşık olmuştu. kız da ona aşık oldu. uzun süre sevgili oldular birbirlerine. hiçbir zaman senin gibi bir ideolojiye sahip olmadı o, senin kadar da şey çok şey bilmiyordu. ama her şeyle ilgili bir bilgisi ve fikri vardı. sohbeti de tadından yenmezdi. ilişkisi ilgisizlikten bitmişti, öss'den yeni çıkmışlardı ve biz tanıştık. bir yaraya kabuk olmak da o'nunla başladı. sanki yarasına yarabandı olmak zorundaymışım gibi ilgilendim o'nunla. saatlerce.. ben o'nunla konuştuğum ilk andan bu yana -ve değişmemişse değişmemişsem hala- o'nun benim ruhikizim olduğunu düşünüyor(d)um. sonra bir gece 01.28'te virgülüne kadar aynı olan bir mesaj gönderdik birbirimize, o bana ''sen benim adana şubemsin'' dedi ben de o'na ''ruh ikizim''. 10 ay boyunca o ağladı ben avuttum.. hastalandı, bir çorba yapamadım. her saniye hissettim 939 kilometreyi. ben bana artık beni sevdiğini söyler diye bekliyorken, o bana doğumgünümde '' herkes birisi kendisiyle ilgilensin, sevsin sevilsin ister, sen bunu fazlasıyla yaptın. aramızdaki şey her ne ise çok güzeldi ama ben sıkıldım. hayatımda tanıdığım en harika insansın ama ben sıkıldım.. '' dedi. düşünebiliyor musun? ne demek olduğunu anlayabiliyor musun? herkesin beni bir bir terk ettiği bir dönemde ben o ''da'' gitmesin diye o'na vantuz gibi yapışmışken o'nun ''sıkıldım'' diyip gitmesi hem de doğumgünümde beni nasıl yaptı biliyor musun? bilmezsin. bilemezsin. çünkü benim hayatımdaki en ütopik şey olan ''koşulsuz sevilmek'' senin için normal bir şey. çünkü sen kimi sevsen o da seni sevdi. hatta öyle kadınlar oldu ki sen onları sevmesen de onlar seni sevdi.. birinin sana kim olursa olsun gelip ''senden sıkıldım'' demesi insanı depresyona sokuyor. ben seni tanıyana kadar kimseyle böyle olmadım. nasıl olsa sıkarım diye düşündüğüm için kimseye kendimi böyle anlatmadım. böyle açmadım içimi. anladın mı? gerçek diyip duruyorsun ya, işte gerçek bu. suratını görmediğin, sesini duymadığın, elini tutmadığın bir adama kendini mal mal anlatman ve o'nun da sana kendisini böyle anlatmasını beklemen. gerçek bu. S.'den beri ve hatta o'nunla birlikte, ben kimseyi böyle sahiplenmedim.. kimse için böyle uğraşmadım. kimse için ''hayatta hiçbir şeyim az olmadı senin kadar'' demedim hiçbir şeyi bu kadar çok istemezken. bu adam tanıdığım kimseye benzemezken, ruh ikizim olmaktan farsah farsah uzakken.. bana kimse kolay olacağını söylememişti, ama bu kadar zor olacağını da ben tahmin etmemiştim. ''

*
- ben mezeleri yaparım, sen rakıları koy.

30 Temmuz 2008 Çarşamba

bi yanı bana kalmış.. gözleri yine açık, açıkça acı getirdiler..

yine geri sar, yine sarhoş
yine benden uzak kalmış!
beni terk etmedi, beni bırakıp gitmedi!

28 Temmuz 2008 Pazartesi

bir gün mutlaka

gidip yalvardım gece gece yine. bu sefer sonuç aldım. kitaplarımı, cdlerimi, kutularımı, yazdıklarımı, kendimi ve birkaç parça eşyamı alıp yanına taşındım. şaşırtıcı derecede iyiyiz ve bu beni çok korkutuyor. çünkü biz hiç ''şaşırtıcı derecede iyi'' olmadık iki gün üst üste.. evin penceresinden bakıyorum dışarı, bi sürü kartondan yer yatağı. bir evdeki en gereksiz şeylerin nevresim takımı ve perde olduğunu o an gözardı ederek perdeyi kapatıyorum, özenerek serdiğim temiz çarşaflara bakarak. mutfağa gidiyorum, küçük dolaptan çıkarttığım yemeği ocağa koyuyorum. ''ben yemeyeceğim'' diyor bir yandan dolapta bir şeyler ararken. aradığı şey her ne ise bulamıyor. yanımda sigara içmemesinin verdiği sinir, aradığı şey her ne ise onu bulamamasıyla artıyor. odasına gidiyor hızlı adımlarla. sinirden yemeği ocaktan alıp çöpe boşaltmak istiyorum. yapamıyorum. dolaba geri koyuyorum. birbirimizden habersiz birkaç saat geçiriyoruz ayrı odalarda. odasını dumanaltına çevirmiş kitap okuduğundan, okuduklarını bir taraflara not aldığından eminim. en azından evde diye içim rahat. hiçbiri uzun sürmeyen yığınla şey yapıyorum buarada. saate bakıyorum, ikiyi geçmiş. çıkıyor odasından. heyecanlanıyorum. ''dışarı çıkalım mı?'' diye soruyor. nasılsa olsa o gelmeden uyuyamayacağım enazından o'nun yanında olurum diye ''tamam'' diyorum bir an. bir an bunları düşünerek. yolüstü çorbacılarından birine giriyoruz. o çorba içiyor, ben o'na bakıyorum. kalkalım diyor, kalkıyoruz. benim nafile çabalarım dışında hiç konuşmuyoruz. sabah sabah açık bakkal arıyoruz sokaklarda. bulmak için epey yürümemiz gerekiyor, nihayetinde buluyoruz da. ben kendime sakız alıyorum, o da bira ve sigara. birden dolapta aradığı şeyin bira olduğunu fark ediyorum, bana da içip içmeyeceğimi sorarken. teşekkür ediyorum tüm şirinliğimle. fark etmiyor bile. bozuluyorum. bakkal içerideki havayı biraz olsun soğutan ama biralardan elde edilecek maksimum faydayı düşüren o açık buzdolabı kapağına ve göz ucuyla da ''kapat şunu artık'' dercesine o'na bakıyor. şirinliğin bile fayda etmediğini anladığımdan hafif telaşlı hafif sinirli ''hadi'' diyorum. anlamıyor bile neden ''hadi'' dediğimi, sigaraya bir an önce sarılmak için hızla kapatıyor dolabı. parayı uzatıyor, çıkıyoruz. yolda birkaç kez elini tutmak gibi başarısız darbe girişimlerim oluyor. ''bütün darbeciler yargılanmalı'' der gibi bakıyor gözleri, korkuyorum. sigarayı içisini izliyorum. elimi o sigarayı tuttuğu gibi tutmayalı ne kadar zaman olduğunu hesap etmeye çalışıyorum. gözlerim dumandan değil hatırlayamamaktan yaşarıyor. evimiz deniz kenarında. yolda banklar, banklarda oraya pineklenmiş, elleri gazete kağıdıyla pislenmiş adamlar var. yürürken babanın bir arkadaşıyla karşılaşılır da o yanağına doğru elini uzatır ya, sen babanın elini tutar o'nun bacağının arkasına saklanırsın hani. o an baba bir kez daha devleşir. öyle bakıyorum işte gözlerine koluna ahtapot gibi sarılırken. gözlerinde babamın ''korkma'' diyen şefkatli bakışlarını arıyorum. gözlerim ceplerindeki sigara paketini arayan ellerine takılıyor. korktuğumu anlamamış olacak ki ''oturalım mı şuraya?'' diye soruyor çoktan oturmuşken. sigara pakedini çıkarıp banka koyuyor. zorla yeşilaycı olmadığımı düşünüyorum. derin bir nefes alırken sigarasından bir yandan da dumanı izlediği denize savuruyor. denizin eskiden bana ne kadar çok şey ifade ettiğini düşünmek istemiyorum. hayır. denizi izleyişini izliyorum kısa nefes alışlarla, bir yandan da niye evde kalıp anayasal metinleri incelemek yerine şu lanet olasıca sigara pakedini incelemeyi, kanunların ruhu'nu fransızca haliyle okumak yerine bu adama fransız kalmaya tercih etmediğimi sorguluyorum. bir yandan da o'nunla yeniden izlemeyi hayal ettiğim filmlerden sahneler seçiyorum, bekliyorum şimdi kolunu omzuma atmasını. atmıyor. eskisi gibi korkutmuyor yan bankta oturan adamlar. şuan o'nun öyle suskun oturuyor oluşu beni daha çok korkutuyor, sanki birazdan ağzını açacak da kuzuların sessizliğini bozmak için '' topla pılını pırtını siltir ol git '' diyecek gibi. oraya buraya yığdığımız kitapların aksine valizim hep topludur benim zaten. valizi düşündükçe sıkılıyor içim, sıkılıyorum hayatımızın bu dağınıklığından. biraraya gelsek bile bir türlü ''biz'' olamamamızdan. bayramdan bayrama açtığım ağzımı yeniden açacakken '' eve gidelim mi? '' diyor. ''peki'' diyorum. her zamanki 'peki'lerimden değil bu. gel dediğine göre git demeyecekti. en azından bir gece daha.. en azından bir gece daha yanında yatabileceğim. birkaç zorlama konuşma sonrası eve geliyoruz. bir şey demeyeceğini bildiğim için odaya geçiyorum. birkaç şarkı ayarlıyorum bilgisayardan. bir de çay koyuyorum. nerden baksan o'nu tanıdığım günden beri hiçbir gecem çaysız geçmedi. sormuyorum bile çay isteyip istemediğini. kendime dolduruyorum bir kupa, bakmıyorum bile odasının lambası yanıyor mu. bülent tanör'ü hasretle anarken ''akademisyen çocuğu olmak'' başlığına bakıyorum. hem çocuk hem kariyer yapamayacağımı anlıyorum bir kez daha. bunun için o'na çocuk sevmediği için şükrediyorum. elime yerde bulduğum ve daha önce belki de otuz kez okuduğum bir kitabı alıp çayımı içiyorum. çayı da kitabı da yere bırakıp kendime yer yapıyorum koltukta. sedat'ı görüyorum. kalabalık bir evdeyiz. duvarlarda che'nin, mahir'in resimleri var. kapının önüne boy boy dizilmiş siyah botlar, askılığa asılmış yeşil ceketler. içeriden kadın sesleri geliyor, yalnız olmadığıma seviniyorum. bir yandan da sedat'a güvendiğim için sorgulamıyorum bulunduğumuz yeri. çocuklar çok kibar. yadırgayan bakışlarımı anlayışlı ve misafirperver bakışlarla karşılıyorlar. mutfağa gidip kızkardeşlere (feminist doktrinde yoldaş demek; hahaha) bakıyorum. yemek yapıyoruz biraz. memleket meselelerinden saçımın rengine geliyoruz, soğan kabuğu diyorum, gülüşüyoruz. içeri döndüğümüzde sedat'ı bulamıyorum. birden kendimi eskisi kadar güvende hissetmediğimi fark ediyorum. kızlardan biri bir çekmece gösteriyor, açıyorum. çekmece ağzına kadar benim takılarım ve fularlarımla dolu. içlerinden çok sevdiklerimi almaya çalışıyorum, alamıyorum. tekrar içeri gittiğimde az önce sedat'ın oturduğu koltukta o'nu ve bir kızı buluyorum. bir de yer yatağı var yerde. hemen koltuğun yanında. kapı önündeki botlara takılıyor ayağım ama bu bile hızımı kesmeye yetmiyor, evden kaçar gibi çıkıyorum. sedat bekliyor kapının önünde. ''aynı anda iki kişi sevilmez benan'' diyor bana. canım acıyor. beni çaldıkları barın önündeki masalara oturtuyor, garson çocuk rakı getiriyor. sedat'ın birkaç arkadaşı daha gelip oturuyor masaya. ''biz partiliyken'' diye başlıyor çocuk, susmuyor. ''hayatta mutluluklar'' dileyip kalkıp gitmek istiyorum. sedat kolumu tutuyor. daha öğreneceklerim bitmemiş.. ''sen aslında hiçbir şey bilmiyorsun'' diye devam ediyor çocuk. ''bir bok olmaya çalışırken, hiçbir şey olamayanlardansın..'' kulağımı kapatıyorum. peşinde dolaşan aklımın niye yer yatağında olduğunu merak ediyorum. sedat gitmeme izin verse o küçük odaya, soğumuş çayıma ve artık satırlarını ezberlediğim kitabıma döneceğim. ve tabi yalan hayatıma. çocuk biraz daha konuşuyor, artık dinlemiyorum o'nu. biraz daha konuşursa zamanı gelince sedat'ın beni evime yollayacağına inanıyorum. öyle de oluyor. evime geliyorum tekrar. odama. şarkı listesindeki şarkılar bitmiş, çay buz gibi olmuş, kitabın sayfası karışmış. odadan dışarı çıkıyorum, su içmek için. içim yanıyor. uyandırmadığına, yatağa gidip yatmamı söylemediğine göre hiç gelmedi odaya demek ki. canım acıyor. o yer yatağını gördüğümdeki gibi. odasının lambası hala açık. kapıyı çalmadan giriyorum içeriye. bakmıyor bile yüzüme. sigara içmeye ve yazmaya devam ediyor. kapıyı kapatıp gidiyorum, belki onu bile fark etmiyor. saate bakmak geliyor aklıma. 05.47. sahi, 47 bizim için de önemli bir sayı mı? elime bir kağıt alıp bir şeyler çiziyorum. bir ev, bir bisiklet, bir kedi, bir o, bir ben. her şeyimiz var. o kağıtta olan her şey. peki onları çizdiğimiz zamanki kadar mutlu ve ''biz'' miyiz?
- ben bülbülüm.
- niye?
- çünkü erkekleri çok sadık. çiftleşebilmek için değişik tonlarda kullandığı sesini çiftleştikten sonra daha az kullanmaya başlıyormuş.
- bu iyi mi kötü mü?
- sadık olması iyi. zaten normal bir erkekle evlensem de aynı şey olacak.
- ben evlenirsem o'nu baştacı yaparım.
- (:
kağıdı elimden olduğu yere bırakıp yatağa gidiyorum. benimle birlikte hayaller de sakat bir yere gitmeye başlıyor. ne kadar zaman geçti, saat kaç oldu bilmiyorum. gözümü açıyorum, yanımda o. ne büyük bir huzurmuş meğer başımı her çevirdiğimde seni görmek diyorum içimden, rot gibi. sanki yüksek sesle söylemişim gibi uyanıyor hemen. japon gibi kısıyor gözlerini, gülüyor sabahtan beri ilk defa. bütün suskunluklarını silecek uzuuun bir yazı yazıyor yüzüme elleriyle, noktayı da sıcak bir öpücükle koyuyor ve sarılıyor bana uykuya dalarken. bitiyor işte günboyu olan her şey, doluyor geçmişteki tüm kayıp zamanlar. ben gece sürekli uyanıyorum, yanımda o olmuyor. tekrar uyuyorum, sil baştan aynı rüya. elimi kolumu bir yere çarpıyorum, uyanıyorum. kaldığım yerden devam ediyor rüya. ben kendime yine aynı masalları anlatıyorum, o beni yine 2 gün mutlu ediyor, üçüncü gün sil baştan aynı şeyler. ^^benim en başından beri istediğim tek şey yanımda öylece yatsın. konuşmasak da olur. hatta konuşup ''büyü''yü bozmaya gerek yok. arada gerçekten inanmak için gözlerimi açsam ve orada olduğunu görsem yeter. bir de elini saçımın arasında gezdirse daha ne isterim ki? hayattan daha başka bir şey istemeye yüzüm olabilir mi? isterse elleri boynumdayken şarkı bile mırıldanırım. bu bile çok sürmez, şarkı konusunda tartışmaya başlarız. o bile güzel gelir işte. ama o gelmez.. ben uyurken hep bunları düşünüyorum. geçmişteki, şimdideki ve gelecekteki konuşmalarımızı. ben artık o'nun benimle kordon'da elele yürümek gibi bir hayali olduğunu biliyorum. sırf ben sevdiğim için birgün bir kedi alıp ona istediğimiz kadar ad koyabileceğimizi, defne ve deniz gibi mapusa düşüp mor olmayan ama kırmızı ve mavi de olmayan bir bisikletle o hapisten kaçabileceğimizi, deniz kenarında bir evin bahçesinde domates yetiştirebileceğimizi, dışarıdan pizza söyleyebileceğimizi, o'nun duvarlarıyla değil evin duvarlarıyla ayrılmış odalarda yaşayıp sonunda başımı göğsüne koyarak uyuyabileceğimizi biliyorum. en azından o günlerde bana korkmadan ''anne'' diyebilirsin. ya da ''sen beni sevmiyo musun?''ları belki sevgi gösterisi olarak kullanabilirsin. belki o zaman ''hayatımın kadını ve o'nun doğrudan üretimi'' dediğin kadınların yanına beni ve nurtopu gibi 28.2 mm'lik çatlak fliküler kistimi de eklersin. sonsuzluk ve bir gün sadece bir film olarak kalır senin hayatında, vega'dan bir gün mutlaka da benim için bir şarkı. belki o zaman şehre gerçekten bir film gelir ve mevsim ilk defa bizim oralarınki gibi olur. ^^

huzur -veren erkek- mucize arzusu.

mucize arzusu.
küçük bahçende birlikte domates yetiştirebildiğin,
kedi besleyebildiğin,
sonsuz , mahvolmuş , güneşli gün yalanlarıyla avunmuş bir halde çıplak ayak sesi mutfaktan duyduğun,
içiçe geçmiş matruşkalar gibi , yağmurda başını omzuna koyarak yürüyebildiğin,
rockncoke yerine barışarock'a gidebildiğin,
en sevdiğin grup konsere geldiğinde şarkılarını birlikte bağırabildğin,
dünya'nın öbür ucuna gitmen gerekse bile seninle geleceğinden emin olduğun,
kafanı her çevirdiğinde onun orada olduğunu ve güldüğünü bildiğin,
hugo chavez'in referandumu kaybetme nedenlerini tartışabildiğin,
kendi söylediklerine bile inanmıyorken , ''sen söylersen inanırım'' diyebilecek kadar güvendiğin,
sabahtan akşama kadar siyaset konuşabildiğin,
saat kaç? diye sorduğunda sana cevap verebilecek kadar her an'ını verdiğin,
kaybolduğunda o fişeği patlatmadan seni bulacağından emin olduğun,
her gün deniz havasını içine çektiğin,
fransızca konuşabildiğin,
yedi yirmi dört dans edebildiğin,
rakı masasına meze hazırlayabildiğin,
hapşurduğunda ''benimle yaşa'' diyebileceğin ve bunu duyabileceğin,
sallanan koltuklarda sürekli kitap okuyabildiğin,
okuduğun yerlerin çizdiği altlarını paylaşabildiğin,
mutfakta zaman geçirmeyi yemek yemek olarak anlamadığı için birlikte yemek yapabildiğin,
yanında rahatça küfredebildiğin
aradan yüzyıl da geçmiş olsa yokluğunda özleyebildiğin,
televizyonu, bilgisayarı ve telefonları hayatından çıkartabileceğin,
ileride bir gün okuduğun ve altını çizdiğin o kitapları sahaf dükkanında satabileceğin,
kahve yerine çay içebildiğin,
yağmurlu bir pazar sabahı evden hiç çıkmadan tüm gün polar battaniyenin altında film izleyebileceğin,
arkadaşlarını ağırlayabileceğin,
bir pazar günü akşamı babandan kalma plaklar eşliğinde şarap içebileceğin,
bilgisayardaki ''fotoğraflarım'' klasörüne rağmen geniş bir fotoğraf albümü arşivi yapabileceğin,
senin fotojeniksizliğini -oneki?- kapatacağı için yanında bol bol gülümseyeceğin,
profesyonel fotoğraf makinanın taksidini beraber ödeyebileceğin,
mızıka çalabildiğin,
salıncakta sallanırken ateşböceklerini görebildiğin,
kızıldereli inançlarını yaşatabildiğin,
papatya toplayabildiğin,
kitabını yazabileceğim,
takvim yapraklarından doğmayacak çocuklarına isim seçebileceğin,
söz konusu kadın hakları olduğunda senden daha feminist olduğunu kestirebildiğin,
saçlarıyla rahatlıkla oynayabildiğin,
kurduğun ve kuracağın bütün ''meli- malı'' cümlelerini dilek ve gereklilik kipinden sıyarabildiğin,
uzakları yakın kılabileceğim,
mektup yazabildiğin,
ahmed arif, ran, muhsin ünlü dizelerinde kaybolabileceğin,
dizine başını düşürmüş uyurken , rahatça şarkı söyleyebildiğin,
yüzüne her bakışında o ilk günün heyecanını - acemiliğini - telaşını - mutluluğunu - özelliğini görebildiğin,
özgür bir dünya'da ellerinden tutarak başka şeyler için mücadele edebildiğin..
mucize arzusu.

26 Temmuz 2008 Cumartesi

mutluluktanağliycam

aptallığın bile tam bana göre
ç''u''cuksun sen de
yok yok yok yok
bu mutluluktan
ağlıycam şimdi
yapmaa!

20 Temmuz 2008 Pazar

ateşe verilen belki^lerin izdüşümü

cnbc-e'de bi dizi var, henüz adını öğrenme şerefine nail olamadım. lakin hepsi süper insanlar. dizi bi kere benim kurtarıcım görevini üstlendi. çünkü ne zaman ağlamak istiyor olsam, bu dizi bana yardımcı oluyor.

içimde önüne geçemediğim bir sıkıntı var. uzun zamandır var olanların bi yansıması. bi patlaması. bi sonuca bağlanması. birsürü ses var kulağımda. hepsi aynı şeyi söylüyor. bitek ses var içimde. herkesin sesini bastırıyor.

dün o dizide, esas oğlan yine mahvetti beni. vücudundaki benler için lazere giden erkeğimiz, kendisine lazer tedavisi uygulayan doktor kadınımıza aşık oldu. kadın ise 11 yaşındaki kızından başka kimseye vakit ayıramayan, sosyallikten tek anladığı ayda bir kız arkadaşlarıyla sinemaya gitmek olan, öğlenleri yemek yemek için sadece iki dakika ayırabilen bir kadın. ama çok güzel. bu yeterli olabiliyor erkekler için. bizim esas oğlan lazerin son günü, doktorumuza açılıyor. kadın onunla buluşamayacağını anlatıyor, ama hiç ''hayır'' demediğini fark ediyor oğlan. birgün bir öğle molasında çıkışta kadını karşılıyor. her şeyi o kadar güzel ayarlamış ki. kadın iki dakikası olduğunu söylüyor, o da her şeyi ona göre yaşatıyor. bi taksiye binip bir tekerlek dönüşü bile etmeyecek bi yerde önce yemek yiyorlar, yemek dediğim de her şeyden bi lokma. konuşuyorlar bu arada da. sonra yine bi taksi, yine çeyrek turluk tekerlek izi sokakta. bu sefer sokak sineması. koltukların üstünde patlamış mısırlar var, ekranda da hızlandırılmış bir film. göz kırparken ben, fark ediyorum ki bitmiş film. bir kez daha taksi! bu kez tatlı yiyorlar. dondurmalı. kadın bayılıyor pastaya. bi taksi daha! o tekerlek hiç tam tur yapamıyor. ama ikisinin de kafası bi dünya. oğlanımız saate bakıyor ve zamanlamanın müthişliğinden bahsediyor. kadınımız çok etkileniyor tabi. bu seferlik molayı biraz uzun tutuyor, oğlanımıza teşekkür etmek için. ben de böyle mal mal gözyaşı ve salya akıtıyorum ekrana karşı.

sonra kulaklarımdaki ve içimdeki boktanseslerkorosu giriyor devreye. susmaları için yalvarıyorum ama olmuyor. o sırada msn sesi geliyor bilgisayardan. normalde hiç sevmem. ama şuan ne normal ki? kalbim ve beynim bi türlü anlaşma sağlayamıyor. sanırım bi hükümet krizi bekliyor beni. vücudum olağanüstü hal ilan etmek için cumhurbaşkanının onayını beklemeyen bakanlar kurulu gibi. halbuki, cumhurbaşkanı onay vermezse, her şey geçersiz olur. amfide 210 kişiyiz. anayasadan 10 kişinin geçtiğini söylüyor arkadaşım. en yüksek ya da en yükseklerden biriymişim. sevinemiyorum. msn'den gelen ses, anayasa kürsüsü işimin kesin olduğunu söylüyor. msn'den ses geldiği için şükrediyorum. şimdi sihrim sonra zehrim olduğunu bile bile. cumhurbaşkanının kim olduğunu belirleyemediği için darbe yaşayan bu ülkede ben cumhurbaşkanının aklım mı kalbim mi olduğuna karar veremiyorum. krizin nedeni de bu zaten. son zamanlarda o kadar ''sorun şu ki..'' ile başlayan cümle kurdum ve duydum ki. sorunlardan sıkıldım. ben böyle büyümek istemiyorum. niçe çok biliyor olsaydı, kendine bir faydası olurdu. öldürmeyen acı kuvvetlendirirmiş.. peh. ben daha fazla güçlenmek istemiyorum arkadaşım. (şair burada sana sesleniyor) o güç ki bugün bana en nefret ettiğim şeyi affetme gücünü veriyor. en çok kaçtığım ama en çok başıma gelen şeyi, aldatılmayı. o güç yüzünden ondokuz tane test olacağım durduk yere. o güç yüzünden okunduğunu bildiğim için rahat yazamayacağım ama yazacağım. bütün yükü ben taşıyacağım ama ellerim hep boş kalacak. üstelik minik bir kuş donmayacak dışarda, bu meraklı çocuklara anlatılacak bir masal da olmayacak. çünkü sonu mutlu bitmiyor. çünkü esas kız ve esas oğlan kavuştak yapamıyor. aksine esas oğlanın artık ışık alan başka küçük bi evi var, ''nefes almak'' istediğinde vega dinlediği. esas oğlanın artık başka bir kadını var yorganından daha yakın, yanında. esas kız, yardımcı kadın oyuncu oldu.

ağlamayı öğrenmiş avutulmamış gözler ve tutulmamış eller var o tenha gecede. tutulmayınca ''el'' yapan eller. sabahın hayır getirdiğine inanmıyorum. sunulan her önerinin ''hayır''la reddedildiği bi yerkürede artık başkası için başka küçük evlerde doğacak güneş bile şahit olmuyor yalanlara. oysa benim bu aralar çok ihtiyacım yalanlara. bu gece, ve belki de artık her gece artacak bir dozda, ihtiyacım var yalana. vega'yı o kadar çok dinlerdim ki eskiden.. bi dönem annemden daha çok dinlerdim. kendi sesimden çok. o yüzden alışmışım, yalanları sevmeye. kendime yalan söyleyedururken ben, birileri ısrarla bağırıyor mayın tarlasına gönüllü giren o eskilerin esas kadınına. kulağım darbe aldı evet, korneam gibi. duymamam ondan. bu gözler, öyle şeyler görüyor ki kulakları duymasa da olur. çünkü ''o'' sesi hiç duymayacak. hatta bu ağız, bu dil bu damağa değmeden de var olabilir. çünkü ''o'' sesimi hiç duymayacak. ama bunların önemi yok artık. çünkü medeni hukuk'tan kalacağını düşünen ben, hayatımın en büyük medeniliğini yapıyorum. çok şey yaşayıp ayrılmadığımız için ortada benden başka arkadaş olmamıza engel bir şey yok. şimdi ben de çekiyorum kendimi aradan. arkadaş arkadaş gel benimle dolaş. -sordum onu da yapmıyor. ne yaparsan yap olmuyor gözüm.-

elime bir gazete alıyorum. burçları okuyup, fal tuttuktan sonra bir köşeye ilişiyor gözüm. teknik aksaklıklardan mütevellit buraya fotoğrafını koyamıyorum. [ köşe şöyle diyor; eğer bir kadın bir erkeğe ''git diyorsa, aslında yalvarıyordur kalması için.. ama bir erkek bir kadına ''git'' diyorsa, gerçekten gitmelidir kadın.. ] oysa bazen, bir fotoğraf binlerce sözcüğün anlatamadığı şeyi çok iyi anlatır. elif şafak da öyle der. yanıma birilerini bulmak hoşuma gidiyor. birilerinin her şeyime rağmen ''evet, bunu yapmalısın, doğru yapıyorsun'' demesi şu sıralar çok önemli benim için. ama kimse böyle demiyor. herkesin bi fikri var. doğru da olsa bir fikri. ve bir sürü cümlesi. oysa duymak istemiyorum hiçbir şey. yani istiyorum tabi, ama darbeli ya kulağım, ondan. okul çıkışları binbir yalan uydurup gittiğim ve uzun süre bana eşlik eden tek yer olan o küçük deniz kenarı çay bahçesini istiyorum şimdi. kimse konuşmasın. dünümü bugünümü yarınımı benden çalanlardan uzak, mumculeye sarılıp uyuyayım günlerce. kabuslarla uyanmayayım. ya da o fotoğraflarla. duyduğum sözleri karaoke yaparmış gibi alt yazıyla görmeyeyim.

^^^
- ''artık ama seni seviyorumlar yok; seni seviyorum amalar var'' dedi kız. inanabiliyor musun buna? her şey zamanlı sanki. tüm aydın doğan medyası ve saz arkadaşları benim için anlamış gibi. ben demiştim fidel'e.. hala da aynı şeyi söylüyorum ama arkadaşça (: bir insan seviyorsa, ama öyle yalandan değil, essahtan, ama'lar yoktur.
- benan ne zaman kendine geleceksin?
- sanırım kendimi gerçekten kaybedecek kadar içtiğimde.
- gel içelim.
- yapamam.
- kendine gelmeye bile cesaretin yok, ne biçim bi kız oldun sen ya.
- oha be. yavaş. antibiyotik kullanıyorum salak. doktor özellikle söyledi bir ay yok diye.
- hı. peki. ama kendine gelmen lazım artık. fidel diye biri yok. senin için artık yok. başka biri için var. anladın mı?
- kapa çeneni!
- ne kapa çeneni be mal. yarın bi gün arayacan gene ''gitti'' diye, toparlanamayacan. bi seneni daha yiyip bitireceksin. belki birsürü seneni. senden beklerim.
- ben senin gibi değilim kusura bakma. birini deli gibi severken kafam dağılsın diye başkasıyla çıkamam. ben kimseyi aldatamam. kendimi aldatırım anca.
- belatı çalışmaya başlamışım. güzel.
- ukala olmuşum ben biraz. fidel öyle dedi.
- fidel'in ağzına ediyim. fidel sürekli bi şey diyor zaten. sen de mal gibi inanıyorsun. yeter benan yeter, anlıyorum seni. hem de çok iyi. ama daha fazla üzülmeni istemiyorum.
- üzülmüyorum ki ben. çok mutluyum aksine. çünkü tanıyoruz birbirimizi. kavga etmeden, yani en azından aynı şeyler için aynı şeyleri söylediğimiz ve bi arpa boyu kadar bile yol alamadığımız kavgalar etmiyoruz, konuşuyoruz. konuşuyoruz en azından semih. anlamıyorsun bunu. peşine birilerini taktırmadan öğrenebiliyorum ne hissettiğini ne yaşadığını. ölmediğini, iyi olduğunu.
- görecez bakalım o gittiğinde de bu kadar iyi olabilecek misin.
- ne biçim bi yaşam formusun sen ya, gittiğinde de uzatacaksın işte omzunu olacak bitecek. alla allaa ya.
- gidecek yani?
- ...

***
- ben senin arkadaşınsam eğer..
- tabi ki arkadaşımsın. hem de en iyisinden.
- benan, eski bir aşkı yeni bir arkadaşlığa dönüştüremezsin.
- biliyorum.
- o zaman? ya yeniden olacak ya da..
- yeniden yok. yeniden bitti. arkadaşız biz. valla bak.
- benan niye konuşuyorsun bu adamla?
- mutlu oluyorum çünkü.
- neden?
- nedeni yok. benim için önemli şeyler var onda.
- ama sen onda yoksun. ya benan, sen şimdi çok mutlusun. o yüzden bir şey söylemek istemiyorum.
- söylemelisin. çünkü sen benim arkadaşımsın. eğer bu kadar sevseydin ve sevdiğin adam sana ''seni seviyorum ama''lı cümleler kursaydı, sen o ''ama''yı görmezdin. göremezdin.
- seni seviyorum ama bi sevgilim var; gibi mi?
- evet.. tam da bunun gibi.
- seni seviyorum ama arada; gibi mi?
- ben anladım o'nunla arkadaş olmamızın daha iyi olacağını. niye kimse inanmıyor buna?
- benan daha çok bağlanacaksın.
- hayır. çünkü gidecek.
- benan..

^^^

ben ne yapacağımı hakikaten bilmiyorum. boktuk bak, bok. bildiğin bok. şimdi daha bi bok olduk. bokluğun son mertebesindeyiz. hepimiz ama. aynı anda ancak bu kadar organize bok olabilirdik. tam ortaçgil'den şarkılara geçerken ''bir tek sen misin unutan sevilmeyi?'' eşliğinde bana yazılmış şiirler buldum derginin birinde. ben kimseyi aldatamam. kimseye ''git'' diyemem. ben bu kadar güçlü değilim. canım başkasıyla olmak istiyorken canı benimle olmak isteyen birine gerdan kıramam. gülemem. saçmalığına inandığım ''arkadaş kalalım'' ayaklarına giremem. ve cesur da değilim. belki her şeyim ama kesinlikle cesur değilim. ben sevdiği adama aşkını itiraf ettiği için cesur sayılan kadınlardan biri olmadım hiç, çünkü ben ilkokuldan beri bu işi gönüllü olarak gönlümle yapıyorum. beni sevdiğini ancak ben söyledikten sonra söyleyebilen ama yine de hiçbir şey yapmayan adamları seçmekle de bunun bedelini ödüyorum. iki gün sonra gidecek biri için hep yanımda olacak adamları kırarak daha ağır bedeller ödemek için de ortam yaratıyorum. ama birsürü ama. eloise vera yazmayacak kadar cesur. dide kendini ''yeniden'' var edebilmek için yazmamaya katlanacak kadar cesur. ama ben değilim. çünkü ben yazmak zorundayım. yarın dönüp pişman olmak için ya da çaktırmadan sırtımı sıvazlamak için bi iz bırakmak zorundayım. ben emin olmak zorundayım ''asla'' ''unutulmayacağımdan''. benim artık gözlerinde ''belki''den öte ''asla'' taşıyan bir esas oğlanım var. o esas oğlanın başka bir esas kızı. benim artık bende yakılan ateş kadar kuvvetli bir iz bırakmam için daha fazlasına ihtiyacım var. daha çok yazmaya. çünkü benim artık içinde ışık yüzen bir evim yok. o ev artık bana (bize) değil, onlara ait. bana ''aldatılıyorsan, affetme'' diyen esas oğlanımı bile bırakıp gidecek cesaretim yok. kendime ''bitermiş her şey ve bitti'' diyecek bir cesaretim yok. ''bizi üzen neyse burada bitsin'' diyemedim ben, diyemem de. ''bırak eskisi gibi kalsın, kimse yaralanmasın'' da diyemem. ben artık şarkı söyleyemem. sadece yazabilirim. gidemem. git diyemeyeceğim gibi.

''hayat böyle boktan işte, aldatanı bile affettirir.'' diyince esas oğlan, lafın altında ezilip un ufak olup yine de gidemeyen biri cesur değildir, güçlü hiç değildir. bunu hazmedebildiğine göre başka bir şeydir. bu gücün bu ''iktidar''ın altında ezilmek, bilgi dolu o her cümlenin altında ezilmek gibi değil. bu çok başka bir şey..

//konuşma ve yazılar için sahiplerinden özür dilerim.\\

23 Haziran 2008 Pazartesi

evening..

- üç çocuğumuz var!
- benim 2! ikisi de kız!
- evet, biliyorum. aşağıda gördüm. çok güzeller.
- harris'le hala gözüküyor musun?
- bazen. noel'de kart atıyor.
- bana mektup yazdı. çok şansımız olur sanıyordum.
- birkaç tane oldu.
- beni kimse o'nun kadar..

(...)

- sen mutlu oldun mu?
- zaman zaman. zaman zaman da çok mutsuz oldum tabi.
- o kadar mı?
- benim asla senin kadar beklentim olmadı.
- benim her zaman çok oldu. büyük hayallerim vardı.
- büyük bir hayat yaşadın.
- iki kötü evlilik.. ve, asla iyi bir şarkıcı olamadım.
- düğünümde söylemiştin. tanrım, olağanüstüydün. sen, çok güzel bir kadındın. orada sahnede çok cesurdun, güçlü ve umut doluydun.
- hiçbir şey değildi.
- benim için çok önemliydi. o günü düşünüyorum da hala..


***

- kendimi harika hissediyorum. hiç hasta gibi değilim. benim için bir şey yapar mısın?
- ne istersen.
- mutlu olmaya çalışır mısın?
- çok şey istedin anne.
- sürekli korkarak yaşamayı bırakır mısın? hata diye bir şey yoktur. yenilirsin, ama yine de şarkı söylersin.

***

- bir bebeğimiz olacak!
- tanrım, şaka mı bu?!
- gerçekten ödümü patlatıyor.
- korkma, harika olacak.
- evet, biliyorum. ama zaman zaman çok yorgun olacağım. sinirli olacağım ve hayatımı mahvettiğimi düşüneceğim.
- yanında olacağım.
- olacaksın diğ mi? kafam karıştığında, tuhaf ve kötü hissettiğimde davrandığımda da olacaksın diğ mi?
- evet, elimden geleni yapacağım.
- ben de öyle.

***

- harris!
- ah!
- merhaba.
- nasılsın?
- ben.. iyiyim. iyi.
- buna inanamıyorum!
- ben losangeles'a taşınıyorum.
- biz de taşınıyoruz. yalnızca karımın kardeşini görmek için haftasonu geldik.
- ah, oğlun mu?
- evet. buddy. 3 yaşında.
- harris!
- seni tanıştırayım.
- hayır hayır. benim uçağı yakalamam gerek.
- aa. harika görünüyorsun.
- sen de öyle. benim de bir kızım var.
- mükemmel. hala şarkı söylüyor musun?
- şu anda söylemiyorum.
- neden bıraktın?
- evlendim. sonra da bebeğim oldu. bir şey, başka bir şeyi izledi.
- sana bir şey söylemem gerek. hala hangi yıldızın bizim olduğunu biliyorum.
- (..) evet, losangeles'a gelirsen ara beni.
- evet, sen de.

bahçede

çok üşüyorum.

bu kahrolası yaz sıcağında üşüyorum. ateşim çıkmıyor ama. sadece bir titreme var. küresel ısınıyorum sanırım. topak şeylere ilgim vardır benim. o yüzden en sevdiğim hayvanları sayarken fillerden, hipopotamlardan, kutup ayılarından filan bahsederim. işte şimdi kendimi tam da o küçük buz parçası üzerinde yalnız kalan kutup ayısı gibi hissediyorum. beni kameraya alan ya da fotoğrafımı çeken biri var mı bilmiyorum. olmasa daha iyi. çünkü ben hiçbir zaman fotojenik bir insan olamadım. istedim ama olamadım. o yüzden fotoğraflardan haz etmem. ben anı dondurmayı sevmem. ben çilekli dondurma yiyince midesi bulanan bir kızım. ve ece temelkuran'ı hayalkırıklığına uğratmak istemem ama, hiç peçete koleksiyonum da olmadı. ben mektup biriktirmeyi severdim. şimdi tıpkı olduğu gibi. annemin günlüklerini ve babama yazdığı şiirleri okuyarak büyüdüm. onları biriktirdim hayat bilgisi defterimde. annem edebiyat mezunuydu fakat şiirleri hiçbir zaman içimde göğe bakma hissi uyandırmadı bende. yine de içten içe düz yazıyı şiire zilyon kere tercih etmeme rağmen bir gün birilerine şiir yazabilme ihtimalimi düşündüm. tek bir farkla, ben annemden daha güzel yazmalıydım. bir gün benim çocuğuma kalacak olan o his külliyatlarında çocuğum benim arkamdan ''annem de amma saçmalamış'' dememeli. aksine, ''anneme bak, neler yaşamış'' demeli.

çok üşüyorum.

kafamda zilyon tane düşünce ve içime atmaktan şişmanladığım bir sürü üzüntü var. dokunmasını beklemem kimsenin ağlamak için. şu günlerde müstear adıyla müstesna bir insan değilim. adımın sadece ''melankolik'' kısmını görüyor gözlerim. biraz buğulu sanki her şey. kesin değil. ben bu belirsizlik halini hiç sevmem. hayatımda beklemek ve bellirleyememek kadar nefret ettiğim şeyler yoktur. oysa hayat sanki bana beklemekten başka çare vermiyor. inadına hiçbir sorunun, soru ögesi içermeyenlerin bile, cevabını vermiyor. benim bulmama izin vermiyor. hayatımda, hiçbir şeyin bir ''ad''ı yok. oysa benim için çok önemlidir ''ad''lar. çünkü birine ad veremezsem, sıfatlarım onu, nitelerim. işaret parmağımı uzatıp rencide ederim. gözlerimi dikerim, gözümün önünden gitmesin diye. hiçbir şeyi kaçırmak istemem çünkü. her şeyi kontrol altına alıp her daim haklı çıkmak değil derdim. evet, bi ara bunu da deli gibi istemiştim. sonra deli olmayı çok istedim. her şeyi elimin tersiyle itip, gönlümce küfredebilmeyi, bunun için yüzümün kızarmamasını, başıma ne gelirse gelsin hiçbir şeyden sorumlu olmamayı, her şeye yeniden başlayabilme gücünü çok istedim. bana yapılan haksızlıklara inat, yaptığım hiçbir haksız fiilden sorumlu olmayacaktım çünkü o zaman. o zaman belki de ilk defa ''karşılıksızlık'' farklı bir boyut kazanacaktı üçüncü boyuta sık sık giden lakin geri gelmeyi hep reddedip bi kısmını orada bırakarak eksilmeyi tercih eden aklım için.

çok üşüyorum.

kendime yasakladığım zilyonlarca şarkıdan sadece biri çınlıyor şu an kulağımda. ''ısınamazsın ağlarken'' diyor deniz. ben deniz adını çok severim. denizleri çok severim. deniz'leri çok severim. belki ece temelkuran bilmez, belki de en bi çok yaptığı bir şeydi, ben isim biriktiririm defterimin arasında. doğmamış ve doğmayacak olan yüzlerce çocuğum vardır. hepsinin de bir adı. onları ''sıradanlık''tan kurtarmayı bahşeden adları. hepsi hazır. her gün bir yenisi ekleniyor onlara. ben her gün, içimdeki çocuğu öldürmek istedikçe, başka çocuklar doğuruyorum. belki çok sevdiğim halde tutmaktan- dokunmaktan deli gibi korktuğum kediler doğuramıyorum, yollayamıyorum çay fincanlarının kenarında ece temelkuran gibi. ya da o'nun ''zira''ları yerine, benim ''ama''larım daha baskın. ben hep içine kapanık ve çözülmeyi beklenen ''taraf'' olmayı isterken, baskın olmak zorunda bırakılıyorum. ya da kendimi bu konuma düşürüyorum. benim için çok zamandır haklı olmanın ya da hata yapmanın bir anlamı yok. yaptığım şeylerden pişman olmayı yapmadıklarıma tercih ettiğim filan da yok. sadece bir gün, gelişine vurduğum ortanın ağlarla buluşmasını istiyorum. doksana girmek zorunda değil. çocukken oynadığım dokuz aylık, yirmi bir aylık, doksan dakikalık maçlar şu an hiçbir şey ifade etmiyor. ben yeni başladım çünkü her şeye.

çok üşüyorum.

içimde sonuna ''meli - malı'' eklediğim zilyon tane cümle var. attığım ve atmak zorunda olduğum adımların her nefeste yenilendiğini hissettikçe nabzımla birlikte artıyor gerekliliklerim. çünkü ben her nefeste biraz daha büyüyorum. her nefeste biraz daha yaşlanıyorum. benim derin nefeslerim büyük beklentilerim. sabrım yok pek evrimi beklemeye. belki de bu yüzden kalbim hiç kenarlarından alınmasına müsait değil. bu yüzden belki de direk kırılmayı tercih ediyor. sanırım bu victor hugo'yu hiç dinlemediğim anlamına da geliyor. o'na söylemeyi çok isterdim bir değirmenin arkasında dinin mucizelerini görüp hayata bağlanmanın sadece o'nun kitaplarında olduğunu ve insanlığın hiçbir zaman sert olmak varken yumuşak olmayı tercih etmediğini. bu yüzden herhalükarda kırılıp incindiklerini. unutmadan bir de eklemek isterdim, içimdeki mutfaktaayaksesleri bandosunun mucize beklemeyi artık huzurdan saymadığını. kalbimi ya da bedenim çıldırmasına rağmen hiçbir zaman gidemediği vekaleten yerine seyahate yolladığı beynimi kullanmıyorum artık. hangisi boştaysa. çünkü bence insanlar bireysel olmak yerine takım oyununa önem vermeli. boşta biri varsa, ona pas atmalı. ve bilmeli tek kişinin sorumluluğunun her zaman bölünmüş sorumluluktan daha ağır olduğunu.

çok üşüyorum.

ben sahip olduğum zilyonlarca hayali ve kurduğum binlerce ''meli- malı'' cümlesini gerçekleştiremeyecek olmaktan korkuyorum. ölümün engel teşkil etmesi değil sorun. önümdeki tek engel kendimken ölümün lafı bile olmaz. önemli bir şey için ölmek istiyor olmam da mesela bunun önünde engel değil. bana göre, ben en büyük engeli nefes alırken içime çektiğim havanın genzimi yakmasına alışmakla yendim. ben daha ilk nefesimle yendim hayatı. bir an duruşu gibi. yeterli. her zaman büyük beklentilerimin olmasından zarar gördüm. çünkü onların hiçbiri yakın vadede gerçek olmadı. uzak vadede gerçekleşmesini ise ben istemedim, o an lazımdı bana çünkü. o an, hani ''sevdiğine kavuşamazsa ölür'' hastalığına yakalandığım an, eğer yanımda olmuyorsa gerisi teferruattır. hayat ayrıntılarda gizli olsa bile. benim artık o ayrıntıları bulmaya takaatim yok. ben ''yanıtla beni'' dediğimde derdime derman olacak bir kurum kuruluş istiyorum. sevmesem de sagopa kajmer'in ''kendime sarılır, donarım'' sözünden etkilenmek istemiyorum. geç kalmış olmak istemiyorum! bir sabah uyandığımda her şeyin çok bittiğini ve benim bitiş merasimine bile yetişemediğimi anlamaktan korkuyorum!

hayatımda başımı çevirdiğimde yanımda olacak kişinin mutfaktaki ayak sesini ve sadece ikimizin görebildiğine inandığım o ateşböceklerinin olduğu bahçede kulağımda kirazlar, önümde emek verdiğim domateslerle özgür bir dünyada o adamla başka şeyler için mücadele içinde olmayı kaçırmak istemiyorum! ben doğuştan şanslı değilim. fotojenik hiç değilim. belki de bu yüzden öldüğümde arkamdan gösterebilecekleri hiç fotoğrafım yok dün olması beklenen şimdiki zamana ait. saçlarım kötü. sesim detone çıkıyor. hayattan beklentilerim had safada, aldıklarım sıfırın altında. yazmaktan başka hiçbir şey yapamıyorum. onu da beceremiyorum. hala bir gün tanrı'nın beni çevrimiçi'ne alacağını ve benimle uzun uzun sohbet edeceğine inanıyorum. bir gün, gözlerimi kapatıp açtığımda karşımda tam da içimden geçeni görmek istiyorum. güvercinlerle değil kedilerle yolladığım mektupların sahibini bulmasını ümit ediyorum. sahnede bakanların ''ne kadar cesur ve güzel. umut dolu gözleri söylediği melankolik şarkıları aydınlatıyor'' demesini umuyorum. ama bir mikrofon, o kadar uzak ki. ''sınırlar kalksın'' diye bağırmıyorum, sadece ''uzaklar yakın olsun'' istiyorum. her gün bir balon uçarayım ve uçurduğum o balon göğe bakma durağımın üstündeki yıldıza takılsın istiyorum. deniz ve yıldız hiç uzağıma düşmesin, yalnız kalsam hatta gölgemden bile kopsam onlar hep peşimden gelsin istiyorum.

kapama gözlerini, ben çok üşüyorum.

13 Haziran 2008 Cuma

''şimdi seninle biz..''

olasılıklarşanslarolaylarnedenhepsenintersinebunuhalasormayanlışyerdeyanlışzamanbunlarhepaldatmacabunuartıkanla.
belkibirgüngüneşdoğarmezarınınüstündensensessizceuyurkenuyanıncaüzülmegerçekbuişte.
kelimelersokaklarveevlernekadardaboşşeylersengizliceağlarkenbirazumutbirazsevgineçokşeydemekoysasendenuzakta.
amakimbilirbelkibirgünoyaşarkensenölmezsinacılarakıpgiderakıpgideruyanıncaüzülmegerçekbuişte.
tesadüfenyalnızsın.
gerçeklerinfarkındasın.
tesadüfenyalnızsın.
henüzyolunbaşındasın.

10 Haziran 2008 Salı

the person that you've loved, want to go home.

===alıntıyumağı===

- birinin nasıl olup da senden hoşlanabileceğini merak ettin mi hiç?
- sürekli, her gün. senin benden neden hoşlandığını merak ediyorum.
- debbie benden neden hoşlanır? benden hoşlanıyor. yani beni seviyor. evliliğimizdeki en büyük problem bu. beni sürekli yanında istemesi. beni o kadar seviyor ki sürekli yanında olayım istiyor. ben bunu kabul edemiyorum. beni üzüyor.
- ne?
- aradığım o, o beni seviyor.
- insanların seni neden sevdiğine inanmıyorsun ha? ben seni seviyorum, debbie seni seviyor.
- onun aşkını kabul edemiyorum. bende bir terslik var.
- aşkı kabul edemiyor musun?
- ne olduğunu bilmiyorum.
- aşk mı? dünyanın en güzel, en parlak, en sıcak şeyi. bunu kabul edemiyor musun? saf aşkı, debbie'nin aşkını kabul edemiyor musun? o sana hayatını vermeyi seçmiş. seni hayat arkadaşı olarak seçmiş. ama sen onun aşkını kabul edemediğin için fantezi beyzbol oynuyorsun, öyle mi? ben kabul ederdim. debbie muhteşem biri. hoş, komik, iyi kokuyor, iyi biri. saç modelini de sürekli değiştiriyor. senin için fazla iyi. iğrençsin. pisliğin teki olduğun için o sana bağırıp çağırıyor. debbie sana hayatını adamak istiyor, allison bunu benim için yapmak istemiyor. ve bu beni çok üzüyor. eve gitmek istiyorum ben.

===alıntıyumağı===