ulusözlük'ten alınma bir link üzerine..
link bu; http://www.haksozhaber.net/news_detail.php?id=4330
özet kısmı ise bu; '' Bizim çocuklarımız baleye gitmiyor, diskoya bara gitmiyor, köpük banyosunda ölmüyor, bazı medya grupları neden çok abartıyor aklım almıyor." diyen Atayer, şöyle konuştu: "Çocuklar dil bilgisinden, yabancı dilden (Arapça, İngilizce) mahrum kalmaması için yurda gidiyor. Ben de çocuğumu bu amaçla gönderdim. Yaralı babası olarak şikayetim yok. Benim çocuğum kayıt olmak için yurda gitti. Akşam geç saatler olduğu için o gece yurtta kaldı. Zaman zaman burada kalıyordu. Burada ölenler şehit, kalanlar ise gazidir."
geçen cumaydı.. biz hasu hanım'ın tercihini yapmak için okula gidecektik, evden çıkarken televizyonda gördüm haberi. ilk önce söylemediler oranın kuran kursu veren bir yurt olduğunu. çökmenin doğal gaz kaynaklı olduğunu söylediler. sonra adı verilmeden ''özel eğitim'' kurumu dendi. ben haberi duyduğum andan itibaren herkesin benim gibi ölümlere şaşırıp üzüleceğini düşünmüştüm lakin herkes bir yurtta kuran eğitimi verilmesine şaşırdı. keşke duyduğumuzda şaşıracağımız kadar az olsa bunlar.. ama değil. anlayamadığım şey sanki kimse bu ülkenin en büyük sorunlarından birinin ''cemaat''leşme olduğunu bilmiyor, kimse özellikle anadolu'dan gelen çocuklara sunulan ''imkan''ların farkında değil, kimse özellikle kayıt günü okullara gönderilen ''görevli''lerin ellerindeki kağıtları dağıttıktan sonra o kağıtları alan aile ve öğrencileri arabalarla nereye götürdüğünü bilmiyor, sanki bütün öğrenciler yurtkur'un yurtlarına yerleşiyor kalanlar eve çıkıyor, her şey güllük gülistanlık yaşanıyormuş gibi. 70,586,256 kişi yaşıyor türkiye'de. ve rica ediyorum kimse tutup da bana ''benim bu yurt işlerinden haberim yok'' demesin. en uzak akrabamızdan en dış kapı mandalı adama, şah damarımızdan evimizin içine kadar içindeyiz bu işlerin. internetten yurt bakan biri bile bulabilir bunu. her şey süper görünür de bir yıldız (*)dan anlarsın kimin ne olduğunu. ''cuma günü yapılacak konferanslara bütün öğrencilerimizin katılması zorunludur.'' şimdi bakıyorum haberdeki amcanın söylediklerine, diyor ki baleye gitmedi. bu radikal kesimin baleyle ne alıp veremediği olduğunu da çözemedim hala. nedir yani erkeklerin tayt giyiyor olması mı sorun? yoksa ''diri'' vücutlu bir kadının gövdesine değen ''pis'' eller mi? iki farklı cinsin aynı sahne üzerinde oradan oraya ceylan gibi sekmesi mi yoksa cins olan? ne demek bu ya ''allah aşkına''? oradaki kızlar bara gitseydi, baleye gitseydi ve ölselerdi müstehak mı olacaktı onlara? ayrıca amca demiş ''ingilizce arapça öğrensinler diye gidiyorlardı.'' pardon ama ne zamandan beri yurtlar böyle bir görev edindi kendilerine? illa ki istiyorsanız çoluğunuzu çocuğunuzu yabancı dil kursuna göndermeyi, para da vermek istemiyorsanız üstüne, belediyeler bedava veriyor ingilizce kursu. istanbul barosu'na gelin, onlar hukuk öğrencisi olmayan insanlara da veriyor ingilizce kurs. hem de ücretsiz. arapça kurslarına gelince artık o kadar kolay ki ücretsiz ya da düşük fiyatla kurs bulmak.. bir apartman boşluğunda bile verilebiliyor arapça dersi. - ben gittim oradan biliyorum.- kaldı ki bence sorulması gereken bir soru da şehit kimdir, gazi kime denir. hemen bakalım tdk'den.
şehit: Kutsal bir ülkü veya inanç uğrunda ölen kimse, martir: "Ey mavi göklerin kızıl ve beyaz süsü. Kız kardeşimin gelinliği, şehidimin son örtüsü."- A. N. Asya.
gazi:
1. Müslümanlıkta düşmanla savaşan veya savaş yapmış kimse: "Gazi Baba, etrafında binlerce gazi ile bir tepede yatardı."- Y. K. Beyatlı.
2 . Olağanüstü yararlıklar göstererek düşmanı yenen komutanlara devlet tarafından verilen onur unvanı: "Gazi Mustafa Kemal."- .
3 . Savaştan sağ olarak dönen kimse: "Şimdi İstanbul taklarının yeşil taflanları altından gaziler geçiyor."- A. Gündüz.
bu çocuklar hangi kutsal ülkü ya da inanç uğruna ölmüş? hangi düşmanla savaşmış, o savaşta olağanüstü ne tür bir yarar sağlamış ya da o savaştan sağ çıkabilmiş? bu çocuklar birilerinin ihmali yüzünden öldü farkındasınız değil mi? bara gitmeyip kuran kursuna gitmeleri bunu değiştirmiyor. ölünüze bile sahip çıkmıyorsunuz.. işin kötüsü haberin altındaki yorumların da bu zihni(y)eti desteklemesi. türkiye'de yeteri kadar din eğitimi verilmediğine dair bir yorum bile yapılmış o başka bir yazının konusu olabilecek kadar uzun bir konu. tamam belki konuşmak, ses çıkartmak, dava açmak, hesap sormak ölülerinizi geri getirmeyecek, belki yaralılarınız daha çabuk iyileşmeyecek ama en azından birilerine ders olacak. en azından hala sesini çıkartmak isteyenlere ders olacak. insan hayatını ucuz bir şey sananlara ders olacak. ''ölenin arkasından konuşulmaz, ağlanmaz, günahtır'' diye diye neleri unutup unutturdunuz bu ülkede e ama yeter artık. örtün bu konunun üstünü de çocuklarınızın üstüne örttüğünüz topraklarla.. aman ses çıkartmayın, sesini çıkarıp şikayetçi olmak isteyenleri susturun. aman diyim hesap sormayın.. nasıl olsa verilir bunun da hesabı öbür dünyada değil mi? hı. amin.
deliliğe övgü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
deliliğe övgü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
6 Ağustos 2008 Çarşamba
tövbe. sübhaneke. dinimiz. amin.
yayında ve yapımda emeği geçenler
deliliğe övgü,
sakinim sakinsin sakin,
yurttan ve dünyadan haberler
1 Ağustos 2008 Cuma
ı found god, yeah, god is good.
cesaretin var mı aşka? ( jeux d enfants)yani böyle bir film mevcut.. bu bir diziden ibaret değil. inanmayanlara afiş olsun.
- ilk görüşte aşka inanır mısın?
- evet.
- salaksın o zaman.
ekşisözlük'ten iki yazarın yorumu da şu filmle ilgili, beni en çok etkileyen ikisi;
^^ insana yanlışı sevdiren, deli gibi hata yapma arzusu uyandıran bi acayip film.evet çok çok korkutucu bi aşk.. ama bi yandan da çok çok gerçek.kimilerine mantık dışı gelse de, olması ve yaşanması gereken şeyler bunlar sanki.
--- spoiler ---julien ve sophie ölmeyi seçtiler; çünkü yaşadıkları müddetçe asla birlikte olamayacak, hani kazara olsalar bile birbirlerine hayatı hep zindan edeceklerdi zaten. onların aşkı bildiğimiz marazi aşk.yani bu aşk en güzel yerinde bitmeliydi, en çok hissetikleri zaman.onlara göre yalnız ölmek de yetmezdi tabii, garantili olsun diye birbirlerinden ayrılmamak için betona gömüldüler.filmde keşke olmasaydı dediğim tek şey, yaşlandıklarında birlikte olduklarının gösterildiği alternatif son. evet mutlu son bu olurdu ama, bu aşka da o olmazdı ki.eğer sadece bununla final yapılsaydı bana hiç inandırıcı gelmezdi.ayrıca anladığım kadarıyla bu film benim de hastalıklı yönümü ortaya çıkardı. günlük güneşlik mutlu sonlar dururken illa ölecek yani insanlar.--- spoiler --- ^^
^^ kadın, a$kı için oyun oynadı,erkek, oyun oynamak için a$ık oldu... ^^
*
i'm so ugly, but that's okay, cause so are you
i'm so excited, i can't wait to meet you there
cause i've found god - hey, hey, hey!
ben pink sevmem çok.. lakin bu ablanın ''who knew'' isimli bir şarkısı var ki akıllara zarar. allaam aptal bi mutluluk hakim bünyeme.. iki kitap arası zamanın provasını yapıyor gibiyiz.
o değil de ben hakikaten şanslı bir insanım G.ye aşık olduğum için. evet.
yayında ve yapımda emeği geçenler
deliliğe övgü,
jeux d enfants,
le G.,
sonsuzluk ve bir gün
29 Temmuz 2008 Salı
yine de püf
''yine de en şık insanlar bence tesettürlü insanlar''
*
otobüste yanımda oturan kızın dinlediği şarkı; '' pişman olup birgün dönerse geri, yıllar geçti unutmadım ihanetini, ben affetsem de yalan sözlerini, allah'ından bul ben susuyorum. '' geldim üşenmedim, guugıldan arattım şarkıyı. demet akalın'ınmış. tebrik ediyorum, evet. süper.
*
benim kulaklığımdan dışarı taşanlar; '' kendimi yormadan ulaşsam sana dokunsam ruhuna, kimseye sormadan yolunda çıkıp kavuşsen sen bana ''
*
büyüyünce jale parla olucam.
*
fransızca yeminlen süper dil.
*
''bu'' iş hiç hayra alamet değil..
*
ben bugün vuupır yedim, kapitalist oldum. oh ne de güzel oldum.
*
''ansızın'' gelecek gibisin.. gözlerinde ''çocuk'' kaygılar.. tam beni sevecek ''gibi''sin.. ani bir yağmur mevsim ''ilkbahar''..
*
ırmak diye erkek ismi olur. hem de çok şeker olur.
*
''zefre'' benim isyanımdı uleyn!
*
bak allah'ın adını veriyorum ki bana ''baksana'' demesin kimse. bütün yüzüne bakma, konuşma, yazma, mesaj atma istediğim yerle bir oluyor, soğuyorum, tiksiniyorum.
*
içimdeki saçmalama aşkı bambaşkaa..
*
otobüste yanımda oturan kızın dinlediği şarkı; '' pişman olup birgün dönerse geri, yıllar geçti unutmadım ihanetini, ben affetsem de yalan sözlerini, allah'ından bul ben susuyorum. '' geldim üşenmedim, guugıldan arattım şarkıyı. demet akalın'ınmış. tebrik ediyorum, evet. süper.
*
benim kulaklığımdan dışarı taşanlar; '' kendimi yormadan ulaşsam sana dokunsam ruhuna, kimseye sormadan yolunda çıkıp kavuşsen sen bana ''
*
büyüyünce jale parla olucam.
*
fransızca yeminlen süper dil.
*
''bu'' iş hiç hayra alamet değil..
*
ben bugün vuupır yedim, kapitalist oldum. oh ne de güzel oldum.
*
''ansızın'' gelecek gibisin.. gözlerinde ''çocuk'' kaygılar.. tam beni sevecek ''gibi''sin.. ani bir yağmur mevsim ''ilkbahar''..
*
ırmak diye erkek ismi olur. hem de çok şeker olur.
*
''zefre'' benim isyanımdı uleyn!
*
bak allah'ın adını veriyorum ki bana ''baksana'' demesin kimse. bütün yüzüne bakma, konuşma, yazma, mesaj atma istediğim yerle bir oluyor, soğuyorum, tiksiniyorum.
*
içimdeki saçmalama aşkı bambaşkaa..
yayında ve yapımda emeği geçenler
deliliğe övgü,
eften püften,
fransızca
28 Temmuz 2008 Pazartesi
huzur -veren erkek- mucize arzusu.
mucize arzusu.
küçük bahçende birlikte domates yetiştirebildiğin,
kedi besleyebildiğin,
sonsuz , mahvolmuş , güneşli gün yalanlarıyla avunmuş bir halde çıplak ayak sesi mutfaktan duyduğun,
içiçe geçmiş matruşkalar gibi , yağmurda başını omzuna koyarak yürüyebildiğin,
rockncoke yerine barışarock'a gidebildiğin,
en sevdiğin grup konsere geldiğinde şarkılarını birlikte bağırabildğin,
dünya'nın öbür ucuna gitmen gerekse bile seninle geleceğinden emin olduğun,
kafanı her çevirdiğinde onun orada olduğunu ve güldüğünü bildiğin,
hugo chavez'in referandumu kaybetme nedenlerini tartışabildiğin,
kendi söylediklerine bile inanmıyorken , ''sen söylersen inanırım'' diyebilecek kadar güvendiğin,
sabahtan akşama kadar siyaset konuşabildiğin,
saat kaç? diye sorduğunda sana cevap verebilecek kadar her an'ını verdiğin,
kaybolduğunda o fişeği patlatmadan seni bulacağından emin olduğun,
her gün deniz havasını içine çektiğin,
fransızca konuşabildiğin,
yedi yirmi dört dans edebildiğin,
rakı masasına meze hazırlayabildiğin,
hapşurduğunda ''benimle yaşa'' diyebileceğin ve bunu duyabileceğin,
sallanan koltuklarda sürekli kitap okuyabildiğin,
okuduğun yerlerin çizdiği altlarını paylaşabildiğin,
mutfakta zaman geçirmeyi yemek yemek olarak anlamadığı için birlikte yemek yapabildiğin,
yanında rahatça küfredebildiğin
aradan yüzyıl da geçmiş olsa yokluğunda özleyebildiğin,
televizyonu, bilgisayarı ve telefonları hayatından çıkartabileceğin,
ileride bir gün okuduğun ve altını çizdiğin o kitapları sahaf dükkanında satabileceğin,
kahve yerine çay içebildiğin,
yağmurlu bir pazar sabahı evden hiç çıkmadan tüm gün polar battaniyenin altında film izleyebileceğin,
arkadaşlarını ağırlayabileceğin,
bir pazar günü akşamı babandan kalma plaklar eşliğinde şarap içebileceğin,
bilgisayardaki ''fotoğraflarım'' klasörüne rağmen geniş bir fotoğraf albümü arşivi yapabileceğin,
senin fotojeniksizliğini -oneki?- kapatacağı için yanında bol bol gülümseyeceğin,
profesyonel fotoğraf makinanın taksidini beraber ödeyebileceğin,
mızıka çalabildiğin,
salıncakta sallanırken ateşböceklerini görebildiğin,
kızıldereli inançlarını yaşatabildiğin,
papatya toplayabildiğin,
kitabını yazabileceğim,
takvim yapraklarından doğmayacak çocuklarına isim seçebileceğin,
söz konusu kadın hakları olduğunda senden daha feminist olduğunu kestirebildiğin,
saçlarıyla rahatlıkla oynayabildiğin,
kurduğun ve kuracağın bütün ''meli- malı'' cümlelerini dilek ve gereklilik kipinden sıyarabildiğin,
uzakları yakın kılabileceğim,
mektup yazabildiğin,
ahmed arif, ran, muhsin ünlü dizelerinde kaybolabileceğin,
dizine başını düşürmüş uyurken , rahatça şarkı söyleyebildiğin,
yüzüne her bakışında o ilk günün heyecanını - acemiliğini - telaşını - mutluluğunu - özelliğini görebildiğin,
özgür bir dünya'da ellerinden tutarak başka şeyler için mücadele edebildiğin..
mucize arzusu.
yayında ve yapımda emeği geçenler
beni sevdin,
bütün kadınların kafası karışıktır,
deliliğe övgü,
devrim,
fransızca,
kaybolursam şarkı söyle,
mızıka,
sepetli mavi bisiklet,
sonsuzluk ve bir gün
26 Temmuz 2008 Cumartesi
mutluluktanağliycam
aptallığın bile tam bana göre
ç''u''cuksun sen de
yok yok yok yok
bu mutluluktan
ağlıycam şimdi
yapmaa!
ç''u''cuksun sen de
yok yok yok yok
bu mutluluktan
ağlıycam şimdi
yapmaa!
yayında ve yapımda emeği geçenler
beni sevdin,
deliliğe övgü,
devrim,
fideL
30 Haziran 2008 Pazartesi
sen beni öpünce, ben fransız olucam!
sen beni öpersen belki de ben fransız olurum
şehre inerim bir sinema yağmura çalar
otomobil icad olunur, zarifoğlu ölür
dünyadaki tüm zenciler kırk yaşından büyüktür.
-senegalliler dahil değil.
sen beni öpersen belki de bulvarlar iltihablanır
çağdaş coğrafyalarda üretir cesetlerini siyaset bilimi
o vakit bir sufiyi tül darplarla gebertebilirsin
hayat bir yanıyla güzeldir canım, sen de güzelsin
-yoksa seni rahatsız mı ettim?
sen beni öpersen belki de aşkımız pratik karşılık bulur
ne ikna edici bir intihar girişimidir şimdi göz göze gelmek
elbette ata binmek gibidir seni sevmek sevgilim
elbette gayet rasyoneldir attan atlamak
-freud diye bir şey yoktur.
sen beni öpersen belki de ben gangsterleşirim
belki de şair olurum seni de aldırırım yanıma
bilesin; göğsümde hangi yöne açmış tek gülsün
yani ya bu eller öpülür, ya sen öldürülürsün.
-haydi iç de çay koyayım.
**
o değil de üvercinka'nın 50. yıl şeysi. yky kitap şeetcek. potansiyel avutma hediyesi.
şehre inerim bir sinema yağmura çalar
otomobil icad olunur, zarifoğlu ölür
dünyadaki tüm zenciler kırk yaşından büyüktür.
-senegalliler dahil değil.
sen beni öpersen belki de bulvarlar iltihablanır
çağdaş coğrafyalarda üretir cesetlerini siyaset bilimi
o vakit bir sufiyi tül darplarla gebertebilirsin
hayat bir yanıyla güzeldir canım, sen de güzelsin
-yoksa seni rahatsız mı ettim?
sen beni öpersen belki de aşkımız pratik karşılık bulur
ne ikna edici bir intihar girişimidir şimdi göz göze gelmek
elbette ata binmek gibidir seni sevmek sevgilim
elbette gayet rasyoneldir attan atlamak
-freud diye bir şey yoktur.
sen beni öpersen belki de ben gangsterleşirim
belki de şair olurum seni de aldırırım yanıma
bilesin; göğsümde hangi yöne açmış tek gülsün
yani ya bu eller öpülür, ya sen öldürülürsün.
-haydi iç de çay koyayım.
**
o değil de üvercinka'nın 50. yıl şeysi. yky kitap şeetcek. potansiyel avutma hediyesi.
yayında ve yapımda emeği geçenler
deliliğe övgü,
fransızca,
kaybolursam şarkı söyle
23 Haziran 2008 Pazartesi
bahçede
çok üşüyorum.
bu kahrolası yaz sıcağında üşüyorum. ateşim çıkmıyor ama. sadece bir titreme var. küresel ısınıyorum sanırım. topak şeylere ilgim vardır benim. o yüzden en sevdiğim hayvanları sayarken fillerden, hipopotamlardan, kutup ayılarından filan bahsederim. işte şimdi kendimi tam da o küçük buz parçası üzerinde yalnız kalan kutup ayısı gibi hissediyorum. beni kameraya alan ya da fotoğrafımı çeken biri var mı bilmiyorum. olmasa daha iyi. çünkü ben hiçbir zaman fotojenik bir insan olamadım. istedim ama olamadım. o yüzden fotoğraflardan haz etmem. ben anı dondurmayı sevmem. ben çilekli dondurma yiyince midesi bulanan bir kızım. ve ece temelkuran'ı hayalkırıklığına uğratmak istemem ama, hiç peçete koleksiyonum da olmadı. ben mektup biriktirmeyi severdim. şimdi tıpkı olduğu gibi. annemin günlüklerini ve babama yazdığı şiirleri okuyarak büyüdüm. onları biriktirdim hayat bilgisi defterimde. annem edebiyat mezunuydu fakat şiirleri hiçbir zaman içimde göğe bakma hissi uyandırmadı bende. yine de içten içe düz yazıyı şiire zilyon kere tercih etmeme rağmen bir gün birilerine şiir yazabilme ihtimalimi düşündüm. tek bir farkla, ben annemden daha güzel yazmalıydım. bir gün benim çocuğuma kalacak olan o his külliyatlarında çocuğum benim arkamdan ''annem de amma saçmalamış'' dememeli. aksine, ''anneme bak, neler yaşamış'' demeli.
çok üşüyorum.
kafamda zilyon tane düşünce ve içime atmaktan şişmanladığım bir sürü üzüntü var. dokunmasını beklemem kimsenin ağlamak için. şu günlerde müstear adıyla müstesna bir insan değilim. adımın sadece ''melankolik'' kısmını görüyor gözlerim. biraz buğulu sanki her şey. kesin değil. ben bu belirsizlik halini hiç sevmem. hayatımda beklemek ve bellirleyememek kadar nefret ettiğim şeyler yoktur. oysa hayat sanki bana beklemekten başka çare vermiyor. inadına hiçbir sorunun, soru ögesi içermeyenlerin bile, cevabını vermiyor. benim bulmama izin vermiyor. hayatımda, hiçbir şeyin bir ''ad''ı yok. oysa benim için çok önemlidir ''ad''lar. çünkü birine ad veremezsem, sıfatlarım onu, nitelerim. işaret parmağımı uzatıp rencide ederim. gözlerimi dikerim, gözümün önünden gitmesin diye. hiçbir şeyi kaçırmak istemem çünkü. her şeyi kontrol altına alıp her daim haklı çıkmak değil derdim. evet, bi ara bunu da deli gibi istemiştim. sonra deli olmayı çok istedim. her şeyi elimin tersiyle itip, gönlümce küfredebilmeyi, bunun için yüzümün kızarmamasını, başıma ne gelirse gelsin hiçbir şeyden sorumlu olmamayı, her şeye yeniden başlayabilme gücünü çok istedim. bana yapılan haksızlıklara inat, yaptığım hiçbir haksız fiilden sorumlu olmayacaktım çünkü o zaman. o zaman belki de ilk defa ''karşılıksızlık'' farklı bir boyut kazanacaktı üçüncü boyuta sık sık giden lakin geri gelmeyi hep reddedip bi kısmını orada bırakarak eksilmeyi tercih eden aklım için.
çok üşüyorum.
kendime yasakladığım zilyonlarca şarkıdan sadece biri çınlıyor şu an kulağımda. ''ısınamazsın ağlarken'' diyor deniz. ben deniz adını çok severim. denizleri çok severim. deniz'leri çok severim. belki ece temelkuran bilmez, belki de en bi çok yaptığı bir şeydi, ben isim biriktiririm defterimin arasında. doğmamış ve doğmayacak olan yüzlerce çocuğum vardır. hepsinin de bir adı. onları ''sıradanlık''tan kurtarmayı bahşeden adları. hepsi hazır. her gün bir yenisi ekleniyor onlara. ben her gün, içimdeki çocuğu öldürmek istedikçe, başka çocuklar doğuruyorum. belki çok sevdiğim halde tutmaktan- dokunmaktan deli gibi korktuğum kediler doğuramıyorum, yollayamıyorum çay fincanlarının kenarında ece temelkuran gibi. ya da o'nun ''zira''ları yerine, benim ''ama''larım daha baskın. ben hep içine kapanık ve çözülmeyi beklenen ''taraf'' olmayı isterken, baskın olmak zorunda bırakılıyorum. ya da kendimi bu konuma düşürüyorum. benim için çok zamandır haklı olmanın ya da hata yapmanın bir anlamı yok. yaptığım şeylerden pişman olmayı yapmadıklarıma tercih ettiğim filan da yok. sadece bir gün, gelişine vurduğum ortanın ağlarla buluşmasını istiyorum. doksana girmek zorunda değil. çocukken oynadığım dokuz aylık, yirmi bir aylık, doksan dakikalık maçlar şu an hiçbir şey ifade etmiyor. ben yeni başladım çünkü her şeye.
çok üşüyorum.
içimde sonuna ''meli - malı'' eklediğim zilyon tane cümle var. attığım ve atmak zorunda olduğum adımların her nefeste yenilendiğini hissettikçe nabzımla birlikte artıyor gerekliliklerim. çünkü ben her nefeste biraz daha büyüyorum. her nefeste biraz daha yaşlanıyorum. benim derin nefeslerim büyük beklentilerim. sabrım yok pek evrimi beklemeye. belki de bu yüzden kalbim hiç kenarlarından alınmasına müsait değil. bu yüzden belki de direk kırılmayı tercih ediyor. sanırım bu victor hugo'yu hiç dinlemediğim anlamına da geliyor. o'na söylemeyi çok isterdim bir değirmenin arkasında dinin mucizelerini görüp hayata bağlanmanın sadece o'nun kitaplarında olduğunu ve insanlığın hiçbir zaman sert olmak varken yumuşak olmayı tercih etmediğini. bu yüzden herhalükarda kırılıp incindiklerini. unutmadan bir de eklemek isterdim, içimdeki mutfaktaayaksesleri bandosunun mucize beklemeyi artık huzurdan saymadığını. kalbimi ya da bedenim çıldırmasına rağmen hiçbir zaman gidemediği vekaleten yerine seyahate yolladığı beynimi kullanmıyorum artık. hangisi boştaysa. çünkü bence insanlar bireysel olmak yerine takım oyununa önem vermeli. boşta biri varsa, ona pas atmalı. ve bilmeli tek kişinin sorumluluğunun her zaman bölünmüş sorumluluktan daha ağır olduğunu.
çok üşüyorum.
ben sahip olduğum zilyonlarca hayali ve kurduğum binlerce ''meli- malı'' cümlesini gerçekleştiremeyecek olmaktan korkuyorum. ölümün engel teşkil etmesi değil sorun. önümdeki tek engel kendimken ölümün lafı bile olmaz. önemli bir şey için ölmek istiyor olmam da mesela bunun önünde engel değil. bana göre, ben en büyük engeli nefes alırken içime çektiğim havanın genzimi yakmasına alışmakla yendim. ben daha ilk nefesimle yendim hayatı. bir an duruşu gibi. yeterli. her zaman büyük beklentilerimin olmasından zarar gördüm. çünkü onların hiçbiri yakın vadede gerçek olmadı. uzak vadede gerçekleşmesini ise ben istemedim, o an lazımdı bana çünkü. o an, hani ''sevdiğine kavuşamazsa ölür'' hastalığına yakalandığım an, eğer yanımda olmuyorsa gerisi teferruattır. hayat ayrıntılarda gizli olsa bile. benim artık o ayrıntıları bulmaya takaatim yok. ben ''yanıtla beni'' dediğimde derdime derman olacak bir kurum kuruluş istiyorum. sevmesem de sagopa kajmer'in ''kendime sarılır, donarım'' sözünden etkilenmek istemiyorum. geç kalmış olmak istemiyorum! bir sabah uyandığımda her şeyin çok bittiğini ve benim bitiş merasimine bile yetişemediğimi anlamaktan korkuyorum!
hayatımda başımı çevirdiğimde yanımda olacak kişinin mutfaktaki ayak sesini ve sadece ikimizin görebildiğine inandığım o ateşböceklerinin olduğu bahçede kulağımda kirazlar, önümde emek verdiğim domateslerle özgür bir dünyada o adamla başka şeyler için mücadele içinde olmayı kaçırmak istemiyorum! ben doğuştan şanslı değilim. fotojenik hiç değilim. belki de bu yüzden öldüğümde arkamdan gösterebilecekleri hiç fotoğrafım yok dün olması beklenen şimdiki zamana ait. saçlarım kötü. sesim detone çıkıyor. hayattan beklentilerim had safada, aldıklarım sıfırın altında. yazmaktan başka hiçbir şey yapamıyorum. onu da beceremiyorum. hala bir gün tanrı'nın beni çevrimiçi'ne alacağını ve benimle uzun uzun sohbet edeceğine inanıyorum. bir gün, gözlerimi kapatıp açtığımda karşımda tam da içimden geçeni görmek istiyorum. güvercinlerle değil kedilerle yolladığım mektupların sahibini bulmasını ümit ediyorum. sahnede bakanların ''ne kadar cesur ve güzel. umut dolu gözleri söylediği melankolik şarkıları aydınlatıyor'' demesini umuyorum. ama bir mikrofon, o kadar uzak ki. ''sınırlar kalksın'' diye bağırmıyorum, sadece ''uzaklar yakın olsun'' istiyorum. her gün bir balon uçarayım ve uçurduğum o balon göğe bakma durağımın üstündeki yıldıza takılsın istiyorum. deniz ve yıldız hiç uzağıma düşmesin, yalnız kalsam hatta gölgemden bile kopsam onlar hep peşimden gelsin istiyorum.
kapama gözlerini, ben çok üşüyorum.
bu kahrolası yaz sıcağında üşüyorum. ateşim çıkmıyor ama. sadece bir titreme var. küresel ısınıyorum sanırım. topak şeylere ilgim vardır benim. o yüzden en sevdiğim hayvanları sayarken fillerden, hipopotamlardan, kutup ayılarından filan bahsederim. işte şimdi kendimi tam da o küçük buz parçası üzerinde yalnız kalan kutup ayısı gibi hissediyorum. beni kameraya alan ya da fotoğrafımı çeken biri var mı bilmiyorum. olmasa daha iyi. çünkü ben hiçbir zaman fotojenik bir insan olamadım. istedim ama olamadım. o yüzden fotoğraflardan haz etmem. ben anı dondurmayı sevmem. ben çilekli dondurma yiyince midesi bulanan bir kızım. ve ece temelkuran'ı hayalkırıklığına uğratmak istemem ama, hiç peçete koleksiyonum da olmadı. ben mektup biriktirmeyi severdim. şimdi tıpkı olduğu gibi. annemin günlüklerini ve babama yazdığı şiirleri okuyarak büyüdüm. onları biriktirdim hayat bilgisi defterimde. annem edebiyat mezunuydu fakat şiirleri hiçbir zaman içimde göğe bakma hissi uyandırmadı bende. yine de içten içe düz yazıyı şiire zilyon kere tercih etmeme rağmen bir gün birilerine şiir yazabilme ihtimalimi düşündüm. tek bir farkla, ben annemden daha güzel yazmalıydım. bir gün benim çocuğuma kalacak olan o his külliyatlarında çocuğum benim arkamdan ''annem de amma saçmalamış'' dememeli. aksine, ''anneme bak, neler yaşamış'' demeli.
çok üşüyorum.
kafamda zilyon tane düşünce ve içime atmaktan şişmanladığım bir sürü üzüntü var. dokunmasını beklemem kimsenin ağlamak için. şu günlerde müstear adıyla müstesna bir insan değilim. adımın sadece ''melankolik'' kısmını görüyor gözlerim. biraz buğulu sanki her şey. kesin değil. ben bu belirsizlik halini hiç sevmem. hayatımda beklemek ve bellirleyememek kadar nefret ettiğim şeyler yoktur. oysa hayat sanki bana beklemekten başka çare vermiyor. inadına hiçbir sorunun, soru ögesi içermeyenlerin bile, cevabını vermiyor. benim bulmama izin vermiyor. hayatımda, hiçbir şeyin bir ''ad''ı yok. oysa benim için çok önemlidir ''ad''lar. çünkü birine ad veremezsem, sıfatlarım onu, nitelerim. işaret parmağımı uzatıp rencide ederim. gözlerimi dikerim, gözümün önünden gitmesin diye. hiçbir şeyi kaçırmak istemem çünkü. her şeyi kontrol altına alıp her daim haklı çıkmak değil derdim. evet, bi ara bunu da deli gibi istemiştim. sonra deli olmayı çok istedim. her şeyi elimin tersiyle itip, gönlümce küfredebilmeyi, bunun için yüzümün kızarmamasını, başıma ne gelirse gelsin hiçbir şeyden sorumlu olmamayı, her şeye yeniden başlayabilme gücünü çok istedim. bana yapılan haksızlıklara inat, yaptığım hiçbir haksız fiilden sorumlu olmayacaktım çünkü o zaman. o zaman belki de ilk defa ''karşılıksızlık'' farklı bir boyut kazanacaktı üçüncü boyuta sık sık giden lakin geri gelmeyi hep reddedip bi kısmını orada bırakarak eksilmeyi tercih eden aklım için.
çok üşüyorum.
kendime yasakladığım zilyonlarca şarkıdan sadece biri çınlıyor şu an kulağımda. ''ısınamazsın ağlarken'' diyor deniz. ben deniz adını çok severim. denizleri çok severim. deniz'leri çok severim. belki ece temelkuran bilmez, belki de en bi çok yaptığı bir şeydi, ben isim biriktiririm defterimin arasında. doğmamış ve doğmayacak olan yüzlerce çocuğum vardır. hepsinin de bir adı. onları ''sıradanlık''tan kurtarmayı bahşeden adları. hepsi hazır. her gün bir yenisi ekleniyor onlara. ben her gün, içimdeki çocuğu öldürmek istedikçe, başka çocuklar doğuruyorum. belki çok sevdiğim halde tutmaktan- dokunmaktan deli gibi korktuğum kediler doğuramıyorum, yollayamıyorum çay fincanlarının kenarında ece temelkuran gibi. ya da o'nun ''zira''ları yerine, benim ''ama''larım daha baskın. ben hep içine kapanık ve çözülmeyi beklenen ''taraf'' olmayı isterken, baskın olmak zorunda bırakılıyorum. ya da kendimi bu konuma düşürüyorum. benim için çok zamandır haklı olmanın ya da hata yapmanın bir anlamı yok. yaptığım şeylerden pişman olmayı yapmadıklarıma tercih ettiğim filan da yok. sadece bir gün, gelişine vurduğum ortanın ağlarla buluşmasını istiyorum. doksana girmek zorunda değil. çocukken oynadığım dokuz aylık, yirmi bir aylık, doksan dakikalık maçlar şu an hiçbir şey ifade etmiyor. ben yeni başladım çünkü her şeye.
çok üşüyorum.
içimde sonuna ''meli - malı'' eklediğim zilyon tane cümle var. attığım ve atmak zorunda olduğum adımların her nefeste yenilendiğini hissettikçe nabzımla birlikte artıyor gerekliliklerim. çünkü ben her nefeste biraz daha büyüyorum. her nefeste biraz daha yaşlanıyorum. benim derin nefeslerim büyük beklentilerim. sabrım yok pek evrimi beklemeye. belki de bu yüzden kalbim hiç kenarlarından alınmasına müsait değil. bu yüzden belki de direk kırılmayı tercih ediyor. sanırım bu victor hugo'yu hiç dinlemediğim anlamına da geliyor. o'na söylemeyi çok isterdim bir değirmenin arkasında dinin mucizelerini görüp hayata bağlanmanın sadece o'nun kitaplarında olduğunu ve insanlığın hiçbir zaman sert olmak varken yumuşak olmayı tercih etmediğini. bu yüzden herhalükarda kırılıp incindiklerini. unutmadan bir de eklemek isterdim, içimdeki mutfaktaayaksesleri bandosunun mucize beklemeyi artık huzurdan saymadığını. kalbimi ya da bedenim çıldırmasına rağmen hiçbir zaman gidemediği vekaleten yerine seyahate yolladığı beynimi kullanmıyorum artık. hangisi boştaysa. çünkü bence insanlar bireysel olmak yerine takım oyununa önem vermeli. boşta biri varsa, ona pas atmalı. ve bilmeli tek kişinin sorumluluğunun her zaman bölünmüş sorumluluktan daha ağır olduğunu.
çok üşüyorum.
ben sahip olduğum zilyonlarca hayali ve kurduğum binlerce ''meli- malı'' cümlesini gerçekleştiremeyecek olmaktan korkuyorum. ölümün engel teşkil etmesi değil sorun. önümdeki tek engel kendimken ölümün lafı bile olmaz. önemli bir şey için ölmek istiyor olmam da mesela bunun önünde engel değil. bana göre, ben en büyük engeli nefes alırken içime çektiğim havanın genzimi yakmasına alışmakla yendim. ben daha ilk nefesimle yendim hayatı. bir an duruşu gibi. yeterli. her zaman büyük beklentilerimin olmasından zarar gördüm. çünkü onların hiçbiri yakın vadede gerçek olmadı. uzak vadede gerçekleşmesini ise ben istemedim, o an lazımdı bana çünkü. o an, hani ''sevdiğine kavuşamazsa ölür'' hastalığına yakalandığım an, eğer yanımda olmuyorsa gerisi teferruattır. hayat ayrıntılarda gizli olsa bile. benim artık o ayrıntıları bulmaya takaatim yok. ben ''yanıtla beni'' dediğimde derdime derman olacak bir kurum kuruluş istiyorum. sevmesem de sagopa kajmer'in ''kendime sarılır, donarım'' sözünden etkilenmek istemiyorum. geç kalmış olmak istemiyorum! bir sabah uyandığımda her şeyin çok bittiğini ve benim bitiş merasimine bile yetişemediğimi anlamaktan korkuyorum!
hayatımda başımı çevirdiğimde yanımda olacak kişinin mutfaktaki ayak sesini ve sadece ikimizin görebildiğine inandığım o ateşböceklerinin olduğu bahçede kulağımda kirazlar, önümde emek verdiğim domateslerle özgür bir dünyada o adamla başka şeyler için mücadele içinde olmayı kaçırmak istemiyorum! ben doğuştan şanslı değilim. fotojenik hiç değilim. belki de bu yüzden öldüğümde arkamdan gösterebilecekleri hiç fotoğrafım yok dün olması beklenen şimdiki zamana ait. saçlarım kötü. sesim detone çıkıyor. hayattan beklentilerim had safada, aldıklarım sıfırın altında. yazmaktan başka hiçbir şey yapamıyorum. onu da beceremiyorum. hala bir gün tanrı'nın beni çevrimiçi'ne alacağını ve benimle uzun uzun sohbet edeceğine inanıyorum. bir gün, gözlerimi kapatıp açtığımda karşımda tam da içimden geçeni görmek istiyorum. güvercinlerle değil kedilerle yolladığım mektupların sahibini bulmasını ümit ediyorum. sahnede bakanların ''ne kadar cesur ve güzel. umut dolu gözleri söylediği melankolik şarkıları aydınlatıyor'' demesini umuyorum. ama bir mikrofon, o kadar uzak ki. ''sınırlar kalksın'' diye bağırmıyorum, sadece ''uzaklar yakın olsun'' istiyorum. her gün bir balon uçarayım ve uçurduğum o balon göğe bakma durağımın üstündeki yıldıza takılsın istiyorum. deniz ve yıldız hiç uzağıma düşmesin, yalnız kalsam hatta gölgemden bile kopsam onlar hep peşimden gelsin istiyorum.
kapama gözlerini, ben çok üşüyorum.
yayında ve yapımda emeği geçenler
annemin çeyiz sandığı,
beni sevdin,
bir yaraya kabuk olmak,
bütün kadınların kafası karışıktır,
çemberimde gül oya,
deliliğe övgü,
ecetem,
ödünç aldığım tüm erkeklere
20 Haziran 2008 Cuma
hobaateeeycaaan oleleyleey a.ltd.ş.
allah'ım bugün ne şahane bir gün.
laylalaylalaaay!
**
çucuk yurda geldi chavez!
beni görmek için yurda geldi!
hatta yurt ''ne işi var bu çucuğun burda?'' bilem dedi!
saçlarımı -o pırasaya bile benzemeyen salak saçlarımı- beğendi!
**
anayasa kürsüsünden bir örtmenümüz bana meyl atmış chavez!
açıköğretim işine sıcak bakmadığını, galatasaray üniversitesi fransızca kurslarıyla ilgili bir gelişme olduğunu belirtmiş!
hatta o zaman zaman nefret etme aşamasına bile geldiğim adımın sonuna en şükelasından bir ''cım'' bile eklemiş!
''şekerim'' demiş chavez, şeker! daha ne desin?
**
allah'ım çaya ya da suya gerek yok.. ben şu halimle erimeye hazırım!
laylalaylalaaay!
**
çucuk yurda geldi chavez!
beni görmek için yurda geldi!
hatta yurt ''ne işi var bu çucuğun burda?'' bilem dedi!
saçlarımı -o pırasaya bile benzemeyen salak saçlarımı- beğendi!
**
anayasa kürsüsünden bir örtmenümüz bana meyl atmış chavez!
açıköğretim işine sıcak bakmadığını, galatasaray üniversitesi fransızca kurslarıyla ilgili bir gelişme olduğunu belirtmiş!
hatta o zaman zaman nefret etme aşamasına bile geldiğim adımın sonuna en şükelasından bir ''cım'' bile eklemiş!
''şekerim'' demiş chavez, şeker! daha ne desin?
**
allah'ım çaya ya da suya gerek yok.. ben şu halimle erimeye hazırım!
yayında ve yapımda emeği geçenler
anayasa aşkı,
deliliğe övgü,
fransızca,
galatasaray üniversitesi
3 Haziran 2008 Salı
''güç''
life is a lemon'a / hiçbir şeyin bitmeyeceğine inanıp her cümlenin sonuna 2nokta koyduğum masal dönemlerinden.
güç.. nietche (isme bak) amca zırt pırt hastalanırmış minikken.. para da yokmuş.. okuyamamış da.. demiş ki en önemlisi güç.. sonra demiş ki artık üstün insan yaşasın..yani demek istemiş ki, çok kocaman önemli insan için güç..
küçücüksün, bebeklikten çocukluğa geçmişsin.. taşıyabileceğin şeyler bellidir.. mesela baban pazardan karpuz aldı taşıyabilir misin ? cık.. kavun olsa neyse.. sonra büyüdün azıcık.. okulun ikinci günü o ağır çantayı babişkon olmadan taşıyabilir misin ? nıt.. kurtarmaz.. boyun da kısa zaten.. su içeceksin ama boyun rafa yetişmiyor.. hatta yeni doğmuş bebeksin, etrafı keşfe çıkmışsın, ordaaa bir koltuuk vaaar uzaktaaa.. şimdiki adımlarınla metroya binmişsin gibi anında istediğin yerdesin.. ya o zamanlar ? koltuğa gidip onun üzerine çıkmaya çalışana kadar mevsim yazdan hazana döner.. sonra büyürsün daha.. fiziki zorlukları aşarsın. .ergenlikteki sivilcelerdir dertler.. bir de kıldan tüyden sebepler vardır ağlamalık.. kendini aşarsın da ruhuna koyduğun duvarların üzerine çıkamazsın..hani minikkenki koltuk gibi.. anneye babaya bağırmayı güç gösterisi sanırsın.. çünkü sesin bir onlara gür çıkar..o zamanlar gürlüğün tonu da hafiften travesti tonuna yakındır hani.. legeseye hazırlanmak, kendini etraftakilere kabul ettirmeye çalışmak, bir yandan da kendini anlamaya çalışmaktır bu sefer güç.. annenin benim çocuğum 92 net yaptı teyzesi sınavda demesi bir güç olarak algılanabilir mesela..ya da hoşlantı (?) beslenilen kişiye teklif (?) etme cesareti bulmak kendinde..hele bir de ''beeen d eee senii sevgiliiiim'' cevabını almak, çifte kavrulmuş güçtür..
her gün buzdolabına gidip boy ölçmekten vazgeçecek kadar büyüdüğün zaman güç, dünyayı değiştirme arzusudur.. geçmişe küçümser kahkahalar atarak bakılır bu dönemde.. aşık olunduğu zaman pencere açtırıp bağırtacak bir enerji patlaması olur ya, bilmem ben diyene pinokyo dedirtir, grizu patlaması gibi.. kendimizi herkese sevdirmeye çalışırken aslında ne de büyük ne de sağlam duvarlar ördüğümüzü anladığımız ama o grizu patlamalarıyla bile o duvarları yıkamadığımız, hayatımız sınav diye diye kendimizi f tipi şıklara hapis ettiğimiz, içimizdeki gücün ateşin üzerine kendi elceğizlerimizle su döktüğümüz günlerdir bunlar.. gücü kendimizde aradığımız ama aradığımız numaranın geçici olarak servisdışı kaldığı,çevre açıyı gören çaplardır..
sonrasını yaşamaya ömrü yetmemiş sabi sübyanlar ne desem yalan olur, görmedim abi, valli duymadım, bak yemin içerim ki bilmiyorum diyerek fazlaca dağıttıkları konuya geri dönerler.. şu cümleden önceki cümlenin başlangıcına kadar herkesin yaşadığı şeylerdir bunlar.. herkesin kendinden bir parça bulmak suretiyle reytingleri tavan yaptırdığı.. güç ortak bir paydadır.. hani sıralı bileşik cümlelerde olur ya bazen ortak özneler.. ali ve ayşe annelerini bekliyorlardı okul çıkışında gibi.. kaç tane anneleri var bu çocukların ? karındaş değiller mi ? hangisi cami avlusunda nurlandı ? bunların konuyla alakası ne ? bilmiyorum.. kendi içimdeki sorulara cevap veremediğim için de inanılmaz lüzumsuz ve güçsüz hissediyorum.. haliyle güçlü olmayı başarabilmiş insanlara imrenerek bakıyorum.. onlar yaparsa ben neden yapamayım diyorum.. bir cin ali çizemiyor olabilirim ya da düz yolda yürümeyi beceremiyor da olabilirim ama ruhsal dengemi gayet sağlayabilirim diyorum kendim kendime.. aynaya gidiyorum,y üzüme bakıyorum, delirdim mi acep diyorum.. tırsıp yerime oturuyorum.. kimseye dost diyemediği zamanlarda insanlar yastıkların ne kadar yumuşak olduğunu fark ediyor.. sus, sıkıldım senden, kafamı şişirdin demiyorlar hiç.. bir de pamuklular ya hemen çekiyorlar selpak fillerinin hortumları gibi gözyaşlarınızı.. bunu sadece kadınların yaptığını sanıyorlar ya delilik katsayım artıyor.. başka alanları tercih ettiğim için puanım 0,3le çarpılıyor değerim düşüyor. bak güçsüz olmak için bir neden daha.. sistem bu.. herkes birilerinin ayağını kaydırarak gidiyor uludağda kayak tatillerine..
erkekler ağlamaz diyorlar onları kahraman yaparak.. ağlamayı acizlik, güçsüzlük, zayıflık göstergesi sananlar kadınların narinliğine atıyor çamuru hemen..kadın ağlar çünkü erkeğin kemiğinden yaradılan kadın zaten yaradılış itibariyle güçsüzdür..oysa toprağız hepimiz diğ mi ? ve toğrağın üzerine su döktün mü hepsi yumuşar.. her toprağı yağmur ıslatır erkek dişi demeden.. her başarılı erkeğin arkasına bir kadın motifi işlerler kenarları dantelli. .sonra kadını erkeğin kartvizitini kullanan canlılar yaparlar.. şüpheeesiiz biz kadını erkeğin cüzdanını hortumlasın, onun arkasına saklansın arada ebeeeee yetiş doğuruyorum desin diye yarattık diye yazar delikanlılık kitapları ayet niyetine.. yemeklerden sonra hazmı kolaylaştırsın diye akıl fikir ilacı tavsiye edilir bunlara.. ya da elma çayı..cildi de güzelleştirir hem..
tamam kadın arada sırada başını bir erkeğin omzuna yaslamak ve abidin dino bey amcanın mutluluğun resmi tablosunda konunu mankeni olmak ister ama güce duyduğu meraktan değildir ki bu.. her insan sığınacak liman arar.. her insan birinin elini tuttuğunda dünyayı değiştirecek güce sahip olmayı diler.. her insanın içinde aslında tusunamileri aratmayacak fırtınalar olur..ama kadın bunu dışarı yansıtır.. etna yanardağı gibi olmak lazım.. içimizdekileri zamanla dışarı püskürtmek lazım.. sonra kimse capon kadınlar kocalarını öldürmüş geziyor demesin.. tabi patlamaların sınırı olmalı hep.. ne diyor pirelli reklamı kontrolsüz güç, güç değildir.. ne güzel bir laf.. pirelli denince akla gelen halterler belki bundan kaynaklıdır.. belki sadece benim aklıma geliyordur bu..ne yazar..en azından düşünüyorum diğ mi ?
hırs gibidir bak bu..kötüye kullanmayacaksın.. yoksa zarar verir.. yuva yıkar.. diyelim kadın daha çok para kazanıyor, ekonomik olarak daha güçlü.. olmaaaz.. yediremez bizimkisi işte.. güç işte ya,bidiğin güç..istediğini istediğin zaman yaparsın..kendine söz geçirebilirsin..başkalarına hükmedebilir hatta onları sömürebilirsin.. güçlü olduğun için de kimse gıkını çıkartmaz.. kadınlar sever ama güvende olmayı.. her insan gibi.. böyle arkadaşlar yapar ya,biri seni arkadan tutacaktır sen de kendini ona doğru bırakacaksındır.. herkes hayatında böyleleri olsun ister..sadece kadınlar değil ki..yalan mı ? yalansa yalan de.. yalansa, yalan olduğu için sev..sevmekle başlat her şeyi.. kadındı erkekti ayırma.. sait faik'in semaver diye bir kitabı var..onu oku.. ya da nietche oku.. olmadı posta al..h aydar dümen amcayı oku..
anneni ara..halini hatrını sor.. sesin titremesin ama konuşurken.. telefonu kapat ve şey de kendine.. güç.. hakkında bu kadar şey denebilecek bir şey miymiş ? hiç dikkat etmemiştim.. ama gerçek güç, duvarları yıkabilmek.. bunu der bunu söylerim.. yoksa fıs her şey.. yalnızlık yukarıdakine mahsus.. bir de abartmamak lazım kelimelere anlam yüklemeyi.. hepsi hepsi hayat nasıl olsa..
güç.. nietche (isme bak) amca zırt pırt hastalanırmış minikken.. para da yokmuş.. okuyamamış da.. demiş ki en önemlisi güç.. sonra demiş ki artık üstün insan yaşasın..yani demek istemiş ki, çok kocaman önemli insan için güç..
küçücüksün, bebeklikten çocukluğa geçmişsin.. taşıyabileceğin şeyler bellidir.. mesela baban pazardan karpuz aldı taşıyabilir misin ? cık.. kavun olsa neyse.. sonra büyüdün azıcık.. okulun ikinci günü o ağır çantayı babişkon olmadan taşıyabilir misin ? nıt.. kurtarmaz.. boyun da kısa zaten.. su içeceksin ama boyun rafa yetişmiyor.. hatta yeni doğmuş bebeksin, etrafı keşfe çıkmışsın, ordaaa bir koltuuk vaaar uzaktaaa.. şimdiki adımlarınla metroya binmişsin gibi anında istediğin yerdesin.. ya o zamanlar ? koltuğa gidip onun üzerine çıkmaya çalışana kadar mevsim yazdan hazana döner.. sonra büyürsün daha.. fiziki zorlukları aşarsın. .ergenlikteki sivilcelerdir dertler.. bir de kıldan tüyden sebepler vardır ağlamalık.. kendini aşarsın da ruhuna koyduğun duvarların üzerine çıkamazsın..hani minikkenki koltuk gibi.. anneye babaya bağırmayı güç gösterisi sanırsın.. çünkü sesin bir onlara gür çıkar..o zamanlar gürlüğün tonu da hafiften travesti tonuna yakındır hani.. legeseye hazırlanmak, kendini etraftakilere kabul ettirmeye çalışmak, bir yandan da kendini anlamaya çalışmaktır bu sefer güç.. annenin benim çocuğum 92 net yaptı teyzesi sınavda demesi bir güç olarak algılanabilir mesela..ya da hoşlantı (?) beslenilen kişiye teklif (?) etme cesareti bulmak kendinde..hele bir de ''beeen d eee senii sevgiliiiim'' cevabını almak, çifte kavrulmuş güçtür..
her gün buzdolabına gidip boy ölçmekten vazgeçecek kadar büyüdüğün zaman güç, dünyayı değiştirme arzusudur.. geçmişe küçümser kahkahalar atarak bakılır bu dönemde.. aşık olunduğu zaman pencere açtırıp bağırtacak bir enerji patlaması olur ya, bilmem ben diyene pinokyo dedirtir, grizu patlaması gibi.. kendimizi herkese sevdirmeye çalışırken aslında ne de büyük ne de sağlam duvarlar ördüğümüzü anladığımız ama o grizu patlamalarıyla bile o duvarları yıkamadığımız, hayatımız sınav diye diye kendimizi f tipi şıklara hapis ettiğimiz, içimizdeki gücün ateşin üzerine kendi elceğizlerimizle su döktüğümüz günlerdir bunlar.. gücü kendimizde aradığımız ama aradığımız numaranın geçici olarak servisdışı kaldığı,çevre açıyı gören çaplardır..
sonrasını yaşamaya ömrü yetmemiş sabi sübyanlar ne desem yalan olur, görmedim abi, valli duymadım, bak yemin içerim ki bilmiyorum diyerek fazlaca dağıttıkları konuya geri dönerler.. şu cümleden önceki cümlenin başlangıcına kadar herkesin yaşadığı şeylerdir bunlar.. herkesin kendinden bir parça bulmak suretiyle reytingleri tavan yaptırdığı.. güç ortak bir paydadır.. hani sıralı bileşik cümlelerde olur ya bazen ortak özneler.. ali ve ayşe annelerini bekliyorlardı okul çıkışında gibi.. kaç tane anneleri var bu çocukların ? karındaş değiller mi ? hangisi cami avlusunda nurlandı ? bunların konuyla alakası ne ? bilmiyorum.. kendi içimdeki sorulara cevap veremediğim için de inanılmaz lüzumsuz ve güçsüz hissediyorum.. haliyle güçlü olmayı başarabilmiş insanlara imrenerek bakıyorum.. onlar yaparsa ben neden yapamayım diyorum.. bir cin ali çizemiyor olabilirim ya da düz yolda yürümeyi beceremiyor da olabilirim ama ruhsal dengemi gayet sağlayabilirim diyorum kendim kendime.. aynaya gidiyorum,y üzüme bakıyorum, delirdim mi acep diyorum.. tırsıp yerime oturuyorum.. kimseye dost diyemediği zamanlarda insanlar yastıkların ne kadar yumuşak olduğunu fark ediyor.. sus, sıkıldım senden, kafamı şişirdin demiyorlar hiç.. bir de pamuklular ya hemen çekiyorlar selpak fillerinin hortumları gibi gözyaşlarınızı.. bunu sadece kadınların yaptığını sanıyorlar ya delilik katsayım artıyor.. başka alanları tercih ettiğim için puanım 0,3le çarpılıyor değerim düşüyor. bak güçsüz olmak için bir neden daha.. sistem bu.. herkes birilerinin ayağını kaydırarak gidiyor uludağda kayak tatillerine..
erkekler ağlamaz diyorlar onları kahraman yaparak.. ağlamayı acizlik, güçsüzlük, zayıflık göstergesi sananlar kadınların narinliğine atıyor çamuru hemen..kadın ağlar çünkü erkeğin kemiğinden yaradılan kadın zaten yaradılış itibariyle güçsüzdür..oysa toprağız hepimiz diğ mi ? ve toğrağın üzerine su döktün mü hepsi yumuşar.. her toprağı yağmur ıslatır erkek dişi demeden.. her başarılı erkeğin arkasına bir kadın motifi işlerler kenarları dantelli. .sonra kadını erkeğin kartvizitini kullanan canlılar yaparlar.. şüpheeesiiz biz kadını erkeğin cüzdanını hortumlasın, onun arkasına saklansın arada ebeeeee yetiş doğuruyorum desin diye yarattık diye yazar delikanlılık kitapları ayet niyetine.. yemeklerden sonra hazmı kolaylaştırsın diye akıl fikir ilacı tavsiye edilir bunlara.. ya da elma çayı..cildi de güzelleştirir hem..
tamam kadın arada sırada başını bir erkeğin omzuna yaslamak ve abidin dino bey amcanın mutluluğun resmi tablosunda konunu mankeni olmak ister ama güce duyduğu meraktan değildir ki bu.. her insan sığınacak liman arar.. her insan birinin elini tuttuğunda dünyayı değiştirecek güce sahip olmayı diler.. her insanın içinde aslında tusunamileri aratmayacak fırtınalar olur..ama kadın bunu dışarı yansıtır.. etna yanardağı gibi olmak lazım.. içimizdekileri zamanla dışarı püskürtmek lazım.. sonra kimse capon kadınlar kocalarını öldürmüş geziyor demesin.. tabi patlamaların sınırı olmalı hep.. ne diyor pirelli reklamı kontrolsüz güç, güç değildir.. ne güzel bir laf.. pirelli denince akla gelen halterler belki bundan kaynaklıdır.. belki sadece benim aklıma geliyordur bu..ne yazar..en azından düşünüyorum diğ mi ?
hırs gibidir bak bu..kötüye kullanmayacaksın.. yoksa zarar verir.. yuva yıkar.. diyelim kadın daha çok para kazanıyor, ekonomik olarak daha güçlü.. olmaaaz.. yediremez bizimkisi işte.. güç işte ya,bidiğin güç..istediğini istediğin zaman yaparsın..kendine söz geçirebilirsin..başkalarına hükmedebilir hatta onları sömürebilirsin.. güçlü olduğun için de kimse gıkını çıkartmaz.. kadınlar sever ama güvende olmayı.. her insan gibi.. böyle arkadaşlar yapar ya,biri seni arkadan tutacaktır sen de kendini ona doğru bırakacaksındır.. herkes hayatında böyleleri olsun ister..sadece kadınlar değil ki..yalan mı ? yalansa yalan de.. yalansa, yalan olduğu için sev..sevmekle başlat her şeyi.. kadındı erkekti ayırma.. sait faik'in semaver diye bir kitabı var..onu oku.. ya da nietche oku.. olmadı posta al..h aydar dümen amcayı oku..
anneni ara..halini hatrını sor.. sesin titremesin ama konuşurken.. telefonu kapat ve şey de kendine.. güç.. hakkında bu kadar şey denebilecek bir şey miymiş ? hiç dikkat etmemiştim.. ama gerçek güç, duvarları yıkabilmek.. bunu der bunu söylerim.. yoksa fıs her şey.. yalnızlık yukarıdakine mahsus.. bir de abartmamak lazım kelimelere anlam yüklemeyi.. hepsi hepsi hayat nasıl olsa..
yayında ve yapımda emeği geçenler
bütün kadınların kafası karışıktır,
deliliğe övgü
2 Nisan 2008 Çarşamba
ben iyiyim!
- ee, naber? nasılsın?
- komünist parti manifestosu gibi.
her şey bu soru ve cevapla başladı.
neymiş efendim, iyi değilmişim. ne münasebetli efem? gayet iyiyim, ekşi sözlük olsun yıldızlı şükela olurdum.
- ayeee (benancada anne, fıratçada karşımıza eneee olarak çıkabilme potansiyeline sahip)
- efem canım?
- ayee ben çanakkale'ye gidiyorum.
- aaa üniversite gezisi mi?
- gibi.
- ne demek gibi?
- şimdi şöyle oluyor, kaz ve madra dağlarında altın arayanları ve onlara destek olan hükümeti ve bu vesileyle kyoto^yu imzalamayan kendini bilmez ülkeleri protesto etmeye. miting var. kadıköy ve taksim^den otobüs kalkıyor.
- cam kenarı alsaydın bari bileti.
- artık nereye oturursam.
- bak bir de ciddi ciddi yer beğeniyor kendine ya.
- ne var ayee ya?
- olmaz, gitme.
- niyeee?
- çünkü bilmediğimiz etmediğimiz yer. tanımadığım insanlarla. bir de miting. daha reşit olmadın sen.
- anne allasen ya. üniversite gezisi olsaydı da bilmediğimiz etmediğimiz bir yere bilmediğin etmediğin insanlarla ve reşit olmamışken gidecektim. ne var ki bunda?
- gözaltına filan alırsın. gurbet ellerde mapuslara mı düşücen kız başına?
- al işte. seksist zihni-et. erkek olsam mapuslara düşmem doğal mı karşılanacaktı? kaldı ki, hapse girmem ben, sabi koğuşuna atarlar beni.
- ay deli manyağın dediğine bak. bi kere de hayırlı bi şey çıksın ağzından. öyle sağa sola optimist diye yazmakla olmuyor bu işler han^fendi.
- a? nasıl yani? nereye yazıyorum ki?
- sanki bilmiyoruz.
- yaa, ama bi saniyee ?!?
...
bu konuşmadan sonra annemle konuşmalarımızda bir değişiklik oldu. zaten her bokumu anlatırdım. şimdi tüm bunların boş yere olduğunu anladım. çünkü kadın zaten her şeyi okuyormuş. olsun, çiftdikiş oluyordur ona da.
- daha dün elinde başka kitap yok muydu senin?
- evet, bitti o.
- buna ne zaman başladın?
- sabah.
- günde bi kitap falan mı bitiriyorsun sen?
- okuyoruz işte. niye noldu sabah sabah sorguya çeker gibi??
- yok sorgu değil de, ne bilim, nasıl vakit buluyorsun?
- sabah ve akşam otobüste, ders aralarında, canım sıkılınca. öyle yani.
- hımm..
hımm nedir abi ya? allasen. hımm nedir? bir insan bu 4 harften oluşan ama hiçbir anlam ifade etmeyen bu sözcükle olayı nasıl sonlandırabilir? bünyede yaratması beklenen tahribat nedir? ne amaçla, kimler tarafından, nasıl kullanılır?
- evet, şimdi marbury madison kararıyla ilgili pratiği yapıyoruz. okuyan ve anlatmak isteyen?
- marbury madison kararı abd'de anayasa yargısının hatta denetiminin başlangıcı olarak sayılan ......
...
...
..
hebele hübele.
- benandı diğ mi?
- evet.
**
- oha kızım, hocadan daha iyi anlattın.
- eyvallah cınım (:
- tebrik ediyorum canım valla.
**
- pratik almışsın?
- evet.
- çalışmışsın?
- evet.
- bize niye almadın?
- gelmemiştiniz o gün.
- bari bize de anlatsaydın!
- ya pardon ama böyle bir işle görevlendirildiğimi bilmiyordum.
- kendimi bütün bir ders salak gibi hissettim. sen anlattın, biz orada öylece oturduk, seni dinledik.
- burdan çıkarmam gereken sonuç nedir?
- hiçbir şey.
- bence de.
**
- benan sanırım az önce verdiğim tepki biraz fazlaydı.
- kader kısmet.
- özür dilerim.
- mukadderat.
- yapma işte şöyle, evet, abarttım biraz.
- nah buramızda ne yazıldıysa o.
- kızmadın diğ mi bana?
- takdir-i ilahi.
- özür dilerim bak gerçekten, biz kantine iniyoruz, gelecek misin?
- onu kimse bilemez.
sen adama en yakın arkadaşlarımdan biri de, adam senin derste kalkıp 2 cümle kurmanı kıskansın. ve bundaki salaklığı hissetmemiş olmanın verdiği salaklıkla, bir de salak gibi gelip tüm ders kendimi salak gibi hissediyorum desin. salak ya.
- ayy benan şu tiplere bak.
- ayh caanım. ahtapot gibiler. çocuk kızı öyle bir sarmış ki kızın akciğeri birazdan dışarı pörtecek. kız nefes alamıyor, ahaha doğa kıza bak morardı. ölecek. hayrına gidip bi ayırsak mı şunları?
**
- aşkım ya.
- canım, söylee.
- çok seviyorum seni.
- beeen deeee!
**
- ayh.. vıcık vıcık. bunlar kesin daha yeni başlamışlar. bikaç ay sonra görürüm ben onları.
- öyle deme, amma karamsarsın.
- hiç de bile. gayet optimist bir insanım. iyimserliğimin yanında gerçekçiyim. bunun yanında ilerigörüşlüyüm.
- çok da mütevazisin.
- kahr-ı bela! lanet olsun adamım!
- heeey.. biz bu kasabada yabancıları sevmeyiz!
- bilmukabele dostum!
evet, yok sevgilim! memnun muyum? fazlasıyla. valla bak. öyle böyle değil. zırt pırt mesaj atmak zorunda değilim. saatler süren telefon konuşmalarında radyasyona maruz kalmak zorunda hiç değilim. bilgisayara girip anlamsız anlamsız saatlerce konuşmak hiç hiç zorunda değilim. dersimi çalışır, eylemlerime gider, kurslarıma gider, bol bol okurum, yazarım. ohh. daha güzeli var mı ya?
hıı, evet.
eyleme de kursa da okula da sinemaya da tek başıma gitmek zorundayım. alışverişi tek başına yapmak zorunda kalabilirim. bir kitabı çok beğendiğimde ya da bir filmde bir sahneye vurulduğumda bunu en fazla arkadaşımla paylaşabilir ve çoğu zaman içime atabilirim. doğum günlerimi çok yakın ve yakınmış gibi görünüp aslında ışıkyılı uzakta seyreden arkadaşlarımla kutlayabilirim. sokaklarda, kalabalık istanbul sokaklarında, tek başıma yürümek zorunda kalabilirim. sadece kendime şarkı söylüyor olabilirim. geçmişte yaşadıklarım, şu an yaşadıklarım ve ileride yaşayacaklarım ya da asla ama asla yaşanamayacak olan -ütopik- şeyler hakkında sadeece kendimin duyabileceği seste yazabilirim. marx^ı engels^i hat(z)medip, ecetem^de kendimi bulup, elif şafak^ta betimlerlemelerde kaybolup, bulduğum her kitapta bir paragraf bir satır bir cümle bir sözcük bir hece bir harf olabilmek için yaşıyor olabilirim. sadece bir hukukçu değil, hukukşinast bir insan olup, anayasa kürsüsünde rüştümü ıspatlamak için nefes alıyor ve bunu kimseye anlatamıyor olabilirim.
ama ben iyiyim.
mutlu muyum? huzurlu muyum?
bilmem.
ama ben iyiyim.
mükemmel miyim? bir elmanın diğer yarısı mıyım?
bilmem.
ama ben iyiyim.
farklı mıyım? yolumda mıyım? bilmem.
sadece iyiyim.
iyi.
- komünist parti manifestosu gibi.
her şey bu soru ve cevapla başladı.
neymiş efendim, iyi değilmişim. ne münasebetli efem? gayet iyiyim, ekşi sözlük olsun yıldızlı şükela olurdum.
- ayeee (benancada anne, fıratçada karşımıza eneee olarak çıkabilme potansiyeline sahip)
- efem canım?
- ayee ben çanakkale'ye gidiyorum.
- aaa üniversite gezisi mi?
- gibi.
- ne demek gibi?
- şimdi şöyle oluyor, kaz ve madra dağlarında altın arayanları ve onlara destek olan hükümeti ve bu vesileyle kyoto^yu imzalamayan kendini bilmez ülkeleri protesto etmeye. miting var. kadıköy ve taksim^den otobüs kalkıyor.
- cam kenarı alsaydın bari bileti.
- artık nereye oturursam.
- bak bir de ciddi ciddi yer beğeniyor kendine ya.
- ne var ayee ya?
- olmaz, gitme.
- niyeee?
- çünkü bilmediğimiz etmediğimiz yer. tanımadığım insanlarla. bir de miting. daha reşit olmadın sen.
- anne allasen ya. üniversite gezisi olsaydı da bilmediğimiz etmediğimiz bir yere bilmediğin etmediğin insanlarla ve reşit olmamışken gidecektim. ne var ki bunda?
- gözaltına filan alırsın. gurbet ellerde mapuslara mı düşücen kız başına?
- al işte. seksist zihni-et. erkek olsam mapuslara düşmem doğal mı karşılanacaktı? kaldı ki, hapse girmem ben, sabi koğuşuna atarlar beni.
- ay deli manyağın dediğine bak. bi kere de hayırlı bi şey çıksın ağzından. öyle sağa sola optimist diye yazmakla olmuyor bu işler han^fendi.
- a? nasıl yani? nereye yazıyorum ki?
- sanki bilmiyoruz.
- yaa, ama bi saniyee ?!?
...
bu konuşmadan sonra annemle konuşmalarımızda bir değişiklik oldu. zaten her bokumu anlatırdım. şimdi tüm bunların boş yere olduğunu anladım. çünkü kadın zaten her şeyi okuyormuş. olsun, çiftdikiş oluyordur ona da.
- daha dün elinde başka kitap yok muydu senin?
- evet, bitti o.
- buna ne zaman başladın?
- sabah.
- günde bi kitap falan mı bitiriyorsun sen?
- okuyoruz işte. niye noldu sabah sabah sorguya çeker gibi??
- yok sorgu değil de, ne bilim, nasıl vakit buluyorsun?
- sabah ve akşam otobüste, ders aralarında, canım sıkılınca. öyle yani.
- hımm..
hımm nedir abi ya? allasen. hımm nedir? bir insan bu 4 harften oluşan ama hiçbir anlam ifade etmeyen bu sözcükle olayı nasıl sonlandırabilir? bünyede yaratması beklenen tahribat nedir? ne amaçla, kimler tarafından, nasıl kullanılır?
- evet, şimdi marbury madison kararıyla ilgili pratiği yapıyoruz. okuyan ve anlatmak isteyen?
- marbury madison kararı abd'de anayasa yargısının hatta denetiminin başlangıcı olarak sayılan ......
...
...
..
hebele hübele.
- benandı diğ mi?
- evet.
**
- oha kızım, hocadan daha iyi anlattın.
- eyvallah cınım (:
- tebrik ediyorum canım valla.
**
- pratik almışsın?
- evet.
- çalışmışsın?
- evet.
- bize niye almadın?
- gelmemiştiniz o gün.
- bari bize de anlatsaydın!
- ya pardon ama böyle bir işle görevlendirildiğimi bilmiyordum.
- kendimi bütün bir ders salak gibi hissettim. sen anlattın, biz orada öylece oturduk, seni dinledik.
- burdan çıkarmam gereken sonuç nedir?
- hiçbir şey.
- bence de.
**
- benan sanırım az önce verdiğim tepki biraz fazlaydı.
- kader kısmet.
- özür dilerim.
- mukadderat.
- yapma işte şöyle, evet, abarttım biraz.
- nah buramızda ne yazıldıysa o.
- kızmadın diğ mi bana?
- takdir-i ilahi.
- özür dilerim bak gerçekten, biz kantine iniyoruz, gelecek misin?
- onu kimse bilemez.
sen adama en yakın arkadaşlarımdan biri de, adam senin derste kalkıp 2 cümle kurmanı kıskansın. ve bundaki salaklığı hissetmemiş olmanın verdiği salaklıkla, bir de salak gibi gelip tüm ders kendimi salak gibi hissediyorum desin. salak ya.
- ayy benan şu tiplere bak.
- ayh caanım. ahtapot gibiler. çocuk kızı öyle bir sarmış ki kızın akciğeri birazdan dışarı pörtecek. kız nefes alamıyor, ahaha doğa kıza bak morardı. ölecek. hayrına gidip bi ayırsak mı şunları?
**
- aşkım ya.
- canım, söylee.
- çok seviyorum seni.
- beeen deeee!
**
- ayh.. vıcık vıcık. bunlar kesin daha yeni başlamışlar. bikaç ay sonra görürüm ben onları.
- öyle deme, amma karamsarsın.
- hiç de bile. gayet optimist bir insanım. iyimserliğimin yanında gerçekçiyim. bunun yanında ilerigörüşlüyüm.
- çok da mütevazisin.
- kahr-ı bela! lanet olsun adamım!
- heeey.. biz bu kasabada yabancıları sevmeyiz!
- bilmukabele dostum!
evet, yok sevgilim! memnun muyum? fazlasıyla. valla bak. öyle böyle değil. zırt pırt mesaj atmak zorunda değilim. saatler süren telefon konuşmalarında radyasyona maruz kalmak zorunda hiç değilim. bilgisayara girip anlamsız anlamsız saatlerce konuşmak hiç hiç zorunda değilim. dersimi çalışır, eylemlerime gider, kurslarıma gider, bol bol okurum, yazarım. ohh. daha güzeli var mı ya?
hıı, evet.
eyleme de kursa da okula da sinemaya da tek başıma gitmek zorundayım. alışverişi tek başına yapmak zorunda kalabilirim. bir kitabı çok beğendiğimde ya da bir filmde bir sahneye vurulduğumda bunu en fazla arkadaşımla paylaşabilir ve çoğu zaman içime atabilirim. doğum günlerimi çok yakın ve yakınmış gibi görünüp aslında ışıkyılı uzakta seyreden arkadaşlarımla kutlayabilirim. sokaklarda, kalabalık istanbul sokaklarında, tek başıma yürümek zorunda kalabilirim. sadece kendime şarkı söylüyor olabilirim. geçmişte yaşadıklarım, şu an yaşadıklarım ve ileride yaşayacaklarım ya da asla ama asla yaşanamayacak olan -ütopik- şeyler hakkında sadeece kendimin duyabileceği seste yazabilirim. marx^ı engels^i hat(z)medip, ecetem^de kendimi bulup, elif şafak^ta betimlerlemelerde kaybolup, bulduğum her kitapta bir paragraf bir satır bir cümle bir sözcük bir hece bir harf olabilmek için yaşıyor olabilirim. sadece bir hukukçu değil, hukukşinast bir insan olup, anayasa kürsüsünde rüştümü ıspatlamak için nefes alıyor ve bunu kimseye anlatamıyor olabilirim.
ama ben iyiyim.
mutlu muyum? huzurlu muyum?
bilmem.
ama ben iyiyim.
mükemmel miyim? bir elmanın diğer yarısı mıyım?
bilmem.
ama ben iyiyim.
farklı mıyım? yolumda mıyım? bilmem.
sadece iyiyim.
iyi.
yayında ve yapımda emeği geçenler
bütün kadınların kafası karışıktır,
deliliğe övgü,
ecetem,
eften püften,
ekşi sözlük
23 Şubat 2008 Cumartesi
deliliğe övgü
ben hatırlıyorum.
-ohayn, bu nasıl bir giriş cümlesi oldu böyle.-
küçüktüm, bizim mahallede bi amca vardı, üstü kirli paslı. sakalları karl marx dedeninkinden bile uzun. tırnakları paramparça köpekler ve aşklar'daki amcadakinden bile pis. sürekli aynı güzergahı takip ederdi, orada yürür dururdu. dururdu, bildiğin dururdu. birden bir şey olur yolun tam ortasında oraya çöker kalırdı. gelen geçen bi durma anından pek korkardı.
ben hariç. bilmem neden, pek severdim o amcayı ben. her sabah günaydın derdi çünkü bana. sadece bana da değil hem, yoldan geçen herkese günün her saatine uygun diyecek bir şeyler bulabilirdi. zaten diyeceği şeyler hiç bitmezdi. yol bayağa kalabalık olduğundan dinleyecek kişi de bitmezdi. onun için sorun da değildi böyle küçük şeyler. çünkü o her şeyden, herkesten önce kendine anlatırdı. kendi dinlerdi kimse dinlemese bile.
kendi kendine konuşuyor olması - olaya bu açıdan değil de, şu açıdan bakarsak ; o amca kendini dinliyordu. yalnızca konuşmuyordu! - korkuturdu insanları. deli derlerdi ona. bense, o amcaya bakarak deliliğin güzel bir şey olacağını, olduğunu düşünmüştüm, ilk kez. sonrası da geldi zaten.
ben hatırlıyorum.
ortaokuldaydım. bulunduğum ortam hariç her şey şahaneydi. ortamın rezilliği yalnızlığa iteceğine, çoğul yaptı beni. çünkü ben ilk kez bu kadar sık başvurur olmuştum içimdeki sese, seslere. onları dinledim. bol bol mektup yazdım onlara. ileride bakıp gülüp yırtacağım günlükler tuttum. ceza yeni çıkmıştı o dönem, medcezir şarkısında gel-gitlerimi buldum, ama sonradan anlayacaktım ki o dönem ileride nefret edeceğim ceza'nın yerine o alemden birini koymam gerektiğinde koyacağım sagopa'nın dediği gibi kendime sarılıp donacaktım. öyle oldu nitekim.
15 yaşında hayatı anladığını sanan gerizekalı başlıkları çok ilgimi çekti, kendimi gördüm oralarda bi nevi. aptal aptal konuşuyordum etrafta. böyle bi dünyada normal olmaya çalışmak niyeydi? neye göre kime göreydi? böyle bi dünyada akıllı olmaya çalışacak kadar deli olmadığıma karar vermiştim ki, değişti sonradan bu.
ben hatırlıyorum.
lisedeydim. etrafımda iç dünyalarındaki dengeyi sağlamış, hayattan keyif alan bilge gibi bi dolu adam vardı. yani en azından ben o zamanlar onları öyle görüyordum. sonradan yine bu gözler gönül gözü olup görecekti ki onlar sadece -mış gibi yapıyorlardı. gerçek değillerdi. zaten gözümdeki değerleri de bi anda tepetaklak olmuştu.
sonra günlerden bir gün bi sahafta ''deliliğe övgü''yü buldum ben. konser alanında çocuğunu kaybedip de bulan veli gibi sevindirik oldum bi an. kitabı aldım, ve okudum hemen.
ben hatırlıyorum.
üiversitedeyim. o kitap bi şekilde yine elime geçti. bi kere daha okudum. benden önce okuyan zat-ı muhteremle aynı yerlerini çizdik kitabın. deliyim, ama yalnız değilim dedim, sevindim.
kitaptan...
^^ ve burada size havadan masallar anlattığımı sanmamanız için insanları büyüyüp yetiştikleri, deneyim ile dersler sayesinde bilge olmaya başladıkları zaman göz önünde tutunuz, güzellikleri hemen solar. neşe söner, kuvvet azalır, çekicilik uçar gider, onlar benden uzaklaştıkça hayat gitgide onları terk eder ve sonunda kendine ve başkalarına bir yük olan şu neşesiz ihtiyarlığa erişirler.
çocukta vakitsiz bilgelikten nefret ederim..
delilik, ancak gençliğin hızlı akışını yavaşlatır ve can sıkıcı ihtiyarlığı bizden uzaklaştırır.
stoacılara göre bilge olmak, aklı rehber almaktır. deli olmak ise kendini tutkuların akışına bırakmaktır. halbuki jüpiter hayatın acılarını, kederlerini biraz yumuşatmak için insanlara akıldan çok tutku vermemiş miydi?
gerçekten, bir kadın bilge geçinmeyi aklına koyarsa, o zamana kadar sahip olduğu deliliğine yeni bir delilik eklenmiş olur. kadın da her zaman delidir.
eğer erkekler kadınların her şeyine katlanıyorlarsa, bunu salt onlardan bekledikleri hazzı düşünürek yapmıyorlar mı?
sevgilisinin derisi üzerinde gördüğü bu işareti sevgi ile öpen şu aşık, sevdiceğinin ahtapotunu şehvetle koklayan şu öteki aşık.. bunlar saf delilik değil midir?
şehirleri kuran, devletleri, kanunları, dini, meclisleri, mahkemeleri koruyan bu deliliktir. özetle, nsan hayatının temeli bu deliliktir. saçmasapan fikirlerine göre dünyayı idare eden, odur.
korku ya da utanma yüzünden hiçbir şeye teşebbüs edemeyen bilge mi, yoksa utanması olmadığından teklikeyi hiçbir zaman görmediğinden aklından geçeni pervasızca yapan deli mi ihtiyat sözcüğüne daha layıktır?
yersiz bir bilgeliğe sahip olmak ne kadar delilikse muzır bir bilgelik sahibi olmak da o kadar ihtiyatsızlıktır.
bir deli ile bir bilge arasındaki bütün fark, birincisinin tutkularına, ikincisinin aklına boyun eğmesinden ibarettir.
insanın kendini alkışlamasın sebep, yalnız deliliktir.
deli olmak bahtsız olmaktır, bozulmuşluk, cehalet içinde yaşamaktır. fakat dostlar insan olmaktır bu. doğrusu, doğuşuna aldığı eğitime doğasına uygun olarak yaşayan kimseye neden bahtsız denecek anlamam.
.. o başka insanların yaşamaya başladıkları bir yaşta ölür.
zihinleri hep işkencededir, metinlere ekle yaparlar, değiştirirler, silerler. sildiklerini tekrar yazarlar, tekrar gözden geçirirler. akıl sorarlar, yaptıklarından hiç memnun olmazlar, bi eseri meydana çıkarmak için dokuz on yıl çabalarlar. uykusuzluk, zahmet, çalışmadan sonra uykunun zevkini tatmadan geçirilmiş bu kadar geceden sonra elde ettikleri ödül nedir?
hukukçularla başlayalım.. bunlar kendilerini bilginlerin birincisi sayarlar. gayet iri bir kayayı bir dağın tepesine çıkardıkları kaya dağın tepesine getirilip tekrar aşağı düşünce gene onu durmadan çıkardıkları vakit yani beş-altı yüz kanunu konularıyla ilgili olup olmadıklarına bakmaksızın birbirleriyle karıştırdıkları vakit, yorum üzerine yorum aktarma üstüne aktarma yığdıkları, bilimlerin pek güç bir şey olduğuna halkı inandırdıkları vakit, kendilerine hayran oluş tarzları hiçbir ölümlüde görülmemiştir.
.. ^^
-ohayn, bu nasıl bir giriş cümlesi oldu böyle.-
küçüktüm, bizim mahallede bi amca vardı, üstü kirli paslı. sakalları karl marx dedeninkinden bile uzun. tırnakları paramparça köpekler ve aşklar'daki amcadakinden bile pis. sürekli aynı güzergahı takip ederdi, orada yürür dururdu. dururdu, bildiğin dururdu. birden bir şey olur yolun tam ortasında oraya çöker kalırdı. gelen geçen bi durma anından pek korkardı.
ben hariç. bilmem neden, pek severdim o amcayı ben. her sabah günaydın derdi çünkü bana. sadece bana da değil hem, yoldan geçen herkese günün her saatine uygun diyecek bir şeyler bulabilirdi. zaten diyeceği şeyler hiç bitmezdi. yol bayağa kalabalık olduğundan dinleyecek kişi de bitmezdi. onun için sorun da değildi böyle küçük şeyler. çünkü o her şeyden, herkesten önce kendine anlatırdı. kendi dinlerdi kimse dinlemese bile.
kendi kendine konuşuyor olması - olaya bu açıdan değil de, şu açıdan bakarsak ; o amca kendini dinliyordu. yalnızca konuşmuyordu! - korkuturdu insanları. deli derlerdi ona. bense, o amcaya bakarak deliliğin güzel bir şey olacağını, olduğunu düşünmüştüm, ilk kez. sonrası da geldi zaten.
ben hatırlıyorum.
ortaokuldaydım. bulunduğum ortam hariç her şey şahaneydi. ortamın rezilliği yalnızlığa iteceğine, çoğul yaptı beni. çünkü ben ilk kez bu kadar sık başvurur olmuştum içimdeki sese, seslere. onları dinledim. bol bol mektup yazdım onlara. ileride bakıp gülüp yırtacağım günlükler tuttum. ceza yeni çıkmıştı o dönem, medcezir şarkısında gel-gitlerimi buldum, ama sonradan anlayacaktım ki o dönem ileride nefret edeceğim ceza'nın yerine o alemden birini koymam gerektiğinde koyacağım sagopa'nın dediği gibi kendime sarılıp donacaktım. öyle oldu nitekim.
15 yaşında hayatı anladığını sanan gerizekalı başlıkları çok ilgimi çekti, kendimi gördüm oralarda bi nevi. aptal aptal konuşuyordum etrafta. böyle bi dünyada normal olmaya çalışmak niyeydi? neye göre kime göreydi? böyle bi dünyada akıllı olmaya çalışacak kadar deli olmadığıma karar vermiştim ki, değişti sonradan bu.
ben hatırlıyorum.
lisedeydim. etrafımda iç dünyalarındaki dengeyi sağlamış, hayattan keyif alan bilge gibi bi dolu adam vardı. yani en azından ben o zamanlar onları öyle görüyordum. sonradan yine bu gözler gönül gözü olup görecekti ki onlar sadece -mış gibi yapıyorlardı. gerçek değillerdi. zaten gözümdeki değerleri de bi anda tepetaklak olmuştu.
sonra günlerden bir gün bi sahafta ''deliliğe övgü''yü buldum ben. konser alanında çocuğunu kaybedip de bulan veli gibi sevindirik oldum bi an. kitabı aldım, ve okudum hemen.
ben hatırlıyorum.
üiversitedeyim. o kitap bi şekilde yine elime geçti. bi kere daha okudum. benden önce okuyan zat-ı muhteremle aynı yerlerini çizdik kitabın. deliyim, ama yalnız değilim dedim, sevindim.
kitaptan...
^^ ve burada size havadan masallar anlattığımı sanmamanız için insanları büyüyüp yetiştikleri, deneyim ile dersler sayesinde bilge olmaya başladıkları zaman göz önünde tutunuz, güzellikleri hemen solar. neşe söner, kuvvet azalır, çekicilik uçar gider, onlar benden uzaklaştıkça hayat gitgide onları terk eder ve sonunda kendine ve başkalarına bir yük olan şu neşesiz ihtiyarlığa erişirler.
çocukta vakitsiz bilgelikten nefret ederim..
delilik, ancak gençliğin hızlı akışını yavaşlatır ve can sıkıcı ihtiyarlığı bizden uzaklaştırır.
stoacılara göre bilge olmak, aklı rehber almaktır. deli olmak ise kendini tutkuların akışına bırakmaktır. halbuki jüpiter hayatın acılarını, kederlerini biraz yumuşatmak için insanlara akıldan çok tutku vermemiş miydi?
gerçekten, bir kadın bilge geçinmeyi aklına koyarsa, o zamana kadar sahip olduğu deliliğine yeni bir delilik eklenmiş olur. kadın da her zaman delidir.
eğer erkekler kadınların her şeyine katlanıyorlarsa, bunu salt onlardan bekledikleri hazzı düşünürek yapmıyorlar mı?
sevgilisinin derisi üzerinde gördüğü bu işareti sevgi ile öpen şu aşık, sevdiceğinin ahtapotunu şehvetle koklayan şu öteki aşık.. bunlar saf delilik değil midir?
şehirleri kuran, devletleri, kanunları, dini, meclisleri, mahkemeleri koruyan bu deliliktir. özetle, nsan hayatının temeli bu deliliktir. saçmasapan fikirlerine göre dünyayı idare eden, odur.
korku ya da utanma yüzünden hiçbir şeye teşebbüs edemeyen bilge mi, yoksa utanması olmadığından teklikeyi hiçbir zaman görmediğinden aklından geçeni pervasızca yapan deli mi ihtiyat sözcüğüne daha layıktır?
yersiz bir bilgeliğe sahip olmak ne kadar delilikse muzır bir bilgelik sahibi olmak da o kadar ihtiyatsızlıktır.
bir deli ile bir bilge arasındaki bütün fark, birincisinin tutkularına, ikincisinin aklına boyun eğmesinden ibarettir.
insanın kendini alkışlamasın sebep, yalnız deliliktir.
deli olmak bahtsız olmaktır, bozulmuşluk, cehalet içinde yaşamaktır. fakat dostlar insan olmaktır bu. doğrusu, doğuşuna aldığı eğitime doğasına uygun olarak yaşayan kimseye neden bahtsız denecek anlamam.
.. o başka insanların yaşamaya başladıkları bir yaşta ölür.
zihinleri hep işkencededir, metinlere ekle yaparlar, değiştirirler, silerler. sildiklerini tekrar yazarlar, tekrar gözden geçirirler. akıl sorarlar, yaptıklarından hiç memnun olmazlar, bi eseri meydana çıkarmak için dokuz on yıl çabalarlar. uykusuzluk, zahmet, çalışmadan sonra uykunun zevkini tatmadan geçirilmiş bu kadar geceden sonra elde ettikleri ödül nedir?
hukukçularla başlayalım.. bunlar kendilerini bilginlerin birincisi sayarlar. gayet iri bir kayayı bir dağın tepesine çıkardıkları kaya dağın tepesine getirilip tekrar aşağı düşünce gene onu durmadan çıkardıkları vakit yani beş-altı yüz kanunu konularıyla ilgili olup olmadıklarına bakmaksızın birbirleriyle karıştırdıkları vakit, yorum üzerine yorum aktarma üstüne aktarma yığdıkları, bilimlerin pek güç bir şey olduğuna halkı inandırdıkları vakit, kendilerine hayran oluş tarzları hiçbir ölümlüde görülmemiştir.
.. ^^
yayında ve yapımda emeği geçenler
bütün kadınların kafası karışıktır,
deliliğe övgü
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)