sonsuzluk ve bir gün etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sonsuzluk ve bir gün etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Ağustos 2008 Pazar

5 dakkada değişir bütün işler!

edibe sözen hanım kanun teklifini çekmiş.

tema'nın da şöyle bir imza kampanyası varmış (sıpeşıl thenks tu fırat budacı) bir imza da siz atarsınız belki bir şeyler değişirmiş; http://www.tema.org.tr/2B/

keşke benim hayatımda da bir şeyler değişseymiş.. mesela sakin'in ikarus başarsa şarkısı benim için de bir şey ifade etseymiş de ben de artık şuraya ''tekil hayatlar da bir gün devrim yapar'' yazabilseymişim.

9 Ağustos 2008 Cumartesi

bu aşkı ardından az az unutmamız gerekir..

ben bu sabah bir rüya gördüm ve o rüyanın olmaması için göreceğim pekçok rüyadan feragat edebilirim..

**
şa-ha-ne bir telefon sapığım var.. herif yatmadan önce iyi geceler diliyor, sabah kalktığında günaydın yazıyor. o değil iki yıl aradan sonra ilk defa bu sene biri benim kandilimi kutladı. o da telefon sapığım. canım ya. kendisinin dest-i izdivacına talibim. zaten ''sanal'' ilişkilerin kadını oldum bari sapığımla seviyeli ve düzeyli bir birliktelik yaşayayım. kandil mesajı atmış bir insandan bahsediyorum, seviyesiz olamaz herhalde zaten. neyse bu sefer adımı ben atmiycam. sapık olarak o'ndan bekliyorum bir adım. hayır sonra bir de ''arkadaşça'' davrandım ben sen yanlış anladın filan demesin de. sapığım tarafından da reddedilmeye dayanamayabilirim çünkü. kısmet. takdir-i ilahi.

**
- saçına bakmaya geldim.
- milli mesele oldu yani saçlarım.
- ben istemiyordum saçına o şeyi sürmeni.
- biliyorum. aklım olsaydı da dinleseydim keşke. iğrenç olmuş di mi?
- parlıyor işte ne güzel.
- zaten sadece parlıyor. hani kızıl olacaktı?
- olmuş gibi biraz.
- gibiyle olmuyor ama.
- sen inanmıyorsun ama bence güzel olmuş.
- babasın sen. tabi güzel gelecek sana.

(yarım saat bi saat sonra)

- şu saçına bi daha bakiyim.
- baba hatırlatmasana. ben kafamdan atmaya çalışıyorum siz habire gelip bakıyosunuz.
- güzel oldu ama. ben böyle olacağını tahmin etmiyodum. etsem daha önce yap derdim.
- beğendin yani?
- çok beğendim hem de.
- e iyi bari. kalsın o zaman biraz daha.

(10 dakka sonra)

- ben dışarı çıkıcam.
- bu sıcakta?
- sen de geleceksin.
- bu sıcakta?
- parlak kızıl saçları olan güzel bir kızım var, o'nunla hava atıcam insanlara.
- bu sıcakta?
- ne var sıcakta? kapalı bi yere gideriz. alışverişe gidelim.
- babacım, canım, topağım, iyi güzel hoş da ne işimiz var alışverişte?
- balık tutmaya gidelim.
- bak o olur.
- bu sıcakta?
- evet, mantıklı. tamam uzun zamandan sonra ilk defa baba-kız alışverişe gidelim. sabır diliyorum kendime.
- hadi hazırlanmaya başla sen.

alışveriş manyağı bir babayla alışveriş sevmeyen kızı olarak bütün gün birlikteydik ve gayet de şahaneydi.. sanırım babam bu alışverişten sonra artık zevklerimizin kesinlikle uymadığını kabul etti. etse iyi olur. en azından taktiği kavradı.

- bence şu yeşil olan daha iyi, saçının kızıllığını gösterdi.
- zaten saçımın kızıl olduğunu anlamamız için böyle aparatlara ihtiyacımız var. ben dedim size.
- ama çok güzel parlıyor. sen görmüyorsun tabi. hele güneşte.
- iyi de 50 milyon bayılıp saç bakımı yaptırsaydım da parlayacaktı. önemli olan kızıl olması.
- güzel olmasaydı güzel olmadı derdim. ama güzel oldu. sen şu yeşilin 38'ini al ben diğer bedenlerine de bakayım hadi.

bütün mağazaları tek tek dolaştık ve ne beğendiyse hepsini denemek zorunda kaldım. hatta öyle anlar geldi ki aynı mağazaya iki kere girdik ve beyfendinin aklında kalan parçaları bir kere daha denedim.

- baba kusura bakma ama bu çok kötü.
- niye öyle diyosun, mavi işte. rengi çok güzel.
- rengine diyecek bir şeyim yok zaten.
- iyi demek ki hala az da olsa seviyorsun maviyi.
- seviyorum tabi de eskiden olduğu gibi gördüğüm her mavi şeyin üstüne atlamıyorum.
- bence demin girdiğimiz mağazadaki mavi etek daha güzeldi.
- hangisi?
- o eteği hemen unutmuş olamazsın. çok güzeldi. hadi gel bi daha giy.
- ama ama ama..

kendisi her erkek gibi mango'dan nefret eden bir insan olduğu için hiç girmedik mango'ya. lakin zara'ya girmemize bakışları bile engel olamadı. kendisi de fark etti ki bu sene zara 60'ları getirmekte kararlı ve çok da iyi yapıyor. bana kalırsa ekime kadar yazı yaşayan bir memlekete şimdiden kışlıkları getirmek çok saçma. hem de o etiketlerle. şifonumsu bi tişört 100 küsür yetaleden satılmamalı bence.

- baba ben neden 60larda doğmadım?
- çünkü o zamanlar biz daha yeni doğmuştuk.
- haksızlık bu.
- belki de şanslısınızdır.
- belki de. baba arkadaşların görseydi şimdi seni burda, ''bak kızını buralara götürüyor'' diye.
- onlar önce kendilerine baksın. senin hayal ettiğin gibi değildi hiçbir şey.
- anlatmıyorsun ki bir şey.
- demin baktığın o elbisenin boyu kısaydı. rengini de beğenmedim.
- fark ettim.

yaşlı ya artık bu kadar gezmeye dayanamıyor tabi acıktı hemen. iki saat ne yese diye düşündü beyfendi halbuki buraya gelmemizin en büyük nedeni beyfendinin günlerdir canının çektiği iskenderi yemek istemesi. sanki ben hiç anlamamışım gibi gittik oturduk iskenderciye. sanki göbeği çok küçükmüş gibi..

- ama saçın hakkaten güzel oldu.
- parıl parıl.
- annen tutmaz o hemen dedi. 10 gün sonra bi daha yakarsınız, o zaman daha kızıl olur.
- kısmet diyosun.
- evet evet. ondan diyorum.
- ne zaman balık tutucaz?
- artık bi sonraki gelişine.. havalar da soğumuş olur belki.
- belki.

konuyu değiştirmek için uğraştı durdu. sonra annemle aralarındaki müthiş büyük dedikodu kazanı devreye girdi..

**
- kusura bakmıyorsun diğ mi?
- yok canım.

bu bu kadar çabuk söylenmez.. alıştıra alıştıra söylemek lazım.

- ambiyansı bozma. sessizlik olucak orda bi süre. sonra bi çıtırtı. the end.
- bizim o kadar vaktimiz yok maalesef.

bi süre daha.. sonra bi çıtırtı. the end.

- boşversene ben anlatamam senin neden iyi olduğunu. anlatmamalıyım yani.
- yine gereklilik kipleri..

en fazla yirmi iki gün.. en fazla..

**
geçen sene bu saatlerde ben ankaradaydım.. mutlu muydum üzgün müydüm belli değildi. ağlıyordum o'na cevap yazarken, bir yandan evdekileri uyandırmamaya çalışarak. ''beni seviyormuş'' diyordum içimden. ama ağlıyordum da. çünkü bizim o zaman da bir geleceğimiz yoktu. şimdi de yok. allah'ım koca bir sene geçti, değişen hiçbir şey yok..

- sen ya da ben nerden bilebilirdik ki böyle olduğunu..

ben az önce çok mutluydum. şimdi.. mutlu olmam lazım çünkü önümde daha (en fazla) 22 gün var.. ohoo daha çok var ki.

canım acıyor. evet. çok hem de.

yok hayır ne kusuru canım.. aşk olsun.

hamiş: bu yazıda daha önce olan bir şey artık yok!

8 Ağustos 2008 Cuma

deli-(berately) gündem


- neydi senin o şarkı? bu sabahlaarın neydi?
- ya bi dakka.
- ne bi dakkası hadi.

(her zaman gördüğüm o rüyayı görüyorum, mutluyum. o rüya bitmeden uyanmaya hiç niyetim yok. ama dış mihrak *anne diyoruz kendisine* habire geliyor.)
- gece yatmak bilmiyorsun sabah kalkmak bilmiyorsun.
- ımmmh!

(muntazaman sonra)
- aaa kaboğlu televizyona çıkmış. anayasa kürsüsünde kalmak isteyen öğrencilerle ilgili açıklama yapıyor.
- hıhı.

(tahminen bi 5 dakika sonra daha)

- hadi bebişim, kalk bebişim. en sevdiğin yere gideceğiz daha. geç kalıyoruz.
- bebişim ne ya ımmh!
- aaa G. oğlum hoş geldin, bizimki seni bekliyordu zaten.
- ne? anne şaka mısın? önce bebişim sonra G. denir mi? allam ya. rüyanın tam G.'li kısmına yaklaşırken bu bana söylenir mi? off.
- eskiden seni neydi o kızın adı hani şişmanca biraz
- deniz mi?
- ne biliyim ben, bana mu soruyorsun? o'nunla uyandırırdım anında kalkardın şimdi başımıza bi de G. çıktı.. neyse ben seni her hastahane sabahı böyle uyandırayım bari.
- ya ama ayıp ya. el kadar sabinin duygularıyla böyle de oynanmaz ki. genç kızlık onurumla oynuyorsun anne. kınıyorum seni.
- beni ilgilendirmez, kırk kere geldim uyan diye uyanmadın. beni bu yola sen sevkettin. biliyorsun aç gideceksin. nolur nolmaz sen yine de çişini yapma. hadi biraz da hızlan daha giyineceksin. çeyrek geçe otobüs durağında olacağız ona göre.
- hıı otobüs durağı. sabah sabah otobüs çarpmışa döndürdün beni. giyiniyorum tamam çık hadi.

bi an ya.. sadece bi an.. gerçek sandım. çünkü benim annem bu sabaha kadar ağzına ''bebişim'' lafını almış bir insan değildi. bana sadece G. gıcık olduğum için bebişim der, ben de o'na tatlım derim yine gıcık olduğum için. o kadar. dün gece ''bu akşam binersem yarın orada olurum'' konuşması geçmişti bir de. uyku sersemi, rüyanın da etkisiyle, annem gelip ''bebişim'' dedikten sonra olayı direk G.'ye bağlayınca haliyle hayalperestliğim depreşti. bir oha filan oldum. dedim ya bir an gerçek bile sandım. hayır annem daha önce beni vega'yla uyandırmak gibi absürd ve bir anneden beklenmeyecek davranışlar sergiledi. ama bu insanlık için küçük annem için çok büyük bir adım. bu kadarını o'ndan ben bile beklemezdim. hala şoklardayım sevgili bilok.

o değil de gerçek olsa negüzel olurdu di mi?

**
şehnaz çakıralp diye bir kadın var. kendisi yan tarafta ikamet eden abla oluyor. bu abla alman lisesi'nden mezun olmuş, mimar sinan'ı bitirmiş, almanya ve avustralya kanallarında ve tiyatrolarında çalışmış yetmemiş chp'den meclise girmiş, en azından kariyeriyle donanımlı olduğu izlenimi yaratmış bir ablamız. ben kendisini hangi procede izlesem kendisi şarkıcı, ekseriyetle pavyonda, ve ikinci kadın. yuva bozmak gibi bir niyeti olmayan, ''erkeğini'' -başkalarının erkeği- deli gibi seven ve o'na bağlı, ikinci kadın olmayı kabullenen, elindekiyle yetinmeyi öğrenen, naparsa yapsın sonunda terk edilen kadın. biraz irice fakat şahane bir yüzü var kendisinin bana göre ve dizilerde bile olsa ben bu yüzü böyle ''hüzün''lü görmeye dayanamıyorum arkadaşım. ben bu kadının rollerine üzülmek istemiyorum. bence şehnaz abla artık başka rollerde oynasın.. zamanı geldi bence.
**
son zamanlarda dikkat ettim bazı insanlar ''güneş kokusu'' diye bir şeyin olduğunu düşünüyor. belki de vardır. bilemiyorum. ama o güneş bana bu zamana kadar hiç kokmadı. sadece hapşurttu. yani ben güneşe bakınca ya da güneşe çok maruz kalınca hapşuran bir insan olarak acaba bunun nedeni güneş'in kokusu mu diye merak etmeye başladım. çünkü her sabah yaprak dökümü'nde ''ellerimden alıp gitme o güneeeş kokuuunuuuu'' diyor bir abi. bir de bugün hastaneye giderken musukiçalarda rastgeldim manga'ya, uzun zaman oldu dinlemeyeli bir dinleyeyim bari dedim ve yine onu duydum. ''elimde saç tokan, güneeeş misaaali mis kokan'' bu güneş denilen şey hem kokan hem de kokarken ''mis'' yayan bir şeyse ben neden bu yaşıma kadar almadım bu kokuyu? kendime bunu dert edindim, evet.
**
''aşk acısı çeken erkek'' diye bir başlık gördüm geçende.. güldüm. neden? çünkü aşk acısı çeken erkek yoktur; çektiği acıyı unutmak için ya da hiç acı çekmemek için başka kızla çıkan erkek vardır. (genelledim rahatladım)
**
polis vazife ve salahiyet kanunu'nun yeni çıktığı zamanlardı.. okuduk tabi kanunu. müthiş bir hayalkırıklığı hakim bünyelerde. neyine şaşırıyorsak sanki memlekette başka türlüsü mümkünmüş gibi.. neyse. anayasa derslerinde birkaç kez tartıştık durumu. kendi aramızda arkadaşlarımızla konuştuk. iş yeri açma kapatma, fotoğraf ve parmak izi alma (ali fişi polise at) , silah kullanma, zor kullanma, gözaltına alma gibi yetkiler bunlar.. kolluk kuvvetlerini bu kadar güçlendirmenin, fişlemeye kadar yetkiler vermenin ileride bir yerde patlak vereceğini biliyorduk. bir mayıs'ta da gayet net gördük.. bir de dün gördük. bahçelievler'de. 22 yaşında bir genç kendi kendine konuşurken ''neticede insan olan'' bir polis geliyor ''are you talking to me?'' demeden vuruyor.. gencin yanına gelmeye çalışanları uzaklaştırıyor, bağırıyor çağırıyor. ve o genç ölüyor. neticede bir insan kendisi. tabi ki ölecek. her insan gibi.. baran tursun ve festus okey gibi. tabi ki bu ''çok acı'' bir olay olarak adlandırılacak ve ''neticede insan'' olan birinin suçu tüm teşkilata mal edilemeyecek.. kendisine küfrettiği gerekçesiyle bir insanı öldüren diğer insan, kelepçesiz götürülecek mahkemeye. tıpkı hrant'ın duruşmasına ''ya sev ya terk et''li araçla gelen arkadaşları gibi. kimse polise bu yetkileri verirken kanunda bir de ''tıbbi müdahale, tutanak tutulması, yakınlarına haber verilmesi'' zorunluluklarının eklendiğini dile getirmiyor. hem bağırıyorsunuz kardeş kardeşe kırdırılıyor diye, hem bi insan diğer insanı öldürdüğünde öldüreni korumaya çalışıyorsunuz. ben her beyanatınızdan sonra ''orantılı'' bir tavır takınmaya çalışarak sövüyorum size kanka ayağı göt ayağı derken.. ayıp değil mi şimdi size göre benim cem inci'nin arkasından ağlamam, günah! siz benimle aynı tanrı'ya inanıyorsunuz.. ben de buna inanamıyorum!
tabu oynuyorduk biz hazal'larla..
- hani var ya benim en sevdiğim meslek
- akademisyen
- hayır ya
- polis ahaha
**
nereden başlayacağımı bilemiyorum gerçekten. adı ''gençleri koruma kanun tasarısı''. bi kere daha adından başlıyor yanlış. kanun tasarısı diyebilmek için onun bakanlar kurulu tarafından verilmesi gerekir. bir milletvekilinin verdiği teklife, öneriye -olayımızda da olduğu gibi- kanun teklifi denir. neyse. maddeler bir hayli ilginç.. 16 yaşından küçük bir çocuk yanında ailesi varken bile lokantaya giremeyecek, internet kafelere 18 yaşından küçükler gidemeyecek, çocukların bedensel, ruhsal ve zihinsel bütünlüğünü korumak ve sağlamak için ''yetkililer'' tehlike ortadan kalkana kadar tehlikeli konu hakkında durdurma kararı verebilecek, radyo televizyon ve gazetelerde çocukları korumak için şiddet ve cinsellik içeren her türlü şey yasaklanacak ve bunlarla ilgili olarak ilgili kuruluşa yüklü miktarda para cezası verilecek. pornografik yayın alanlar bu yayınları edinebilmek için tc kimlik numaralarını yazıp imza atacaklar ve bütün okullara ''her dine mensup öğrenciler'' için ibadethane kurulacak.
kaç yaşında olursa olsun bir insanın ''lokanta''ya girip -bara meyhaneye pavyona filan demiyorum- yemek yemesini engellemek o'nun seyahat özgürlüğünü engellemek demektir. yaşı kaç olursa olsun bir insanın internetten ''bilgi''ye -porno izlemesinden, orayı burayı hacklemesinden bahsetmiyorum- ulaşmasını engellemek o'nun haber alma ve haber yayma hürriyetini engellemek demektir. çocukların bedensel zihinsel ve ruhsal bütünlüğünü teslim ettiğiniz yetkililerin tam anlamıyla bütünlük -dini bütünlüğü kastetmiyorum- içinde yaşadığından emin olmak demektir. ''tehlike''nin tanımı verilmediği için çok geniş bir alanı kapsamak ve anayasa'da açıkça gösterilen ''temek hak ve özgürlükleri sınırlandırma ve durdurma sebepleri''ni alenen genişletmek ve ihlal etmek demektir. (1982 anayasası, 11. ve 13. maddeler) radyo, televizyon ve gazeteleri ''özerk'' olarak adlandırılan rtük'ün kontrolünden çıkarıp, ''akıllı işaretler''in yerini yeni kontrol işaretlerine bırakmak ve ''sanata'' biraz daha fazla müdahale etmek demektir. bazı gazetelerdeki çıplak kadın fotoğraflarına, kadının seks objesi gibi gösterilip satılmasına, bundan rayting ve para çıkarılmasına her şeye rağmen göz yumulacağı için çiftestandart demektir. pornografik yayınlara ulaşmaya çalışanların tc kimlik numaralarını ve imzalarını almak fişlemek demektir. bütün okullara ibadethane kurmak ''devletin'' laik kimliğine ters düşmek demektir.
gençleri onlara din pompalayarak koruyamazsınız. konya'da çöken kız yurdu'nun hesabını vermeden, bir genci kendi kolluk kuvvetinden koruyamadan, muhalif görüşteki insanları onların beden bütünlüğüne zarar vererek cezalandırmadan, senden farklı düşünenleri fişlemeden, kadını bir malmış gibi göstermekten vazgeçmeden, ikililiğe ikiyüzlülüğe gitmeden, sözde değil özde ''eşitlikçi'' olmadan, insanların üzerinde baskı kurarak değil onları anlamaya çalışmadan, bazı hak ve özgürlükleri kısıtlamadan gençleri hiçbir şeyden koruyamazsınız. gençlere doğru düzgün bilgiler edinebilecekleri ortamlar yaratmadan, her evi bir bilgisayarla kalkındırmadan, internetin sadece counter, hack, porno, sözlük, msn olmadığını öğretmeden, gazeteleri magazinden arındırmadan, ellerine silah alanları övmek yerine ellerine kalem, fırça, enstrüman alanları övmeden, sanatın herhangi bir dalının da bir meslek olabileceğini ailelere anlatmadan, kız çocuklarının da erkekler kadar hatta o'nlardan daha çok okumak zorunda olduğunu insanların beynine kazımadan, etrafımızda din, namus, ırk ve düşünce uğruna işlenen yüzlerce cinayeti gerçekten sonlandırmadan, yarış atı muamelesi edip serbest rekabet piyasasına sürmeden önce ''gelecek'' garanti vermeden, koyun değil kaplan olmayı öğretmeden, ses çıkarttıklarında oradan oraya sürüklemeden, lafla, kaşla gözle, sopayla şiddet ve taciz uygulamaktan vazgeçmeden, tek bir dinin tek bir mezhebini din eğitiminden saymayı bırakmadan, türkiye'nin bir ''mozaik'' olduğunu gerçekten sindirmeden, üniversiteleri ticarethane olarak görmekten vazgeçmeden, kadınları kocasına bağlı kılıp evde oturtmaktan, çocuk doğurtmaktan ve sırtından sopayı eksik etmekten bıkıp usanmadan, etnik kimliği yüzünden insanları dışlamaktan köşe bucak kaçmadan, gençlere hata yapma şansı tanımadan onları hiçbir şeyden koruyamazsınız.
bizi kendinizden koruyun şimdilik o bize yeter..
**
''pekin olimpiyatları görkemli başladı.''
**
içinde semizotu olan her şeyi yerim.
**
'' geçen düşündüm de ben hiç ''zamana ihtiyacım var'' demedim lan kimseye.. '' - vedat özdemiroğlu.
**
nurtopu gibi bir savaşımız oldu. negüzel. gelişmelerle yeniden ekranda olacağım. anayasa değişiyormuş lan. kısmet.

7 Ağustos 2008 Perşembe

al da bas dercesine bir pas

önlenemez bir bağra basma isteği içindeyim. böyle al bas, bi daha da çıkartma. kalsın işte orada. güzel böyle. evet.

sigaramın ucunda..

4 Ağustos 2008 Pazartesi

bu suç belki affolur..

- benan neden böylesin

3 Ağustos 2008 Pazar

hayat beni neden yoruyosuuun? halk bunu istiyor!

sene 2006. bir sene öncesinde vega son albümü hafif müzik'i çıkartmış, serzenişte ile hayran kitlesine hayran katmış, tadından hiçbir şey kaybetmeden popülerleşmeye başlamış. o dönem kulağımda, elimde, dilimde olan tek şey o albüm. doğumgünü olan herkese gidip hem vega'yı sevdirmek hem albüm satışlarını yükseltmek hem de vega'yı sevindirmek için bu albümü aldığım zamanlar. işte yine o günlerden biri, bir doğumgünü dönüşü dolmuşa binmişim. hala özlemle andığım musukiçalarım var kulağımda ve ankara çalıyor, lakin kulağıma başka bir ses gelmekte. kulaklığı çıkarıyorum ve şaşkınlık ve saygıyla andığım o ağbiyle karşılaşıyorum. hafif müzik çalıyor dolmuşta. radyodur sanıyorum ama yanıyor zaman'la devam ediyor şaşkınlığım. sonra sırasıyla ben inene kadar bütün albümü çalıyor ağbi. ben ne zaman vega dinlesem muhakkak anıyorum kendisini. bugün bir kez daha adını zikretmemin nedeni ise az önce bir magazin programında vega'yı duymuş olmam. ''tamam sustum'' isimli nadide eseri bir demet akalın şarkısına dönüştürmek suretiyle, sözlerini de rengarenk yazarak bir habere katık ettiler az önce. evet. ben bunu da gördüm ya daha ne diyeyim. ama sen çok büyük bir insansın ağbi, valla.

**
benimle korku filmi izleyecek olan insanlara allah'tan sabır, yakınlarımızda olanlara kolaylık diliyorum.

**
özge özberk evliymiş. özge özberk çogüzel. özge özberk'i gördükçe içime kapanıyorum.

**
- '' galiba sen hep olduğun yerdeydin, yakınlaşan bendim.. ''

**
hayatım boyunca iyelik ekleriyle problem yaşadım ben. yavuz çetin ''erkeğin olmak istiyorum'' ya da şebnem ferah ''bırak kadının olayım'' dediğinde pek bir şey hissetmedim haliyle. imrendim evet. kıskanmadım bak, imrendim. ama birol namoğlu ''kadınım'' dediğinde bana nolduğunu anlayamıyorum.

**
karım ya da kocam değil, eşim.

**
.
.
- bir kedi alsam.. o zaman sever misin beni?
- hoşça kal.
.
.

**
nihat doğan.

**
gün geçmiyor ki yollara düşmek için yeni nedenler ortaya çıkmasın.. bu sefer yol haritamızı izmir'e, izmir'in fatsa'yı andıran süper ilçesi dikili'ye çeviriyoruz. sağda solda gördüğümüz afişleri değerlendirerek haberin kaynağına ulaşıyoruz;

http://www.anarsist.org/duyurular/10129-sgdf-4-uluslararasi-yaz-kampi-yuzumuzu/

**
bugün hasu hanım'la iki saat internetten sonsuzluk ve birgün'ü bulmaya çalıştık. lakin beceremedik. tam umudumu kaybediyorken kanal 24'ün yayın akışı çarptı gözüme. eğer bir yanlış anlaşılma mezvu bahis değilse, bu salı (5 ağustos 2008) saat 21.30'da sonsuzluk ve bir gün ekranlarda olacak. allah'ım umarım nadiren yakaladığım şanslardan biridir bu. lüffen lüffen lüffen. amin.

- sen niye arıyosun ki bu filmi bu kadar
- kesin G. söylemiştir
- evet.
- o zaman kesin siyasidir
- değil be.
- aşk değildir ama
- aşkımsı.
- off
- sana off.

**
semum hayatımda (zorla) izlediğim en kötü filmlerden biri. kedinin öyle sıçramasından belliydi. banu'nun allah cezasını versin. raci'yi elindeki zımbırtı korusun. burak hakkı rol yapmayı öğrensin. ayça inci kendine has o güzelliğini sonradan batırmasın. insanlar haklarını kötüye kullanmasın.

**
(bkz: #2580007)

**
karın kası olmayan bir adamın spor salonuna gitmesine gerek yok bence. spor salonu denilen yerler de gereksiz yerler bence. bence ince fitilli kadife ceket her şeyi çözer. aslında, bir cinnet her şeyi halleder!

**
yıllardır hayatımızda ''bu boğaz öküze bile ilham verir'' diyen ve ''7 notayla en fazla kaç şarkı yapılabilir ki?'' diye sorabilen serdar ortaç isimli bir amcamız var. ne kadar eleştirirsek eleştirelim, ben ne kadar sadece ahmet kaya olayından dolayı bile nefret edersem edeyim bu adam piyasaya şarkı yapmayı beceriyor arkadaşım. ''halk bunu istiyor'' yalanına inanmayan ve o yalandan köşe bucak kaçan biri olarak söylüyorum bunu. yıllardır daha ilk dinleyişte ''ahan da serdar ortaç şarkısı'' dedirtebilecek ve kliplerine bakmadan ''şurda şu hareketi yapıyordur, böyle dans ediyordur'' diyebileceğimiz kadar aynı bu adam. ve böyle olmaya da devam edecek. biz ne kadar sevmesek de bir kere dinlememizle bu adamın bütün şarkılarını ezbere söylemeye de devam edeceğiz. ben kabullendim.

**
- ömrünü tek kadınla geçirebilen ilginç insan
- her gün pilav yenir mi arkadaşım?

zıkkım ye. bok ye.

**
kürşat tüzmen kendine sarışın sevgili yapmış. kadın hiç de taş değil. ve hayır, kıskanmıyorum.

**
yurdanur: hıh, geciktin. noldu? nasıl geçti?
mehmet: çok kuyruk vardı. sıra gelmedi. (öpücük bi tane, çogüzel bi tane. en güzelinden olsun. evet.)
y: olsun.. ben de gidecektim ya, beraber gideriz yine.
y: yemeği getireyim mi? (allah'ım buradaki sarılma sahnesi.. kaybetme korkusu.)
y: mehmet neyin var?
m: gel, oturalım biraz.
y: mehmet noldu, korkutma beni.
m: birkaç gündür iyi görmüyorum seni.
y: nasıl, anlayamadım?
m: bilmiyorum. yabancı gibiyiz. farkında değil misin? sanki uzaklaşıyor gibisin benden..
y: ben mi? mehmet ne diyorsun?
m: ben.. bak, şairin de dediği gibi sana gül bahçesi vaadetmedim, yani ne bileyim.. burası.. yurdanur, bana gerçeği söyle. mutlu musun?
y: sen kendini suçlu hissediyorsun mehmet. problem ben değilim. şikayet ettim mi, yüzümü astım mı? sana belli ettim mi?
m: neyi belli ettin mi?
y: öyle demek istemedim. evet zor. buna alışmak zor. yeni bir yaşam kurmak, birsürü alışkanlıktan vazgeçmek, yarını düşünmek, tüpü idare etmek, ''yemeğin etini az patatesini çok koymak'' da zor. ama çabalıyorum ben mehmet. ben öğreniyorum. seni, beni, bizi yaşatmayı öğreniyorum.
m: ben mutlu musun diye sordum.
y: mutluluk ne? gördüğümüz filmlerdeki gbi ağaçların arasında kovalamaca oynamak mı? bu mu mutluluk dediğin? hayatımda ilk kez bir işe yaramayı öğreniyorum, bir işe yaradığımı hissediyorum. bir şeyleri yönlendirmeyi, idare etmeyi öğreniyorum. mutluyum ben. sen varsın çünkü. sen şu kapıdan girince her şey bitiyor işte. saray oluyor tek göz oda. neden böyle düşündün? aksini mi bekledin benden? olmayacak mı sandın? başaramayacak mıyız? yapacağız mehmet.. bak gör nasıl güzelleşecek her şey..
m: ben öyle demek istemedim..
y: benim yerim burası.. senin yanın. '' sen benim hem ailem hem vatanımsın artık ''

evet bundan sonrası yine mükemmel bir öpücük, sımsıkı sarılış, önce ''aşk sevişmek değil yanyana uyuyabilmektir'' sonra ''aşk yanında yatıp uyuyamamaktır''a dönen gerçek olamayacak kadar güzel bir bakış ve yine dizine başını düşürüş..

2 Ağustos 2008 Cumartesi

quando? tonight! where? our house!







şöyle ki, okan bayülgen'in girebileceği en iyi formdur bu form. gözlüksüz hali tabi ki. zira güneş gözlüğü dünya'nın en gereksiz şeyleri listesinde başı çekebilir. neyse, yakın vadede okan beyden yeni bir program dışında saçını sakalını biraz daha uzatmasını istiyoruz.
**
sıfır ile dokuz arasındaki (dokuz dahil) her rakam bir sayısıdır ; lakin her sayı bir rakam değildir. tutup 47 için rakam demeyin. ilkokula geri dönmeyelim yoksa ''okuduğumuzu anladık mı?''lara, ahmet buhan psikopatına ve zihinden problemler zırvalarına da dönmek zorunda kalırız ki bu da '80 darbesinin ülke içinde yarattığı ''50 yıl geriye gitme'' durumunu sil baştan yaşatır mazallah. kulağını çek, tahtaya vur.
**
lisede hangi alanı seçmiş olursak olalım biliyoruz ki ''yunus balığı'' diye bir şey yok. neden? çünkü bu sevimli yaratıklar balık değil, memeli. evet. bir açıköğretim biyoloji dersinde daha görüşmek dileğiyle, esenlikle..
**
'' rock on broadway '' e gitmek istiyorum.. geçen sene de rock müzikalleri'ne gitmek istemiştim ama gidememiştim malesef. bu sene de gidemeyeceğim kuvvetle muhtemel fransızca yüzünden. 14 ağustos'taki kursa gitmesem, cuma cumartesi pazar istanbul'da kalsam, pazartesi akşam binsem, salı sabah burda olsam, uyusam, öğleden sonra da kursa gitsem.. konser fonu parası tüm bunları karşılayamaz tabi. otbüs bileti parası var bi de bunun. ayrıca saat 9'da harbiye'de başlayacak konserden nasıl dönmeyi düşünüyorsun canım? diye de sormak istiyorum kendime. gerçi ben geceyarısı travis konserinden beşiktaş'a tek gidip, o iğrenç yokuşu ve salak dolamaçları geçip mario'nun prensesin şatosuna gidişi gibi gitmiştim eve ama o süre zarfında yaşadığım yusuf yusufu hatırlayıp kendimi gaza getirmemeliyim. doğan duru, pamela ve fadik atasoy üçlüsünü düşündükçe gaza geliyorum tekrar ama üçün birini alacağım yine artık. kısmet tabi.
ben gidemiyorum sen git, al;
**
ağlarken ve kusarken (bile) de güzel olabilen kadınlara acayip imreniyorum bilok!
**
- özleye özleye kavuştuk birbirimize..
**
antep burması denen bir şey var insanda ne aşk acısı, ne adet sancısı, ne kist, ne karaciğer ne özlem, ne dert, ne bir şey bırakıyor.. allah'ım mucizevi bir lezzet. inanılmaz bir tad. yemeden ölünmemesi gereken bir şey. kesinlikle.
**
15 ağustos'ta harbiye'de duman çıkıyormuş, 75 yetale lan fiyatlar. şaka gibi. hey yavrum hey, 15 yetale vermeyi çok bulup gitmediğimiz günleri de bilirim ben.. şimdi istanbul'da 35 yetale'den aşağı çıkmıyor duman da 75 yetale de çok be canım. valla verilmez. ben travis'e verdim o parayı. üstüne mor ve ötesi ve sakin izledim. bi de bisürü adam gördüm üstüne bonus. ohoo..
**
sabah çok alakasız bir yerde artık bulmaktan ümidimi kestiğim yüzüğümü buldum. derken üstüne bi de şahane bir şarkı buldum klasörde. hemen paylaşıyorum;
I'll light the fire, while you place the flowers In the vase that you bought today. Staring at the fire for hours and hours, While I listen to you play your love songs All night long for me, only for me. Our house, is a very, very, very fine house. With two cats in the yard, Life used to be so hard, Now everything is easy 'cause of you. Come to me now, and rest your head for just five minutes, Everything is done. Such a cozy room, the windows are illuminated By the evening sunshine through them, Fiery gems for you, only for you. Our house, is a very, very, very fine house. With two cats in the yard, Life used to be so hard, Now everything is easy 'cause of you.
çogüzel şarkı ya. sözlere bak. sabahtan beri ninni niyetine dinliyorum.
**
saba tümer ayşe arman'a röportaj vermiş. al oku. benim şahsen bütün fikirlerim değişti. ne diyeceğimi bilemedim.
**
biri bana great expectations filmini alsın.
**
blonde redhead'e saygı gecesi düzenliycem.
**
iki süper şarkıyı birleştirmek sureyitlen hayatımı özetliyorum;
- quando?
- tonight!
**
an itibariyle bir kez daha anlamış bulunuyorum ki 5 dakkada değişir bütün işler..

1 Ağustos 2008 Cuma

ı found god, yeah, god is good.

cesaretin var mı aşka? ( jeux d enfants)
yani böyle bir film mevcut.. bu bir diziden ibaret değil. inanmayanlara afiş olsun.

- ilk görüşte aşka inanır mısın?
- evet.
- salaksın o zaman.

ekşisözlük'ten iki yazarın yorumu da şu filmle ilgili, beni en çok etkileyen ikisi;

^^ insana yanlışı sevdiren, deli gibi hata yapma arzusu uyandıran bi acayip film.evet çok çok korkutucu bi aşk.. ama bi yandan da çok çok gerçek.kimilerine mantık dışı gelse de, olması ve yaşanması gereken şeyler bunlar sanki.
--- spoiler ---julien ve sophie ölmeyi seçtiler; çünkü yaşadıkları müddetçe asla birlikte olamayacak, hani kazara olsalar bile birbirlerine hayatı hep zindan edeceklerdi zaten. onların aşkı bildiğimiz marazi aşk.yani bu aşk en güzel yerinde bitmeliydi, en çok hissetikleri zaman.onlara göre yalnız ölmek de yetmezdi tabii, garantili olsun diye birbirlerinden ayrılmamak için betona gömüldüler.filmde keşke olmasaydı dediğim tek şey, yaşlandıklarında birlikte olduklarının gösterildiği alternatif son. evet mutlu son bu olurdu ama, bu aşka da o olmazdı ki.eğer sadece bununla final yapılsaydı bana hiç inandırıcı gelmezdi.ayrıca anladığım kadarıyla bu film benim de hastalıklı yönümü ortaya çıkardı. günlük güneşlik mutlu sonlar dururken illa ölecek yani insanlar.--- spoiler --- ^^

^^ kadın, a$kı için oyun oynadı,erkek, oyun oynamak için a$ık oldu... ^^

*
i'm so ugly, but that's okay, cause so are you
i'm so excited, i can't wait to meet you there
cause i've found god - hey, hey, hey!

ben pink sevmem çok.. lakin bu ablanın ''who knew'' isimli bir şarkısı var ki akıllara zarar. allaam aptal bi mutluluk hakim bünyeme.. iki kitap arası zamanın provasını yapıyor gibiyiz.



o değil de ben hakikaten şanslı bir insanım G.ye aşık olduğum için. evet.

ölür müydün sanki

- why so serious?
- ne biliyim

*
'' suyun derinliği aynıydı senin beline benimse omuzlarıma geliyordu// bütün aşklar çok büyük olacaktı, ama en büyük bizimkisi diyecektik// o kadar hızlı kirlenecektik ki masumiyet fotoğraflarda eskiyip solacaktı ''

bi şey bilmiyorsun bari sus.. hayır bildiğini de yalan yanlış anlatma.. istediğin kadar yangınına suyla git, istediğin kadar yalnızlığını paylaş hiçbir şey değişmiyor, hiçkimse için.
*
bir sene.. sadece bir sene daha bekleseydim şuan her şey çok başka olabilirdi. istanbul hukuk 400, ankara hukuk 200 kişilik daha kontenjan açmış. yani bu demektir ki dört sene sonra sadece iki hukuk fakültesinden -okulu uzatanları saymazsak- 1.400 kişi mezun olacak. peki ben neden onlardan biri değilim? bir sene.. sadece bir sene daha bekleseydim.. şuan belki içimdeki öküz bu kadar zırlak olmayacaktı. bir sene.. belki bir sene daha ayrı kalacaktım her şeyden ama bundan sonra istediğim her şey yanımda, hayatımda olacaktı. ihtimalleri düşünmek artık canımı daha çok yakıyor.

*
bugün hasu hanım'ın tercihlerini verdik.. ankara olması durumunda tek tesellim zırt pırt ankara'ya gitmek için çok iyi bir nedenimin olması olacak. başka da bi halta yaramaz bu sonuç.

*
- ankara'ya gitmem lazım, izmir'de boğuldum.
- izmirde? sen?
- evet ben.
- ama sen taptığın şeyden bile sıkılırsan...
- evet ama tüm düzenim orda. okulum orada. okulu seviyorum. arkadaşlarım orada. evim orada. yatağım orada. özgürlük orada.

sanki burada iki şey eksik.. birini ben üzülmeyeyim diye söylemediğini biliyorum. diğerini hiçbir zaman söylemeyeceğini de. ben kendi kendime söylüyorum oradaki eksiklerden birinin ''ben'' olduğumu. kendime göre eksik tabi. '' düzenim orda, okulum orda, arkadaşlarım orda, evim orda, yatağım orda, özgürlük orda, sen ordasın '' da olabilirdi mesela o. olmaz ki. işte o öyle olmayınca ben sinirlenirim, sonra sinirli bir insan olurum. ama bunu hiç istemem.

*
- şimdi biz iki gün hiç konuşmadık ya, hiç eksiklik hissettin mi? ne biliyim.. sen ablasını bile özlememiş (özlemiş ama çok özlememiş) bir insan olarak konuşmak istediğin oldu mu hiç? öyle.
- ben bu soruya cevap vermemeyi tercih ediyorum.
- ben demiştim.
- doğruyu söyleyecek kadar cesur değilim. ya da evet dürüst olayım evet hissettim ama hissetmemem lazım.
.
.
.
- eksiklik hissetmek ayrı bir şey.
.
.
.
- bir şey daha soriyim mi, lüffen?
- sor bakalım.
- mesela sen gidiyorum ben dediğinde bende bir buruklukumsu oluyor, yani değişik bir şey. hiç hissetmemişsen anlatamayacağım türden bir şey. ben gidiyorum dediğimde sende de oluyor mu o? msne gelip beni göremediğinde mesela? ben bunu daha budaklandırırdım da neyse.
- tehlikeli sularda yüzüyorsun. her soru cevabı içinde gizler, bu kadarı yeterli. git yat hadi.
- benim sorumda cevap yoktu ama.
- var.
- yok.
- gayet de var. sen de biliyorsun.
- gayet de yok. bilmiyorum. bilmediğim için soruyorum. güvendiğim için.. ''cevapsız soruların boynumda kolların al senin olsun!'' dedi demin kadın gene. evet.
- cevap sorunun içinde ama benim dillendirmem hiç etik değil. zaten garip olan ilişki daha da garip olur. ''neyse''. yani o sorunun cevabı evet aynen senin yaşadıklarını yaşıyorum ama ne anlamı var ki?
- çok anlamı var...

14 kasım 2008'di, benim ankara'ya gelme hayallerimin akrabalarca ve başka nedenlerle ''su''ya düşüşünün birinci ayı, senin doğumunun yirminci yılı birinci ayı birinci günüydü. bütün bunların dışında bizim ilk kez telefonla konuşmamız gibi de bir anlamı vardı o günün. bana 14 sayısının ''biz''im için özel olup olmadığını düşündürmeye başladı sonradan bu tarih, çünkü '' ne hakkında ve ne kaldı ki?'' sorularını da içinde barındıran o ilk konuşma saat 17.14'te başlayıp 2 dakika 14 saniye sürmüştü. benim yanımda hazal yoktu. senin yanında, yer yatağında, ''deniz'' vardı. sen o gün bana ''konuşacak ne kaldı ki?'' demiştin. bak, konuşacak ne çok şey varmış.. ben iki insanın konuşacak bir şeyinin kalmadığına inanmadım hiçbir zaman. insanız biz. yaşıyoruz. ayrı hayatlar yaşıyoruz hem de. o yüzden birbirimize anlatacak daha çok şeyimiz var, olmalı. belki tehlikeli ''su''larda yüzüyorum ama saçmaladığımız zamanların bile bir ton anlamı var. her şeyin birsürü anlamı var. hele bu konuşmaların. ''sonunda boğulmak da olsa, benim o sularda yüzmem gerek''

ece temelkuran özgür mumcu'yla olan evliliğini anlatırken '' bütün gün siyaset konuşmak aşk sayılır mı bilmiyorum.. tuhaftı, her şey bir garipti. '' demişti. 11 eylüldü, 22.53'tü saat. sana ''resmi'' olarak attığım son mesaj ''12 eylül'ümüz kutlu olsun'' du. saatlerin ve tarihlerin de benim için çok anlamı var. doktor ''karaciğer rahatsızlığı bunama yapar, unutkanlık var mı?'' diye sorduğunda ''yok'' dedim. allah kahretsin ki yok, diyecek gibi oldum sonra bütün bunları hiç unutmak istemediğimi anladım. iyi ki dedim. tuhaftı her şey. bi garip. hala öyle.. sana hala ''garip olan ilişkiyi daha da garipleştirmeyelim'' dedirtecek kadar garip.

sanki bir şeyler eksik hayatım(ız)da.. eksik bir şey var. anlamlı ve kocaman. şehirlerarası otobüste tek kişilik cam kenarı gidiş-dönüş bileti gibi. içimden gidişi olsun da dönüşü olmasın'ı geçirten. sen bundan sadece bir ay sonra başka şekillerle o boşluğu doldurmaya devam edeceksin. düzenine, odana, arkadaşlarına, okuluna, yatağına ve o'na kavuşacaksın. bana da ''rahibe hayatı mı yaşayacaksın, bul birini, mutlu ol, kan grubu negatif olsun, senden çok iyi anne olur'' gibi birsürü şey diyeceksin. bunları gerçekten içinden gelerek söyleyeceksin. yiğit hazal'ın telefon sapıklarını arayıp onları bir daha aramamaya ikna ederken, sen benim sapıklarımı sadece dinleyeceksin. artık ersan ilyasova'yı kıskanan o adam olmayacaksın. beni kendi ellerinle teslim edeceksin başkalarına, zerre kıskanmayacak ve rahatsız olmayacaksın bunları yaparken. ben konuları yine ''neyse''yle geçiştireceğim. ondan sonra da bir sene daha konuşmayacağız. belki arada ''mucize''vi şekilde msn'de karşılaşırsak.. onda da sen bir ödev,proje ya da dayına mail atmak için girmiş olacağın için konuşamayacağız. kontörlerini harcaman gereken daha başka insanlar olduğu için telefon olayımız da olmayacak. zaten ''ses''ini duyamıyorum.. ankara'ya gelişlerimde beni görmeyi de reddedeceksin. ''biricik kankan'' -kanka evet- gelse gideceksin mesela. arada belki merak ve endişe dolu ''senin bi karaciğer vardı noldu ona, yaşıyor musun hala?'' mesajı atacaksın. belki onu bile yapmayacaksın. işte hepsi bu senden kalan. benim aldırmak istediğim ve asla doğurmayacağım o içimdeki çocuk '' terliklerimle gelsem sana sonunda aşkı bulmuş gibi '' diye seksek oynayacak. sen benim adımı aratacaksın yine arama sayfalarında. sene sonunda konuştuğumuzda öyle diyeceksin en azından. --belki yine gözünden bir şeyler kaçacak çünkü eğer söylediğin gibi önceleri aratsaydın adımı, ahmet buhan'dan kalma adımı, bu bloğu bulabilirdin. -- ben bu sefer peşine adam takmadan, ''nasıl olsa hiçbir şey değişmiyor'' diye mektup yazmadan, vega dinleyemeden, büyük olasılıkla yasemin mori de dinleyemeden fransızca konuşmaya çalışmaya devam edeceğim. sen benden habersiz yaşamaya devam edeceksin. hayatım(ız)da bir şeyler eksik olacak.. eksik bir şey. anlamlı ve kocaman. şehirlerası otobüste tek kişilik cam kenarı gidiş bileti gibi.

*
- benim içimden geçen senin içinden de geçer mi?

*
yaşar büyükanıt'ın spor yazarı olduğu ülkede ece temelkuran olurum lan ben!

*
evden dışarı çıkmak istemiyorum.. bir odada, her şeyi her yere koyabileceğim bir odada, tek başıma bir süre o odadan dışarı hiç çıkmadan yaşamak istiyorum..

*
'' yaşadığımdan emin değilim. gittiğinden eminim ama bak, seni özlediğimden eminim. yirmi beş yaşında bir hayal kırıklığı olduğumdan hiç şüphem yok mesela. beceriksizliğimden, yalnızlığımdan, bu şehri sevmediğimden, düzensizliğimden, yorgunluğumdan, huysuzluğumdan, baltalarınızdan birine sap olmamışlığımdan hatta olamayacak olmamdan, kırgınlığımdan, bir gün bana ayrılan sürenin sonuna geleceğimden her tavşan kesildiğimde dünyanın dağ olma vaziyetinden filan eminim. örnekleri çoğaltabilirim. örnekleri çoğaltabileceğimden eminim. birileri namusum üzerine yemin edecek, ölür müydün sanki sevsen beni. günlerdir doğru dürüst uyuyamıyorum. ellerim parçalanıyor ne zaman yazmayı denesem. ağzım artık daha bozuk. her tarafta pis bir koku; nefes alamıyorum. çok bekledim seni. her halimle, her yerimle bekledim. yetkiler verdim kendime; tuttum seni affettim. aramanı bile bekledim bazen. ağır küfürlerle örtbas ettim sonra aramayışlarını. bunca zaman aramayışlarını biriktirdim. seni bekledim ben çünkü seni bekledim. içtim..içtim..içtim... kustum. en çok giderken bıraktığın kelimeleri kustum. sanat filan dedi bazısı o kelimelere bazısı bunlardan bi bok olmaz dedi. senin önemsediğin kadar önemsemedim ben o kelimeleri, senin danışma gruplarının önemsediği kadar önemsemedim. kustum..kustum..kustum. içtim. ellerimle yaptığım cam evim kırılacak, ölür müydün sanki sevsen beni. içimden geç içimi sil artık özlemek istemiyorum. neye el atsam piç ediyorum. yine de fiyakalı durumlar peşindeyim hep. en sert içkileri kaçırıyorum soluk boruma bilerek. her yıl ilkokula başlıyorum. her gün yeni bir krallık kurup öldürüyorum kralını gece yarısına doğru. uzatmaya gerek yok; sen olmayınca yapamıyorum. yokluğun gümüş tepside intihar sunacak, ölür müydün sanki sevsen beni. ''

6. cadde halini özlemle andığım ''şair'' adam emre aydın..

*
serap yazıcı gibi bir anayasacı olmayacağım.

*
- all i care about is you, that's the truth.. tell me where it hurts!

*
ergenekon iddianamesi uzunluğundaki mektup'tan..

''... S. vardı. lisede okulun en güzel kızına, hayatında ilk kez, aşık olmuştu. kız da ona aşık oldu. uzun süre sevgili oldular birbirlerine. hiçbir zaman senin gibi bir ideolojiye sahip olmadı o, senin kadar da şey çok şey bilmiyordu. ama her şeyle ilgili bir bilgisi ve fikri vardı. sohbeti de tadından yenmezdi. ilişkisi ilgisizlikten bitmişti, öss'den yeni çıkmışlardı ve biz tanıştık. bir yaraya kabuk olmak da o'nunla başladı. sanki yarasına yarabandı olmak zorundaymışım gibi ilgilendim o'nunla. saatlerce.. ben o'nunla konuştuğum ilk andan bu yana -ve değişmemişse değişmemişsem hala- o'nun benim ruhikizim olduğunu düşünüyor(d)um. sonra bir gece 01.28'te virgülüne kadar aynı olan bir mesaj gönderdik birbirimize, o bana ''sen benim adana şubemsin'' dedi ben de o'na ''ruh ikizim''. 10 ay boyunca o ağladı ben avuttum.. hastalandı, bir çorba yapamadım. her saniye hissettim 939 kilometreyi. ben bana artık beni sevdiğini söyler diye bekliyorken, o bana doğumgünümde '' herkes birisi kendisiyle ilgilensin, sevsin sevilsin ister, sen bunu fazlasıyla yaptın. aramızdaki şey her ne ise çok güzeldi ama ben sıkıldım. hayatımda tanıdığım en harika insansın ama ben sıkıldım.. '' dedi. düşünebiliyor musun? ne demek olduğunu anlayabiliyor musun? herkesin beni bir bir terk ettiği bir dönemde ben o ''da'' gitmesin diye o'na vantuz gibi yapışmışken o'nun ''sıkıldım'' diyip gitmesi hem de doğumgünümde beni nasıl yaptı biliyor musun? bilmezsin. bilemezsin. çünkü benim hayatımdaki en ütopik şey olan ''koşulsuz sevilmek'' senin için normal bir şey. çünkü sen kimi sevsen o da seni sevdi. hatta öyle kadınlar oldu ki sen onları sevmesen de onlar seni sevdi.. birinin sana kim olursa olsun gelip ''senden sıkıldım'' demesi insanı depresyona sokuyor. ben seni tanıyana kadar kimseyle böyle olmadım. nasıl olsa sıkarım diye düşündüğüm için kimseye kendimi böyle anlatmadım. böyle açmadım içimi. anladın mı? gerçek diyip duruyorsun ya, işte gerçek bu. suratını görmediğin, sesini duymadığın, elini tutmadığın bir adama kendini mal mal anlatman ve o'nun da sana kendisini böyle anlatmasını beklemen. gerçek bu. S.'den beri ve hatta o'nunla birlikte, ben kimseyi böyle sahiplenmedim.. kimse için böyle uğraşmadım. kimse için ''hayatta hiçbir şeyim az olmadı senin kadar'' demedim hiçbir şeyi bu kadar çok istemezken. bu adam tanıdığım kimseye benzemezken, ruh ikizim olmaktan farsah farsah uzakken.. bana kimse kolay olacağını söylememişti, ama bu kadar zor olacağını da ben tahmin etmemiştim. ''

*
- ben mezeleri yaparım, sen rakıları koy.

28 Temmuz 2008 Pazartesi

bir gün mutlaka

gidip yalvardım gece gece yine. bu sefer sonuç aldım. kitaplarımı, cdlerimi, kutularımı, yazdıklarımı, kendimi ve birkaç parça eşyamı alıp yanına taşındım. şaşırtıcı derecede iyiyiz ve bu beni çok korkutuyor. çünkü biz hiç ''şaşırtıcı derecede iyi'' olmadık iki gün üst üste.. evin penceresinden bakıyorum dışarı, bi sürü kartondan yer yatağı. bir evdeki en gereksiz şeylerin nevresim takımı ve perde olduğunu o an gözardı ederek perdeyi kapatıyorum, özenerek serdiğim temiz çarşaflara bakarak. mutfağa gidiyorum, küçük dolaptan çıkarttığım yemeği ocağa koyuyorum. ''ben yemeyeceğim'' diyor bir yandan dolapta bir şeyler ararken. aradığı şey her ne ise bulamıyor. yanımda sigara içmemesinin verdiği sinir, aradığı şey her ne ise onu bulamamasıyla artıyor. odasına gidiyor hızlı adımlarla. sinirden yemeği ocaktan alıp çöpe boşaltmak istiyorum. yapamıyorum. dolaba geri koyuyorum. birbirimizden habersiz birkaç saat geçiriyoruz ayrı odalarda. odasını dumanaltına çevirmiş kitap okuduğundan, okuduklarını bir taraflara not aldığından eminim. en azından evde diye içim rahat. hiçbiri uzun sürmeyen yığınla şey yapıyorum buarada. saate bakıyorum, ikiyi geçmiş. çıkıyor odasından. heyecanlanıyorum. ''dışarı çıkalım mı?'' diye soruyor. nasılsa olsa o gelmeden uyuyamayacağım enazından o'nun yanında olurum diye ''tamam'' diyorum bir an. bir an bunları düşünerek. yolüstü çorbacılarından birine giriyoruz. o çorba içiyor, ben o'na bakıyorum. kalkalım diyor, kalkıyoruz. benim nafile çabalarım dışında hiç konuşmuyoruz. sabah sabah açık bakkal arıyoruz sokaklarda. bulmak için epey yürümemiz gerekiyor, nihayetinde buluyoruz da. ben kendime sakız alıyorum, o da bira ve sigara. birden dolapta aradığı şeyin bira olduğunu fark ediyorum, bana da içip içmeyeceğimi sorarken. teşekkür ediyorum tüm şirinliğimle. fark etmiyor bile. bozuluyorum. bakkal içerideki havayı biraz olsun soğutan ama biralardan elde edilecek maksimum faydayı düşüren o açık buzdolabı kapağına ve göz ucuyla da ''kapat şunu artık'' dercesine o'na bakıyor. şirinliğin bile fayda etmediğini anladığımdan hafif telaşlı hafif sinirli ''hadi'' diyorum. anlamıyor bile neden ''hadi'' dediğimi, sigaraya bir an önce sarılmak için hızla kapatıyor dolabı. parayı uzatıyor, çıkıyoruz. yolda birkaç kez elini tutmak gibi başarısız darbe girişimlerim oluyor. ''bütün darbeciler yargılanmalı'' der gibi bakıyor gözleri, korkuyorum. sigarayı içisini izliyorum. elimi o sigarayı tuttuğu gibi tutmayalı ne kadar zaman olduğunu hesap etmeye çalışıyorum. gözlerim dumandan değil hatırlayamamaktan yaşarıyor. evimiz deniz kenarında. yolda banklar, banklarda oraya pineklenmiş, elleri gazete kağıdıyla pislenmiş adamlar var. yürürken babanın bir arkadaşıyla karşılaşılır da o yanağına doğru elini uzatır ya, sen babanın elini tutar o'nun bacağının arkasına saklanırsın hani. o an baba bir kez daha devleşir. öyle bakıyorum işte gözlerine koluna ahtapot gibi sarılırken. gözlerinde babamın ''korkma'' diyen şefkatli bakışlarını arıyorum. gözlerim ceplerindeki sigara paketini arayan ellerine takılıyor. korktuğumu anlamamış olacak ki ''oturalım mı şuraya?'' diye soruyor çoktan oturmuşken. sigara pakedini çıkarıp banka koyuyor. zorla yeşilaycı olmadığımı düşünüyorum. derin bir nefes alırken sigarasından bir yandan da dumanı izlediği denize savuruyor. denizin eskiden bana ne kadar çok şey ifade ettiğini düşünmek istemiyorum. hayır. denizi izleyişini izliyorum kısa nefes alışlarla, bir yandan da niye evde kalıp anayasal metinleri incelemek yerine şu lanet olasıca sigara pakedini incelemeyi, kanunların ruhu'nu fransızca haliyle okumak yerine bu adama fransız kalmaya tercih etmediğimi sorguluyorum. bir yandan da o'nunla yeniden izlemeyi hayal ettiğim filmlerden sahneler seçiyorum, bekliyorum şimdi kolunu omzuma atmasını. atmıyor. eskisi gibi korkutmuyor yan bankta oturan adamlar. şuan o'nun öyle suskun oturuyor oluşu beni daha çok korkutuyor, sanki birazdan ağzını açacak da kuzuların sessizliğini bozmak için '' topla pılını pırtını siltir ol git '' diyecek gibi. oraya buraya yığdığımız kitapların aksine valizim hep topludur benim zaten. valizi düşündükçe sıkılıyor içim, sıkılıyorum hayatımızın bu dağınıklığından. biraraya gelsek bile bir türlü ''biz'' olamamamızdan. bayramdan bayrama açtığım ağzımı yeniden açacakken '' eve gidelim mi? '' diyor. ''peki'' diyorum. her zamanki 'peki'lerimden değil bu. gel dediğine göre git demeyecekti. en azından bir gece daha.. en azından bir gece daha yanında yatabileceğim. birkaç zorlama konuşma sonrası eve geliyoruz. bir şey demeyeceğini bildiğim için odaya geçiyorum. birkaç şarkı ayarlıyorum bilgisayardan. bir de çay koyuyorum. nerden baksan o'nu tanıdığım günden beri hiçbir gecem çaysız geçmedi. sormuyorum bile çay isteyip istemediğini. kendime dolduruyorum bir kupa, bakmıyorum bile odasının lambası yanıyor mu. bülent tanör'ü hasretle anarken ''akademisyen çocuğu olmak'' başlığına bakıyorum. hem çocuk hem kariyer yapamayacağımı anlıyorum bir kez daha. bunun için o'na çocuk sevmediği için şükrediyorum. elime yerde bulduğum ve daha önce belki de otuz kez okuduğum bir kitabı alıp çayımı içiyorum. çayı da kitabı da yere bırakıp kendime yer yapıyorum koltukta. sedat'ı görüyorum. kalabalık bir evdeyiz. duvarlarda che'nin, mahir'in resimleri var. kapının önüne boy boy dizilmiş siyah botlar, askılığa asılmış yeşil ceketler. içeriden kadın sesleri geliyor, yalnız olmadığıma seviniyorum. bir yandan da sedat'a güvendiğim için sorgulamıyorum bulunduğumuz yeri. çocuklar çok kibar. yadırgayan bakışlarımı anlayışlı ve misafirperver bakışlarla karşılıyorlar. mutfağa gidip kızkardeşlere (feminist doktrinde yoldaş demek; hahaha) bakıyorum. yemek yapıyoruz biraz. memleket meselelerinden saçımın rengine geliyoruz, soğan kabuğu diyorum, gülüşüyoruz. içeri döndüğümüzde sedat'ı bulamıyorum. birden kendimi eskisi kadar güvende hissetmediğimi fark ediyorum. kızlardan biri bir çekmece gösteriyor, açıyorum. çekmece ağzına kadar benim takılarım ve fularlarımla dolu. içlerinden çok sevdiklerimi almaya çalışıyorum, alamıyorum. tekrar içeri gittiğimde az önce sedat'ın oturduğu koltukta o'nu ve bir kızı buluyorum. bir de yer yatağı var yerde. hemen koltuğun yanında. kapı önündeki botlara takılıyor ayağım ama bu bile hızımı kesmeye yetmiyor, evden kaçar gibi çıkıyorum. sedat bekliyor kapının önünde. ''aynı anda iki kişi sevilmez benan'' diyor bana. canım acıyor. beni çaldıkları barın önündeki masalara oturtuyor, garson çocuk rakı getiriyor. sedat'ın birkaç arkadaşı daha gelip oturuyor masaya. ''biz partiliyken'' diye başlıyor çocuk, susmuyor. ''hayatta mutluluklar'' dileyip kalkıp gitmek istiyorum. sedat kolumu tutuyor. daha öğreneceklerim bitmemiş.. ''sen aslında hiçbir şey bilmiyorsun'' diye devam ediyor çocuk. ''bir bok olmaya çalışırken, hiçbir şey olamayanlardansın..'' kulağımı kapatıyorum. peşinde dolaşan aklımın niye yer yatağında olduğunu merak ediyorum. sedat gitmeme izin verse o küçük odaya, soğumuş çayıma ve artık satırlarını ezberlediğim kitabıma döneceğim. ve tabi yalan hayatıma. çocuk biraz daha konuşuyor, artık dinlemiyorum o'nu. biraz daha konuşursa zamanı gelince sedat'ın beni evime yollayacağına inanıyorum. öyle de oluyor. evime geliyorum tekrar. odama. şarkı listesindeki şarkılar bitmiş, çay buz gibi olmuş, kitabın sayfası karışmış. odadan dışarı çıkıyorum, su içmek için. içim yanıyor. uyandırmadığına, yatağa gidip yatmamı söylemediğine göre hiç gelmedi odaya demek ki. canım acıyor. o yer yatağını gördüğümdeki gibi. odasının lambası hala açık. kapıyı çalmadan giriyorum içeriye. bakmıyor bile yüzüme. sigara içmeye ve yazmaya devam ediyor. kapıyı kapatıp gidiyorum, belki onu bile fark etmiyor. saate bakmak geliyor aklıma. 05.47. sahi, 47 bizim için de önemli bir sayı mı? elime bir kağıt alıp bir şeyler çiziyorum. bir ev, bir bisiklet, bir kedi, bir o, bir ben. her şeyimiz var. o kağıtta olan her şey. peki onları çizdiğimiz zamanki kadar mutlu ve ''biz'' miyiz?
- ben bülbülüm.
- niye?
- çünkü erkekleri çok sadık. çiftleşebilmek için değişik tonlarda kullandığı sesini çiftleştikten sonra daha az kullanmaya başlıyormuş.
- bu iyi mi kötü mü?
- sadık olması iyi. zaten normal bir erkekle evlensem de aynı şey olacak.
- ben evlenirsem o'nu baştacı yaparım.
- (:
kağıdı elimden olduğu yere bırakıp yatağa gidiyorum. benimle birlikte hayaller de sakat bir yere gitmeye başlıyor. ne kadar zaman geçti, saat kaç oldu bilmiyorum. gözümü açıyorum, yanımda o. ne büyük bir huzurmuş meğer başımı her çevirdiğimde seni görmek diyorum içimden, rot gibi. sanki yüksek sesle söylemişim gibi uyanıyor hemen. japon gibi kısıyor gözlerini, gülüyor sabahtan beri ilk defa. bütün suskunluklarını silecek uzuuun bir yazı yazıyor yüzüme elleriyle, noktayı da sıcak bir öpücükle koyuyor ve sarılıyor bana uykuya dalarken. bitiyor işte günboyu olan her şey, doluyor geçmişteki tüm kayıp zamanlar. ben gece sürekli uyanıyorum, yanımda o olmuyor. tekrar uyuyorum, sil baştan aynı rüya. elimi kolumu bir yere çarpıyorum, uyanıyorum. kaldığım yerden devam ediyor rüya. ben kendime yine aynı masalları anlatıyorum, o beni yine 2 gün mutlu ediyor, üçüncü gün sil baştan aynı şeyler. ^^benim en başından beri istediğim tek şey yanımda öylece yatsın. konuşmasak da olur. hatta konuşup ''büyü''yü bozmaya gerek yok. arada gerçekten inanmak için gözlerimi açsam ve orada olduğunu görsem yeter. bir de elini saçımın arasında gezdirse daha ne isterim ki? hayattan daha başka bir şey istemeye yüzüm olabilir mi? isterse elleri boynumdayken şarkı bile mırıldanırım. bu bile çok sürmez, şarkı konusunda tartışmaya başlarız. o bile güzel gelir işte. ama o gelmez.. ben uyurken hep bunları düşünüyorum. geçmişteki, şimdideki ve gelecekteki konuşmalarımızı. ben artık o'nun benimle kordon'da elele yürümek gibi bir hayali olduğunu biliyorum. sırf ben sevdiğim için birgün bir kedi alıp ona istediğimiz kadar ad koyabileceğimizi, defne ve deniz gibi mapusa düşüp mor olmayan ama kırmızı ve mavi de olmayan bir bisikletle o hapisten kaçabileceğimizi, deniz kenarında bir evin bahçesinde domates yetiştirebileceğimizi, dışarıdan pizza söyleyebileceğimizi, o'nun duvarlarıyla değil evin duvarlarıyla ayrılmış odalarda yaşayıp sonunda başımı göğsüne koyarak uyuyabileceğimizi biliyorum. en azından o günlerde bana korkmadan ''anne'' diyebilirsin. ya da ''sen beni sevmiyo musun?''ları belki sevgi gösterisi olarak kullanabilirsin. belki o zaman ''hayatımın kadını ve o'nun doğrudan üretimi'' dediğin kadınların yanına beni ve nurtopu gibi 28.2 mm'lik çatlak fliküler kistimi de eklersin. sonsuzluk ve bir gün sadece bir film olarak kalır senin hayatında, vega'dan bir gün mutlaka da benim için bir şarkı. belki o zaman şehre gerçekten bir film gelir ve mevsim ilk defa bizim oralarınki gibi olur. ^^

huzur -veren erkek- mucize arzusu.

mucize arzusu.
küçük bahçende birlikte domates yetiştirebildiğin,
kedi besleyebildiğin,
sonsuz , mahvolmuş , güneşli gün yalanlarıyla avunmuş bir halde çıplak ayak sesi mutfaktan duyduğun,
içiçe geçmiş matruşkalar gibi , yağmurda başını omzuna koyarak yürüyebildiğin,
rockncoke yerine barışarock'a gidebildiğin,
en sevdiğin grup konsere geldiğinde şarkılarını birlikte bağırabildğin,
dünya'nın öbür ucuna gitmen gerekse bile seninle geleceğinden emin olduğun,
kafanı her çevirdiğinde onun orada olduğunu ve güldüğünü bildiğin,
hugo chavez'in referandumu kaybetme nedenlerini tartışabildiğin,
kendi söylediklerine bile inanmıyorken , ''sen söylersen inanırım'' diyebilecek kadar güvendiğin,
sabahtan akşama kadar siyaset konuşabildiğin,
saat kaç? diye sorduğunda sana cevap verebilecek kadar her an'ını verdiğin,
kaybolduğunda o fişeği patlatmadan seni bulacağından emin olduğun,
her gün deniz havasını içine çektiğin,
fransızca konuşabildiğin,
yedi yirmi dört dans edebildiğin,
rakı masasına meze hazırlayabildiğin,
hapşurduğunda ''benimle yaşa'' diyebileceğin ve bunu duyabileceğin,
sallanan koltuklarda sürekli kitap okuyabildiğin,
okuduğun yerlerin çizdiği altlarını paylaşabildiğin,
mutfakta zaman geçirmeyi yemek yemek olarak anlamadığı için birlikte yemek yapabildiğin,
yanında rahatça küfredebildiğin
aradan yüzyıl da geçmiş olsa yokluğunda özleyebildiğin,
televizyonu, bilgisayarı ve telefonları hayatından çıkartabileceğin,
ileride bir gün okuduğun ve altını çizdiğin o kitapları sahaf dükkanında satabileceğin,
kahve yerine çay içebildiğin,
yağmurlu bir pazar sabahı evden hiç çıkmadan tüm gün polar battaniyenin altında film izleyebileceğin,
arkadaşlarını ağırlayabileceğin,
bir pazar günü akşamı babandan kalma plaklar eşliğinde şarap içebileceğin,
bilgisayardaki ''fotoğraflarım'' klasörüne rağmen geniş bir fotoğraf albümü arşivi yapabileceğin,
senin fotojeniksizliğini -oneki?- kapatacağı için yanında bol bol gülümseyeceğin,
profesyonel fotoğraf makinanın taksidini beraber ödeyebileceğin,
mızıka çalabildiğin,
salıncakta sallanırken ateşböceklerini görebildiğin,
kızıldereli inançlarını yaşatabildiğin,
papatya toplayabildiğin,
kitabını yazabileceğim,
takvim yapraklarından doğmayacak çocuklarına isim seçebileceğin,
söz konusu kadın hakları olduğunda senden daha feminist olduğunu kestirebildiğin,
saçlarıyla rahatlıkla oynayabildiğin,
kurduğun ve kuracağın bütün ''meli- malı'' cümlelerini dilek ve gereklilik kipinden sıyarabildiğin,
uzakları yakın kılabileceğim,
mektup yazabildiğin,
ahmed arif, ran, muhsin ünlü dizelerinde kaybolabileceğin,
dizine başını düşürmüş uyurken , rahatça şarkı söyleyebildiğin,
yüzüne her bakışında o ilk günün heyecanını - acemiliğini - telaşını - mutluluğunu - özelliğini görebildiğin,
özgür bir dünya'da ellerinden tutarak başka şeyler için mücadele edebildiğin..
mucize arzusu.

24 Temmuz 2008 Perşembe

sol açıktan fidel'e

'' o zamanlar benim için birini sevmek, o'nunla evlenmek yeni bir devlet kurmak gibiydi.. ''

^^^
elime bir kağıt ve kalem alıyorum, sanki okuyabilecekmişsin bunları gibi yazıyorum. o kadar alakasız ki yazdıklarım. bi satırda sanki hissedebilecekmişsin gibi bağırıyorum sana, bi satırda ütopyalar kovalıyorum. okuyorum yazdıklarımı cümleye papatya toplar gibi başlıyorum, daha cümle bitmeden o papatyaları kafanda paralıyor oluyorum. sonra hem benim canım yanıyor, hem de papatyaların. öyle anlarda senin de benim kadar üzüldüğünü, benim canım kadar yandığını düşünüyorum. sonra, hiç istemediğim sevmediğim o öküz gelip oturuyor başköşeye. yazdıklarımın hepsini sorgulatıyor. dün ''aslında her şey senin, sen görmüyorsun'' dediğinde ''hiçbir şey benim değil, sen görmüyorsun'' demiştim. bu işi yarış haline getirmenin hiçbir anlamı olmadığını ikimiz de biliyoruz. aslında hiçbir şey benim ya da senin değil. hiçbir şey bizim. bizim elimizde hiçbir şey yok kayıp zamanlardan başka. kaybedilecek zamanlardan başka bir de.. bizim sevgi kriterlerimiz farklı. sen beni benden vazgeçecek kadar çok sevdiğini ve kendinden daha fazla umursadığını söylüyorsun. ben seni her şeye rağmen sevdiğimi ve seveceğimi söylüyorum. sen ''biz sevgili olmadık ki ben seni aldatayım'' diyorsun, ben sana laf sokmaya devam ediyorum. biz bunu sürekli yapıyoruz. laf sokup duruyoruz. biz heybemizde ne varsa döktük, toparlayamıyoruz. bizim ''sorun şu ki''yle başlayan binlerce cümlemiz var ama bi sonucumuz yok. o kadar çok sorunumuz var ki sorunun adını bile koyamıyoruz. sorunun ne olduğunu bilmediğimiz için ona göre bir çözüm de geliştiremiyoruz, kalakalıyoruz.. biz birbirimizi sürekli yanlış anlıyoruz, sen beni hala sözlüklerle ilgilenen biri sanıyorsun ama öyle değil. elime telefonu alıp yazıyorum bir şeyler sanki derdime derman olabilirmişsin gibi. sanki kanatmaktan başka bir şey yapmıyormuşsun gibi. aslında o yaraları onarmaya çalıştığını da düşünüyorum biryandan ama yeni yaralar açıyoruz birbirimizde. elimden hiçbir şey gelmiyor. ağzımdan çıkan hiçbir söz seni benim yapmıyor. fransızca'daki o mülkiyet ekleri, hiç bizi bulmuyor. benim derdim de o değil zaten, biliyorum sen de saçma bulursun zaten o ekleri. ama olmuyor işte. gönül rahatlığıyla ''bu adam beni seviyor'' diyemiyorum. gönül rahatlığıyla dönüp gidemiyorum. kafamı her çevirişimde orada olup olmadığına korkuyla bakmaktan başka bir şey yapamıyorum. diyemiyorum bu adam 30 sene sonra bu bloğu okuyacak ve beni özleyecek. eğer o zamana kadar o sigaralar yüzünden ölmemiş olursan tabi. ben o sigaralardan çıkan duman olmak istemiyorum, o dumanaltında öksürüp seninle ''yeteer artık içme şu zıkkımı'' diye kavga etmek istiyorum. o rakı masasında firuz'cuğuma ''özlem ve pişmanlıkla'' ((hıhı evet)) anılan insan olmak değil, o masada firuz'la kadeh tokuşturan insan olmak istiyorum. bak mesela bunları zilyon kere konuştuk. ama hala anlamıyorsun, anlamıyorum. ikimiz de hala hiçbir şey bilmiyoruz, kabul etmesen de. her şeyi konuştuk, ama hala niye pişman ve bile'nin yanyana gelemeyeceğini, pişman olmamak için neler yaptığını, ''pişman mıyım lan?'' sorusunu sorduğunu, niye pişman olmadığını da bilmiyorum. anlatmıyorsun çünkü. ''özel değilse tabi'' diyorsun sanki bir mahremimiz kalmış gibi. ben sana her şeyi anlatıyorum özel - genel dinlemeden. çünkü senden daha özel bir şey, bi kurum kuruluş yok. sana göre ''değişik ve özel'' bir insanım ama bu bana her şeyi anlatmana yetmiyor. bizim birbirimize verdiğimiz sıfatlar da farklı. sen de bir şey bilmiyorsun. vakit kaybediyoruz. sonumun annem gibi olacağını bilsem, sonunun o filmdeki adam gibi olmayacağını bilsem.. ah bilsem keşke. ama biz birbirimizi de kaybediyoruz. sen ''hatırlayamaz''sın ama ben ''unutmam''. sonra o şarkıdaki gibi oluruz, ''bizi zaman yenecek ve anılar kalacak.'' tabi o anılar sadece bana kalacak.. 30 sene sonra kim bilir üstüme kimlerle olmuş olacaksın? fidel, sana niye güvenemiyorum? ankara'ya gelirsem hala güvenimi kazanmak için her şeyi yapacak mısın? yoksa onlarla ilgisi yok deyip sürekli gittiğin başka kadınların güveni daha mı önemli olacak? ben her yaz gelip konuşacağın sonra kışın başkalarıyla olmaya devam edeceğin ve ben yokmuşum gibi yaşayacağın bir hayata ortak olmak istemiyorum. ben o iki kitap yazma arası zamana yalvaran kadın gibi bile olsam, başka bir şekilde başka bir hayata ortak olmak istiyorum. şimdi böyle yazıyorum, ders aralarında, ders sırasında, televizyon izlerken, annemle konuşurken, babamla otururken, her dakika.. her snaiye kafamdan bi cümle geçiyor. sonra sen geliyorsun, hepsi gidiyor. eskisi gibi heyecanlandığımdan, ellerim titrediğinden filan da değil, diyecek bir şey bulamamaktan.. sanki bunca şeyi ben yazmıyor, her saniye yeni bir cümle biriktirmiyormuşum gibi kafamda, sen gelince susuyorum ben. ben de korkuyorum.. hem de çok.

^^^
'' ben o'nun ayak sesini duymak istiyorum. herhangi birinin değil.. ilk'lerim hep onla olsun ve o son olsun, benim için de son'u olmamı istesin istiyorum.. daha önce hiçbir şeyi, hiçkimseyi istemediğim kadar istiyorum o'nu, ellerini, o'nunla uyanmayı.. eve geldiğimde chavez'den konuşmayı, film izleyip dans edebilmeyi, sürekli kavga etmeyi, belki kedi beslemeyi, eve aldığım(ız) her şeyin adını devrim koymayı, yüzünü görüp kokusunu içime çekebilmeyi.. ''

^^^
- birine bağlanma fikri seni neden korkutmuyor?

insan bağlanmaktan niye korkar ki? ekşi'den baktım şimdi ((evet ne var?)) bağlılık ve bağımlılık arasındaki farkı yapamadığından diyor. evet. benim de korkularım var, hem de çok büyük korkular. ve bunların arasında yapmadıklarımdan pişman olmak da var. bir şey olacaksa olur, olacağı varsa olur. sırf '' ya hiçbir şey umduğumuz gibi olmazsa '' diye bi hayat ertelenir mi ya? istemiyorsan çeker gidersin.

- gitmee, demedim. bağlanmaktan korkarsın diye.
^^^
hayatımınyazısıgibigeliyorbana.
http://ttku.org/2008/07/olur-ya.html

23 Temmuz 2008 Çarşamba

konuşmak: 1 / yapmak: 0

'' şimdi biz bu iletişim araçlarıyla dünya'nın öbür ucunu görebiliyoruz.. her şey hakkında bilgi sahibi olabiliyoruz.. her şeye ulaşabiliyoruz.. bundan daha büyük bir güç olabilir mi? '' - cnn türk eğitim penceresi kadını.

^^^

ilkokuldaki örtmenim bana hiç tek ayak üstünde durma cezası vermedi. okuldaki betonlar çok bütük olduğu için hiç seksek de oynamadım arkadaşlarımla. spice girls olurduk biz. marjinaliz ya. zaten bizim dönemdeki kızlar öyle geleneksel oyunları yaşatma amacını anca ileride kendi ceplerine bir getiri olsun diye kendi ayıplarını kapatmak dışarıya da koca parası yiyen değil yardımsever kadın imajı çizmek için bir dernek kurduklarında taşırlar. evde de durum farklı değildi. tek çocuğum ben. tek. sanki doğuştan biçilmiş bir kaftan. bizim apartmandaki tek çocuk bendim. hepsi kocamaan teyzelerdi. ben hep onların derdini dinledim, hiçbirinin birbirinin derdine aslında hiç yabancı olmadığını ama yine de birbirlerine hiç yardımcı olamadıklarını da onlarda gördüm. her gün başka dertlerini kahve fincanına akıtan, suyla yıkayınca feraha çıkacağını sanan, telveyi elleriyle itince sanki bütün dertlerin kendiliğinden kaçığ gideceğine inanan, fala (sözde) inanmayan ama hiçbir zaman da falsız kalmayan kocaman teyzeler.. sonra başka bir yere taşındık biz. orada da hep küçük kızlar vardı. yaşıtım erkek çocuğu sayısı sitedeki tüm kız çocuuğu sayısından fazla olunca haliyle onlara yöneldim. bizim burda anlamını bilse de bilmese de her erkek çocuğu küfreder. çünkü burdaki insanlar tsk operasyon düzenlediğinde onları desteklemek için ''allah'ına gurban'' yazacak kadar her işe allah'ı karıştıran ama yine de allah kitap sövmekten hatta çocuklarını küfürbazında allah'a küfretmeyi öğreterek milli kılan insanlar. burda bir erkek çocuğunun agusu bile .mnakyim olarak algılanıp iç ve dış temsilciliklerde bayram havası yaratabilir. durum böyle olunca annemler hiçbir zaman desteklemedi benim bu tercihimi. özellikle annem. bir erkek çocuğunu kolundan tutup ''gel benle seksek oyna, ip atla'' diyemeyeceğine göre, hele de bu coğrafyada, ben gittim oynadım onlarla. dokuz aylık, yirmi aylık, hentbol, 90 dakika olması kararlaştırılan ama uzatmalarla en az 120 dakikayı bulan futbol maçları.. annem telefonda anlatırdı arkadaşlarına ''ay hebele çok korkuyorum bu kızın çarpık bacakları olacak diye. '' çarpık olmadı da bir emre belözoğlu gibi kaslı oldu o ayrı. ama ağzım çok bozuldu. yine de ben bir denge sahibi olamadım. evet, bunca geçmiş bu yüzden döküldü. ben dengesiz bir insanım.

dün mesela.. çok uzun zaman sonra ilk defa bu kadar mutlu kalkmıştım o yataktan. şarkı söyledim tüm gün. saçımla başımla oynadım durdum ve bundan keyif aldım. saçlarımı sanki daha da kıvırcıklaşabilirmiş gibi kıvırdım, iki saat dolabın önünde boş boş kıyafet baktım, bordo oje sürdüm. evet. en güzeli de bu oldu zaten. bordo oje. ellerim bembeyaz benim. dün mesela bordo ile müthiş bir uyum yakaladıklarını düşünmüştüm. bugün o ojelere daha fazla tahammül edemiyorum. dün tüm gün dans ettim mesela evin içinde eli vileda tutan temizlik manyaaa kadınlar gibi. ayrıca temizlik viledayla yapılmaz. yapılsa bile adama benzemez. eğilerek, dizlerin üstünde yapılır temizlik. bez de ''s'' çizdirilir. öyle rastgele oraya buraya sürülmez. sanki evde temizlik yapan annesini hiç görmemiş gibi reklam yapıyor yurdum reklamcıları. hangimizin annesi dışarı çıkarken giydiği etekle, her an hipoya bulanma tehditi altındaki beyaz buluzuyla temizlik yapıyor ki? benim bildiğim bu memleketin kadının temizlik için özel kıyafeti olur. hatta eskiyen kıyafetler, ekseriyetle atletler, yer bezi toz bezi filan yapılır. öyle işte. bu da böyle bir isyanımdı sevgili medya. dün mesela meli'nin avatarındaki o fotoğraf için içim eridi. meli insanı sol taraftaki limonatacı beydir ve içtiğim en güzel limonataların sahibidir kendisi. dün o fotoğraf için kendisine ''şanslı kadınlar var yeryüzünde evet.'' demiştim. bugün o kadının şanslıdan öte hayali olduğunu düşünüyorum. bugün içimde benle dans etmek isteyen tek bir kelebek bile yok. bugün çuval gibiyim. yığılıp kalayım bi tarafa. kimse tutmasın elimden. çünkü ellerim güzel değil benim. üstelik o iğrenç ''peri'' şarkısındaki gibi değil durumum. beni hayatının aşkı ilan edip çirkin ellerimi pamuk helvası gibi gören, artık beni yok et diye bağıran saçlarıma papatyadan taç yapmak isteyen birileri yok ve ben bu olmayan kişi için ''ben en iyisi değilim bunu hazmet!'' diye bağırmıyorum. benim bir salıncağım bile yok be.

^^^
mafiz: ben yencem!
rot: ben sevcem!

^^^
- tüm bunlar o'na mı?
- sen kimsin?
- senin gibi biri tarafından bu kadar sevilmek, böyle sevilmek.. dünya'nın en güzel şeyi olsa gerek. çocuk çok şanslıymış. ama farkında değil.
- sen kimsin?
- seni melankolikoptimist zamanlarından tanıyan biri. öyle buldum zaten. o'na şanslı olduğunu söylemek isterdim, başka şeyler de tabi. ama o'na söyleyemiyorum. sen bil.

((bunu okuyorsan topsun olm!))

^^^
- biz olamadık. bizim olan bir şey olsun bari. herkes her şeyi öğrendi bari kimsenin bilmediği bir şeyimiz olsun.

^^^
dünümün ve bundan sonraki günlerimin en büyük destekçisi yasemin mori olacak gibi. ben başta hiç sevmemiştim o kızı. sonra işte her şey ''piç'' olduğunda bisürü şarkı arasından belleğim ''aslında bi konu var'' dedi bana. ben de başka bir şey diyemedim. şarkı zaten söyleyemiyorum öylece yuttum sözleri içime. sonra dinlediğim bi sürü şarkı.. hepsini. bütün şarkılar bi yere dokundu. bi yeri kanattı. bi yere yarabandı oldu. bi yere buz koydu. ama hiçbirisi ''konuşmak'' kadar acıtmadı. çünkü konuşmak'ta bildiğin ben varım. ben oturup bi şarkı yazsaydım, eskiden olduğu gibi, evet ancak bunu yazardım. ne bi eksik ne bi fazla. ben dün şarkı söyledim. bağıra bağıra. kafamı duvara vurmadan o etkiyi yarata yarata.

''çünkü güzeldin, üzerdinetrafta dönerdin, ama gitmen kolaydıdüşününce geçerdim, bir oh çekerdimnasılsa tek kişilik bir oyun bu!zaten yıprandım, yırtardımgerekirse bağlardım ama hep geç olurdusonra yorardım, sorardım;sorun ne?benim de aklım var dolanan peşinde..''

rot beni bulup bana mail attığında şaşkınlıktan bütün iç organlarımı yuttuğumu ve onların böyle ''iç''lik kazandığını düşünmüştüm. ''çok güzel bir şey yaşadığımızın farkındaydık ama böyle seviliyor olmak birileri tarafından ve birilerinin de bizimle bizim kadar bu mutluluğu paylaştığını bilmek gerçekten çok güzelmiş'' dediğinde.. ben o zamanlar fidel'i arıyordum. manyak olmuştum o hafta. bu şarkı bana o zamanları hatırlattı. volkan'ın seni yeneceğim inadına burcu'nun ben seni seveceğim tutkusuyla cevap vermesini. ve hatırlayamadığım değil, unutamadığım pekçok şeyi..

^^^
- annem söyledi geldiğini.
- evet, karşılaştık o gün ayten teyzeyle. nasılsın? izmir nasıl?
- güzel. biliyorsun çok severdim zaten oldum olası izmir'i.
- sevilmeyecek gibi değilmiş.. ben de bu yaz bayağa bakındım haritalardan.
- eskiden de isterdin zaten.. ankara'yı unutmak kolay oldu mu bari, naptın bu sene?
- ankara unutulmaz. istanbul'a da alışıyorsun işte zamanla. deniz var, güzel.
- ee nereye şimdi?
- fransızca kursuna.
- bulamadın mı hala fransızca bilen bir adam?
- bulamadım. işte belki bulurum diye gidiyorum ama pek ümitli değilim.
- büyümüşsün.
- bu aradaki yaş farkını kapatmaya yetmiyor tabi.
- saçların filan.. ne biliyim istanbul yaramış, güzelleşmişsin.
- ah. teşekkür ederim.
- ben düşünüyorum bazen geçmişi.. güzeldi.
- geçmişi düşünmek güzeldir. insana neler yaptığını, neler kaçırdığını filan hatırlatır.
- bak hala ılgın konusuysa?
- bana ne canım ılgın'dan.. buket'ten.. yağmur'dan.. benim kursa yetişmem lazım.
- sonra görüşürüz.
- görüşmeyiz.. hoşça kal.

^^^
şarkıların hayatımızdaki yeri ne kadar büyük.. korkutuyor insanı.

'' başka sevgilerde teselli bulunca.. işte biz o gün tükeneceğiz.. ''

^^^
cumartesi gününe kadar kendime sevgili bulmam lazım. bu cumartesi ve sonrasında kalan 18 test için yanımda olacak bir sevgili.. öyle yapmam lazımmış. tek gitmiyormuşum, o yüzden sevgili filan yapmam lazımmış. tabi.. o kadar acı yalnız çekilmez. hele ben hiç çekemem. çünkü ben en sevdiği renk ''mor'' olan kadınlardan değilim. ben damar görmeye de dayanamam. babamın alnından geçen o koca damar yüzünden ben babama bakamadım günlerce. aynaya da bakmam olur biter. mumcule var yanımda, ona sarılırım uyurum. mesela şuan yine o öküz oturdu içime. deli gibi bi ağlama isteğiyle karşı karşıyayım. laay laaa laaaay. filuluufiliifiii.
^^^
bari fidel firuz'u ayarlasa da tek çekmesem bu hastane işlerini.. ne demişti semih, arkadaş arkadaşın şeysi bile olur. şeysi burda bir meslek. kadınlarla ilgili bi erkek mesleği. öyle. daha boktan bi hal alamaz zaten bu siktiriboktan ilişki. ((anne ben bugün en sevdiğim küfürü cümle içinde kullandım, aferin bana.))
^^^
içimde fransızca'ya dair en ufak bi sevgi kırıntısı bile kalmadı. çok zor yaa..

^^^
- iki kitap yazma arası zamanda seni yakalamaya çalışıyorum.

^^^
- korkuyorum.
- ben de.

^^^
.

^^^

- abla, ben konuştum eniştemle.. köpek gibi pişman. döküldü her şeyi rakı masasında. aslında seni o kadınla aldatmak istememiş seni. o an öyle oluvermiş.. hala seviyor seni abla.
- neye yarar ki? bak o'nun bir hatası yüzünden bir aile dağıldı.
- abla.. seviyor seni bak. ne ayşe ne de o kadın. bunların hepsi öylesine kadınlar. eniştem ölecek ama pişman ölecek.. seni kaybettiğini bilerek ölecek..

((annem dizisinden alıntı.))

^^^
bak mesela bi insan yıldız tilbe şarkısında anlam bulmamalı..

'' iki kadın bir adam; aşk çekilir aradan.. ''

^^^
- belki bi gün beceriririm..
- umarım o gün ölmüş olmam.