şuan başkasının bağlantısından bağlandığım için kendimi yeteri kadar suçlu hissediyorum.. çünkü bi nevi hırsızlık.
neysem.. uzun bi yazı dizisiyle döneceğim yeniden.
--geçen sene bugün tam da bu saatte görkem'e aptal aptal mesaj atıyordum, o'nun bana bir daha mesaj atmayacağından haberim olmadan.. o'na attığım son ''resmi'' mesajda da ''12 eylülümüz kutlu olsun canım.'' yazıyordu. bir yıl nasıl geçti.. nasıl geçire geçire geçti? şimdi her şey nasıl? kafamın ve kalbimin artık almadığı o kadar şey var ki artık..
yine de hayırlısı. yine de şükür. yine de hamd. amin.--
le G. etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
le G. etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
11 Eylül 2008 Perşembe
başkasının kalbinden bağlantı, hırsızlıktır!
yayında ve yapımda emeği geçenler
bir yaraya kabuk olmak,
bütün kadınların kafası karışıktır,
le G.
12 Ağustos 2008 Salı
''biz''i üzen neyse; burada bitti!
hamiş: bu yazı 12 ağustos 2008 itibariyle yayınlanacaktı. bazı nedenlerden dolayı yayınlanamadı. 12 ağustos akşamından sonra hiçbir şey yazılmadı. ''her şey tek bir soruyla bitti'' bölümüne kadar olan yerler 10-11-12 ağustos'ta yazılmıştı, kalan bölümler gün itibariyle yazıldı. (1 eylül 2008) 12 ağustos'ta başlandığı için yazılmaya yayınlanma tarihi de öyle gözüküyor. -bunlar hep kendime not..-
yurdanur'luktan sıyrılıp yeniden ''ben'' olarak konuşmaya başlamamızın birinci ayı hürmetine..
yurdanur: mehmet, çok mutluyum.. çok uzak bir yolculuktan geri döneceksin. bir vapur müjdeledi bana az evvel. seni limandan uğurlayışımı hatırlıyorum. masmavi denizin ortasında ak köpükler bırakarak giden o gemiyi.. martıları, simit atan çocuğu.. seni götüren gemiler elbet geri getirecek. yoksa kimse sevmezdi gemileri, öyle ya. yavaşça gireceksin kapıdan, hiçbir şey sormayacağım. sen de sakın hiçbir şey deme. istemedikleri başkalarının ayıbı. yüzüme bakacaksın, biliyorum, yorgunsun. tertemiz serin çarşaflarda uyutacağım seni, masal anlatacağım çocuk eyler gibi. hatırlar mısın bir gün sana ''sen benim hem ailem hem de vatanımsın artık'' demiştim. uzun süredir kayıp bir kızın romanı bu, sonunda vatanına kavuşan mutlu bir kızın romanı..
yurdanur'luktan sıyrılıp yeniden ''ben'' olarak konuşmaya başlamamızın birinci ayı hürmetine..**
Yurdanur: Bir gün bir ıssız adaya düşsen yanına şey ne alırdın?
Mehmet: Iııı...Seni...Seni.. Bir de seeni (Güler)
Yurdanur: Yazıcak bir şeyler, yiyecek bir şeylar almaz mıydın yanına? (Mehmet'in yanına oturur.)
Mehmet: E sen zaten geliyorsun ya pişirirsin üç beş bir şey... Peki sen ne götürücen ıssız adaya?
Yurdanur: (Güler) E sen zaten benle geliyorsun ya. Seni, seni, seniii (yine güler) Issız ada ıssız ada olmaktan çıktı. (Elindeki balonlarla oynarken balonlar elinden kayar ve uçar Mehmetle yakalamaya çalışırlar ama başaramazlar. Ayağa kalkıp yükselen balonu izleyip el sallarlar.)
ıssız bir adaya düşersem yanıma üç şey olarak seni alırım. senin gelip gelmek istememen önem teşkil etmiyor şu aşamada. sen sana böyle bir soru sorulmasına bile izin vermeyeceğin ve cevaplar arasında yer almayacağımı adım gibi bildiğim için sormuyorum sana ne alırdın diye. yiyecek içecek bir sürü şey alırdın, milyonlarca kitap alırdın, kağıt kalem bir sürü. musukiyle ilgili bir şeyler de alabilirdin. bu ikisinden emin değilim. neyse.. böylece benim ihtiyacım olan ''her şey'' o adaya gelmiş olacak. e sen de paylaşımcı bir insansın, sonuçta koca adada yalnızız. -yaşasın halkların kardeşliği canım- ben de nemalanabilirim herhalde getirdiklerinden.
dünya'da artık ıssız bir yer yok. johhny depp gibi bir ada da alamayacağımıza göre.. biz hep mecburuz bu kalabalıklara. etrafımızı saran kuru kalabalıklara. duvarlarımıza yazdığımız laf kalabalıklarına. içimizdeki etrafı çoktan sarılmış yalnızlıklara muhtaç olduğumuz gibi muhtacız o insanlara. ben seni tanıdığımdan beri dünya sadece sen varken dönüyor. senin etrafında. kendi çapımdaki -ki böyle bakınca bayağa geniş oluyor çapı- o dünya'ya kimseyi sokmadım senden başka. yurdanur diyordu ya hani mehmet'e ''sen girince şu kapıdan saray olur tek göz oda'' diye. sen varken güzel her şey. ettiğimiz onca kavgaya rağmen. birbirimize hala söylemediğimiz onlarca şeye rağmen. hala kurabildiğin o ''gereklilik kip''lerine rağmen. bütün rağmen'lere, keşke'lere ve ama'lara rağmen.
içinde karavan olduğu için ya da dünya'yı turlama planları olduğu için değil sen olduğun için istiyordum ben o dünya gezmelerini. tamam kabul ediyorum, bunu bisiklet yerine karavanla yapacak olmamız da bu kadar heveslenmemde önemli bir faktör ama içinde senin geçtiğin cümleler kadar heyecanlandırmıyor hiçbir şey beni. yolun müsait bi yerinde karavanı temizlemek, küçücük mutfağımsı yerde yemeyeceğini bile bile yemek yapmak -hizmetçi değilim evet-, dünya'nın hiç bilmediğimiz bir yerinde senin sigara ve bira alamayışlarınla eğlenmek, küçük sandalyelerin üstünde güneşlenmek, o zamana kadar alışıp seveceğim için kafama kınayı senin yakman için seni ikna etmeye çalışmak, metallica yerine dinlenebilecek başka gruplar bulmak, yol boyu aptal saptal şeyler için kavga etmek sonra ''bozum, boz yok kafanı kırarım'' şeklinde cümlelerle barışmak, olayı kadere kısmete bağlayıp uzun uzun susmak, sonra senin sıkıldığını anladığım an hep yapmak istediğim ama bir türlü cesaret edemediğim otostop için yeterli cesareti bulup gitmek.. bak bunları hayal etmek bile güzel. çünkü tüm bunların öznesi sensin.
biz hiç yalnız kalamıyoruz bile.. senin baban, benim annem, erkan, tuğrul, firuz (oh), çakal tkpliler -öhüm-, ttku'nun dediği gibi beni hep aramaması gereken zamanda arayan adamlar, senin yanında yer yatağında bile olsa yatan başka kadınlar, aptal bi fransızca kursu, çaldığı zaman susmak bilmeyen telefonlar, mideden gelen seslerle gidilen yemekler, zor durumda kalınca verilen molalar, gitmeye yakın kapatılan pıleylistler, her daim hissedilen ayak sesleri ve daha bir sürü şey. istediğim tek şey senin de benim seni düşündüğüm, özlediğim ve sevdiğim kadar değil ama beni düşündüğünü, özlediğini ve sevdiğini bilmek. iki cevap arası kırkbeş saate çıktığında haliyle her şey yerle bir oluyor. kimsenin sesiyle bölünmeyecek, gitme korkusundan uzak, kaybetme endişesinin adının bile anılmadığı, senin benim söylediklerimle ilgilendiğin, benim aklımdan bir saniyeliğine bile olsa aldatılmayı ve aldatmayı çıkarabildiğim bir konuşma.. dünya'yı dolaşmak için yola çıkan karavanın içinde seninle olmak bu yüzden önemli bu kadar. bu yüzden bu kadar heyecan verici. henüz bir ehliyetimiz olmamasına rağmen.. yolda polise rüşvet de vermeyeceğimize göre sonunda boylayacağımız o kodesten bisikletle kaçıp gitmek de bu yüzden güzel. ölüp düşmesem de nazan öncel'in beyoğlu şarkısını her dinleyişimde aklıma gelmen -sanki çıkıyormuşsun gibi- de bu yüzden. bu hayalleri kurmak bile bu yüzden bu kadar kusursuz.
sence bunca şeyden sonra sen gerçekten inanıyor musun seni çekemeyeceğime?
ben ''razı''yım her şeye.
yasemin mori: ''konumuz hep diğerleri.. ne sen ne de ben değiliz. yok bunlar yok şunlar, ne yapmış sana onlar? ne seni var ediyor?''
**
orhan pamuk diyor ya ''bir kitap okudum, hayatım değişti'' diye. her şey senin kurduğun bir cümleyle başladı.. takvim yaprağı 29 haziran 2007'yi gösteriyordu.
orhan pamuk diyor ya ''bir kitap okudum, hayatım değişti'' diye. her şey senin kurduğun bir cümleyle başladı.. takvim yaprağı 29 haziran 2007'yi gösteriyordu.
''seninle başka bir yerde karşılaşsaydım büyük ihtimalle sana aşık olurdum.''
ne kadar kapalı bir cümle. neresinden tutarsan tut tam bir anlamı olmuyor. ama benim tutunacak bir dala ihtiyacım var. ve ben bir küsür yıldır bu cümleyle yaşıyorum. üstelik çok yanlış anlamlarıyla.. anlamak istediğim haliyle. büyük ihtimalle aşık olurdum sana, şuan aşığım demek değil ki. ileride aşık olurum demek de değil. ortada bir ihtimal var. hiç aşık olmamak gibi bir ihtimal bu. ''şuanda da aşık değilim, olmadım, olmayacağım.'' okunması gerektiği gibi okunduğunda ben bu anlamı çıkartıyorum söylendiği tarihten bir küsür yıl sonra. sen bana neredeyse her gece ''nolur bana bunu yapma'' diyorsun ya, ben yine de yapamıyorum. kendimden emin olamasaydım keşke de senden emin olabilseydim. o gece şakayla karışık ''güven sıfır'' dediğinde ''bir şey söylemeyeceğim'' demiştim. bir yandan sana söylediğin her şeye inanacak kadar güveniyorum bir yandan da beynimin içinde bir yer sana güvenmemem konusunda şakaklarıma baskı yapıyor. öyle anlarda senin migrenin bende tutuyor. gündüzse çekiyorum perdeleri, geceyse zaten sen varsın. sen yoksan zor oluyor geçmesi. uzak olduğu için gelip başını ovamayan sevgilin geliyor aklıma. levent'in mutfakta yemek yapmayı beceremeyen sevgilisi geliyor gözümün önüne. ve zaten gözümün önünden hiç gitmeyen o yer yatağı. o zaman başım daha çok ağrıyor. midem bulanıyor. kusamıyorum da. sanki kusarsam içimden çıkıp gidecekmişsin gibi geliyor. gitmeni istemiyorum ama ben. böyle anlarda allah kahretsin ki yanındaki herkese rağmen yanımda ol istiyorum. salak bir organ yüzünden onlarca kez hastahane koridorlarını arşınlarken de elimden tut istiyorum mesela. bu işlere merakımın başladığı yıllarda sınırların kalkmasını tek çare olarak görmüştüm. şimdi senin de ''hangi sosyalist devlet yapmış ki bunu'' diye savunduğun avrupa birliği gibi. sanki sınırlar kalksa daha kolay görüşebilecekmişiz gibi. salaklık işte. rot mafiz'e ''sen söylersen inanırım ben'' dediği günden beri inanıyorum ben sana. o yüzden zaten tüm salaklığımla söylediğin her şeye inanıp sonrasında ''şaka be'' lafını duymam. ama olmuyor. artık ''merhaba nasılsın'' kadar sıradanlaşmış bu ''aldatmadım''larımız yüzünden sana inanamıyorum. sen ''biz sevgili olmadık ki hiç, seni aldatayım'' dedikçe ben daha çok yaralanıyorum. öyle şeyler yapıyorsun ki beni bir zamanlar sevmiş olduğuna bile inanamıyorum. şuan beni sevmediğini de biliyorum. her ne kadar kabul etmesen de ben istediğim için benimle konuştuğunu da biliyorum. sen ''ego'' dediğin günden beri ben eriyorum. siyah boğazlı kazağının üstüne kadife ceket gibi ''karizmatik'' olmaktansa bana karizmatik olmak için başka cümleler seçtiğin günden beri ben kendimi keriz gibi hissediyorum. sizin oraya kalkan son otobüsün saatini nasıl unutmuyorsam, söylediğin diğer şeyleri de öyle unutmuyorum ve inanıyorum onlara. saatlerce konuşuyoruz senin zekandan, yaptıklarından, yapacaklarından, ciddi potansiyel taşıyan akademik kimliğinden, okuduğun kitaplardan, internetten bulduğun haberlerden, kadınlarından, arkadaşlarından, iyi bir insan olmandan, özünde iyi insan olanlardan, ancak ''ben neresindeyim?'' diye sorduğum zaman ''her yerinde'' cevabını aldığım değişik evreli hayatından, içine beni sokmadığın hayallerinden, sırf ben mutlu olayım diye yaptığın şeylerden, bir ana bir baba gibi öğrettiğim vega'dan, kaderden, kısmetten, ''ne kadar çabalarsam çabalayım hep olacağına varan şeyler''den.. hiçbirine sitem etmiyorum. zevkle dinliyorum hepsini. en azından konuşuyorsun diğ mi? cevaplar gecikse de, bedenin bir sürü parçaya bölünse de, aklından geçenleri sansürleyerek sunsan da konuşuyorsun.. şikayetim yok. çok mutluyum. ama iş bana geldiğinde değişiyor her şey. sen bana sormuyorsun bile hiçbir şey. belki senin sormanı beklemeden her şeyi anlattığım içindir.. ama ilgilenmiyorsun benimle. senin her zaman ilgilenmen gereken daha başka işlerin var çünkü. daha önemli işler. dikkatini çekebilmek için napmam gerektiğini inan, bilmiyorum. bir insan seni neden mutlu etmeye çalışsın ki? belki çok sevdiği içindir. belki kendini de ancak seni mutlu ettiğinde mutlu edebildiği içindir. belki sadece tek istediği senin mutlu olmandır. hatta sırf bu yüzden yanındaki başka kadınları bile kabullenmiştir. onlarla o'nunla mutlu olabileceğinden daha da mutlu olduğuna inandıkları için kabullenmiştir. sen demiştin bana bir kere, bir insan aldatıldığını bildiği halde nasıl orada durur, o adamla kalır diye. sonra ''hayat.. hayat böyle boktan işte aldatanı bile affettirir'' demiştin. biz hiç sevgili olmadığımızdan ve sen bu sebepten beni hiç aldatmadığından ben burdayım. buna inanmayı becerebilmeyi çok denediğim için. neyse.. ben ne zaman sana kendimle ilgili bir soru sorsam sen cevap vermekten kaçıyorsun. gereklilik kiplerin kapıyı çalıyor. ''neyse''lerin dağda mahsur kalmış birini kurtarmaya gelen akut gibi destek olmaya geliyor. ben burada yine yalnız kalıyorum. sen sana sormamdan sıkılıyorsun. ''neden böylesin?'' bile diyorsun hatta. ben sana verecek cevap bulamıyorum. hatırlıyor musun sana bir gece sen yokken ''çok şanslıyız'' demiştim. sen değilsin şanslı olan.. yani evet pekçok şansın var ama benim kastettiğim anlamda değil. ''o'' kabul etmese de ben ''huzur veren erkek''imi buldum. o sevmese de ben o'nu seviyorum. ve ''o'' bana bunun için kötü davranmıyor.. temmuz ayı benim için o kadar yorucu geçti ki. bilmemem gereken o kadar şey öğrendim ki. görmemem gereken çok fazla şey gördüm. duymamış olmayı tercih edeceğim kadar çok cümleyi duymak istemediğim ağızlardan duydum. sonra ağızlardan başka laflar çıktı, onlar bile o kadar acıttı ki canımı. sana şanslı olduğumuzu söylediğim o gece ben sana niye aşık olduğumu bir kez daha anladım. bu senin için bir şans değil tabi, hatta her gün lanet ediyor bile olabilirsin. haklı da olabilirsin. senin için çok önemli bir şey olmuş zaten haklı olmak son bir senede. oysa ben şu bir senede haklı olmanın hiçbir işe yaramadığını öğrendim. iyi olmanın, tatlı olmanın, kafanın azıcık çalışmasının, elinin biraz kalem tutabilir olmasının da hiçbir işe yaramadığını öğrendim mesela buna ilaveten. seninle ''bir şey'' olabilmek için başka şeyler de olabilmenin zorunlu olduğunu gördüm. deniz kötüydü belki ama o iyi. kendin söyledin çok iyi bir kız olduğunu. bunu muhtelif zamanlarda bana da söylüyorsun. nefret ederim insanları birbirleriyle karşılaştırmaktan ama elimde değil aksi. üniversitede türbana evet diyordur, belki pkk'yı doğru telaffuz ediyordur, kesinlikle tatlı değildir; güzeldir, devrimcidir gerçekten, ama öyle bir sosyalisttir ki eylemlere katılma gereksinimi hissetmiyordur mesela, evliliğe karşıdır, birileri çocuk dediğinde ''nefret ederim'' diyordur, tatlı değildir bak güzeldir, metallica ve cem adrian dinliyordur, dizi izlemiyordur, dırdır yapmıyordur, soljenitsin'i tanıyordur, ece temelkuran okuyup kemalist kalmıyordur, rahat rahat felsefe tartışılabiliyordur, sıkmıyordur, insanı beklentiye sokup durduk yere bağlanma korkusu da yaratmıyordur karşısındakinde. böyle düşününce gerçekten ''iyi''. tam sana göre yani. yoksa ben çoktan öğrendim ''sevilmek için aşk için iyi olmanın yetmediğini''. mutlaka hep biraz daha fazlası lazım. ama hayatının her döneminde eşitlikten yana olmuş, sırf insanlara hakları olanı vermek ve öbür dünya'ya bırakılmayacak kadar kıymetli olan adaleti bu dünya'da da sağlayabilmek için hukuk fakültesine girmiş bir insan olarak çiftestandarda gelemiyorum. ben aslında sinirli bir insan değilim. eşim dostum da giriyor bu biloka, onlar da yorum yapıyor, denk gel sor bitanesine. haksızlık görmediğim sürece pek sinirlenmem. aksi ispatlanmadığı sürece mutlu olan ve insanları da mutlu etmeye çalışan bir insanım. ama işte bana yapılan bu haksızlığa tahammül edemiyorum. ben arıyorum, heyecanlanıyorum konuşamam diyorsun. adını anmak istemediğim insanlar arıyor, o'nunla konuşuyorsun. ben havuz dediğimde burjuva oluyorum, insanlar londra'ya gidiyor, sevdicek oluyor. ben başka şehirdeyim diye daha da ''uzak''laştırılıyorum, hiçbir şey olamıyorum, insanlar ülke sınırını geçiyor gidiyor o'nunla sevdicek olunmaya devam ediliyor. ondan sonra firuz'la sevdiceği ayrılsın. niye? araya ülkeler giriyor. peh. bunları düşündükçe sinirleniyorum. sonra bunları düşündüğüm için sinirleniyorum. sonra diyorum ki kendime, ''salak, adam zaten seni unutmuş. hatta hiç hatırlamamış ki unutsun. sen adama ''seni seviyorum'' demişsin, adam da kendini seni sevmek zorunda hissetmiş, uğraşmış -hayır uğraşmamış- ama sevememiş. sen hala niye burda duruyorsun? niye bilokuna bu adamı yazıyorsun? adam seni artık kıskanmıyor bile. hatta ne artık'ı. bi kere kıskanmış geçmişte, o zamanları da hatırlamak istemiyor. ama sen illa illaaa her boku hatırla.'' böyle diyorum, sonra yine tüm suçu kendimde buluyorum. ''şanslıyız'' dediğim o geceye gidiyorum. içinde azıcık sevgi kırıntısı olmayan adam bütün bunlara niye katlansın ki diye soruyorum kendime. içim ''senin yüzünden'' diyor.
ben seninle konuştuğumuz her an hissediyorum. ben sana yetmiyorum. yetmeyeceğim de. hiçbir zaman istediğin olamayacağım. ''o'' olmaya yetmeyecek yaptıklarım. istesem sevdiğin yazarların kitaplarından, köşelerinden yazılar çalar kendi düşüncemmiş gibi satmaya çalışırım sana. üstüne de ''gelişerek değiştim'' yazarım. ama yapmıyorum. ben kendim olmaktan vazgeçemiyorum. çünkü beni böyle sev istiyorum. ama olmuyor. ne yaparsam yapayım o ''kemalist'' bakıştan kurtulamıyorum. o yüzden cümle aralarında tkp'den bahsediyorum. ''öyle saçma şeyler'' yapıyorum. annen gibi oldum iyice. sıkıntıdan dizi izliyorum. temizlik yapıyorum, yemek yapıyorum. seninle konuşmadığımız zamanlar dışında yani. a tabi bi de fransızca kursuna gidiyorum. tüm bunlar mevsimin yaz olmasından kaynaklanıyor. kışın sana gerçekten ihtiyacım olduğu zamanlarda yanımda olsaydın, belki o zaman sana yetebilirdim. en azından kafanda böyle bir izlenim uyandırabilirdim. it gibi çalıştığım, deli gibi okuduğum, manyak gibi yazdığım, rüyamda bile özlediğim zamanlarda yanımda olsaydın.. niye olasın ki? niye sevesin ki ama?
ben her gece senin inanmadığın tanrı'ya şükrediyorum. ''bugün de konuştuk'' diye. sonra ''yarına da kal''man için dua etmeye başlıyorum. dudaklarım sürekli hareket halinde. ya kendi kendime konuştuğum için, ya söylediğin bir şey aklıma geldiği ve güldüğüm için ya da ses çıkmasın diye kendimi zorladığım için. her konuşmamızın ''son'' konuşmamız olup olmadığını düşünmek ve ''hoşça kal'' derken bu kadar zorlanmak çok yorucu. diğ mi? ben türkçe'deki en güzel kelimenin şefkat ve huzur olduğunu, en zor kelimenin de hoşça kal olduğunu seninle öğrendim. her gece kafamı yastığa koymadan önce ''ya bugün son günse'' diye düşünmenin insanı kaç yaş yaşlandırabileceğini sende gördüm. bana kurduğun cümlelerin hepsini hatırlıyorum ya, ondan kolay oluyor sana senin cümlelerinle gelmek. bana ne yaptığını anla diye. aklımdan geçenleri söylememek. ya da orasını burasını kırparak önüne koymak. artık sana ''gitme kal'' bile diyemiyorum. ''ego'' dediğin günden beri.. aynı değil hiçbir şey. seni gözümde abarttığım filan yok. ne anlattıysan, neye inandıysam onun sonuçları bunlar. kendinden nefret ettirmek için yaptığın onca şeye rağmen sonuç hiç değişmiyor. bizim aramızdaki ''şey''in ve sonuçlarının hiç değişmemesi gibi.. sabrımı ölçmek için yaptığın şeylerin hiçbir sonuç vermediğini ne zaman göreceksin acaba? sana bunca şey yazmışken, yapmak istemişken, anlatmışken hala nasıl aksini bekleyebilirsin benden? ben senden ne zaman bir şeyler bekleyebileceğim peki? sen ne yaparsan yap beni değiştiremeyeceksin. sen de değişmeyeceksin. ben zaten senden değişmeni de beklemiyorum. zaten seni böyle seviyorum. -hıh şimdi böyle dedim ya kesin değişirsin.- ''sorun'' da bu zaten herhalde. ne sen değişiyorsun ne de ben.. aramızdaki farklar hiç kapanmıyor -kapanmasına da gerek yok zaten- ve ben sana yetebilir hale gelemiyorum hiçbir zaman.
geçen gün mektupları okudum. sana çoktan ''fidel'' demekten vazgeçmişim ben.. sadece rüya gördüğüm ve hayallerimi anlattığım zamanlar ''fidel'' demişim. kalanında hep adın var. ben fidel'i sevmiyorum artık.. fidel olamayacak kadar güzel bir hayaldi ve hayaller hep gerçek olamıyor. yaşadıkça gerçekçi oluyorsun. hatırladın mı bu sözleri? eğer sen ve fidel arasında bir fark varsa ortada yalan var demektir. ve ''sana yalan söyleyip söylemediğimi düşünmekte özgürsün.'' diğ mi? sana inanmam neyi değiştirir ki? her gülüşümden sonra gerçekten güldün mü şimdi diye soruyorsun ama bana inanmasan bile ne değişir ki? ''aramızdaki şey'' her ne ise güzeldi ve sona yaklaşıyor yine.. benim için çok zor. şimdi burada sen nasıl olsa gidince seni orada bekleyenler olacak her şey çok güzel olacak yarışına girmeyeceğim. sen de rahatsızsın çünkü bundan. bir gece patlamıştın ya bana, ''burda her şeyi sen yapıyorsun zaten, sen üzülüyorsun, sen seviyorsun, bir tek sen yazabilirsin çünkü burda'' diye. görünenler bunlar.. sen üzüldüğünü, sevdiğini, yazdıklarını benimle hiç paylaşmadın ki. içinde geçtiğim hayallerden bile haberim yok. olmaması gerekiyor.. her şeyimiz çok doğru ya sanki. gereklilik kiplerin beni çok acıtıyor. aradan iki sene geçmiş ve biz hala güvenmekten, ayıptan filan bahsediyoruz. bana anlatamadığın şeyleri o'na anlattın mı acaba? senin ''ben benden nefret edersin'' diye giriştiğin bu ''yaz macerası'' hiç de umduğumuz gibi olmadı diğ mi? beni nasıl böyle bir deneye alet edebildin onu da hala anlamıyorum. nefret etmek yerine ya daha fazla aşık olsaydım? olan her türlü bana oluyor. sona yaklaştıkça daha da garip bir hal almaya başladık. ve ben o ''son gün''ün nasıl olacağını çok merak ediyorum.. yine son olduğundan haberim olmadan mı bitecek yoksa ciddi ciddi vedalaşacak mıyız?
bu yaz bir cümleyle başladı.
^^"şu internet şu teknoloji hayatımıza girdiğinden beri hiçbirimiz aynı değiliz.. bak belki gerçek hayatta tanısaydın birini, o'nun sıradanlaşmasından bu kadar korkmayacaktın. çünkü gözünün önünde olacaktı. şimdi sadece parmağının ucunda. ki, bazen, emin ol bana bunu benden iyi bilemezsin, bu bile çok fazla gelir birilerine. çok önemli. msn'de konuşmalar, sabahtan akşama mesaj atmalar.. yanında olsa, gözlerine bakabilsen, o klavye yerine elini tutabilsen belki.. böyle olmayacak. o zaman her şey değişecek. belki ilk defa ''devrim'' bu kadar yakın gelecek. ama teknoloji işte. tüm insan ilişkileri sanal bir ağla kuruluyor, ne kadar yanında, ne kadar gerçek olursa olsun. o salak mesajlar ya da mailler yerine şu an ''mektup'' yazabiliyor olsaydın birilerine, durum çok daha farklı olacaktı..ne yazık ki pekçok şey için çok geç."
bu kısım bitirdi beni bu gece için :) cidden herşeyin sanal olduğu gerçeği ve sanalla gerçek olanı ayırt edememek, edemediğini anlatamamak. hepimizin böyle bir hikayesi var sanırsam. birinin sıradanlaşması bile gerçek hayata sokulamayacak bir ayıp. esasında gerçeklerimiz mahrem olmuş, sanallığımız ise ruhumuz..mektubu eline alsaydı birileri, benim dokunduğum o kağıda dokunabilseydi anlasa ne gam anlamasa ne gam değil mi? ben gerçek olduğundan emin olacaktım ve bir kez olsun ayırt edebilecektim mahremle namahremi..
pek çok şey için çok geç.. kendimiz için çok geç, devrim için çok geç, birileri için çok geç..geç herşey için geç.. ^^
ben mektup yazmıştım sana sayfalarca.. gerçekliğe çok önem verdiğin için sen. mektubu yazarken istediğim tek şey ellerimin değdiği o sayfalara senin de ellerinin değmesiydi. bunu sana hiç söylememiştim ben. benim yerime sen söyledin. ''gerçek olduğundan emin olacaktım'' sahi buna gerçekten ihtiyaç var mıydı? hiç ''gerçek'' olamamışım demek ki. yazık. bir tarafım kimsenin annesi babası olmak zorunda değilsin diyor diğer tarafım anne olmaya çoktan programlanmış gibi. kendimden artık başka türlüsünü bekleyemiyorum. alıştım bu anne rolüne. kimse bana babamın gösterdiği şefkati göstermezken ben birilerine annelik yapmaya adadım kendimi. sanki kendimi adadığım her şey bana dönüyormuş gibi. arkadan bakan olmaya da en az annelik yapmaya alıştığım kadar alıştım. istiyorum ki annenin yanında ne kadar rahatsan, güvendeysen öyle bir hayat vereyim sana. dışarıdaki tüm kötülüklerden koruyayım. sakınayım. çocuklar topunu aldığında bağırayım onlara. dünyayı kurtarmak isteyeceğin yaşa gelmeden kendi hayatında devrim yaptırayım, inandırayım insanlara ve dünya'nın güzelliklerine. koşulsuz sevmenin zor olmadığını göstereyim, bağlanmanın kötü bir şey olmadığını uygulamalı anlatayım.. ama yok. birilerine bağlanmak için o'nu sevmek lazım. ortada büyüklüğünden korkulacak bir sevgi olmalı. ama yok. senin için ne kadar kolay ''git kendine sevgili bul'' demek. elin hiç titremeden, için hiç acımadan. sen kıskanmayı bile saçma buluyorsun. vakt-i zamanında bir kere ersin'i kıskandın diye.. çocukça bir şeydi zaten. gençtin o zaman. şimdi olsa asla yapmazsın. yapmıyorsun da zaten. ben sana desem hebele beni seviyormuş diye ''e ne güzel sen de git onu sev'' dersin. başka şehirde desem, ohoo nolacak ki dersin. biz de başka şehirdeyiz ama diyecek gibi olurum, neyse'lerinden korkar susarım. demem bir şey. hiç yoktan üzülürüm. ben işte böyle böyle ayakbağı olurum sana ama gitmeye de cesaretim olmaz. sen bunu bilirsin ve beni kaybetmekten hiç korkmazsın. nasıl olsa başını her çevirdiğinde, her çağırdığında ben burdayımdır. ben başımı çevirdiğimde bile bulamam seni. hele sinirliysen.. sen beni istediğin her zaman duvarlarının arkasına alabilirsin. susarsın, konuşmazsın. cevap vermezsin hiçbir şeye. ben her şeyin sesini açarım. içimdeki her şeyi sustururum senden gelecek tek bir şeyi bile kaçırmamak için. ama sen susmaya devam edersin. sonra hiç beklemediğim bir anda kafanı uzatırsın, yüz görümlüğü. sevincimi kursağımda bırakıp geri girersin odana. ama ben bu süre zarfında senden hiç nefret etmem. sen nefret ettiğimi sanırsın. inanmazsın bana. sen benim senden nefret etmeme bile sevinirsin. ben de salak salak beni sevmeni beklerim. sana yazdığım her şey sonuçsuz kalır. okur geçersin. ben her satırda biraz daha ölürüm.
**
''ben de sana yetecek kadar ben kalmadı.''
**
mehmet: daha iyi misin? kusacak mısın?yurdanur: eve çok yaklaştık, sen dön artık istersen. ev hemen şurası. pencereden baksalar görürler.
mehmet: biraz daha hava alalım mı? gir hemen yat tamam mı? onların yanında durma, anlaşılır.
yurdanur: tamam.
mehmet: du bakiyim, al at şunu ağzına. (sakız veriyor)
yurdanur: ben sakız çiğneyemem. hemen yutuveririm.
mehmet: çiğne çiğne. ağzının kokusunu alır. her şeyin bir yolunu bulacağım yurdanur, söz. umutsuzluğa kapılma. hele sabah olsun.. bak ne güzel olacak her şey, görürsün. nasıl bir şey bu biliyor musun? hani karanlık bir gecede ıssız bir yokuşu tek başına inerken bir köşeye dönersin de deniz çıkar ya karşına. sonra o denizde bir gemi belirir, şıkır şıkır ışıklarla geçip gider. sen sevinirsin, hiç nedensiz ama. sonra için kıpır kıpırdır ya hani.. öyle işte. seni tanıdığımdan beri gemi geçiyor içimden. hep ama.
- öpüşme şeysi var burda-
yurdanur: sakızı yuttum.
mehmet: (allah'ım mükemmel bi şekilde gülüyor yine) yenisini alırım ben sana.
yurdanur: git hadi sen.
mehmet: tamam, sen eve gidene kadar bekliyorum ben.
(zaman geçiyor, mehmetle yurdanur evleniyor, feriha isimli bir kız çucukları oluyor. yurdanur feriha'ya anlatıyor)
yurdanur: orada öyle ne kadar durdu bilmiyorum, arkamı dönüp bakamıyordum. sokağın başında bana bakarken bir kez daha görsem onu koşup kollarına atılacağımdan bir daha hiç eve dönemeyeceğimden korkuyordum. ondan mıydı bakamayışım? o bahsettiği gemi benim de içimden geçiyordu, bütün karanlıkları yararak.. bayram yeriydi her yan, ışıl ışıl..
**
her şey tek bir soruyla bitti.. 12/08/08
- nerden biliyorsun ki sapık olmadığımı?
- şimdi sana bir şey söyleyeceğim ama üzülür müsün ki?
- bana sahip olmak neden bu kadar önemli?
- lanet olsun, neden unutamıyorsun beni?!
benim hep şüphelerim vardı. öyle ya, bize iyi bir hukukçu olmanın şartı olarak hep her şeyden şüphe etmeyi tembihlemişlerdi. şimdi anlıyorum, hiçbir zaman iyi bir hukukçu olamayacağım. ben hep sana inandım. şüphe ettiğim onlarca şeyi susturdum. canım dediğim bütün insanların sesini kıstım, hatta kapattım. herkesi bilerek uzaklaştırdım etrafımdan. çünkü onların doğrularını duymak istemedim. sandım ki ben hayal kurarsam, çok istersem ve inanırsam olacak bu sefer. daha önce hiç olmadığı bundan sonra olmayacağı anlamına gelmiyor. hem negzel işte, sende olsaydı bu değişiklik ben kimsenin üzerinde güzel durmayan ''devrim''i hemencecik yapıştıracaktım hayatlarımıza. ikarus da mutlu olacaktı. ama sen sezar olmayı tercih ettin. öldürdün beni sezar. içimdeki bütün şüpheleri yok ettin o gece. sen ''konuşmadığımız şeyler var'' dedikçe ben hala içimden aslında içinde bir yerlerde bana dair bir şeyler olduğunu sanıyordum. içten içe seviniyordum. ama artık biliyorum. sen de onlar gibisin.. sen de sadece sevdiğini sandın. sevmedin. hem de hiç. arada şımarabileceğin, dertlerini anlatabileceğin, soljenitsin'i sorabileceğin, gitmek istediğinde gidebileceğin gelmek istediğinde de gelebileceğin birini arıyordun, buldun. ben o gece iki yıl boyunca bana hep mutluluk verdiğini sandığım, yaşam destek ünitesiymiş gibi yüksek doz aldığım hayallerimin beni intihar sebebi olarak gördüğüm gerçeklerinden daha fazla öldürdüğünü anladım. ve bıraktım. bitti. hergün ağlardım ben. o gece çok zorladım kendimi yine ağlayabilmek için. nefret edebilmek için senden. yapamadım. hala ne ağlayabiliyorum, ne nefret edebiliyorum. arada yine ümit verici sözler söylüyorsun, onlara sarılıp uyumak istiyorum geceleri. onu da beceremiyorum. artık ''ben ufaktan gidiyim'' dediğinde aklım ve kalbim çıkacak gibi olmuyor. seni beklemiyorum sabahtan akşama kadar elimde telefon, gözümde ekran. gelip gelmemen bir şeyi değiştirmiyor. ben artık rahat uyuyorum. kafamı o yastığa vicdanımdan gelen sinyaller olmadan koyuyorum. ne seni ne beni düşünürdüm ben geceleri, o rüyaların işiydi. uyanık olduğum her karanlık vakti ben ılgın'ı düşündüm. ona yapamadığın ama bana çatır çatır yaptığın şeyleri. annemin her konuyu ''yuva yıkanın yuvası olmaz''a bağlayışını. farkında olmadan ılgın'a yaptıklarımı. hayatımda hep köşe bucak kaçtığım ama hep beni ebeleyen aldatmanın gidip ılgın'ı sobelemesini, çanak çömleği de kendi sesimle patlatışımı. istisnasız her gece rüyama gelen sedat'ın ''aynı anda iki kişi sevilmez'' nutuklarnıı. bütün arkadaşlarımın senden nefret edişini. sözlüklerde, dizilerde, hayatta yerden yere vurulan 2. kadınları. başını omzuma koyduğun bir gece eksilen sayılardan kimseyi kaybetmediğini söylediğin o gece sana herkesi kaybet ama kendini kaybetme demiştim ya. ben kendimi kaybettim görkem. ben kendimi arıyorken hem olmaktan en çok korktuğum yerde hem de en çok istediğim yerde buluyordum kendimi, anca sen varsan. ama sen yoktun. sen yoksun. sen sadece bir hayalsin. güzel ama bitmesi gereken bir hayal. artık geçmişi ve geleceği olmayan bir ölü. ben ki hayatında en çok istediği şey güneydoğu'ya gidip töre cinayetlerini, doğu'ya gidip kadın haklarını anlatmayı isteyen kadın. ne diyecektim oradaki kadınlara? ''çocuk doğurmak zorunda değilsiniz, şiddete katlanmak zorunda değilsiniz. sizi aldatan bi adama dayanmak zorunda değilsiniz!'' bu mu? peki sormaz mıydı benimle gelen arkadaşım sen niye katlandın iki sene boyunca diye? ben ne derdim içimdeki o salak çocuğa? hazal su ile bir şey izliyorduk o gün. adam kadını dövdü. ve ben kendimi acaba dertten meylettiğin o şiddetini kontrol edemezsen yine de seninle olur muyum diye düşünürken buldum. tereddüt ettim. kendimden iğrendim. bunun cevabı çok açık. ikileme düşülmemesi gerektiği kadar açık. adam sena şiddet uyguladıysa, gidersin. aldattıysa çoluk çocuk demez yine gidersin. ben televizyonda, sözlüklerde, hayatta eleştirdiğim yerden yere vurduğum kadınlar gibi olmaya başladım. sen kabul etmesen de ben aldatıldım ve bunu kabullendim. hem de iki kez. ben kendimi kaybettim görkem. kendime olan saygımı. cümlelerimi. topuğuma yiyeceğim kurşunları düşünmeden gidip kurtaracağım kadınları kaybettim. sen yokken, hiç olmamışken yanımda olan ve olacak olan insanları kaybettim. sen bunlara değmezdin. ben senin hayatında hiç olmadım. yoktum, hiç olmadım. o yüzden ağlamadım. ağlamayacağım. burada yalnızlığa alışması gereken de benim. bir şeylere alışmak zorunda olan ve her şeye sil baştan başlayacak olan da benim. sana düşen tek şey, ılgın. ve bu da sana yetiyor. sen ılgın'ı seviyorsun. onu kaybetmekten korkuyorsun. farkında değilsin ama o'na bağlısın. artık canımı acıtmıyor kadınlarından konuşmak. ne sahra, ne deniz, ne ecem, ne de ılgın. ne de bilmediğim ve artık bilmek istemediğim diğerleri. ben eskiden nasıl bir kadınsam, 12'sinden beri öyleyim. ''sen benim sevgilimsin ne arkadaşım'' diyebileceğin bir kadın değilim mesela. sana yavşayan ve bu yavşamaya ses çıkartan sevgilinin dertlerini dinleyebilecek kadar arkadaşın olabilecek ya da sevgilinle konuşurken benle hayal kurabileceğin kadar sevgilin sayılabilecek biri hiç değilim. bana dediğin gibi tatlım derken ılgın'a, sarılırken, gelen arkadaşlarını başından yollarken, benle konuşmak için kavga ederken babanla, her boku anlatırken ama benimle konuştuğunu anlatmazken ılgın'a.. için rahat olsun. benimki gibi. çünkü ben artık yokum bu çirkin üçgenlerin içinde. ben köşeleri hep bana batan bu çokgenlerde yokum. sen benim arkadaşım da değilsin.. çünkü arkadaş dediğin böyle olmaz. tek taraflı arkadaşlık olmaz. hayat ne çabuk değiştiriyor her şeyi. sadece bir gecede söküp atabildim seni. keşke daha önce yapabilseymişim. ama ne diyorlar, olacağına varır her şey. demek zamanı gelmemişti. ben bir ve daha fazla sene bir hayali bekleyemezdim. eğer en ufak bir şüphem kalmış olsaydı içindekilere dair.. annem gibi beklerdim seni, babamı beklediği gibi. ama sen babam değilsin. ve ben de annem. hiç gelmeyecek birini bekleyecek kadar kaybetmemişim kendimi şükür. her ne kadar ''rahibe hayatı mı yaşıycan'' diye sorsan da, anlıyorum şimdi. çok isterdin annem gibi bekleyeyim seni. ben anladım geç de olsa yaptıklarımı hiç yapmamam gerektiğini. pişman olduğum o kadar şey var ki.. keşke kendini bu kadar abartmanı sağlayacak şeyler yapmasaydım. keşke arkadaşlarımla buluştuğumda mesaj attığında ''geliyorum'' dediğimde bundan kendini pay çıkartmanı sağlayacak kadar değerli olduğunu hissettirmeseydim sana. üstelemeseydim keşke olmaması gereken şeylerin olması için. aramasaydım, mesaj atmasaydım, mektup yazmasaydım. keşke en başından hiç söylemeseydim sana ne hissettiğimi.. sen yazdıklarını bile göstermezken bana, ben sana hayallerimi açmasaydım. şu bloğu sadece başka şeylerle doldursaydım. aşkımdan geberirken sevgililerini dinlemeseydim keşke. aşık olmak için seni bulduğuma, sana aşık olduğuma hiç pişman değilim bak. henüz yani. benle ilgili hiçbir şeyi hatırlamak zorunda olmadığın halde hatırlaman gerekiyormuş gibi davrandığım, beni sevmeni beklediğim, aptal aptal davranıp kaçırttığım, baskı yaptığım için pişmanım. en çok da ılgın'ı bile bile ısrar ettiğim için pişmanım. sanki bir şey olacakmış gibi.. şimdi kendime bakıyorum, üçüncü bir kişi gibi. hala senden nefret edemiyorum. kendimden ediyorum ama. kısa zamanda pişman olacak ne çok şey yapmışım.. sen bana ne yapmışsın görkem? ben kendime ne yapmışım böyle? ne zaman bu hale gelmişim? niye hiçbir yardımı kabul etmemişim? artık sen de herkes gibiysen ben kimim görkem? kronik güçlü kadın.. ben seni gerçekten çok sevdim görkem. kimsenin sevemeyeceği gibi. sevemeyeceği kadar. bir şeylere yetebildiğini bilsem inan hiç vazgeçmezdim. sen benden vazgeçmesen.. ben şimdi dalga geçtiğimiz o çocuklar gibi yaptıklarımı hatırlayıp utanmasam, senin gibi güzel günler olduğuna kendimi inandırabilsem, pişmanlıktan gebermesem, hala bir şeyler için bu kadar çabalamasam, sen armut pişmeden avcuma düşsen.. olmaz diğ mi? geç artık her şey için çok geç. ne kaldı elimizde? çaresiz kaldık. eskiden olsa, çok değil iki hafta önce, seni kimsenin benim seni sevdiğim kadar sevemeyeceğiyle övünürdüm. oysa senin umrunda değil bu.. sen birini sevmeden de o'nunla olabilirsin zaten. dudağın çoktan değişmiştir başka kadınların dudağına. ve ellerin. tabi boynun. mutlu muyuz? mutlusun. mutlu olmalısın. çünkü ben senden bu yüzden vazgeçtim görkem. mutlu ol diye. kurtul benden diye. istemediğin biriyle daha fazla uğraşma diye. ''özellikle son üç haftadır'' deme bir daha diye. kafan karışmasın diye. o güzel beynin benimle yorulmasın diye. hem ılgın rahat etsin, hem sen. düşme ikilemlere. git ılgın'ı sev. ama bana da su altından ümit verme. çünkü ben sana kendimi verdim. daha fazla bir şey veremem. kalmadı. ankara'ya geldiğimde görüşme benimle. telefon açarsam bir daha yüzsüzce, özlem krizlerindeyken, açma. her şey eskisi gibi olsun. ben yazlık bir şey olarak kalayım. kışın unuttuğun yazın birden hatırladığın biri. rakı masası mezesi ya da sigara dumanı olmayacak -aslına bakarsan hiç olmamış- biri. ben önce fidel'i şimdi de görkem'i özgür bırakıyorum.. hiç benim olmamış iki insanı. sen de beni özgür bırak artık görkem. çok üzüldük. bak sadece ben üzüldüm demiyorum, bu işte, adı olmayan bu şey her ne ise, onda beraberdik. kısa ya da uzun, az ya da çok.. bir gün bitmesindense hiç başlamaması daha iyiydi. iyi ki vardın ve gerçektin. gerçekçiydin. iyi ki hayallerimi tehlike olarak adlandırdın ve beni kendinden uzak tuttun. belki deneseydik.. artık belkiler yok. artık eminiz her şeyden. biz güzel bir masaldık. masalı güzel sonla bitirmeyerek biz de kendi çapımızda bir devrim yapmış olduk bile. ben devrimin önce insanların hayatlarında yapılması gerektiğini savunan kadın, sensiz ilk devrimimi yaptım. ben huzur veren erkeğin sen olmadığını sonunda anladım. kurduğum hayalleri başkasıyla da gerçekleştirebileceğimi ve gerçekten seven bir adam bulabileceğime inandım. ben beni iki yıldır eritip yok eden hastalıktan kurtuldum. senin 14 kasımda duyduğun sesinden anlamalıydım, sen çoktan kurtulmuşsun. nokta kondu, bitti en güzel hikayem. görkem, ben güçlü bir kadınım. seni yine özleyeceğim ama bu da geçecek. her şeyin geçip gittiği gibi. her şeyin hemen değişebildiği gibi.
ben artık cesurum.
bizi üzen neyse.. burada bitsin.
bir zblog yazısında demiştin hani, ''bitmesin.''
bitti, görkem.
yasemin mori: '' yarına kalsam ne umuyorsun? ''
**
yurdanur: mehmet, çok mutluyum.. çok uzak bir yolculuktan geri döneceksin. bir vapur müjdeledi bana az evvel. seni limandan uğurlayışımı hatırlıyorum. masmavi denizin ortasında ak köpükler bırakarak giden o gemiyi.. martıları, simit atan çocuğu.. seni götüren gemiler elbet geri getirecek. yoksa kimse sevmezdi gemileri, öyle ya. yavaşça gireceksin kapıdan, hiçbir şey sormayacağım. sen de sakın hiçbir şey deme. istemedikleri başkalarının ayıbı. yüzüme bakacaksın, biliyorum, yorgunsun. tertemiz serin çarşaflarda uyutacağım seni, masal anlatacağım çocuk eyler gibi. hatırlar mısın bir gün sana ''sen benim hem ailem hem de vatanımsın artık'' demiştim. uzun süredir kayıp bir kızın romanı bu, sonunda vatanına kavuşan mutlu bir kızın romanı..**
kudra blog;
adamın biri "sağlıklı bir yas dönemi için iyi bir defin töreni gerekli" demişti. şimdi olan bitense galip 'çıktığım' bütün savaşların suretlerinin bana dönmesi. iyi bir defin töreninden ziyade neredeyse havada uçarcasına fırlatılmış kadavralardan oluyor hepsi. son dört yılda iki sırt hatırlıyorum, bana dönüp gitmiş olan ve benim hiç sıkılmadan gidişini izlediğim. tek fark birisi tişörtlüydü birisi gömlekli, demek ki neymiş...yoksa kim dolar eline diline tenine bunca geçmiş sevdayı geçmiş derken de ne "-di"li, ne de "-miş"li geçmiş sevda. bildiğin boylu boyunca elinden teninden dilinden içinden geçmiş sevda..
**
..hayat:
bunların hepsinin farkındayım. korkmuyorum kimseden ama güvenmiyorum da kimseye.
..hayat:
ben eternalsunshine'daki joel gibiyim. kim biraz şefkat gösterse peşinden gidebilirim. biraz ilgi göstersin, biraz orta nokta olsun etkilenebilirim ben. eğer daha fazlası varsa, kafamda çizdiğim adama yaklaşıyorsa aşık bile olabilirim. bu zamana kadar bir kez aşık olduğumu sandım, iki kez de aşık olduğumdan emin oldum. arada hoşlandıklarım da oldu, evet. aşık olduğum ve sandığım adamların hepsi beni sevdiğini sandı. ben de uzun süre beni sevdiklerini sandım. oysa sevdiklerini sanıyorlardı. ben hiçbirisinin elini tutamadım, hiçbirisi için sevdiceğim diyemedim. hep o adı konmamışlıklar yüzünden. hayatımdaki herkese ne yaparlarsa yapsınlar yanlarında olacağımın garantisini sadece sözle değil icraatla gösterdim. hiçkimse beni kaybetme korkusu duymadı. çünkü biliyorlardı çağırdıklarında geleceğimi. o yüzden rahat rahat dengesiz davranabildiler bana. bir allahın kulu da karşıma çıkıp adam gibi seviyorum diyemedi. ben herkesi kaçırdım istemeden, herkes kaçtı gitti benden. en uzağıma. hiçbirisi arkasında durmadı hissettiği şeyin. ve en kötüsü, siktir git bile demediler bana.
..hayat:
el altında kaldım hep. uzaklarındayken bile. ben hayatımda kimsenin ''en''i olmadım. en yakın arkadaşı, en nefret ettiği insan, en sevdiği insan, en aptal insan, en zeki insan, en güzel kadın, en şirin yaratık, en iyi insan, en başarılı kız, en yetenekli kadın gibi gibi. kimsenin sevgilisi de olmadım. kimsenin platoniği de olmadım. kimse bu bipindirik saçlarımı taç olarak görmedi. ellerim kimse için önemli değildi. ben hep bir şeyler için uğraştım. karşıdaki bi adım atıyorsa ben on adım attım. bu arkadaşlıklarımda da böyle oldu. ben ağlarken kimse yanımda olmazdı bırak güldüğümde yanımda olmayı. ben artık sevmekten de sevilmekten de korkuyorum görkem. çünkü gerçekten sevdiğimden eminim ama gerçekten sevildiğimden hiçbir zaman emin olmadım. bu 17 yaşında hayatı anladığını sanan gerzek ergen tribi değil. keşke olsaydı. daha yiyeceğim çok kazık olabilir, daha aslında hiçbir şeye başlamamış olabilirim belki ama gördüklerim ve şimdilik yaşadıklarım yeterince korkutucu.
bunların hepsinin farkındayım. korkmuyorum kimseden ama güvenmiyorum da kimseye.
..hayat:
ben eternalsunshine'daki joel gibiyim. kim biraz şefkat gösterse peşinden gidebilirim. biraz ilgi göstersin, biraz orta nokta olsun etkilenebilirim ben. eğer daha fazlası varsa, kafamda çizdiğim adama yaklaşıyorsa aşık bile olabilirim. bu zamana kadar bir kez aşık olduğumu sandım, iki kez de aşık olduğumdan emin oldum. arada hoşlandıklarım da oldu, evet. aşık olduğum ve sandığım adamların hepsi beni sevdiğini sandı. ben de uzun süre beni sevdiklerini sandım. oysa sevdiklerini sanıyorlardı. ben hiçbirisinin elini tutamadım, hiçbirisi için sevdiceğim diyemedim. hep o adı konmamışlıklar yüzünden. hayatımdaki herkese ne yaparlarsa yapsınlar yanlarında olacağımın garantisini sadece sözle değil icraatla gösterdim. hiçkimse beni kaybetme korkusu duymadı. çünkü biliyorlardı çağırdıklarında geleceğimi. o yüzden rahat rahat dengesiz davranabildiler bana. bir allahın kulu da karşıma çıkıp adam gibi seviyorum diyemedi. ben herkesi kaçırdım istemeden, herkes kaçtı gitti benden. en uzağıma. hiçbirisi arkasında durmadı hissettiği şeyin. ve en kötüsü, siktir git bile demediler bana.
..hayat:
el altında kaldım hep. uzaklarındayken bile. ben hayatımda kimsenin ''en''i olmadım. en yakın arkadaşı, en nefret ettiği insan, en sevdiği insan, en aptal insan, en zeki insan, en güzel kadın, en şirin yaratık, en iyi insan, en başarılı kız, en yetenekli kadın gibi gibi. kimsenin sevgilisi de olmadım. kimsenin platoniği de olmadım. kimse bu bipindirik saçlarımı taç olarak görmedi. ellerim kimse için önemli değildi. ben hep bir şeyler için uğraştım. karşıdaki bi adım atıyorsa ben on adım attım. bu arkadaşlıklarımda da böyle oldu. ben ağlarken kimse yanımda olmazdı bırak güldüğümde yanımda olmayı. ben artık sevmekten de sevilmekten de korkuyorum görkem. çünkü gerçekten sevdiğimden eminim ama gerçekten sevildiğimden hiçbir zaman emin olmadım. bu 17 yaşında hayatı anladığını sanan gerzek ergen tribi değil. keşke olsaydı. daha yiyeceğim çok kazık olabilir, daha aslında hiçbir şeye başlamamış olabilirim belki ama gördüklerim ve şimdilik yaşadıklarım yeterince korkutucu.
tüm bunların cevabı ''bul birini takıl'' kadar basit olmamalı. benim yaptığım bu kadar basit değil.. olmayacak da. o yüzden sen ''o'' değilsin. olamazsın da.
**
kaç, kaç benden kaç! açılmaz sandığın o kapıyı yavaşça açtın, bilmiyorsun ki sen taa içimdeki keskin bir şeyleri yerinden oynattın.. sesimi duyma! bu rüzgarla karışmam diyeceksen eğer hiç tadını duyma, hayatı acı tatlı içmeyeceksen eğer.. koş git burdan kaç git burdan şimdi, asla hiç adımı sormam. yoksam ben, yoksam sende yalnızlığa yerini sormam.. hiç yoksam hiç olmadıysam ağlamam, ağlamıycam!
yok sen beni kurtaramazsın kurtaramamış kimse kimseyi. yüzümü tutup kaldıran elin o kadar güzel, o kadar arsız. sen senin, adın ellerin, gözlerin duan dudakların.. içimdeki karanlığı yeniden kararttın. sesimi duyma! bu rüzgarla karışmam diyeceksen eğer hiç tadını duyma, hayatın acı tatlı içmeyeceksen eğer.. koş git burdan kaç git burdan şimdi, asla hiç adımı sormam. yoksam ben yoksam sende yalnızlığa yerini sormam.. hiç yoksam hiç olmadıysam ağlamam, ağlamıycam!
**
hamdolsun..
yayında ve yapımda emeği geçenler
ağzı bozuk aşk mektubu,
beni sevdin,
bir yaraya kabuk olmak,
bütün kadınların kafası karışıktır,
çemberimde gül oya,
devrim,
fideL,
le G.,
ödünç aldığım tüm erkeklere
10 Ağustos 2008 Pazar
çok kurallı oyunlar zinciri
günler sonra beni sadece kudra'nın yazısını görmek bu kadar sevindirebilirdi..
**
alpella antep fıstıklı çikolata.
**
atv ekranlarında geçtiğimiz akşam bir dizi başladı, ''doludizgin yıllar'' isminde. son zamanlarda bütün dizilere yerleştirilen ''hukukçu'' figürü bu dizide de mevcut. burada doludizgin gencimizin akademisyen annesini görüyoruz hukukçu formatında. teyze bir hayli idealist bir portre çiziyor lakin kendisinin görüntüsünün arkasına bir özel üniversite fonu çiziliyor. hatta bu teyze çocuğunu ''proje'' gibi yetiştiriyor ama çocuk istediği için çocuğa 3bin dolarlık gitar almaktan da geri durmuyor. akademisyen diyorsun çocuğa alınacak 3bin dolarlık gitar diyorsun ben de sana rüyanda görürsün onu canım sen diyorum. özel üniversitede çalışmayan bir akademisyen için diyorum tabi.. yoksa o teyzenin tuzu kuru. teyze bir de beylik cümleler sarf etti, o sözü duyduktan sonra kanalı değiştirdim zaten.
- tamam tamam evet biliyorum o gitar satriani'nin gitarı. o'nun hocası da hendrix. yalnız beyfendi biz o hippi çocuklar gibi bu şarkıları dinlemekle uğraşsaydık şimdi sana bu gitarı alacak bir hayat veremezdik..
bi öl teyze. allasen.
**
doludizgin yıllar dışında akasya durağı'nda da var bir çocuk. hem taksici hem marmara hukuk öğrencisi. daha birinci sınıftan nerden biliyor ''redd-i miras'' davasını, hangi koşullarda açılacağını, dilekçesinin nasıl yazılacağını filan bilemiyorum. maksat hukukçu kimliğini göz önüne sermek. hani sorar ya eş dost ''abla şimdi ben birini öldürsem kaç yıl yerim?'' gibisinden. o hesap. hukukçusun ya her boku bilmek zorundasın. neyse. küçük kadınlar'da da var bi kız. annem gösterdi o'nu da. o da birinci sınıf öğrencisiymiş ama nedense önünde medeni usul kitabı var. alla alla. bak sen şu işe. üstten ders mi alıyor acaba abla diye düşüncelere dalmadım değil. orada bu kızın bir arkadaşı var, o da bir büroda çalışıyor. sanırsın 40 yıllık avukat.. arkadaşım sen birinci sınıf bilginle sana getir götürden başka bir şey yaptıracaklarını mı sanıyorsun? hayır başka bir şey yaptırıyorlarsa ben kendi arkadaşlarıma da söyleyeyim onlar çaycılık, dosyaya pul yapıştırmacılık, imza attırmacılık yapıp durmasınlar. bir de esas bombayı iki kadın avukat patlattı. önlerinde sıradan bir dava dosyası var, ablalar olayı alladı pulladı ''iddianame'' diye sundu ya. hayırdır ergenekon'a, akp - dtp kapatma davaları'na filan mı bakıyorsunuz artık dizilerde? tabi davalar o kadar laçkalaştırıldı ki. beklerim.
bok varmış gibi böyle insanları teşvik ediyorsunuz hukuk okumaya. hayır, yok öyle bir şey. her üniversitenin kontenjanını arttırmakla, puanları düşürmekle, akademisyenleri 3bin dolarlık gitar alıp her gece enginar kalpli rostoların şaraba katık edildiği yemekler yiyip şömineli dubleks tırıpleks vs. oturduğu insanlarmış gibi göstermekle, daha öğrenciyken duruşmaya girebilirmiş gibi yansıtmakla, en basitinden bir davaya bile ''iddianame'' diyebilmekle hukuku bu kadar alçaltmayın. sonra ''kamburüstü'' üniversitelerinizden mezun biri gelir, yine kendi gibi hukukçu olan birini vuruverir mazallah. hani olacağından değil de.. olursa diye. sonra siz bir anayasa dersinde kalkıp '' hocam adalet dediğimiz kavram öyle herkesin eline bırakılamayacak bir kavram değil midir? hukukla uğraşan kişilerin en azından hukuk fakültesi mezunu olması gerekmez mi? 1960 anayasasıyla getirilen anayasa mahkemesi eğer bu ülkede en yüksek dereceli mahkeme olarak gösteriliyorsa, bu mahkemenin başına getirilecek kişinin de en azından hukuk fakültesi mezunu olması gerekmez miydi sizce? haşim kılıç sonuçta ticaret alanından mezun biri. okuduğumuz kitaplardan ya da derslerde bize verilen bilgilerden öğrendiklerimizle çelişmiyor mu bu durum? '' gibi saçma sapan bir soru sormak ve tenefüste hocanın yanına gitmek zorunda kalabilirsiniz.. bunların hiçbirisi türkiye'de olmaz tabi, ama ben olursa diye diyorum.
**
gün geçmiyor ki benim gibi sakin, uysal, sinirlerini aldırmış bir insanı sinirlendirecek bir gelişme yaşanmasın bu caaağnım ülkemde. geçenlerde gördüm yine televizyonda ''boşanmak istemiyorum'' diye bir program var. böyle teyzeler ablalar amcalar ağbiler hakimler avukatlar.. ezberlenmiş, buram buram yapmacıklık kokan yapay konuşmalar. yok mu bu memlekette aile danışmanı, psikoloğu, hakim, savcı, avukat filan? televizyonda mı halledilir bu işler? tam ben böyle düşünürken kanal d'de buna benzer süper bir yapım gördüm. ''ceza mahkemesi'' gibi bir şey adı. herhalde elbirliği ettiler beni ceza mahkemesine göndermek için çünkü katil olacağım, az kaldı. sen adaletini ülkenin mahkemeleriyle sağlayamazsan, dandandirik bir davayı bile iki yıldan önce sonlandıramazsan, derin taraflarını gösteren mafyaların silahlarıyla bu işi halletmeye çalışırsan bir de bunu kameralar önünde yaparsan yazıklar olsun sana da senin adalet anlayışına da. yok arkadaşım, müstehak. aferin. çogüzel.
**
belki 35 milyon defa okudum, 35 milyonunda da farklı şeyler hissettim.. ama bu sefer çok başka bir şey hissediyorum. gidecek ya şimdi G., tutuştum tabi ben. Umut Sarıkaya'dan ve mektuptan geliyor;
''Basarsan alırsın ''lı ''Koşu yoluma at ''lı klasik bir maçtı. Terden saçlarım birbirine yapışmış, boynumdaki kir çizgileri, güneşin altında başım zonklaya zonklaya oynuyordum. Takım olarak ise gerçekten rezil bir durumdaydık. O kadar kötü bi durumdaydık ki kalecimiz kendini bilmez bi şekilde sanki sol açık gibi topu alıp karşı takımın kalesine dogru artistik çalımlar eşliginde ilerledigi bi anda topu kartırmıştı ve onların ceza alanına doluşmuş tam kadro olarak bittigimizi resmileştiren golü izlemiştik. Karşı takımın oyuncusu bizim bomboş ceza alanımızı geçip boş kalemizin önünde topu ayağıyla sabitledi ve yere eğildi. Sonra kafası ile topu yavaşça sürdü kalemize doğru. Böyle bir gol, siz sevgili okurlarımın da bildigi gibi normal bir mahalle takımını dağıtmasına, golü yiyen takımın takımın kaptanının topu tutup havaya rastgele degaj çekip uzaylamasına sebebiyet vermesine, ardından dikilen topun sahibinin aşagıdaki bayırda topun peşinden küfür ederek koşmasına ve maçın bitmesini sağlamasına rağmen biz maçı bitirmedik. Kaleye doğru gidip ''Ver lan eldivenleri ben geçicem kaleye. Sen bas! Kıran kırana oynuycaz'' diyerek ittim denyo kalecimizi. Tecrubeli bir file bekçisi gibi direge yaslanarak taktikler veriyordum takımıma . Ama kimse beni dinlemiyordu. umursamadım bagırmaya devam ettim. Yavaş gelen bir aşırtmayı çift yumrukla bertaraf etmek isterken yanlışlıkla içeri aldım. Eski kalecimizle göz göze geldik. Çabuk hareket edip topu alıp sanki daha deminki salak ben degilmişim gibi millete ileri gitmesi için bagırarak degaj çektim ama ileri dogru gitmesi gereken top, ayagımın dışına gelerek sağ yanıma düştü. Zalim top, rakip takımın sanraforunun önce göğsünde yumuşamış sonra da ayagının içinde yerini bulmuştu. Üzerime doğru şut çekmek için geliyordu. Her şey boka sarmıştı, belli ki bir mermi kıvamında gelecekti şut. Tırstım... Top resmen tsubasanın yamuk topu gibi geliyordu üzerime zıplayarak kaçılmaya çalışırken götümün yanı ile baldırım arasına çarparak zıbarttı beni. Sanki topu tutmuş gibi oldum. Ama ceza sahamızdaki tehlike bitmemişti. Biraz zıbardıgımdan reflesksel olrak hareket ettigim için, biraz da benden başka kimse olmadıgı için topu ayagıma alarak şık hareketlerle ilerledim. Orta sahayı geçince ''Oluyo lan'' diye düşünüp iyiden iyiye gaza geldim. Diziyordum resmen lavukları. Ama birden iki kişi girince dengemi kaybettim yan taraftaki tellere tutunup çalıma öyle devam ettim. Mücadele uzayınca yere düştüm yerde oturarak çalıma giriştim. Yine siz sevgili okurlarımın bildigi üzre yere oturarak yapılan mücadele , mücadelelerin en rezilidir, futbol tarihinin yüz karasıdır. Tam o sırada çocukluk arkadaşım, canyoldaşım, hemşerim, biricik dostum Namık'ı gördüm. Ben ağzım açık oturdugum yerden Namık'a bakarken top ayagımdan alındı ve yine golü yedik. Gol tanıdık, rezillik tanıdık ama Namık farklıydı. Adam çıkarıp hemen oyuna dahil olması ve takıma dahil olması ve takımı kurtarması gerekirdi normal şartlarda ama öyle yapmadı. Elleri cebinde öylece bizi büyük bi ciddiyetle izledi. Oyun en sonunda havaya dikilen degajla bitti, top bayıra gitti. Top sahibi bayıra ben Namık'ın yanına koştum. Yolunda gitmeyen bir şeyler vardı. Ne güzel kir pas içinde, itişe kakışa oynuyorduk, neydi bu temizlik, neydi bu mesafe tam anlayamamıştım. Garip bir şeyler oluyordu. Bana cebindeki kutudan bi sakız verdi. Karşılıklı konuşmadan çignedik bi müddet. ''Biz bugün köye gidiyoruz. Üç ay yokuz'' dedi. Sevgili dostlarım şimdi tam anlatabilir miyim bilmiyorum ama o gün ilk defa bişeylerin değişmesinin beni ne kadar korkuttugunu anladım. Sanki hep öyle devam edecek sanarken, insanların bir takım kararlar alması, birden ciddi bir mesafe takınması çok koydu bana. En yakın arkadaşımçok yabancı geliyordu lan! '' iyiydik lan. Nereden çıktı bu köy'' demek istedim. Sonra anne baba ve kardeşi geldi. Bavulun bir ucundan tutup bayırdan aşşagıya doğru yürüdü gitti tertemiz yeni yıkanmış Namık. Arkasından bakakaldım. Boğazıma bir şeyler düğümlendi. Ağzımdaki sakızı biraz önüme tükürüp sakıza bir şut çektim Sonra geriye doğru koşarak top sahibinin elindeki topa vurup düşürüp elime aldım, uzayladım. Top bayıra doğru gitsin istedim ama Namıkların terk edilmiş balkonuna düştü. Bayıra son bi kez baktım, arkasına bakmadan gidiyordu. S.keyim böyle hayatı dedim. Çok sonraları, dört yıl önce, yine böyle bi yaz, mühendisligi anlamsız bir şekilde, ortada hiçbir neden yokken bırakıp zağar gibi sokaklarda gezdigim sıralarda aynı duyguyu yeniden hissettim. Kız arkadaşımla Beşiktaştaki çay bahçesinde oturuyorduk. Namık ciddiyeti vardı suratında. Ben '' Bi çay daha içer misin'' diyecekken söz girdi ve ''Ben gelecegimi düşünmek zorundayım Umut. Kusura bakma'' dedi. ''iyiydik lan'' demek istedim diyemedim. Gidişini izledim. ''Artık kaşar oldum, bi daha hissetmem'' derken bu sefer asker ocagına sigarayı bırakmaya çalıştıgım sıralarda yakaladı beni duygu.Telefondaki ses çok ciddiydi bu sefer. ''iyiydik lan''diyebildim bu sefer. Telefonu kapattım. Ağladım, çok ağladım. Ağlarken sakızım ağzımdan düştü. Ben hiç çok ciddi kararlar alamadım, karar alanlara arkadan baktım.
işte yine bir umut sarıkaya klasiği.. adamı daha okurken ağlatan, ağlatırken düşündüren, düşündürdükleriyle bir kez daha ağlatan bir yazı. ''sanki hep öyle devam edecek sanırken insanların birden ciddi bir karar alması birden ciddi bir mesafe takınması çok koydu bana.. (..) ben hiç çok ciddi kararlar alamadım, karar alanlara arkadan baktım.'' of of.
**
27/9/07 tarihli mektup, aynen aktarıyorum..
kuantum fiziği kadar önemli bir şey söyleyeceğim sana, emre altuğ çağla şikel'le aslında tek gecelik ilişki şeeetmek istemiş. bunu da mal mal bir gazeteye söylemiş. çağla şikel de haliyle boz kalmış. emre altuğ da amsterdam'a bilet almış tatile gitmişler. milano'dan gelinlik bakmışlarç affetmiş yani çağla fark ettiysen. şimdi ne denir bunun üstüne? çok önemli diğ mi ama? vakit kaybettin bunu okurken. neyse napalım artık.. ekslikliğini de eksikliğimi de hissetmiyorsun zaten. peki.
bir günüm kaldı.. üniversiteye başlayacağım için hiç heyecanlı değilim. ankara buz gibiymiş. burdan giden bütün arkadaşlarım hasta şuan. gidip avea öğrenci alacağım. belki vermem sana yeni numaramı, tamam mı? haberin olsun diye şeettim. sıkıldım ben. bizimkilerle buluşacağız birazdan. vedalaşacağız.. ben 15 dakika içinde en yakın arkadaşımdan ayrılmak zorunda kalacağım. sonra başka işler güçler..
ankara hukuk beni almaz mı? bence alır.
öff. shirley manson var ya, garbage'ın taş çığırtkan hatun kişisi, çogüzel diğ mi? sözler, musukileeer.. ''tell me where it hurts''ü muhakkak dinlemelisin. ''if you are looking for disappointment you can find it around any corner, in the middle of the night ı hold on to you tight so both of us can feel protected'' sen şarkıyı dinleye dur, ben hazırlanayım. belki bu akşam gelirsin.. gelir misin? gel noğlur. kısmet tabi.
saat oldu gecebin biri. hala gelmedin tatlım, canım benim, balım, bitanem. hayatımın anlamı. G. biz niye sürekli tartışıyoruz? bak böyle sözler dururken. bir de biz niye hiç telefonla konuşmamışız, öyle sordu bugün bi arkadaş. ben sormuyorum. çok ağladım ''fidel'', çok. bugün her dakika ağladım. canım yanıyor. babamı bırakamıyorum. annem bugün bana sarılarak ağladı. babanem bugün bana bakamadı çünkü sürekli ağlıyordu. bugün sana çok ihtiyacım vardı. ama sen yoktun.. sanalız ya, bütün msn konuşmalarımızı bir kez daha okudum. 29 haziran 2007 günü var ya resmen ağzıma sıçmışsın. insan itine öyle davranmazmış. bi de bi posta ona ağladım. yalnız en son yaptığımız konuşmada nefret etmeme rağmen bana ''gülüm'' demene ses çıkartmamışım. şimdi burada olsan da yine desen. küfretsen bile olur.. en azından sen olursun. öyle yani ''fidel''.
G. değil bak, ''fidel''.
fidel benim hayallerim.. G. ise çok gerçek. fazla gerçek.
''biz''im için dua ediyorlar G., ''olacak'' diyorlar. sen beni birilerine anlattın mı acaba? mesela annene. anne olmaz da abla olabilir. ablana da anlatmazsın ama sen.. levent? levent biliyor mu acaba beni? fatma kesin biliyordur. adının behiye olduğunu tahmin ettiğim o kız bilmiyordur, bilmesin. yuvanız dağılmasın. hayırlısı ya.
arasam mı acaba şimdi seni? çaldırmaktan bahsetmiyorum, arayayım mı? merhabaaa diye bağırırım sana. hatta ''selam olsun'' bile derim. sen sussan bile olur. nefesini dinlerim öyle uyurum. biraz gerçeklik katarız hayatımıza.
baban nasıl acaba? eğer baban olmasaydı şuan ne halde olurduk gerçekten bilmiyorum. büyük ihtimalle barışmazdım seninle. ankara izmir arası venezüella'yı tartışmaz, chavez'i yargılamaz, kuantum fiziğini kafa dağıtmak için okuduğunu bilmezdim.
hani ''gelirsem bir daha gitmemk için tüm bunlar'' demiştin ya, bugün ''hiç konuşmadınız mı?'' diye soran arkadaş da öyle dedi. küba'da dahi olsan yani araya değil şehirler kıtalar bile girse -sıfatımız nolursa olsun- kopamazmışız biz. ben seni görmeye geldiğimde gidemezmişim çünkü sen beni bırakmazmışsın. bırakmazsın diğ mi? bırakma lütfen. kalırım ben orada öyle. kene tehlikesi altında otururum öyle bir çimde. vega söylerim sana sen duymasan da. duyman için bağırırım bile. ''elimde değil'' derim belki, ''aşk başlar'' derim. ne bileyim, bende bıraktığın izlerin hürmetine ''iz bırakanlar unutulmaz'' derim. derim ben sana illa ki bir şeyler.. sen ol da, ben hep konuşurum.
çok konuşuyorum di mi G., boş konuşuyorum üstelik. genç bakış'ta ankara üniversitesi var. kenan evren çıktı şimdi. pislik herif. anayasayı tartışıyorlar. ben gideyim de onu izleyeyim. bu gece bu yataktaki son gecem. of.
avea öğrenci alıp beş bin esemes yapıcam. anca yeter. belki yarın da yazarım sana, ama sonrasında pek vaktim olmayabilir. gerçi ben her koşulda sana yazarım. annem de geliyor bizle beraber, 5 günlüğüne. eğer söylediğin tarihte kontör alırsan, tam annemin gidişine denk geliyor (: ama sen daha önce alırsın herhalde. sonuçta ilk kez üniversiteye başlıyorum. yanımda olursun o gün. tabi ben yine de karışmıyorum sana, sen her zaman en iyisini bilirsin.
ben şimdiden özledim seni.
neyse.. gidiyim ben.
iyi gece olsun.
**
emre altuğ ve çağla şikel bugün evleniyor. ben o'nların mutlu olmasını en az kendi mutluğum kadar istiyorum..
**
artık long black hair'e sahip biri olmasam da..
''well i, im goin back to my baby, lord i,i swear i wouldnt lie, yeahi never saw that sweet woman yeah in-aa-five long years gone by, yeah.well im goin ho__me, im goin homecause shes a sweet little darlin, ahi said i been away, ahh-far too long,i been away too long.''
**
iyice ev kadını formatına büründüm. annemlerin yokluğunda çamaşır yıkadım, onları serdim, bi saate toplayacağım sonra eğer sıcaktan bayılmazsam belki ütü bile yaparım. az önce yemek yapayım bari dedim, üşendim. iyisi mi ben papates soyayım. makarna yapayım. sonra köfte yapayım. annemler gelince köfte yesinler. evet. üşenmiyim ama.
**
gece yolcuları ne gereksiz bi gruptur azizim..
**
12.21'den beri bu yazıyı yazmaya çalışıyormuşum.. hala bitmemiş. gidip gelip yazdığım için olsa gerek. gülşah'ın bana odada dinlettiği şarkıya klip çekmiş gülben ergen. ne de önemli.. ama şarkının sözleri hoş bak. zaten bu aralar kendimde önlenemez bi serdar - bengü - demet şeysi var. hususi dinleyeyim diye açmıyorum da açık olursa dinliyorum. amaan. G. şimdi soğuyacak benden. kısmet.
bak yaziyim sözlerini;
.. hele senle aşk değil bu çok kurallı bir oyun. Sen doğru ben baya yanlış, bay doğruyla bayan yanlış Sanki herşey sana kalmış, dünya istediğin kadarmış Yok mu bu işte bir yanlış, herkes ellerinden kaymış Yalnız tahtında otur dur o zaman/ şimdi beni onlardan ayır o zaman. ..
**
köfteler oldu gibi sanki. aferin bana.
**
alpella antep fıstıklı çikolata.
**
atv ekranlarında geçtiğimiz akşam bir dizi başladı, ''doludizgin yıllar'' isminde. son zamanlarda bütün dizilere yerleştirilen ''hukukçu'' figürü bu dizide de mevcut. burada doludizgin gencimizin akademisyen annesini görüyoruz hukukçu formatında. teyze bir hayli idealist bir portre çiziyor lakin kendisinin görüntüsünün arkasına bir özel üniversite fonu çiziliyor. hatta bu teyze çocuğunu ''proje'' gibi yetiştiriyor ama çocuk istediği için çocuğa 3bin dolarlık gitar almaktan da geri durmuyor. akademisyen diyorsun çocuğa alınacak 3bin dolarlık gitar diyorsun ben de sana rüyanda görürsün onu canım sen diyorum. özel üniversitede çalışmayan bir akademisyen için diyorum tabi.. yoksa o teyzenin tuzu kuru. teyze bir de beylik cümleler sarf etti, o sözü duyduktan sonra kanalı değiştirdim zaten.
- tamam tamam evet biliyorum o gitar satriani'nin gitarı. o'nun hocası da hendrix. yalnız beyfendi biz o hippi çocuklar gibi bu şarkıları dinlemekle uğraşsaydık şimdi sana bu gitarı alacak bir hayat veremezdik..
bi öl teyze. allasen.
**
doludizgin yıllar dışında akasya durağı'nda da var bir çocuk. hem taksici hem marmara hukuk öğrencisi. daha birinci sınıftan nerden biliyor ''redd-i miras'' davasını, hangi koşullarda açılacağını, dilekçesinin nasıl yazılacağını filan bilemiyorum. maksat hukukçu kimliğini göz önüne sermek. hani sorar ya eş dost ''abla şimdi ben birini öldürsem kaç yıl yerim?'' gibisinden. o hesap. hukukçusun ya her boku bilmek zorundasın. neyse. küçük kadınlar'da da var bi kız. annem gösterdi o'nu da. o da birinci sınıf öğrencisiymiş ama nedense önünde medeni usul kitabı var. alla alla. bak sen şu işe. üstten ders mi alıyor acaba abla diye düşüncelere dalmadım değil. orada bu kızın bir arkadaşı var, o da bir büroda çalışıyor. sanırsın 40 yıllık avukat.. arkadaşım sen birinci sınıf bilginle sana getir götürden başka bir şey yaptıracaklarını mı sanıyorsun? hayır başka bir şey yaptırıyorlarsa ben kendi arkadaşlarıma da söyleyeyim onlar çaycılık, dosyaya pul yapıştırmacılık, imza attırmacılık yapıp durmasınlar. bir de esas bombayı iki kadın avukat patlattı. önlerinde sıradan bir dava dosyası var, ablalar olayı alladı pulladı ''iddianame'' diye sundu ya. hayırdır ergenekon'a, akp - dtp kapatma davaları'na filan mı bakıyorsunuz artık dizilerde? tabi davalar o kadar laçkalaştırıldı ki. beklerim.
bok varmış gibi böyle insanları teşvik ediyorsunuz hukuk okumaya. hayır, yok öyle bir şey. her üniversitenin kontenjanını arttırmakla, puanları düşürmekle, akademisyenleri 3bin dolarlık gitar alıp her gece enginar kalpli rostoların şaraba katık edildiği yemekler yiyip şömineli dubleks tırıpleks vs. oturduğu insanlarmış gibi göstermekle, daha öğrenciyken duruşmaya girebilirmiş gibi yansıtmakla, en basitinden bir davaya bile ''iddianame'' diyebilmekle hukuku bu kadar alçaltmayın. sonra ''kamburüstü'' üniversitelerinizden mezun biri gelir, yine kendi gibi hukukçu olan birini vuruverir mazallah. hani olacağından değil de.. olursa diye. sonra siz bir anayasa dersinde kalkıp '' hocam adalet dediğimiz kavram öyle herkesin eline bırakılamayacak bir kavram değil midir? hukukla uğraşan kişilerin en azından hukuk fakültesi mezunu olması gerekmez mi? 1960 anayasasıyla getirilen anayasa mahkemesi eğer bu ülkede en yüksek dereceli mahkeme olarak gösteriliyorsa, bu mahkemenin başına getirilecek kişinin de en azından hukuk fakültesi mezunu olması gerekmez miydi sizce? haşim kılıç sonuçta ticaret alanından mezun biri. okuduğumuz kitaplardan ya da derslerde bize verilen bilgilerden öğrendiklerimizle çelişmiyor mu bu durum? '' gibi saçma sapan bir soru sormak ve tenefüste hocanın yanına gitmek zorunda kalabilirsiniz.. bunların hiçbirisi türkiye'de olmaz tabi, ama ben olursa diye diyorum.
**
gün geçmiyor ki benim gibi sakin, uysal, sinirlerini aldırmış bir insanı sinirlendirecek bir gelişme yaşanmasın bu caaağnım ülkemde. geçenlerde gördüm yine televizyonda ''boşanmak istemiyorum'' diye bir program var. böyle teyzeler ablalar amcalar ağbiler hakimler avukatlar.. ezberlenmiş, buram buram yapmacıklık kokan yapay konuşmalar. yok mu bu memlekette aile danışmanı, psikoloğu, hakim, savcı, avukat filan? televizyonda mı halledilir bu işler? tam ben böyle düşünürken kanal d'de buna benzer süper bir yapım gördüm. ''ceza mahkemesi'' gibi bir şey adı. herhalde elbirliği ettiler beni ceza mahkemesine göndermek için çünkü katil olacağım, az kaldı. sen adaletini ülkenin mahkemeleriyle sağlayamazsan, dandandirik bir davayı bile iki yıldan önce sonlandıramazsan, derin taraflarını gösteren mafyaların silahlarıyla bu işi halletmeye çalışırsan bir de bunu kameralar önünde yaparsan yazıklar olsun sana da senin adalet anlayışına da. yok arkadaşım, müstehak. aferin. çogüzel.
**
belki 35 milyon defa okudum, 35 milyonunda da farklı şeyler hissettim.. ama bu sefer çok başka bir şey hissediyorum. gidecek ya şimdi G., tutuştum tabi ben. Umut Sarıkaya'dan ve mektuptan geliyor;
''Basarsan alırsın ''lı ''Koşu yoluma at ''lı klasik bir maçtı. Terden saçlarım birbirine yapışmış, boynumdaki kir çizgileri, güneşin altında başım zonklaya zonklaya oynuyordum. Takım olarak ise gerçekten rezil bir durumdaydık. O kadar kötü bi durumdaydık ki kalecimiz kendini bilmez bi şekilde sanki sol açık gibi topu alıp karşı takımın kalesine dogru artistik çalımlar eşliginde ilerledigi bi anda topu kartırmıştı ve onların ceza alanına doluşmuş tam kadro olarak bittigimizi resmileştiren golü izlemiştik. Karşı takımın oyuncusu bizim bomboş ceza alanımızı geçip boş kalemizin önünde topu ayağıyla sabitledi ve yere eğildi. Sonra kafası ile topu yavaşça sürdü kalemize doğru. Böyle bir gol, siz sevgili okurlarımın da bildigi gibi normal bir mahalle takımını dağıtmasına, golü yiyen takımın takımın kaptanının topu tutup havaya rastgele degaj çekip uzaylamasına sebebiyet vermesine, ardından dikilen topun sahibinin aşagıdaki bayırda topun peşinden küfür ederek koşmasına ve maçın bitmesini sağlamasına rağmen biz maçı bitirmedik. Kaleye doğru gidip ''Ver lan eldivenleri ben geçicem kaleye. Sen bas! Kıran kırana oynuycaz'' diyerek ittim denyo kalecimizi. Tecrubeli bir file bekçisi gibi direge yaslanarak taktikler veriyordum takımıma . Ama kimse beni dinlemiyordu. umursamadım bagırmaya devam ettim. Yavaş gelen bir aşırtmayı çift yumrukla bertaraf etmek isterken yanlışlıkla içeri aldım. Eski kalecimizle göz göze geldik. Çabuk hareket edip topu alıp sanki daha deminki salak ben degilmişim gibi millete ileri gitmesi için bagırarak degaj çektim ama ileri dogru gitmesi gereken top, ayagımın dışına gelerek sağ yanıma düştü. Zalim top, rakip takımın sanraforunun önce göğsünde yumuşamış sonra da ayagının içinde yerini bulmuştu. Üzerime doğru şut çekmek için geliyordu. Her şey boka sarmıştı, belli ki bir mermi kıvamında gelecekti şut. Tırstım... Top resmen tsubasanın yamuk topu gibi geliyordu üzerime zıplayarak kaçılmaya çalışırken götümün yanı ile baldırım arasına çarparak zıbarttı beni. Sanki topu tutmuş gibi oldum. Ama ceza sahamızdaki tehlike bitmemişti. Biraz zıbardıgımdan reflesksel olrak hareket ettigim için, biraz da benden başka kimse olmadıgı için topu ayagıma alarak şık hareketlerle ilerledim. Orta sahayı geçince ''Oluyo lan'' diye düşünüp iyiden iyiye gaza geldim. Diziyordum resmen lavukları. Ama birden iki kişi girince dengemi kaybettim yan taraftaki tellere tutunup çalıma öyle devam ettim. Mücadele uzayınca yere düştüm yerde oturarak çalıma giriştim. Yine siz sevgili okurlarımın bildigi üzre yere oturarak yapılan mücadele , mücadelelerin en rezilidir, futbol tarihinin yüz karasıdır. Tam o sırada çocukluk arkadaşım, canyoldaşım, hemşerim, biricik dostum Namık'ı gördüm. Ben ağzım açık oturdugum yerden Namık'a bakarken top ayagımdan alındı ve yine golü yedik. Gol tanıdık, rezillik tanıdık ama Namık farklıydı. Adam çıkarıp hemen oyuna dahil olması ve takıma dahil olması ve takımı kurtarması gerekirdi normal şartlarda ama öyle yapmadı. Elleri cebinde öylece bizi büyük bi ciddiyetle izledi. Oyun en sonunda havaya dikilen degajla bitti, top bayıra gitti. Top sahibi bayıra ben Namık'ın yanına koştum. Yolunda gitmeyen bir şeyler vardı. Ne güzel kir pas içinde, itişe kakışa oynuyorduk, neydi bu temizlik, neydi bu mesafe tam anlayamamıştım. Garip bir şeyler oluyordu. Bana cebindeki kutudan bi sakız verdi. Karşılıklı konuşmadan çignedik bi müddet. ''Biz bugün köye gidiyoruz. Üç ay yokuz'' dedi. Sevgili dostlarım şimdi tam anlatabilir miyim bilmiyorum ama o gün ilk defa bişeylerin değişmesinin beni ne kadar korkuttugunu anladım. Sanki hep öyle devam edecek sanarken, insanların bir takım kararlar alması, birden ciddi bir mesafe takınması çok koydu bana. En yakın arkadaşımçok yabancı geliyordu lan! '' iyiydik lan. Nereden çıktı bu köy'' demek istedim. Sonra anne baba ve kardeşi geldi. Bavulun bir ucundan tutup bayırdan aşşagıya doğru yürüdü gitti tertemiz yeni yıkanmış Namık. Arkasından bakakaldım. Boğazıma bir şeyler düğümlendi. Ağzımdaki sakızı biraz önüme tükürüp sakıza bir şut çektim Sonra geriye doğru koşarak top sahibinin elindeki topa vurup düşürüp elime aldım, uzayladım. Top bayıra doğru gitsin istedim ama Namıkların terk edilmiş balkonuna düştü. Bayıra son bi kez baktım, arkasına bakmadan gidiyordu. S.keyim böyle hayatı dedim. Çok sonraları, dört yıl önce, yine böyle bi yaz, mühendisligi anlamsız bir şekilde, ortada hiçbir neden yokken bırakıp zağar gibi sokaklarda gezdigim sıralarda aynı duyguyu yeniden hissettim. Kız arkadaşımla Beşiktaştaki çay bahçesinde oturuyorduk. Namık ciddiyeti vardı suratında. Ben '' Bi çay daha içer misin'' diyecekken söz girdi ve ''Ben gelecegimi düşünmek zorundayım Umut. Kusura bakma'' dedi. ''iyiydik lan'' demek istedim diyemedim. Gidişini izledim. ''Artık kaşar oldum, bi daha hissetmem'' derken bu sefer asker ocagına sigarayı bırakmaya çalıştıgım sıralarda yakaladı beni duygu.Telefondaki ses çok ciddiydi bu sefer. ''iyiydik lan''diyebildim bu sefer. Telefonu kapattım. Ağladım, çok ağladım. Ağlarken sakızım ağzımdan düştü. Ben hiç çok ciddi kararlar alamadım, karar alanlara arkadan baktım.
işte yine bir umut sarıkaya klasiği.. adamı daha okurken ağlatan, ağlatırken düşündüren, düşündürdükleriyle bir kez daha ağlatan bir yazı. ''sanki hep öyle devam edecek sanırken insanların birden ciddi bir karar alması birden ciddi bir mesafe takınması çok koydu bana.. (..) ben hiç çok ciddi kararlar alamadım, karar alanlara arkadan baktım.'' of of.
**
27/9/07 tarihli mektup, aynen aktarıyorum..
kuantum fiziği kadar önemli bir şey söyleyeceğim sana, emre altuğ çağla şikel'le aslında tek gecelik ilişki şeeetmek istemiş. bunu da mal mal bir gazeteye söylemiş. çağla şikel de haliyle boz kalmış. emre altuğ da amsterdam'a bilet almış tatile gitmişler. milano'dan gelinlik bakmışlarç affetmiş yani çağla fark ettiysen. şimdi ne denir bunun üstüne? çok önemli diğ mi ama? vakit kaybettin bunu okurken. neyse napalım artık.. ekslikliğini de eksikliğimi de hissetmiyorsun zaten. peki.
bir günüm kaldı.. üniversiteye başlayacağım için hiç heyecanlı değilim. ankara buz gibiymiş. burdan giden bütün arkadaşlarım hasta şuan. gidip avea öğrenci alacağım. belki vermem sana yeni numaramı, tamam mı? haberin olsun diye şeettim. sıkıldım ben. bizimkilerle buluşacağız birazdan. vedalaşacağız.. ben 15 dakika içinde en yakın arkadaşımdan ayrılmak zorunda kalacağım. sonra başka işler güçler..
ankara hukuk beni almaz mı? bence alır.
öff. shirley manson var ya, garbage'ın taş çığırtkan hatun kişisi, çogüzel diğ mi? sözler, musukileeer.. ''tell me where it hurts''ü muhakkak dinlemelisin. ''if you are looking for disappointment you can find it around any corner, in the middle of the night ı hold on to you tight so both of us can feel protected'' sen şarkıyı dinleye dur, ben hazırlanayım. belki bu akşam gelirsin.. gelir misin? gel noğlur. kısmet tabi.
saat oldu gecebin biri. hala gelmedin tatlım, canım benim, balım, bitanem. hayatımın anlamı. G. biz niye sürekli tartışıyoruz? bak böyle sözler dururken. bir de biz niye hiç telefonla konuşmamışız, öyle sordu bugün bi arkadaş. ben sormuyorum. çok ağladım ''fidel'', çok. bugün her dakika ağladım. canım yanıyor. babamı bırakamıyorum. annem bugün bana sarılarak ağladı. babanem bugün bana bakamadı çünkü sürekli ağlıyordu. bugün sana çok ihtiyacım vardı. ama sen yoktun.. sanalız ya, bütün msn konuşmalarımızı bir kez daha okudum. 29 haziran 2007 günü var ya resmen ağzıma sıçmışsın. insan itine öyle davranmazmış. bi de bi posta ona ağladım. yalnız en son yaptığımız konuşmada nefret etmeme rağmen bana ''gülüm'' demene ses çıkartmamışım. şimdi burada olsan da yine desen. küfretsen bile olur.. en azından sen olursun. öyle yani ''fidel''.
G. değil bak, ''fidel''.
fidel benim hayallerim.. G. ise çok gerçek. fazla gerçek.
''biz''im için dua ediyorlar G., ''olacak'' diyorlar. sen beni birilerine anlattın mı acaba? mesela annene. anne olmaz da abla olabilir. ablana da anlatmazsın ama sen.. levent? levent biliyor mu acaba beni? fatma kesin biliyordur. adının behiye olduğunu tahmin ettiğim o kız bilmiyordur, bilmesin. yuvanız dağılmasın. hayırlısı ya.
arasam mı acaba şimdi seni? çaldırmaktan bahsetmiyorum, arayayım mı? merhabaaa diye bağırırım sana. hatta ''selam olsun'' bile derim. sen sussan bile olur. nefesini dinlerim öyle uyurum. biraz gerçeklik katarız hayatımıza.
baban nasıl acaba? eğer baban olmasaydı şuan ne halde olurduk gerçekten bilmiyorum. büyük ihtimalle barışmazdım seninle. ankara izmir arası venezüella'yı tartışmaz, chavez'i yargılamaz, kuantum fiziğini kafa dağıtmak için okuduğunu bilmezdim.
hani ''gelirsem bir daha gitmemk için tüm bunlar'' demiştin ya, bugün ''hiç konuşmadınız mı?'' diye soran arkadaş da öyle dedi. küba'da dahi olsan yani araya değil şehirler kıtalar bile girse -sıfatımız nolursa olsun- kopamazmışız biz. ben seni görmeye geldiğimde gidemezmişim çünkü sen beni bırakmazmışsın. bırakmazsın diğ mi? bırakma lütfen. kalırım ben orada öyle. kene tehlikesi altında otururum öyle bir çimde. vega söylerim sana sen duymasan da. duyman için bağırırım bile. ''elimde değil'' derim belki, ''aşk başlar'' derim. ne bileyim, bende bıraktığın izlerin hürmetine ''iz bırakanlar unutulmaz'' derim. derim ben sana illa ki bir şeyler.. sen ol da, ben hep konuşurum.
çok konuşuyorum di mi G., boş konuşuyorum üstelik. genç bakış'ta ankara üniversitesi var. kenan evren çıktı şimdi. pislik herif. anayasayı tartışıyorlar. ben gideyim de onu izleyeyim. bu gece bu yataktaki son gecem. of.
avea öğrenci alıp beş bin esemes yapıcam. anca yeter. belki yarın da yazarım sana, ama sonrasında pek vaktim olmayabilir. gerçi ben her koşulda sana yazarım. annem de geliyor bizle beraber, 5 günlüğüne. eğer söylediğin tarihte kontör alırsan, tam annemin gidişine denk geliyor (: ama sen daha önce alırsın herhalde. sonuçta ilk kez üniversiteye başlıyorum. yanımda olursun o gün. tabi ben yine de karışmıyorum sana, sen her zaman en iyisini bilirsin.
ben şimdiden özledim seni.
neyse.. gidiyim ben.
iyi gece olsun.
**
emre altuğ ve çağla şikel bugün evleniyor. ben o'nların mutlu olmasını en az kendi mutluğum kadar istiyorum..
**
artık long black hair'e sahip biri olmasam da..
''well i, im goin back to my baby, lord i,i swear i wouldnt lie, yeahi never saw that sweet woman yeah in-aa-five long years gone by, yeah.well im goin ho__me, im goin homecause shes a sweet little darlin, ahi said i been away, ahh-far too long,i been away too long.''
**
iyice ev kadını formatına büründüm. annemlerin yokluğunda çamaşır yıkadım, onları serdim, bi saate toplayacağım sonra eğer sıcaktan bayılmazsam belki ütü bile yaparım. az önce yemek yapayım bari dedim, üşendim. iyisi mi ben papates soyayım. makarna yapayım. sonra köfte yapayım. annemler gelince köfte yesinler. evet. üşenmiyim ama.
**
gece yolcuları ne gereksiz bi gruptur azizim..
**
12.21'den beri bu yazıyı yazmaya çalışıyormuşum.. hala bitmemiş. gidip gelip yazdığım için olsa gerek. gülşah'ın bana odada dinlettiği şarkıya klip çekmiş gülben ergen. ne de önemli.. ama şarkının sözleri hoş bak. zaten bu aralar kendimde önlenemez bi serdar - bengü - demet şeysi var. hususi dinleyeyim diye açmıyorum da açık olursa dinliyorum. amaan. G. şimdi soğuyacak benden. kısmet.
bak yaziyim sözlerini;
.. hele senle aşk değil bu çok kurallı bir oyun. Sen doğru ben baya yanlış, bay doğruyla bayan yanlış Sanki herşey sana kalmış, dünya istediğin kadarmış Yok mu bu işte bir yanlış, herkes ellerinden kaymış Yalnız tahtında otur dur o zaman/ şimdi beni onlardan ayır o zaman. ..
**
köfteler oldu gibi sanki. aferin bana.
yayında ve yapımda emeği geçenler
ağlamıyorum,
ağzı bozuk aşk mektubu,
fideL,
gönderilmemiş mektuplar,
kızıl kızıl kızıl,
le G.,
sakinim sakinsin sakin,
umut sarıkaya,
ücretsiz aile işçisi ev kadını
9 Ağustos 2008 Cumartesi
bu aşkı ardından az az unutmamız gerekir..
ben bu sabah bir rüya gördüm ve o rüyanın olmaması için göreceğim pekçok rüyadan feragat edebilirim..
**
şa-ha-ne bir telefon sapığım var.. herif yatmadan önce iyi geceler diliyor, sabah kalktığında günaydın yazıyor. o değil iki yıl aradan sonra ilk defa bu sene biri benim kandilimi kutladı. o da telefon sapığım. canım ya. kendisinin dest-i izdivacına talibim. zaten ''sanal'' ilişkilerin kadını oldum bari sapığımla seviyeli ve düzeyli bir birliktelik yaşayayım. kandil mesajı atmış bir insandan bahsediyorum, seviyesiz olamaz herhalde zaten. neyse bu sefer adımı ben atmiycam. sapık olarak o'ndan bekliyorum bir adım. hayır sonra bir de ''arkadaşça'' davrandım ben sen yanlış anladın filan demesin de. sapığım tarafından da reddedilmeye dayanamayabilirim çünkü. kısmet. takdir-i ilahi.
**
- saçına bakmaya geldim.
- milli mesele oldu yani saçlarım.
- ben istemiyordum saçına o şeyi sürmeni.
- biliyorum. aklım olsaydı da dinleseydim keşke. iğrenç olmuş di mi?
- parlıyor işte ne güzel.
- zaten sadece parlıyor. hani kızıl olacaktı?
- olmuş gibi biraz.
- gibiyle olmuyor ama.
- sen inanmıyorsun ama bence güzel olmuş.
- babasın sen. tabi güzel gelecek sana.
(yarım saat bi saat sonra)
- şu saçına bi daha bakiyim.
- baba hatırlatmasana. ben kafamdan atmaya çalışıyorum siz habire gelip bakıyosunuz.
- güzel oldu ama. ben böyle olacağını tahmin etmiyodum. etsem daha önce yap derdim.
- beğendin yani?
- çok beğendim hem de.
- e iyi bari. kalsın o zaman biraz daha.
(10 dakka sonra)
- ben dışarı çıkıcam.
- bu sıcakta?
- sen de geleceksin.
- bu sıcakta?
- parlak kızıl saçları olan güzel bir kızım var, o'nunla hava atıcam insanlara.
- bu sıcakta?
- ne var sıcakta? kapalı bi yere gideriz. alışverişe gidelim.
- babacım, canım, topağım, iyi güzel hoş da ne işimiz var alışverişte?
- balık tutmaya gidelim.
- bak o olur.
- bu sıcakta?
- evet, mantıklı. tamam uzun zamandan sonra ilk defa baba-kız alışverişe gidelim. sabır diliyorum kendime.
- hadi hazırlanmaya başla sen.
alışveriş manyağı bir babayla alışveriş sevmeyen kızı olarak bütün gün birlikteydik ve gayet de şahaneydi.. sanırım babam bu alışverişten sonra artık zevklerimizin kesinlikle uymadığını kabul etti. etse iyi olur. en azından taktiği kavradı.
- bence şu yeşil olan daha iyi, saçının kızıllığını gösterdi.
- zaten saçımın kızıl olduğunu anlamamız için böyle aparatlara ihtiyacımız var. ben dedim size.
- ama çok güzel parlıyor. sen görmüyorsun tabi. hele güneşte.
- iyi de 50 milyon bayılıp saç bakımı yaptırsaydım da parlayacaktı. önemli olan kızıl olması.
- güzel olmasaydı güzel olmadı derdim. ama güzel oldu. sen şu yeşilin 38'ini al ben diğer bedenlerine de bakayım hadi.
bütün mağazaları tek tek dolaştık ve ne beğendiyse hepsini denemek zorunda kaldım. hatta öyle anlar geldi ki aynı mağazaya iki kere girdik ve beyfendinin aklında kalan parçaları bir kere daha denedim.
- baba kusura bakma ama bu çok kötü.
- niye öyle diyosun, mavi işte. rengi çok güzel.
- rengine diyecek bir şeyim yok zaten.
- iyi demek ki hala az da olsa seviyorsun maviyi.
- seviyorum tabi de eskiden olduğu gibi gördüğüm her mavi şeyin üstüne atlamıyorum.
- bence demin girdiğimiz mağazadaki mavi etek daha güzeldi.
- hangisi?
- o eteği hemen unutmuş olamazsın. çok güzeldi. hadi gel bi daha giy.
- ama ama ama..
kendisi her erkek gibi mango'dan nefret eden bir insan olduğu için hiç girmedik mango'ya. lakin zara'ya girmemize bakışları bile engel olamadı. kendisi de fark etti ki bu sene zara 60'ları getirmekte kararlı ve çok da iyi yapıyor. bana kalırsa ekime kadar yazı yaşayan bir memlekete şimdiden kışlıkları getirmek çok saçma. hem de o etiketlerle. şifonumsu bi tişört 100 küsür yetaleden satılmamalı bence.
- baba ben neden 60larda doğmadım?
- çünkü o zamanlar biz daha yeni doğmuştuk.
- haksızlık bu.
- belki de şanslısınızdır.
- belki de. baba arkadaşların görseydi şimdi seni burda, ''bak kızını buralara götürüyor'' diye.
- onlar önce kendilerine baksın. senin hayal ettiğin gibi değildi hiçbir şey.
- anlatmıyorsun ki bir şey.
- demin baktığın o elbisenin boyu kısaydı. rengini de beğenmedim.
- fark ettim.
yaşlı ya artık bu kadar gezmeye dayanamıyor tabi acıktı hemen. iki saat ne yese diye düşündü beyfendi halbuki buraya gelmemizin en büyük nedeni beyfendinin günlerdir canının çektiği iskenderi yemek istemesi. sanki ben hiç anlamamışım gibi gittik oturduk iskenderciye. sanki göbeği çok küçükmüş gibi..
- ama saçın hakkaten güzel oldu.
- parıl parıl.
- annen tutmaz o hemen dedi. 10 gün sonra bi daha yakarsınız, o zaman daha kızıl olur.
- kısmet diyosun.
- evet evet. ondan diyorum.
- ne zaman balık tutucaz?
- artık bi sonraki gelişine.. havalar da soğumuş olur belki.
- belki.
konuyu değiştirmek için uğraştı durdu. sonra annemle aralarındaki müthiş büyük dedikodu kazanı devreye girdi..
**
- kusura bakmıyorsun diğ mi?
- yok canım.
bu bu kadar çabuk söylenmez.. alıştıra alıştıra söylemek lazım.
- ambiyansı bozma. sessizlik olucak orda bi süre. sonra bi çıtırtı. the end.
- bizim o kadar vaktimiz yok maalesef.
bi süre daha.. sonra bi çıtırtı. the end.
- boşversene ben anlatamam senin neden iyi olduğunu. anlatmamalıyım yani.
- yine gereklilik kipleri..
en fazla yirmi iki gün.. en fazla..
**
geçen sene bu saatlerde ben ankaradaydım.. mutlu muydum üzgün müydüm belli değildi. ağlıyordum o'na cevap yazarken, bir yandan evdekileri uyandırmamaya çalışarak. ''beni seviyormuş'' diyordum içimden. ama ağlıyordum da. çünkü bizim o zaman da bir geleceğimiz yoktu. şimdi de yok. allah'ım koca bir sene geçti, değişen hiçbir şey yok..
- sen ya da ben nerden bilebilirdik ki böyle olduğunu..
ben az önce çok mutluydum. şimdi.. mutlu olmam lazım çünkü önümde daha (en fazla) 22 gün var.. ohoo daha çok var ki.
canım acıyor. evet. çok hem de.
yok hayır ne kusuru canım.. aşk olsun.
hamiş: bu yazıda daha önce olan bir şey artık yok!
**
şa-ha-ne bir telefon sapığım var.. herif yatmadan önce iyi geceler diliyor, sabah kalktığında günaydın yazıyor. o değil iki yıl aradan sonra ilk defa bu sene biri benim kandilimi kutladı. o da telefon sapığım. canım ya. kendisinin dest-i izdivacına talibim. zaten ''sanal'' ilişkilerin kadını oldum bari sapığımla seviyeli ve düzeyli bir birliktelik yaşayayım. kandil mesajı atmış bir insandan bahsediyorum, seviyesiz olamaz herhalde zaten. neyse bu sefer adımı ben atmiycam. sapık olarak o'ndan bekliyorum bir adım. hayır sonra bir de ''arkadaşça'' davrandım ben sen yanlış anladın filan demesin de. sapığım tarafından da reddedilmeye dayanamayabilirim çünkü. kısmet. takdir-i ilahi.
**
- saçına bakmaya geldim.
- milli mesele oldu yani saçlarım.
- ben istemiyordum saçına o şeyi sürmeni.
- biliyorum. aklım olsaydı da dinleseydim keşke. iğrenç olmuş di mi?
- parlıyor işte ne güzel.
- zaten sadece parlıyor. hani kızıl olacaktı?
- olmuş gibi biraz.
- gibiyle olmuyor ama.
- sen inanmıyorsun ama bence güzel olmuş.
- babasın sen. tabi güzel gelecek sana.
(yarım saat bi saat sonra)
- şu saçına bi daha bakiyim.
- baba hatırlatmasana. ben kafamdan atmaya çalışıyorum siz habire gelip bakıyosunuz.
- güzel oldu ama. ben böyle olacağını tahmin etmiyodum. etsem daha önce yap derdim.
- beğendin yani?
- çok beğendim hem de.
- e iyi bari. kalsın o zaman biraz daha.
(10 dakka sonra)
- ben dışarı çıkıcam.
- bu sıcakta?
- sen de geleceksin.
- bu sıcakta?
- parlak kızıl saçları olan güzel bir kızım var, o'nunla hava atıcam insanlara.
- bu sıcakta?
- ne var sıcakta? kapalı bi yere gideriz. alışverişe gidelim.
- babacım, canım, topağım, iyi güzel hoş da ne işimiz var alışverişte?
- balık tutmaya gidelim.
- bak o olur.
- bu sıcakta?
- evet, mantıklı. tamam uzun zamandan sonra ilk defa baba-kız alışverişe gidelim. sabır diliyorum kendime.
- hadi hazırlanmaya başla sen.
alışveriş manyağı bir babayla alışveriş sevmeyen kızı olarak bütün gün birlikteydik ve gayet de şahaneydi.. sanırım babam bu alışverişten sonra artık zevklerimizin kesinlikle uymadığını kabul etti. etse iyi olur. en azından taktiği kavradı.
- bence şu yeşil olan daha iyi, saçının kızıllığını gösterdi.
- zaten saçımın kızıl olduğunu anlamamız için böyle aparatlara ihtiyacımız var. ben dedim size.
- ama çok güzel parlıyor. sen görmüyorsun tabi. hele güneşte.
- iyi de 50 milyon bayılıp saç bakımı yaptırsaydım da parlayacaktı. önemli olan kızıl olması.
- güzel olmasaydı güzel olmadı derdim. ama güzel oldu. sen şu yeşilin 38'ini al ben diğer bedenlerine de bakayım hadi.
bütün mağazaları tek tek dolaştık ve ne beğendiyse hepsini denemek zorunda kaldım. hatta öyle anlar geldi ki aynı mağazaya iki kere girdik ve beyfendinin aklında kalan parçaları bir kere daha denedim.
- baba kusura bakma ama bu çok kötü.
- niye öyle diyosun, mavi işte. rengi çok güzel.
- rengine diyecek bir şeyim yok zaten.
- iyi demek ki hala az da olsa seviyorsun maviyi.
- seviyorum tabi de eskiden olduğu gibi gördüğüm her mavi şeyin üstüne atlamıyorum.
- bence demin girdiğimiz mağazadaki mavi etek daha güzeldi.
- hangisi?
- o eteği hemen unutmuş olamazsın. çok güzeldi. hadi gel bi daha giy.
- ama ama ama..
kendisi her erkek gibi mango'dan nefret eden bir insan olduğu için hiç girmedik mango'ya. lakin zara'ya girmemize bakışları bile engel olamadı. kendisi de fark etti ki bu sene zara 60'ları getirmekte kararlı ve çok da iyi yapıyor. bana kalırsa ekime kadar yazı yaşayan bir memlekete şimdiden kışlıkları getirmek çok saçma. hem de o etiketlerle. şifonumsu bi tişört 100 küsür yetaleden satılmamalı bence.
- baba ben neden 60larda doğmadım?
- çünkü o zamanlar biz daha yeni doğmuştuk.
- haksızlık bu.
- belki de şanslısınızdır.
- belki de. baba arkadaşların görseydi şimdi seni burda, ''bak kızını buralara götürüyor'' diye.
- onlar önce kendilerine baksın. senin hayal ettiğin gibi değildi hiçbir şey.
- anlatmıyorsun ki bir şey.
- demin baktığın o elbisenin boyu kısaydı. rengini de beğenmedim.
- fark ettim.
yaşlı ya artık bu kadar gezmeye dayanamıyor tabi acıktı hemen. iki saat ne yese diye düşündü beyfendi halbuki buraya gelmemizin en büyük nedeni beyfendinin günlerdir canının çektiği iskenderi yemek istemesi. sanki ben hiç anlamamışım gibi gittik oturduk iskenderciye. sanki göbeği çok küçükmüş gibi..
- ama saçın hakkaten güzel oldu.
- parıl parıl.
- annen tutmaz o hemen dedi. 10 gün sonra bi daha yakarsınız, o zaman daha kızıl olur.
- kısmet diyosun.
- evet evet. ondan diyorum.
- ne zaman balık tutucaz?
- artık bi sonraki gelişine.. havalar da soğumuş olur belki.
- belki.
konuyu değiştirmek için uğraştı durdu. sonra annemle aralarındaki müthiş büyük dedikodu kazanı devreye girdi..
**
- kusura bakmıyorsun diğ mi?
- yok canım.
bu bu kadar çabuk söylenmez.. alıştıra alıştıra söylemek lazım.
- ambiyansı bozma. sessizlik olucak orda bi süre. sonra bi çıtırtı. the end.
- bizim o kadar vaktimiz yok maalesef.
bi süre daha.. sonra bi çıtırtı. the end.
- boşversene ben anlatamam senin neden iyi olduğunu. anlatmamalıyım yani.
- yine gereklilik kipleri..
en fazla yirmi iki gün.. en fazla..
**
geçen sene bu saatlerde ben ankaradaydım.. mutlu muydum üzgün müydüm belli değildi. ağlıyordum o'na cevap yazarken, bir yandan evdekileri uyandırmamaya çalışarak. ''beni seviyormuş'' diyordum içimden. ama ağlıyordum da. çünkü bizim o zaman da bir geleceğimiz yoktu. şimdi de yok. allah'ım koca bir sene geçti, değişen hiçbir şey yok..
- sen ya da ben nerden bilebilirdik ki böyle olduğunu..
ben az önce çok mutluydum. şimdi.. mutlu olmam lazım çünkü önümde daha (en fazla) 22 gün var.. ohoo daha çok var ki.
canım acıyor. evet. çok hem de.
yok hayır ne kusuru canım.. aşk olsun.
hamiş: bu yazıda daha önce olan bir şey artık yok!
yayında ve yapımda emeği geçenler
ağlamıyorum,
antidepresan olarak baba,
beni sevdin,
kızıl kızıl kızıl,
le G.,
sonsuzluk ve bir gün
8 Ağustos 2008 Cuma
deli-(berately) gündem

- neydi senin o şarkı? bu sabahlaarın neydi?
şehnaz çakıralp diye bir kadın var. kendisi yan tarafta ikamet eden abla oluyor. bu abla alman lisesi'nden mezun olmuş, mimar sinan'ı bitirmiş, almanya ve avustralya kanallarında ve tiyatrolarında çalışmış yetmemiş chp'den meclise girmiş, en azından kariyeriyle donanımlı olduğu izlenimi yaratmış bir ablamız. ben kendisini hangi procede izlesem kendisi şarkıcı, ekseriyetle pavyonda, ve ikinci kadın. yuva bozmak gibi bir niyeti olmayan, ''erkeğini'' -başkalarının erkeği- deli gibi seven ve o'na bağlı, ikinci kadın olmayı kabullenen, elindekiyle yetinmeyi öğrenen, naparsa yapsın sonunda terk edilen kadın. biraz irice fakat şahane bir yüzü var kendisinin bana göre ve dizilerde bile olsa ben bu yüzü böyle ''hüzün''lü görmeye dayanamıyorum arkadaşım. ben bu kadının rollerine üzülmek istemiyorum. bence şehnaz abla artık başka rollerde oynasın.. zamanı geldi bence.
- ya bi dakka.
- ne bi dakkası hadi.
(her zaman gördüğüm o rüyayı görüyorum, mutluyum. o rüya bitmeden uyanmaya hiç niyetim yok. ama dış mihrak *anne diyoruz kendisine* habire geliyor.)
- gece yatmak bilmiyorsun sabah kalkmak bilmiyorsun.
- ımmmh!
(muntazaman sonra)
- aaa kaboğlu televizyona çıkmış. anayasa kürsüsünde kalmak isteyen öğrencilerle ilgili açıklama yapıyor.
- hıhı.
(tahminen bi 5 dakika sonra daha)
- hadi bebişim, kalk bebişim. en sevdiğin yere gideceğiz daha. geç kalıyoruz.
- bebişim ne ya ımmh!
- aaa G. oğlum hoş geldin, bizimki seni bekliyordu zaten.
- ne? anne şaka mısın? önce bebişim sonra G. denir mi? allam ya. rüyanın tam G.'li kısmına yaklaşırken bu bana söylenir mi? off.
- eskiden seni neydi o kızın adı hani şişmanca biraz
- deniz mi?
- ne biliyim ben, bana mu soruyorsun? o'nunla uyandırırdım anında kalkardın şimdi başımıza bi de G. çıktı.. neyse ben seni her hastahane sabahı böyle uyandırayım bari.
- ya ama ayıp ya. el kadar sabinin duygularıyla böyle de oynanmaz ki. genç kızlık onurumla oynuyorsun anne. kınıyorum seni.
- beni ilgilendirmez, kırk kere geldim uyan diye uyanmadın. beni bu yola sen sevkettin. biliyorsun aç gideceksin. nolur nolmaz sen yine de çişini yapma. hadi biraz da hızlan daha giyineceksin. çeyrek geçe otobüs durağında olacağız ona göre.
- hıı otobüs durağı. sabah sabah otobüs çarpmışa döndürdün beni. giyiniyorum tamam çık hadi.
bi an ya.. sadece bi an.. gerçek sandım. çünkü benim annem bu sabaha kadar ağzına ''bebişim'' lafını almış bir insan değildi. bana sadece G. gıcık olduğum için bebişim der, ben de o'na tatlım derim yine gıcık olduğum için. o kadar. dün gece ''bu akşam binersem yarın orada olurum'' konuşması geçmişti bir de. uyku sersemi, rüyanın da etkisiyle, annem gelip ''bebişim'' dedikten sonra olayı direk G.'ye bağlayınca haliyle hayalperestliğim depreşti. bir oha filan oldum. dedim ya bir an gerçek bile sandım. hayır annem daha önce beni vega'yla uyandırmak gibi absürd ve bir anneden beklenmeyecek davranışlar sergiledi. ama bu insanlık için küçük annem için çok büyük bir adım. bu kadarını o'ndan ben bile beklemezdim. hala şoklardayım sevgili bilok.
o değil de gerçek olsa negüzel olurdu di mi?
**
şehnaz çakıralp diye bir kadın var. kendisi yan tarafta ikamet eden abla oluyor. bu abla alman lisesi'nden mezun olmuş, mimar sinan'ı bitirmiş, almanya ve avustralya kanallarında ve tiyatrolarında çalışmış yetmemiş chp'den meclise girmiş, en azından kariyeriyle donanımlı olduğu izlenimi yaratmış bir ablamız. ben kendisini hangi procede izlesem kendisi şarkıcı, ekseriyetle pavyonda, ve ikinci kadın. yuva bozmak gibi bir niyeti olmayan, ''erkeğini'' -başkalarının erkeği- deli gibi seven ve o'na bağlı, ikinci kadın olmayı kabullenen, elindekiyle yetinmeyi öğrenen, naparsa yapsın sonunda terk edilen kadın. biraz irice fakat şahane bir yüzü var kendisinin bana göre ve dizilerde bile olsa ben bu yüzü böyle ''hüzün''lü görmeye dayanamıyorum arkadaşım. ben bu kadının rollerine üzülmek istemiyorum. bence şehnaz abla artık başka rollerde oynasın.. zamanı geldi bence.**
son zamanlarda dikkat ettim bazı insanlar ''güneş kokusu'' diye bir şeyin olduğunu düşünüyor. belki de vardır. bilemiyorum. ama o güneş bana bu zamana kadar hiç kokmadı. sadece hapşurttu. yani ben güneşe bakınca ya da güneşe çok maruz kalınca hapşuran bir insan olarak acaba bunun nedeni güneş'in kokusu mu diye merak etmeye başladım. çünkü her sabah yaprak dökümü'nde ''ellerimden alıp gitme o güneeeş kokuuunuuuu'' diyor bir abi. bir de bugün hastaneye giderken musukiçalarda rastgeldim manga'ya, uzun zaman oldu dinlemeyeli bir dinleyeyim bari dedim ve yine onu duydum. ''elimde saç tokan, güneeeş misaaali mis kokan'' bu güneş denilen şey hem kokan hem de kokarken ''mis'' yayan bir şeyse ben neden bu yaşıma kadar almadım bu kokuyu? kendime bunu dert edindim, evet.
**
''aşk acısı çeken erkek'' diye bir başlık gördüm geçende.. güldüm. neden? çünkü aşk acısı çeken erkek yoktur; çektiği acıyı unutmak için ya da hiç acı çekmemek için başka kızla çıkan erkek vardır. (genelledim rahatladım)
**
polis vazife ve salahiyet kanunu'nun yeni çıktığı zamanlardı.. okuduk tabi kanunu. müthiş bir hayalkırıklığı hakim bünyelerde. neyine şaşırıyorsak sanki memlekette başka türlüsü mümkünmüş gibi.. neyse. anayasa derslerinde birkaç kez tartıştık durumu. kendi aramızda arkadaşlarımızla konuştuk. iş yeri açma kapatma, fotoğraf ve parmak izi alma (ali fişi polise at) , silah kullanma, zor kullanma, gözaltına alma gibi yetkiler bunlar.. kolluk kuvvetlerini bu kadar güçlendirmenin, fişlemeye kadar yetkiler vermenin ileride bir yerde patlak vereceğini biliyorduk. bir mayıs'ta da gayet net gördük.. bir de dün gördük. bahçelievler'de. 22 yaşında bir genç kendi kendine konuşurken ''neticede insan olan'' bir polis geliyor ''are you talking to me?'' demeden vuruyor.. gencin yanına gelmeye çalışanları uzaklaştırıyor, bağırıyor çağırıyor. ve o genç ölüyor. neticede bir insan kendisi. tabi ki ölecek. her insan gibi.. baran tursun ve festus okey gibi. tabi ki bu ''çok acı'' bir olay olarak adlandırılacak ve ''neticede insan'' olan birinin suçu tüm teşkilata mal edilemeyecek.. kendisine küfrettiği gerekçesiyle bir insanı öldüren diğer insan, kelepçesiz götürülecek mahkemeye. tıpkı hrant'ın duruşmasına ''ya sev ya terk et''li araçla gelen arkadaşları gibi. kimse polise bu yetkileri verirken kanunda bir de ''tıbbi müdahale, tutanak tutulması, yakınlarına haber verilmesi'' zorunluluklarının eklendiğini dile getirmiyor. hem bağırıyorsunuz kardeş kardeşe kırdırılıyor diye, hem bi insan diğer insanı öldürdüğünde öldüreni korumaya çalışıyorsunuz. ben her beyanatınızdan sonra ''orantılı'' bir tavır takınmaya çalışarak sövüyorum size kanka ayağı göt ayağı derken.. ayıp değil mi şimdi size göre benim cem inci'nin arkasından ağlamam, günah! siz benimle aynı tanrı'ya inanıyorsunuz.. ben de buna inanamıyorum!
tabu oynuyorduk biz hazal'larla..
- hani var ya benim en sevdiğim meslek
- akademisyen
- hayır ya
- polis ahaha
**
nereden başlayacağımı bilemiyorum gerçekten. adı ''gençleri koruma kanun tasarısı''. bi kere daha adından başlıyor yanlış. kanun tasarısı diyebilmek için onun bakanlar kurulu tarafından verilmesi gerekir. bir milletvekilinin verdiği teklife, öneriye -olayımızda da olduğu gibi- kanun teklifi denir. neyse. maddeler bir hayli ilginç.. 16 yaşından küçük bir çocuk yanında ailesi varken bile lokantaya giremeyecek, internet kafelere 18 yaşından küçükler gidemeyecek, çocukların bedensel, ruhsal ve zihinsel bütünlüğünü korumak ve sağlamak için ''yetkililer'' tehlike ortadan kalkana kadar tehlikeli konu hakkında durdurma kararı verebilecek, radyo televizyon ve gazetelerde çocukları korumak için şiddet ve cinsellik içeren her türlü şey yasaklanacak ve bunlarla ilgili olarak ilgili kuruluşa yüklü miktarda para cezası verilecek. pornografik yayın alanlar bu yayınları edinebilmek için tc kimlik numaralarını yazıp imza atacaklar ve bütün okullara ''her dine mensup öğrenciler'' için ibadethane kurulacak.
kaç yaşında olursa olsun bir insanın ''lokanta''ya girip -bara meyhaneye pavyona filan demiyorum- yemek yemesini engellemek o'nun seyahat özgürlüğünü engellemek demektir. yaşı kaç olursa olsun bir insanın internetten ''bilgi''ye -porno izlemesinden, orayı burayı hacklemesinden bahsetmiyorum- ulaşmasını engellemek o'nun haber alma ve haber yayma hürriyetini engellemek demektir. çocukların bedensel zihinsel ve ruhsal bütünlüğünü teslim ettiğiniz yetkililerin tam anlamıyla bütünlük -dini bütünlüğü kastetmiyorum- içinde yaşadığından emin olmak demektir. ''tehlike''nin tanımı verilmediği için çok geniş bir alanı kapsamak ve anayasa'da açıkça gösterilen ''temek hak ve özgürlükleri sınırlandırma ve durdurma sebepleri''ni alenen genişletmek ve ihlal etmek demektir. (1982 anayasası, 11. ve 13. maddeler) radyo, televizyon ve gazeteleri ''özerk'' olarak adlandırılan rtük'ün kontrolünden çıkarıp, ''akıllı işaretler''in yerini yeni kontrol işaretlerine bırakmak ve ''sanata'' biraz daha fazla müdahale etmek demektir. bazı gazetelerdeki çıplak kadın fotoğraflarına, kadının seks objesi gibi gösterilip satılmasına, bundan rayting ve para çıkarılmasına her şeye rağmen göz yumulacağı için çiftestandart demektir. pornografik yayınlara ulaşmaya çalışanların tc kimlik numaralarını ve imzalarını almak fişlemek demektir. bütün okullara ibadethane kurmak ''devletin'' laik kimliğine ters düşmek demektir.
gençleri onlara din pompalayarak koruyamazsınız. konya'da çöken kız yurdu'nun hesabını vermeden, bir genci kendi kolluk kuvvetinden koruyamadan, muhalif görüşteki insanları onların beden bütünlüğüne zarar vererek cezalandırmadan, senden farklı düşünenleri fişlemeden, kadını bir malmış gibi göstermekten vazgeçmeden, ikililiğe ikiyüzlülüğe gitmeden, sözde değil özde ''eşitlikçi'' olmadan, insanların üzerinde baskı kurarak değil onları anlamaya çalışmadan, bazı hak ve özgürlükleri kısıtlamadan gençleri hiçbir şeyden koruyamazsınız. gençlere doğru düzgün bilgiler edinebilecekleri ortamlar yaratmadan, her evi bir bilgisayarla kalkındırmadan, internetin sadece counter, hack, porno, sözlük, msn olmadığını öğretmeden, gazeteleri magazinden arındırmadan, ellerine silah alanları övmek yerine ellerine kalem, fırça, enstrüman alanları övmeden, sanatın herhangi bir dalının da bir meslek olabileceğini ailelere anlatmadan, kız çocuklarının da erkekler kadar hatta o'nlardan daha çok okumak zorunda olduğunu insanların beynine kazımadan, etrafımızda din, namus, ırk ve düşünce uğruna işlenen yüzlerce cinayeti gerçekten sonlandırmadan, yarış atı muamelesi edip serbest rekabet piyasasına sürmeden önce ''gelecek'' garanti vermeden, koyun değil kaplan olmayı öğretmeden, ses çıkarttıklarında oradan oraya sürüklemeden, lafla, kaşla gözle, sopayla şiddet ve taciz uygulamaktan vazgeçmeden, tek bir dinin tek bir mezhebini din eğitiminden saymayı bırakmadan, türkiye'nin bir ''mozaik'' olduğunu gerçekten sindirmeden, üniversiteleri ticarethane olarak görmekten vazgeçmeden, kadınları kocasına bağlı kılıp evde oturtmaktan, çocuk doğurtmaktan ve sırtından sopayı eksik etmekten bıkıp usanmadan, etnik kimliği yüzünden insanları dışlamaktan köşe bucak kaçmadan, gençlere hata yapma şansı tanımadan onları hiçbir şeyden koruyamazsınız.
bizi kendinizden koruyun şimdilik o bize yeter..
**
''pekin olimpiyatları görkemli başladı.''
**
içinde semizotu olan her şeyi yerim.
**
'' geçen düşündüm de ben hiç ''zamana ihtiyacım var'' demedim lan kimseye.. '' - vedat özdemiroğlu.
**
nurtopu gibi bir savaşımız oldu. negüzel. gelişmelerle yeniden ekranda olacağım. anayasa değişiyormuş lan. kısmet.
yayında ve yapımda emeği geçenler
annemin çeyiz sandığı,
devrim,
le G.,
sakinim sakinsin sakin,
sonsuzluk ve bir gün,
yurttan ve dünyadan haberler
3 Ağustos 2008 Pazar
hayat beni neden yoruyosuuun? halk bunu istiyor!
sene 2006. bir sene öncesinde vega son albümü hafif müzik'i çıkartmış, serzenişte ile hayran kitlesine hayran katmış, tadından hiçbir şey kaybetmeden popülerleşmeye başlamış. o dönem kulağımda, elimde, dilimde olan tek şey o albüm. doğumgünü olan herkese gidip hem vega'yı sevdirmek hem albüm satışlarını yükseltmek hem de vega'yı sevindirmek için bu albümü aldığım zamanlar. işte yine o günlerden biri, bir doğumgünü dönüşü dolmuşa binmişim. hala özlemle andığım musukiçalarım var kulağımda ve ankara çalıyor, lakin kulağıma başka bir ses gelmekte. kulaklığı çıkarıyorum ve şaşkınlık ve saygıyla andığım o ağbiyle karşılaşıyorum. hafif müzik çalıyor dolmuşta. radyodur sanıyorum ama yanıyor zaman'la devam ediyor şaşkınlığım. sonra sırasıyla ben inene kadar bütün albümü çalıyor ağbi. ben ne zaman vega dinlesem muhakkak anıyorum kendisini. bugün bir kez daha adını zikretmemin nedeni ise az önce bir magazin programında vega'yı duymuş olmam. ''tamam sustum'' isimli nadide eseri bir demet akalın şarkısına dönüştürmek suretiyle, sözlerini de rengarenk yazarak bir habere katık ettiler az önce. evet. ben bunu da gördüm ya daha ne diyeyim. ama sen çok büyük bir insansın ağbi, valla.**
benimle korku filmi izleyecek olan insanlara allah'tan sabır, yakınlarımızda olanlara kolaylık diliyorum.
**
özge özberk evliymiş. özge özberk çogüzel. özge özberk'i gördükçe içime kapanıyorum.
**
- '' galiba sen hep olduğun yerdeydin, yakınlaşan bendim.. ''
**
hayatım boyunca iyelik ekleriyle problem yaşadım ben. yavuz çetin ''erkeğin olmak istiyorum'' ya da şebnem ferah ''bırak kadının olayım'' dediğinde pek bir şey hissetmedim haliyle. imrendim evet. kıskanmadım bak, imrendim. ama birol namoğlu ''kadınım'' dediğinde bana nolduğunu anlayamıyorum.
**
karım ya da kocam değil, eşim.
**
.
.
- bir kedi alsam.. o zaman sever misin beni?
- hoşça kal.
.
.
**
nihat doğan.
**
gün geçmiyor ki yollara düşmek için yeni nedenler ortaya çıkmasın.. bu sefer yol haritamızı izmir'e, izmir'in fatsa'yı andıran süper ilçesi dikili'ye çeviriyoruz. sağda solda gördüğümüz afişleri değerlendirerek haberin kaynağına ulaşıyoruz;
http://www.anarsist.org/duyurular/10129-sgdf-4-uluslararasi-yaz-kampi-yuzumuzu/
**
bugün hasu hanım'la iki saat internetten sonsuzluk ve birgün'ü bulmaya çalıştık. lakin beceremedik. tam umudumu kaybediyorken kanal 24'ün yayın akışı çarptı gözüme. eğer bir yanlış anlaşılma mezvu bahis değilse, bu salı (5 ağustos 2008) saat 21.30'da sonsuzluk ve bir gün ekranlarda olacak. allah'ım umarım nadiren yakaladığım şanslardan biridir bu. lüffen lüffen lüffen. amin.
- sen niye arıyosun ki bu filmi bu kadar
- kesin G. söylemiştir
- evet.
- o zaman kesin siyasidir
- değil be.
- aşk değildir ama
- aşkımsı.
- off
- sana off.
**
semum hayatımda (zorla) izlediğim en kötü filmlerden biri. kedinin öyle sıçramasından belliydi. banu'nun allah cezasını versin. raci'yi elindeki zımbırtı korusun. burak hakkı rol yapmayı öğrensin. ayça inci kendine has o güzelliğini sonradan batırmasın. insanlar haklarını kötüye kullanmasın.
**
(bkz: #2580007)
**
karın kası olmayan bir adamın spor salonuna gitmesine gerek yok bence. spor salonu denilen yerler de gereksiz yerler bence. bence ince fitilli kadife ceket her şeyi çözer. aslında, bir cinnet her şeyi halleder!
**
yıllardır hayatımızda ''bu boğaz öküze bile ilham verir'' diyen ve ''7 notayla en fazla kaç şarkı yapılabilir ki?'' diye sorabilen serdar ortaç isimli bir amcamız var. ne kadar eleştirirsek eleştirelim, ben ne kadar sadece ahmet kaya olayından dolayı bile nefret edersem edeyim bu adam piyasaya şarkı yapmayı beceriyor arkadaşım. ''halk bunu istiyor'' yalanına inanmayan ve o yalandan köşe bucak kaçan biri olarak söylüyorum bunu. yıllardır daha ilk dinleyişte ''ahan da serdar ortaç şarkısı'' dedirtebilecek ve kliplerine bakmadan ''şurda şu hareketi yapıyordur, böyle dans ediyordur'' diyebileceğimiz kadar aynı bu adam. ve böyle olmaya da devam edecek. biz ne kadar sevmesek de bir kere dinlememizle bu adamın bütün şarkılarını ezbere söylemeye de devam edeceğiz. ben kabullendim.
**
- ömrünü tek kadınla geçirebilen ilginç insan
- her gün pilav yenir mi arkadaşım?
zıkkım ye. bok ye.
**
kürşat tüzmen kendine sarışın sevgili yapmış. kadın hiç de taş değil. ve hayır, kıskanmıyorum.
**
yurdanur: hıh, geciktin. noldu? nasıl geçti?
mehmet: çok kuyruk vardı. sıra gelmedi. (öpücük bi tane, çogüzel bi tane. en güzelinden olsun. evet.)
y: olsun.. ben de gidecektim ya, beraber gideriz yine.
y: yemeği getireyim mi? (allah'ım buradaki sarılma sahnesi.. kaybetme korkusu.)
y: mehmet neyin var?
m: gel, oturalım biraz.
y: mehmet noldu, korkutma beni.
m: birkaç gündür iyi görmüyorum seni.
y: nasıl, anlayamadım?
m: bilmiyorum. yabancı gibiyiz. farkında değil misin? sanki uzaklaşıyor gibisin benden..
y: ben mi? mehmet ne diyorsun?
m: ben.. bak, şairin de dediği gibi sana gül bahçesi vaadetmedim, yani ne bileyim.. burası.. yurdanur, bana gerçeği söyle. mutlu musun?
y: sen kendini suçlu hissediyorsun mehmet. problem ben değilim. şikayet ettim mi, yüzümü astım mı? sana belli ettim mi?
m: neyi belli ettin mi?
y: öyle demek istemedim. evet zor. buna alışmak zor. yeni bir yaşam kurmak, birsürü alışkanlıktan vazgeçmek, yarını düşünmek, tüpü idare etmek, ''yemeğin etini az patatesini çok koymak'' da zor. ama çabalıyorum ben mehmet. ben öğreniyorum. seni, beni, bizi yaşatmayı öğreniyorum.
m: ben mutlu musun diye sordum.
y: mutluluk ne? gördüğümüz filmlerdeki gbi ağaçların arasında kovalamaca oynamak mı? bu mu mutluluk dediğin? hayatımda ilk kez bir işe yaramayı öğreniyorum, bir işe yaradığımı hissediyorum. bir şeyleri yönlendirmeyi, idare etmeyi öğreniyorum. mutluyum ben. sen varsın çünkü. sen şu kapıdan girince her şey bitiyor işte. saray oluyor tek göz oda. neden böyle düşündün? aksini mi bekledin benden? olmayacak mı sandın? başaramayacak mıyız? yapacağız mehmet.. bak gör nasıl güzelleşecek her şey..
m: ben öyle demek istemedim..
y: benim yerim burası.. senin yanın. '' sen benim hem ailem hem vatanımsın artık ''
evet bundan sonrası yine mükemmel bir öpücük, sımsıkı sarılış, önce ''aşk sevişmek değil yanyana uyuyabilmektir'' sonra ''aşk yanında yatıp uyuyamamaktır''a dönen gerçek olamayacak kadar güzel bir bakış ve yine dizine başını düşürüş..
yayında ve yapımda emeği geçenler
ağzı bozuk aşk mektubu,
çağan ırmak,
çemberimde gül oya,
gönderilmemiş mektuplar,
le G.,
sonsuzluk ve bir gün
2 Ağustos 2008 Cumartesi
quando? tonight! where? our house!


şöyle ki, okan bayülgen'in girebileceği en iyi formdur bu form. gözlüksüz hali tabi ki. zira güneş gözlüğü dünya'nın en gereksiz şeyleri listesinde başı çekebilir. neyse, yakın vadede okan beyden yeni bir program dışında saçını sakalını biraz daha uzatmasını istiyoruz.
**
sıfır ile dokuz arasındaki (dokuz dahil) her rakam bir sayısıdır ; lakin her sayı bir rakam değildir. tutup 47 için rakam demeyin. ilkokula geri dönmeyelim yoksa ''okuduğumuzu anladık mı?''lara, ahmet buhan psikopatına ve zihinden problemler zırvalarına da dönmek zorunda kalırız ki bu da '80 darbesinin ülke içinde yarattığı ''50 yıl geriye gitme'' durumunu sil baştan yaşatır mazallah. kulağını çek, tahtaya vur.
**
lisede hangi alanı seçmiş olursak olalım biliyoruz ki ''yunus balığı'' diye bir şey yok. neden? çünkü bu sevimli yaratıklar balık değil, memeli. evet. bir açıköğretim biyoloji dersinde daha görüşmek dileğiyle, esenlikle..
**
'' rock on broadway '' e gitmek istiyorum.. geçen sene de rock müzikalleri'ne gitmek istemiştim ama gidememiştim malesef. bu sene de gidemeyeceğim kuvvetle muhtemel fransızca yüzünden. 14 ağustos'taki kursa gitmesem, cuma cumartesi pazar istanbul'da kalsam, pazartesi akşam binsem, salı sabah burda olsam, uyusam, öğleden sonra da kursa gitsem.. konser fonu parası tüm bunları karşılayamaz tabi. otbüs bileti parası var bi de bunun. ayrıca saat 9'da harbiye'de başlayacak konserden nasıl dönmeyi düşünüyorsun canım? diye de sormak istiyorum kendime. gerçi ben geceyarısı travis konserinden beşiktaş'a tek gidip, o iğrenç yokuşu ve salak dolamaçları geçip mario'nun prensesin şatosuna gidişi gibi gitmiştim eve ama o süre zarfında yaşadığım yusuf yusufu hatırlayıp kendimi gaza getirmemeliyim. doğan duru, pamela ve fadik atasoy üçlüsünü düşündükçe gaza geliyorum tekrar ama üçün birini alacağım yine artık. kısmet tabi.
ben gidemiyorum sen git, al;
**
ağlarken ve kusarken (bile) de güzel olabilen kadınlara acayip imreniyorum bilok!
**
- özleye özleye kavuştuk birbirimize..
**
antep burması denen bir şey var insanda ne aşk acısı, ne adet sancısı, ne kist, ne karaciğer ne özlem, ne dert, ne bir şey bırakıyor.. allah'ım mucizevi bir lezzet. inanılmaz bir tad. yemeden ölünmemesi gereken bir şey. kesinlikle.
**
15 ağustos'ta harbiye'de duman çıkıyormuş, 75 yetale lan fiyatlar. şaka gibi. hey yavrum hey, 15 yetale vermeyi çok bulup gitmediğimiz günleri de bilirim ben.. şimdi istanbul'da 35 yetale'den aşağı çıkmıyor duman da 75 yetale de çok be canım. valla verilmez. ben travis'e verdim o parayı. üstüne mor ve ötesi ve sakin izledim. bi de bisürü adam gördüm üstüne bonus. ohoo..
**
sabah çok alakasız bir yerde artık bulmaktan ümidimi kestiğim yüzüğümü buldum. derken üstüne bi de şahane bir şarkı buldum klasörde. hemen paylaşıyorum;
I'll light the fire, while you place the flowers In the vase that you bought today. Staring at the fire for hours and hours, While I listen to you play your love songs All night long for me, only for me. Our house, is a very, very, very fine house. With two cats in the yard, Life used to be so hard, Now everything is easy 'cause of you. Come to me now, and rest your head for just five minutes, Everything is done. Such a cozy room, the windows are illuminated By the evening sunshine through them, Fiery gems for you, only for you. Our house, is a very, very, very fine house. With two cats in the yard, Life used to be so hard, Now everything is easy 'cause of you.
çogüzel şarkı ya. sözlere bak. sabahtan beri ninni niyetine dinliyorum.
**
saba tümer ayşe arman'a röportaj vermiş. al oku. benim şahsen bütün fikirlerim değişti. ne diyeceğimi bilemedim.
**
biri bana great expectations filmini alsın.
**
blonde redhead'e saygı gecesi düzenliycem.
**
iki süper şarkıyı birleştirmek sureyitlen hayatımı özetliyorum;
- quando?
- tonight!
**
an itibariyle bir kez daha anlamış bulunuyorum ki 5 dakkada değişir bütün işler..
yayında ve yapımda emeği geçenler
beyaz perdenin şükrettiren gölgesi,
bütün terazi burcu erkekleri dengesizdir,
eşşeğin boku,
kaybolursam şarkı söyle,
le G.,
sonsuzluk ve bir gün
1 Ağustos 2008 Cuma
ı found god, yeah, god is good.
cesaretin var mı aşka? ( jeux d enfants)yani böyle bir film mevcut.. bu bir diziden ibaret değil. inanmayanlara afiş olsun.
- ilk görüşte aşka inanır mısın?
- evet.
- salaksın o zaman.
ekşisözlük'ten iki yazarın yorumu da şu filmle ilgili, beni en çok etkileyen ikisi;
^^ insana yanlışı sevdiren, deli gibi hata yapma arzusu uyandıran bi acayip film.evet çok çok korkutucu bi aşk.. ama bi yandan da çok çok gerçek.kimilerine mantık dışı gelse de, olması ve yaşanması gereken şeyler bunlar sanki.
--- spoiler ---julien ve sophie ölmeyi seçtiler; çünkü yaşadıkları müddetçe asla birlikte olamayacak, hani kazara olsalar bile birbirlerine hayatı hep zindan edeceklerdi zaten. onların aşkı bildiğimiz marazi aşk.yani bu aşk en güzel yerinde bitmeliydi, en çok hissetikleri zaman.onlara göre yalnız ölmek de yetmezdi tabii, garantili olsun diye birbirlerinden ayrılmamak için betona gömüldüler.filmde keşke olmasaydı dediğim tek şey, yaşlandıklarında birlikte olduklarının gösterildiği alternatif son. evet mutlu son bu olurdu ama, bu aşka da o olmazdı ki.eğer sadece bununla final yapılsaydı bana hiç inandırıcı gelmezdi.ayrıca anladığım kadarıyla bu film benim de hastalıklı yönümü ortaya çıkardı. günlük güneşlik mutlu sonlar dururken illa ölecek yani insanlar.--- spoiler --- ^^
^^ kadın, a$kı için oyun oynadı,erkek, oyun oynamak için a$ık oldu... ^^
*
i'm so ugly, but that's okay, cause so are you
i'm so excited, i can't wait to meet you there
cause i've found god - hey, hey, hey!
ben pink sevmem çok.. lakin bu ablanın ''who knew'' isimli bir şarkısı var ki akıllara zarar. allaam aptal bi mutluluk hakim bünyeme.. iki kitap arası zamanın provasını yapıyor gibiyiz.
o değil de ben hakikaten şanslı bir insanım G.ye aşık olduğum için. evet.
yayında ve yapımda emeği geçenler
deliliğe övgü,
jeux d enfants,
le G.,
sonsuzluk ve bir gün
ölür müydün sanki
- why so serious?
- ne biliyim
*
'' suyun derinliği aynıydı senin beline benimse omuzlarıma geliyordu// bütün aşklar çok büyük olacaktı, ama en büyük bizimkisi diyecektik// o kadar hızlı kirlenecektik ki masumiyet fotoğraflarda eskiyip solacaktı ''
bi şey bilmiyorsun bari sus.. hayır bildiğini de yalan yanlış anlatma.. istediğin kadar yangınına suyla git, istediğin kadar yalnızlığını paylaş hiçbir şey değişmiyor, hiçkimse için.
*
bir sene.. sadece bir sene daha bekleseydim şuan her şey çok başka olabilirdi. istanbul hukuk 400, ankara hukuk 200 kişilik daha kontenjan açmış. yani bu demektir ki dört sene sonra sadece iki hukuk fakültesinden -okulu uzatanları saymazsak- 1.400 kişi mezun olacak. peki ben neden onlardan biri değilim? bir sene.. sadece bir sene daha bekleseydim.. şuan belki içimdeki öküz bu kadar zırlak olmayacaktı. bir sene.. belki bir sene daha ayrı kalacaktım her şeyden ama bundan sonra istediğim her şey yanımda, hayatımda olacaktı. ihtimalleri düşünmek artık canımı daha çok yakıyor.
*
bugün hasu hanım'ın tercihlerini verdik.. ankara olması durumunda tek tesellim zırt pırt ankara'ya gitmek için çok iyi bir nedenimin olması olacak. başka da bi halta yaramaz bu sonuç.
*
- ankara'ya gitmem lazım, izmir'de boğuldum.
- izmirde? sen?
- evet ben.
- ama sen taptığın şeyden bile sıkılırsan...
- evet ama tüm düzenim orda. okulum orada. okulu seviyorum. arkadaşlarım orada. evim orada. yatağım orada. özgürlük orada.
sanki burada iki şey eksik.. birini ben üzülmeyeyim diye söylemediğini biliyorum. diğerini hiçbir zaman söylemeyeceğini de. ben kendi kendime söylüyorum oradaki eksiklerden birinin ''ben'' olduğumu. kendime göre eksik tabi. '' düzenim orda, okulum orda, arkadaşlarım orda, evim orda, yatağım orda, özgürlük orda, sen ordasın '' da olabilirdi mesela o. olmaz ki. işte o öyle olmayınca ben sinirlenirim, sonra sinirli bir insan olurum. ama bunu hiç istemem.
*
- şimdi biz iki gün hiç konuşmadık ya, hiç eksiklik hissettin mi? ne biliyim.. sen ablasını bile özlememiş (özlemiş ama çok özlememiş) bir insan olarak konuşmak istediğin oldu mu hiç? öyle.
- ben bu soruya cevap vermemeyi tercih ediyorum.
- ben demiştim.
- doğruyu söyleyecek kadar cesur değilim. ya da evet dürüst olayım evet hissettim ama hissetmemem lazım.
.
.
.
- eksiklik hissetmek ayrı bir şey.
.
.
.
- bir şey daha soriyim mi, lüffen?
- sor bakalım.
- mesela sen gidiyorum ben dediğinde bende bir buruklukumsu oluyor, yani değişik bir şey. hiç hissetmemişsen anlatamayacağım türden bir şey. ben gidiyorum dediğimde sende de oluyor mu o? msne gelip beni göremediğinde mesela? ben bunu daha budaklandırırdım da neyse.
- tehlikeli sularda yüzüyorsun. her soru cevabı içinde gizler, bu kadarı yeterli. git yat hadi.
- benim sorumda cevap yoktu ama.
- var.
- yok.
- gayet de var. sen de biliyorsun.
- gayet de yok. bilmiyorum. bilmediğim için soruyorum. güvendiğim için.. ''cevapsız soruların boynumda kolların al senin olsun!'' dedi demin kadın gene. evet.
- cevap sorunun içinde ama benim dillendirmem hiç etik değil. zaten garip olan ilişki daha da garip olur. ''neyse''. yani o sorunun cevabı evet aynen senin yaşadıklarını yaşıyorum ama ne anlamı var ki?
- çok anlamı var...
14 kasım 2008'di, benim ankara'ya gelme hayallerimin akrabalarca ve başka nedenlerle ''su''ya düşüşünün birinci ayı, senin doğumunun yirminci yılı birinci ayı birinci günüydü. bütün bunların dışında bizim ilk kez telefonla konuşmamız gibi de bir anlamı vardı o günün. bana 14 sayısının ''biz''im için özel olup olmadığını düşündürmeye başladı sonradan bu tarih, çünkü '' ne hakkında ve ne kaldı ki?'' sorularını da içinde barındıran o ilk konuşma saat 17.14'te başlayıp 2 dakika 14 saniye sürmüştü. benim yanımda hazal yoktu. senin yanında, yer yatağında, ''deniz'' vardı. sen o gün bana ''konuşacak ne kaldı ki?'' demiştin. bak, konuşacak ne çok şey varmış.. ben iki insanın konuşacak bir şeyinin kalmadığına inanmadım hiçbir zaman. insanız biz. yaşıyoruz. ayrı hayatlar yaşıyoruz hem de. o yüzden birbirimize anlatacak daha çok şeyimiz var, olmalı. belki tehlikeli ''su''larda yüzüyorum ama saçmaladığımız zamanların bile bir ton anlamı var. her şeyin birsürü anlamı var. hele bu konuşmaların. ''sonunda boğulmak da olsa, benim o sularda yüzmem gerek''
ece temelkuran özgür mumcu'yla olan evliliğini anlatırken '' bütün gün siyaset konuşmak aşk sayılır mı bilmiyorum.. tuhaftı, her şey bir garipti. '' demişti. 11 eylüldü, 22.53'tü saat. sana ''resmi'' olarak attığım son mesaj ''12 eylül'ümüz kutlu olsun'' du. saatlerin ve tarihlerin de benim için çok anlamı var. doktor ''karaciğer rahatsızlığı bunama yapar, unutkanlık var mı?'' diye sorduğunda ''yok'' dedim. allah kahretsin ki yok, diyecek gibi oldum sonra bütün bunları hiç unutmak istemediğimi anladım. iyi ki dedim. tuhaftı her şey. bi garip. hala öyle.. sana hala ''garip olan ilişkiyi daha da garipleştirmeyelim'' dedirtecek kadar garip.
sanki bir şeyler eksik hayatım(ız)da.. eksik bir şey var. anlamlı ve kocaman. şehirlerarası otobüste tek kişilik cam kenarı gidiş-dönüş bileti gibi. içimden gidişi olsun da dönüşü olmasın'ı geçirten. sen bundan sadece bir ay sonra başka şekillerle o boşluğu doldurmaya devam edeceksin. düzenine, odana, arkadaşlarına, okuluna, yatağına ve o'na kavuşacaksın. bana da ''rahibe hayatı mı yaşayacaksın, bul birini, mutlu ol, kan grubu negatif olsun, senden çok iyi anne olur'' gibi birsürü şey diyeceksin. bunları gerçekten içinden gelerek söyleyeceksin. yiğit hazal'ın telefon sapıklarını arayıp onları bir daha aramamaya ikna ederken, sen benim sapıklarımı sadece dinleyeceksin. artık ersan ilyasova'yı kıskanan o adam olmayacaksın. beni kendi ellerinle teslim edeceksin başkalarına, zerre kıskanmayacak ve rahatsız olmayacaksın bunları yaparken. ben konuları yine ''neyse''yle geçiştireceğim. ondan sonra da bir sene daha konuşmayacağız. belki arada ''mucize''vi şekilde msn'de karşılaşırsak.. onda da sen bir ödev,proje ya da dayına mail atmak için girmiş olacağın için konuşamayacağız. kontörlerini harcaman gereken daha başka insanlar olduğu için telefon olayımız da olmayacak. zaten ''ses''ini duyamıyorum.. ankara'ya gelişlerimde beni görmeyi de reddedeceksin. ''biricik kankan'' -kanka evet- gelse gideceksin mesela. arada belki merak ve endişe dolu ''senin bi karaciğer vardı noldu ona, yaşıyor musun hala?'' mesajı atacaksın. belki onu bile yapmayacaksın. işte hepsi bu senden kalan. benim aldırmak istediğim ve asla doğurmayacağım o içimdeki çocuk '' terliklerimle gelsem sana sonunda aşkı bulmuş gibi '' diye seksek oynayacak. sen benim adımı aratacaksın yine arama sayfalarında. sene sonunda konuştuğumuzda öyle diyeceksin en azından. --belki yine gözünden bir şeyler kaçacak çünkü eğer söylediğin gibi önceleri aratsaydın adımı, ahmet buhan'dan kalma adımı, bu bloğu bulabilirdin. -- ben bu sefer peşine adam takmadan, ''nasıl olsa hiçbir şey değişmiyor'' diye mektup yazmadan, vega dinleyemeden, büyük olasılıkla yasemin mori de dinleyemeden fransızca konuşmaya çalışmaya devam edeceğim. sen benden habersiz yaşamaya devam edeceksin. hayatım(ız)da bir şeyler eksik olacak.. eksik bir şey. anlamlı ve kocaman. şehirlerası otobüste tek kişilik cam kenarı gidiş bileti gibi.
*
- benim içimden geçen senin içinden de geçer mi?
*
yaşar büyükanıt'ın spor yazarı olduğu ülkede ece temelkuran olurum lan ben!
*
evden dışarı çıkmak istemiyorum.. bir odada, her şeyi her yere koyabileceğim bir odada, tek başıma bir süre o odadan dışarı hiç çıkmadan yaşamak istiyorum..
*
'' yaşadığımdan emin değilim. gittiğinden eminim ama bak, seni özlediğimden eminim. yirmi beş yaşında bir hayal kırıklığı olduğumdan hiç şüphem yok mesela. beceriksizliğimden, yalnızlığımdan, bu şehri sevmediğimden, düzensizliğimden, yorgunluğumdan, huysuzluğumdan, baltalarınızdan birine sap olmamışlığımdan hatta olamayacak olmamdan, kırgınlığımdan, bir gün bana ayrılan sürenin sonuna geleceğimden her tavşan kesildiğimde dünyanın dağ olma vaziyetinden filan eminim. örnekleri çoğaltabilirim. örnekleri çoğaltabileceğimden eminim. birileri namusum üzerine yemin edecek, ölür müydün sanki sevsen beni. günlerdir doğru dürüst uyuyamıyorum. ellerim parçalanıyor ne zaman yazmayı denesem. ağzım artık daha bozuk. her tarafta pis bir koku; nefes alamıyorum. çok bekledim seni. her halimle, her yerimle bekledim. yetkiler verdim kendime; tuttum seni affettim. aramanı bile bekledim bazen. ağır küfürlerle örtbas ettim sonra aramayışlarını. bunca zaman aramayışlarını biriktirdim. seni bekledim ben çünkü seni bekledim. içtim..içtim..içtim... kustum. en çok giderken bıraktığın kelimeleri kustum. sanat filan dedi bazısı o kelimelere bazısı bunlardan bi bok olmaz dedi. senin önemsediğin kadar önemsemedim ben o kelimeleri, senin danışma gruplarının önemsediği kadar önemsemedim. kustum..kustum..kustum. içtim. ellerimle yaptığım cam evim kırılacak, ölür müydün sanki sevsen beni. içimden geç içimi sil artık özlemek istemiyorum. neye el atsam piç ediyorum. yine de fiyakalı durumlar peşindeyim hep. en sert içkileri kaçırıyorum soluk boruma bilerek. her yıl ilkokula başlıyorum. her gün yeni bir krallık kurup öldürüyorum kralını gece yarısına doğru. uzatmaya gerek yok; sen olmayınca yapamıyorum. yokluğun gümüş tepside intihar sunacak, ölür müydün sanki sevsen beni. ''
6. cadde halini özlemle andığım ''şair'' adam emre aydın..
*
serap yazıcı gibi bir anayasacı olmayacağım.
*
- all i care about is you, that's the truth.. tell me where it hurts!
*
ergenekon iddianamesi uzunluğundaki mektup'tan..
''... S. vardı. lisede okulun en güzel kızına, hayatında ilk kez, aşık olmuştu. kız da ona aşık oldu. uzun süre sevgili oldular birbirlerine. hiçbir zaman senin gibi bir ideolojiye sahip olmadı o, senin kadar da şey çok şey bilmiyordu. ama her şeyle ilgili bir bilgisi ve fikri vardı. sohbeti de tadından yenmezdi. ilişkisi ilgisizlikten bitmişti, öss'den yeni çıkmışlardı ve biz tanıştık. bir yaraya kabuk olmak da o'nunla başladı. sanki yarasına yarabandı olmak zorundaymışım gibi ilgilendim o'nunla. saatlerce.. ben o'nunla konuştuğum ilk andan bu yana -ve değişmemişse değişmemişsem hala- o'nun benim ruhikizim olduğunu düşünüyor(d)um. sonra bir gece 01.28'te virgülüne kadar aynı olan bir mesaj gönderdik birbirimize, o bana ''sen benim adana şubemsin'' dedi ben de o'na ''ruh ikizim''. 10 ay boyunca o ağladı ben avuttum.. hastalandı, bir çorba yapamadım. her saniye hissettim 939 kilometreyi. ben bana artık beni sevdiğini söyler diye bekliyorken, o bana doğumgünümde '' herkes birisi kendisiyle ilgilensin, sevsin sevilsin ister, sen bunu fazlasıyla yaptın. aramızdaki şey her ne ise çok güzeldi ama ben sıkıldım. hayatımda tanıdığım en harika insansın ama ben sıkıldım.. '' dedi. düşünebiliyor musun? ne demek olduğunu anlayabiliyor musun? herkesin beni bir bir terk ettiği bir dönemde ben o ''da'' gitmesin diye o'na vantuz gibi yapışmışken o'nun ''sıkıldım'' diyip gitmesi hem de doğumgünümde beni nasıl yaptı biliyor musun? bilmezsin. bilemezsin. çünkü benim hayatımdaki en ütopik şey olan ''koşulsuz sevilmek'' senin için normal bir şey. çünkü sen kimi sevsen o da seni sevdi. hatta öyle kadınlar oldu ki sen onları sevmesen de onlar seni sevdi.. birinin sana kim olursa olsun gelip ''senden sıkıldım'' demesi insanı depresyona sokuyor. ben seni tanıyana kadar kimseyle böyle olmadım. nasıl olsa sıkarım diye düşündüğüm için kimseye kendimi böyle anlatmadım. böyle açmadım içimi. anladın mı? gerçek diyip duruyorsun ya, işte gerçek bu. suratını görmediğin, sesini duymadığın, elini tutmadığın bir adama kendini mal mal anlatman ve o'nun da sana kendisini böyle anlatmasını beklemen. gerçek bu. S.'den beri ve hatta o'nunla birlikte, ben kimseyi böyle sahiplenmedim.. kimse için böyle uğraşmadım. kimse için ''hayatta hiçbir şeyim az olmadı senin kadar'' demedim hiçbir şeyi bu kadar çok istemezken. bu adam tanıdığım kimseye benzemezken, ruh ikizim olmaktan farsah farsah uzakken.. bana kimse kolay olacağını söylememişti, ama bu kadar zor olacağını da ben tahmin etmemiştim. ''
*
- ben mezeleri yaparım, sen rakıları koy.
- ne biliyim
*
'' suyun derinliği aynıydı senin beline benimse omuzlarıma geliyordu// bütün aşklar çok büyük olacaktı, ama en büyük bizimkisi diyecektik// o kadar hızlı kirlenecektik ki masumiyet fotoğraflarda eskiyip solacaktı ''
bi şey bilmiyorsun bari sus.. hayır bildiğini de yalan yanlış anlatma.. istediğin kadar yangınına suyla git, istediğin kadar yalnızlığını paylaş hiçbir şey değişmiyor, hiçkimse için.
*
bir sene.. sadece bir sene daha bekleseydim şuan her şey çok başka olabilirdi. istanbul hukuk 400, ankara hukuk 200 kişilik daha kontenjan açmış. yani bu demektir ki dört sene sonra sadece iki hukuk fakültesinden -okulu uzatanları saymazsak- 1.400 kişi mezun olacak. peki ben neden onlardan biri değilim? bir sene.. sadece bir sene daha bekleseydim.. şuan belki içimdeki öküz bu kadar zırlak olmayacaktı. bir sene.. belki bir sene daha ayrı kalacaktım her şeyden ama bundan sonra istediğim her şey yanımda, hayatımda olacaktı. ihtimalleri düşünmek artık canımı daha çok yakıyor.
*
bugün hasu hanım'ın tercihlerini verdik.. ankara olması durumunda tek tesellim zırt pırt ankara'ya gitmek için çok iyi bir nedenimin olması olacak. başka da bi halta yaramaz bu sonuç.
*
- ankara'ya gitmem lazım, izmir'de boğuldum.
- izmirde? sen?
- evet ben.
- ama sen taptığın şeyden bile sıkılırsan...
- evet ama tüm düzenim orda. okulum orada. okulu seviyorum. arkadaşlarım orada. evim orada. yatağım orada. özgürlük orada.
sanki burada iki şey eksik.. birini ben üzülmeyeyim diye söylemediğini biliyorum. diğerini hiçbir zaman söylemeyeceğini de. ben kendi kendime söylüyorum oradaki eksiklerden birinin ''ben'' olduğumu. kendime göre eksik tabi. '' düzenim orda, okulum orda, arkadaşlarım orda, evim orda, yatağım orda, özgürlük orda, sen ordasın '' da olabilirdi mesela o. olmaz ki. işte o öyle olmayınca ben sinirlenirim, sonra sinirli bir insan olurum. ama bunu hiç istemem.
*
- şimdi biz iki gün hiç konuşmadık ya, hiç eksiklik hissettin mi? ne biliyim.. sen ablasını bile özlememiş (özlemiş ama çok özlememiş) bir insan olarak konuşmak istediğin oldu mu hiç? öyle.
- ben bu soruya cevap vermemeyi tercih ediyorum.
- ben demiştim.
- doğruyu söyleyecek kadar cesur değilim. ya da evet dürüst olayım evet hissettim ama hissetmemem lazım.
.
.
.
- eksiklik hissetmek ayrı bir şey.
.
.
.
- bir şey daha soriyim mi, lüffen?
- sor bakalım.
- mesela sen gidiyorum ben dediğinde bende bir buruklukumsu oluyor, yani değişik bir şey. hiç hissetmemişsen anlatamayacağım türden bir şey. ben gidiyorum dediğimde sende de oluyor mu o? msne gelip beni göremediğinde mesela? ben bunu daha budaklandırırdım da neyse.
- tehlikeli sularda yüzüyorsun. her soru cevabı içinde gizler, bu kadarı yeterli. git yat hadi.
- benim sorumda cevap yoktu ama.
- var.
- yok.
- gayet de var. sen de biliyorsun.
- gayet de yok. bilmiyorum. bilmediğim için soruyorum. güvendiğim için.. ''cevapsız soruların boynumda kolların al senin olsun!'' dedi demin kadın gene. evet.
- cevap sorunun içinde ama benim dillendirmem hiç etik değil. zaten garip olan ilişki daha da garip olur. ''neyse''. yani o sorunun cevabı evet aynen senin yaşadıklarını yaşıyorum ama ne anlamı var ki?
- çok anlamı var...
14 kasım 2008'di, benim ankara'ya gelme hayallerimin akrabalarca ve başka nedenlerle ''su''ya düşüşünün birinci ayı, senin doğumunun yirminci yılı birinci ayı birinci günüydü. bütün bunların dışında bizim ilk kez telefonla konuşmamız gibi de bir anlamı vardı o günün. bana 14 sayısının ''biz''im için özel olup olmadığını düşündürmeye başladı sonradan bu tarih, çünkü '' ne hakkında ve ne kaldı ki?'' sorularını da içinde barındıran o ilk konuşma saat 17.14'te başlayıp 2 dakika 14 saniye sürmüştü. benim yanımda hazal yoktu. senin yanında, yer yatağında, ''deniz'' vardı. sen o gün bana ''konuşacak ne kaldı ki?'' demiştin. bak, konuşacak ne çok şey varmış.. ben iki insanın konuşacak bir şeyinin kalmadığına inanmadım hiçbir zaman. insanız biz. yaşıyoruz. ayrı hayatlar yaşıyoruz hem de. o yüzden birbirimize anlatacak daha çok şeyimiz var, olmalı. belki tehlikeli ''su''larda yüzüyorum ama saçmaladığımız zamanların bile bir ton anlamı var. her şeyin birsürü anlamı var. hele bu konuşmaların. ''sonunda boğulmak da olsa, benim o sularda yüzmem gerek''
ece temelkuran özgür mumcu'yla olan evliliğini anlatırken '' bütün gün siyaset konuşmak aşk sayılır mı bilmiyorum.. tuhaftı, her şey bir garipti. '' demişti. 11 eylüldü, 22.53'tü saat. sana ''resmi'' olarak attığım son mesaj ''12 eylül'ümüz kutlu olsun'' du. saatlerin ve tarihlerin de benim için çok anlamı var. doktor ''karaciğer rahatsızlığı bunama yapar, unutkanlık var mı?'' diye sorduğunda ''yok'' dedim. allah kahretsin ki yok, diyecek gibi oldum sonra bütün bunları hiç unutmak istemediğimi anladım. iyi ki dedim. tuhaftı her şey. bi garip. hala öyle.. sana hala ''garip olan ilişkiyi daha da garipleştirmeyelim'' dedirtecek kadar garip.
sanki bir şeyler eksik hayatım(ız)da.. eksik bir şey var. anlamlı ve kocaman. şehirlerarası otobüste tek kişilik cam kenarı gidiş-dönüş bileti gibi. içimden gidişi olsun da dönüşü olmasın'ı geçirten. sen bundan sadece bir ay sonra başka şekillerle o boşluğu doldurmaya devam edeceksin. düzenine, odana, arkadaşlarına, okuluna, yatağına ve o'na kavuşacaksın. bana da ''rahibe hayatı mı yaşayacaksın, bul birini, mutlu ol, kan grubu negatif olsun, senden çok iyi anne olur'' gibi birsürü şey diyeceksin. bunları gerçekten içinden gelerek söyleyeceksin. yiğit hazal'ın telefon sapıklarını arayıp onları bir daha aramamaya ikna ederken, sen benim sapıklarımı sadece dinleyeceksin. artık ersan ilyasova'yı kıskanan o adam olmayacaksın. beni kendi ellerinle teslim edeceksin başkalarına, zerre kıskanmayacak ve rahatsız olmayacaksın bunları yaparken. ben konuları yine ''neyse''yle geçiştireceğim. ondan sonra da bir sene daha konuşmayacağız. belki arada ''mucize''vi şekilde msn'de karşılaşırsak.. onda da sen bir ödev,proje ya da dayına mail atmak için girmiş olacağın için konuşamayacağız. kontörlerini harcaman gereken daha başka insanlar olduğu için telefon olayımız da olmayacak. zaten ''ses''ini duyamıyorum.. ankara'ya gelişlerimde beni görmeyi de reddedeceksin. ''biricik kankan'' -kanka evet- gelse gideceksin mesela. arada belki merak ve endişe dolu ''senin bi karaciğer vardı noldu ona, yaşıyor musun hala?'' mesajı atacaksın. belki onu bile yapmayacaksın. işte hepsi bu senden kalan. benim aldırmak istediğim ve asla doğurmayacağım o içimdeki çocuk '' terliklerimle gelsem sana sonunda aşkı bulmuş gibi '' diye seksek oynayacak. sen benim adımı aratacaksın yine arama sayfalarında. sene sonunda konuştuğumuzda öyle diyeceksin en azından. --belki yine gözünden bir şeyler kaçacak çünkü eğer söylediğin gibi önceleri aratsaydın adımı, ahmet buhan'dan kalma adımı, bu bloğu bulabilirdin. -- ben bu sefer peşine adam takmadan, ''nasıl olsa hiçbir şey değişmiyor'' diye mektup yazmadan, vega dinleyemeden, büyük olasılıkla yasemin mori de dinleyemeden fransızca konuşmaya çalışmaya devam edeceğim. sen benden habersiz yaşamaya devam edeceksin. hayatım(ız)da bir şeyler eksik olacak.. eksik bir şey. anlamlı ve kocaman. şehirlerası otobüste tek kişilik cam kenarı gidiş bileti gibi.
*
- benim içimden geçen senin içinden de geçer mi?
*
yaşar büyükanıt'ın spor yazarı olduğu ülkede ece temelkuran olurum lan ben!
*
evden dışarı çıkmak istemiyorum.. bir odada, her şeyi her yere koyabileceğim bir odada, tek başıma bir süre o odadan dışarı hiç çıkmadan yaşamak istiyorum..
*
'' yaşadığımdan emin değilim. gittiğinden eminim ama bak, seni özlediğimden eminim. yirmi beş yaşında bir hayal kırıklığı olduğumdan hiç şüphem yok mesela. beceriksizliğimden, yalnızlığımdan, bu şehri sevmediğimden, düzensizliğimden, yorgunluğumdan, huysuzluğumdan, baltalarınızdan birine sap olmamışlığımdan hatta olamayacak olmamdan, kırgınlığımdan, bir gün bana ayrılan sürenin sonuna geleceğimden her tavşan kesildiğimde dünyanın dağ olma vaziyetinden filan eminim. örnekleri çoğaltabilirim. örnekleri çoğaltabileceğimden eminim. birileri namusum üzerine yemin edecek, ölür müydün sanki sevsen beni. günlerdir doğru dürüst uyuyamıyorum. ellerim parçalanıyor ne zaman yazmayı denesem. ağzım artık daha bozuk. her tarafta pis bir koku; nefes alamıyorum. çok bekledim seni. her halimle, her yerimle bekledim. yetkiler verdim kendime; tuttum seni affettim. aramanı bile bekledim bazen. ağır küfürlerle örtbas ettim sonra aramayışlarını. bunca zaman aramayışlarını biriktirdim. seni bekledim ben çünkü seni bekledim. içtim..içtim..içtim... kustum. en çok giderken bıraktığın kelimeleri kustum. sanat filan dedi bazısı o kelimelere bazısı bunlardan bi bok olmaz dedi. senin önemsediğin kadar önemsemedim ben o kelimeleri, senin danışma gruplarının önemsediği kadar önemsemedim. kustum..kustum..kustum. içtim. ellerimle yaptığım cam evim kırılacak, ölür müydün sanki sevsen beni. içimden geç içimi sil artık özlemek istemiyorum. neye el atsam piç ediyorum. yine de fiyakalı durumlar peşindeyim hep. en sert içkileri kaçırıyorum soluk boruma bilerek. her yıl ilkokula başlıyorum. her gün yeni bir krallık kurup öldürüyorum kralını gece yarısına doğru. uzatmaya gerek yok; sen olmayınca yapamıyorum. yokluğun gümüş tepside intihar sunacak, ölür müydün sanki sevsen beni. ''
6. cadde halini özlemle andığım ''şair'' adam emre aydın..
*
serap yazıcı gibi bir anayasacı olmayacağım.
*
- all i care about is you, that's the truth.. tell me where it hurts!
*
ergenekon iddianamesi uzunluğundaki mektup'tan..
''... S. vardı. lisede okulun en güzel kızına, hayatında ilk kez, aşık olmuştu. kız da ona aşık oldu. uzun süre sevgili oldular birbirlerine. hiçbir zaman senin gibi bir ideolojiye sahip olmadı o, senin kadar da şey çok şey bilmiyordu. ama her şeyle ilgili bir bilgisi ve fikri vardı. sohbeti de tadından yenmezdi. ilişkisi ilgisizlikten bitmişti, öss'den yeni çıkmışlardı ve biz tanıştık. bir yaraya kabuk olmak da o'nunla başladı. sanki yarasına yarabandı olmak zorundaymışım gibi ilgilendim o'nunla. saatlerce.. ben o'nunla konuştuğum ilk andan bu yana -ve değişmemişse değişmemişsem hala- o'nun benim ruhikizim olduğunu düşünüyor(d)um. sonra bir gece 01.28'te virgülüne kadar aynı olan bir mesaj gönderdik birbirimize, o bana ''sen benim adana şubemsin'' dedi ben de o'na ''ruh ikizim''. 10 ay boyunca o ağladı ben avuttum.. hastalandı, bir çorba yapamadım. her saniye hissettim 939 kilometreyi. ben bana artık beni sevdiğini söyler diye bekliyorken, o bana doğumgünümde '' herkes birisi kendisiyle ilgilensin, sevsin sevilsin ister, sen bunu fazlasıyla yaptın. aramızdaki şey her ne ise çok güzeldi ama ben sıkıldım. hayatımda tanıdığım en harika insansın ama ben sıkıldım.. '' dedi. düşünebiliyor musun? ne demek olduğunu anlayabiliyor musun? herkesin beni bir bir terk ettiği bir dönemde ben o ''da'' gitmesin diye o'na vantuz gibi yapışmışken o'nun ''sıkıldım'' diyip gitmesi hem de doğumgünümde beni nasıl yaptı biliyor musun? bilmezsin. bilemezsin. çünkü benim hayatımdaki en ütopik şey olan ''koşulsuz sevilmek'' senin için normal bir şey. çünkü sen kimi sevsen o da seni sevdi. hatta öyle kadınlar oldu ki sen onları sevmesen de onlar seni sevdi.. birinin sana kim olursa olsun gelip ''senden sıkıldım'' demesi insanı depresyona sokuyor. ben seni tanıyana kadar kimseyle böyle olmadım. nasıl olsa sıkarım diye düşündüğüm için kimseye kendimi böyle anlatmadım. böyle açmadım içimi. anladın mı? gerçek diyip duruyorsun ya, işte gerçek bu. suratını görmediğin, sesini duymadığın, elini tutmadığın bir adama kendini mal mal anlatman ve o'nun da sana kendisini böyle anlatmasını beklemen. gerçek bu. S.'den beri ve hatta o'nunla birlikte, ben kimseyi böyle sahiplenmedim.. kimse için böyle uğraşmadım. kimse için ''hayatta hiçbir şeyim az olmadı senin kadar'' demedim hiçbir şeyi bu kadar çok istemezken. bu adam tanıdığım kimseye benzemezken, ruh ikizim olmaktan farsah farsah uzakken.. bana kimse kolay olacağını söylememişti, ama bu kadar zor olacağını da ben tahmin etmemiştim. ''
*
- ben mezeleri yaparım, sen rakıları koy.
yayında ve yapımda emeği geçenler
ağzı bozuk aşk mektubu,
beni sevdin,
bir yaraya kabuk olmak,
ecetem,
gönderilmemiş mektuplar,
le G.,
ödünç aldığım tüm erkeklere,
sonsuzluk ve bir gün
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)