günler sonra beni sadece kudra'nın yazısını görmek bu kadar sevindirebilirdi..
**
alpella antep fıstıklı çikolata.
**
atv ekranlarında geçtiğimiz akşam bir dizi başladı, ''doludizgin yıllar'' isminde. son zamanlarda bütün dizilere yerleştirilen ''hukukçu'' figürü bu dizide de mevcut. burada doludizgin gencimizin akademisyen annesini görüyoruz hukukçu formatında. teyze bir hayli idealist bir portre çiziyor lakin kendisinin görüntüsünün arkasına bir özel üniversite fonu çiziliyor. hatta bu teyze çocuğunu ''proje'' gibi yetiştiriyor ama çocuk istediği için çocuğa 3bin dolarlık gitar almaktan da geri durmuyor. akademisyen diyorsun çocuğa alınacak 3bin dolarlık gitar diyorsun ben de sana rüyanda görürsün onu canım sen diyorum. özel üniversitede çalışmayan bir akademisyen için diyorum tabi.. yoksa o teyzenin tuzu kuru. teyze bir de beylik cümleler sarf etti, o sözü duyduktan sonra kanalı değiştirdim zaten.
- tamam tamam evet biliyorum o gitar satriani'nin gitarı. o'nun hocası da hendrix. yalnız beyfendi biz o hippi çocuklar gibi bu şarkıları dinlemekle uğraşsaydık şimdi sana bu gitarı alacak bir hayat veremezdik..
bi öl teyze. allasen.
**
doludizgin yıllar dışında akasya durağı'nda da var bir çocuk. hem taksici hem marmara hukuk öğrencisi. daha birinci sınıftan nerden biliyor ''redd-i miras'' davasını, hangi koşullarda açılacağını, dilekçesinin nasıl yazılacağını filan bilemiyorum. maksat hukukçu kimliğini göz önüne sermek. hani sorar ya eş dost ''abla şimdi ben birini öldürsem kaç yıl yerim?'' gibisinden. o hesap. hukukçusun ya her boku bilmek zorundasın. neyse. küçük kadınlar'da da var bi kız. annem gösterdi o'nu da. o da birinci sınıf öğrencisiymiş ama nedense önünde medeni usul kitabı var. alla alla. bak sen şu işe. üstten ders mi alıyor acaba abla diye düşüncelere dalmadım değil. orada bu kızın bir arkadaşı var, o da bir büroda çalışıyor. sanırsın 40 yıllık avukat.. arkadaşım sen birinci sınıf bilginle sana getir götürden başka bir şey yaptıracaklarını mı sanıyorsun? hayır başka bir şey yaptırıyorlarsa ben kendi arkadaşlarıma da söyleyeyim onlar çaycılık, dosyaya pul yapıştırmacılık, imza attırmacılık yapıp durmasınlar. bir de esas bombayı iki kadın avukat patlattı. önlerinde sıradan bir dava dosyası var, ablalar olayı alladı pulladı ''iddianame'' diye sundu ya. hayırdır ergenekon'a, akp - dtp kapatma davaları'na filan mı bakıyorsunuz artık dizilerde? tabi davalar o kadar laçkalaştırıldı ki. beklerim.
bok varmış gibi böyle insanları teşvik ediyorsunuz hukuk okumaya. hayır, yok öyle bir şey. her üniversitenin kontenjanını arttırmakla, puanları düşürmekle, akademisyenleri 3bin dolarlık gitar alıp her gece enginar kalpli rostoların şaraba katık edildiği yemekler yiyip şömineli dubleks tırıpleks vs. oturduğu insanlarmış gibi göstermekle, daha öğrenciyken duruşmaya girebilirmiş gibi yansıtmakla, en basitinden bir davaya bile ''iddianame'' diyebilmekle hukuku bu kadar alçaltmayın. sonra ''kamburüstü'' üniversitelerinizden mezun biri gelir, yine kendi gibi hukukçu olan birini vuruverir mazallah. hani olacağından değil de.. olursa diye. sonra siz bir anayasa dersinde kalkıp '' hocam adalet dediğimiz kavram öyle herkesin eline bırakılamayacak bir kavram değil midir? hukukla uğraşan kişilerin en azından hukuk fakültesi mezunu olması gerekmez mi? 1960 anayasasıyla getirilen anayasa mahkemesi eğer bu ülkede en yüksek dereceli mahkeme olarak gösteriliyorsa, bu mahkemenin başına getirilecek kişinin de en azından hukuk fakültesi mezunu olması gerekmez miydi sizce? haşim kılıç sonuçta ticaret alanından mezun biri. okuduğumuz kitaplardan ya da derslerde bize verilen bilgilerden öğrendiklerimizle çelişmiyor mu bu durum? '' gibi saçma sapan bir soru sormak ve tenefüste hocanın yanına gitmek zorunda kalabilirsiniz.. bunların hiçbirisi türkiye'de olmaz tabi, ama ben olursa diye diyorum.
**
gün geçmiyor ki benim gibi sakin, uysal, sinirlerini aldırmış bir insanı sinirlendirecek bir gelişme yaşanmasın bu caaağnım ülkemde. geçenlerde gördüm yine televizyonda ''boşanmak istemiyorum'' diye bir program var. böyle teyzeler ablalar amcalar ağbiler hakimler avukatlar.. ezberlenmiş, buram buram yapmacıklık kokan yapay konuşmalar. yok mu bu memlekette aile danışmanı, psikoloğu, hakim, savcı, avukat filan? televizyonda mı halledilir bu işler? tam ben böyle düşünürken kanal d'de buna benzer süper bir yapım gördüm. ''ceza mahkemesi'' gibi bir şey adı. herhalde elbirliği ettiler beni ceza mahkemesine göndermek için çünkü katil olacağım, az kaldı. sen adaletini ülkenin mahkemeleriyle sağlayamazsan, dandandirik bir davayı bile iki yıldan önce sonlandıramazsan, derin taraflarını gösteren mafyaların silahlarıyla bu işi halletmeye çalışırsan bir de bunu kameralar önünde yaparsan yazıklar olsun sana da senin adalet anlayışına da. yok arkadaşım, müstehak. aferin. çogüzel.
**
belki 35 milyon defa okudum, 35 milyonunda da farklı şeyler hissettim.. ama bu sefer çok başka bir şey hissediyorum. gidecek ya şimdi G., tutuştum tabi ben. Umut Sarıkaya'dan ve mektuptan geliyor;
''Basarsan alırsın ''lı ''Koşu yoluma at ''lı klasik bir maçtı. Terden saçlarım birbirine yapışmış, boynumdaki kir çizgileri, güneşin altında başım zonklaya zonklaya oynuyordum. Takım olarak ise gerçekten rezil bir durumdaydık. O kadar kötü bi durumdaydık ki kalecimiz kendini bilmez bi şekilde sanki sol açık gibi topu alıp karşı takımın kalesine dogru artistik çalımlar eşliginde ilerledigi bi anda topu kartırmıştı ve onların ceza alanına doluşmuş tam kadro olarak bittigimizi resmileştiren golü izlemiştik. Karşı takımın oyuncusu bizim bomboş ceza alanımızı geçip boş kalemizin önünde topu ayağıyla sabitledi ve yere eğildi. Sonra kafası ile topu yavaşça sürdü kalemize doğru. Böyle bir gol, siz sevgili okurlarımın da bildigi gibi normal bir mahalle takımını dağıtmasına, golü yiyen takımın takımın kaptanının topu tutup havaya rastgele degaj çekip uzaylamasına sebebiyet vermesine, ardından dikilen topun sahibinin aşagıdaki bayırda topun peşinden küfür ederek koşmasına ve maçın bitmesini sağlamasına rağmen biz maçı bitirmedik. Kaleye doğru gidip ''Ver lan eldivenleri ben geçicem kaleye. Sen bas! Kıran kırana oynuycaz'' diyerek ittim denyo kalecimizi. Tecrubeli bir file bekçisi gibi direge yaslanarak taktikler veriyordum takımıma . Ama kimse beni dinlemiyordu. umursamadım bagırmaya devam ettim. Yavaş gelen bir aşırtmayı çift yumrukla bertaraf etmek isterken yanlışlıkla içeri aldım. Eski kalecimizle göz göze geldik. Çabuk hareket edip topu alıp sanki daha deminki salak ben degilmişim gibi millete ileri gitmesi için bagırarak degaj çektim ama ileri dogru gitmesi gereken top, ayagımın dışına gelerek sağ yanıma düştü. Zalim top, rakip takımın sanraforunun önce göğsünde yumuşamış sonra da ayagının içinde yerini bulmuştu. Üzerime doğru şut çekmek için geliyordu. Her şey boka sarmıştı, belli ki bir mermi kıvamında gelecekti şut. Tırstım... Top resmen tsubasanın yamuk topu gibi geliyordu üzerime zıplayarak kaçılmaya çalışırken götümün yanı ile baldırım arasına çarparak zıbarttı beni. Sanki topu tutmuş gibi oldum. Ama ceza sahamızdaki tehlike bitmemişti. Biraz zıbardıgımdan reflesksel olrak hareket ettigim için, biraz da benden başka kimse olmadıgı için topu ayagıma alarak şık hareketlerle ilerledim. Orta sahayı geçince ''Oluyo lan'' diye düşünüp iyiden iyiye gaza geldim. Diziyordum resmen lavukları. Ama birden iki kişi girince dengemi kaybettim yan taraftaki tellere tutunup çalıma öyle devam ettim. Mücadele uzayınca yere düştüm yerde oturarak çalıma giriştim. Yine siz sevgili okurlarımın bildigi üzre yere oturarak yapılan mücadele , mücadelelerin en rezilidir, futbol tarihinin yüz karasıdır. Tam o sırada çocukluk arkadaşım, canyoldaşım, hemşerim, biricik dostum Namık'ı gördüm. Ben ağzım açık oturdugum yerden Namık'a bakarken top ayagımdan alındı ve yine golü yedik. Gol tanıdık, rezillik tanıdık ama Namık farklıydı. Adam çıkarıp hemen oyuna dahil olması ve takıma dahil olması ve takımı kurtarması gerekirdi normal şartlarda ama öyle yapmadı. Elleri cebinde öylece bizi büyük bi ciddiyetle izledi. Oyun en sonunda havaya dikilen degajla bitti, top bayıra gitti. Top sahibi bayıra ben Namık'ın yanına koştum. Yolunda gitmeyen bir şeyler vardı. Ne güzel kir pas içinde, itişe kakışa oynuyorduk, neydi bu temizlik, neydi bu mesafe tam anlayamamıştım. Garip bir şeyler oluyordu. Bana cebindeki kutudan bi sakız verdi. Karşılıklı konuşmadan çignedik bi müddet. ''Biz bugün köye gidiyoruz. Üç ay yokuz'' dedi. Sevgili dostlarım şimdi tam anlatabilir miyim bilmiyorum ama o gün ilk defa bişeylerin değişmesinin beni ne kadar korkuttugunu anladım. Sanki hep öyle devam edecek sanarken, insanların bir takım kararlar alması, birden ciddi bir mesafe takınması çok koydu bana. En yakın arkadaşımçok yabancı geliyordu lan! '' iyiydik lan. Nereden çıktı bu köy'' demek istedim. Sonra anne baba ve kardeşi geldi. Bavulun bir ucundan tutup bayırdan aşşagıya doğru yürüdü gitti tertemiz yeni yıkanmış Namık. Arkasından bakakaldım. Boğazıma bir şeyler düğümlendi. Ağzımdaki sakızı biraz önüme tükürüp sakıza bir şut çektim Sonra geriye doğru koşarak top sahibinin elindeki topa vurup düşürüp elime aldım, uzayladım. Top bayıra doğru gitsin istedim ama Namıkların terk edilmiş balkonuna düştü. Bayıra son bi kez baktım, arkasına bakmadan gidiyordu. S.keyim böyle hayatı dedim. Çok sonraları, dört yıl önce, yine böyle bi yaz, mühendisligi anlamsız bir şekilde, ortada hiçbir neden yokken bırakıp zağar gibi sokaklarda gezdigim sıralarda aynı duyguyu yeniden hissettim. Kız arkadaşımla Beşiktaştaki çay bahçesinde oturuyorduk. Namık ciddiyeti vardı suratında. Ben '' Bi çay daha içer misin'' diyecekken söz girdi ve ''Ben gelecegimi düşünmek zorundayım Umut. Kusura bakma'' dedi. ''iyiydik lan'' demek istedim diyemedim. Gidişini izledim. ''Artık kaşar oldum, bi daha hissetmem'' derken bu sefer asker ocagına sigarayı bırakmaya çalıştıgım sıralarda yakaladı beni duygu.Telefondaki ses çok ciddiydi bu sefer. ''iyiydik lan''diyebildim bu sefer. Telefonu kapattım. Ağladım, çok ağladım. Ağlarken sakızım ağzımdan düştü. Ben hiç çok ciddi kararlar alamadım, karar alanlara arkadan baktım.
işte yine bir umut sarıkaya klasiği.. adamı daha okurken ağlatan, ağlatırken düşündüren, düşündürdükleriyle bir kez daha ağlatan bir yazı. ''sanki hep öyle devam edecek sanırken insanların birden ciddi bir karar alması birden ciddi bir mesafe takınması çok koydu bana.. (..) ben hiç çok ciddi kararlar alamadım, karar alanlara arkadan baktım.'' of of.
**
27/9/07 tarihli mektup, aynen aktarıyorum..
kuantum fiziği kadar önemli bir şey söyleyeceğim sana, emre altuğ çağla şikel'le aslında tek gecelik ilişki şeeetmek istemiş. bunu da mal mal bir gazeteye söylemiş. çağla şikel de haliyle boz kalmış. emre altuğ da amsterdam'a bilet almış tatile gitmişler. milano'dan gelinlik bakmışlarç affetmiş yani çağla fark ettiysen. şimdi ne denir bunun üstüne? çok önemli diğ mi ama? vakit kaybettin bunu okurken. neyse napalım artık.. ekslikliğini de eksikliğimi de hissetmiyorsun zaten. peki.
bir günüm kaldı.. üniversiteye başlayacağım için hiç heyecanlı değilim. ankara buz gibiymiş. burdan giden bütün arkadaşlarım hasta şuan. gidip avea öğrenci alacağım. belki vermem sana yeni numaramı, tamam mı? haberin olsun diye şeettim. sıkıldım ben. bizimkilerle buluşacağız birazdan. vedalaşacağız.. ben 15 dakika içinde en yakın arkadaşımdan ayrılmak zorunda kalacağım. sonra başka işler güçler..
ankara hukuk beni almaz mı? bence alır.
öff. shirley manson var ya, garbage'ın taş çığırtkan hatun kişisi, çogüzel diğ mi? sözler, musukileeer.. ''tell me where it hurts''ü muhakkak dinlemelisin. ''if you are looking for disappointment you can find it around any corner, in the middle of the night ı hold on to you tight so both of us can feel protected'' sen şarkıyı dinleye dur, ben hazırlanayım. belki bu akşam gelirsin.. gelir misin? gel noğlur. kısmet tabi.
saat oldu gecebin biri. hala gelmedin tatlım, canım benim, balım, bitanem. hayatımın anlamı. G. biz niye sürekli tartışıyoruz? bak böyle sözler dururken. bir de biz niye hiç telefonla konuşmamışız, öyle sordu bugün bi arkadaş. ben sormuyorum. çok ağladım ''fidel'', çok. bugün her dakika ağladım. canım yanıyor. babamı bırakamıyorum. annem bugün bana sarılarak ağladı. babanem bugün bana bakamadı çünkü sürekli ağlıyordu. bugün sana çok ihtiyacım vardı. ama sen yoktun.. sanalız ya, bütün msn konuşmalarımızı bir kez daha okudum. 29 haziran 2007 günü var ya resmen ağzıma sıçmışsın. insan itine öyle davranmazmış. bi de bi posta ona ağladım. yalnız en son yaptığımız konuşmada nefret etmeme rağmen bana ''gülüm'' demene ses çıkartmamışım. şimdi burada olsan da yine desen. küfretsen bile olur.. en azından sen olursun. öyle yani ''fidel''.
G. değil bak, ''fidel''.
fidel benim hayallerim.. G. ise çok gerçek. fazla gerçek.
''biz''im için dua ediyorlar G., ''olacak'' diyorlar. sen beni birilerine anlattın mı acaba? mesela annene. anne olmaz da abla olabilir. ablana da anlatmazsın ama sen.. levent? levent biliyor mu acaba beni? fatma kesin biliyordur. adının behiye olduğunu tahmin ettiğim o kız bilmiyordur, bilmesin. yuvanız dağılmasın. hayırlısı ya.
arasam mı acaba şimdi seni? çaldırmaktan bahsetmiyorum, arayayım mı? merhabaaa diye bağırırım sana. hatta ''selam olsun'' bile derim. sen sussan bile olur. nefesini dinlerim öyle uyurum. biraz gerçeklik katarız hayatımıza.
baban nasıl acaba? eğer baban olmasaydı şuan ne halde olurduk gerçekten bilmiyorum. büyük ihtimalle barışmazdım seninle. ankara izmir arası venezüella'yı tartışmaz, chavez'i yargılamaz, kuantum fiziğini kafa dağıtmak için okuduğunu bilmezdim.
hani ''gelirsem bir daha gitmemk için tüm bunlar'' demiştin ya, bugün ''hiç konuşmadınız mı?'' diye soran arkadaş da öyle dedi. küba'da dahi olsan yani araya değil şehirler kıtalar bile girse -sıfatımız nolursa olsun- kopamazmışız biz. ben seni görmeye geldiğimde gidemezmişim çünkü sen beni bırakmazmışsın. bırakmazsın diğ mi? bırakma lütfen. kalırım ben orada öyle. kene tehlikesi altında otururum öyle bir çimde. vega söylerim sana sen duymasan da. duyman için bağırırım bile. ''elimde değil'' derim belki, ''aşk başlar'' derim. ne bileyim, bende bıraktığın izlerin hürmetine ''iz bırakanlar unutulmaz'' derim. derim ben sana illa ki bir şeyler.. sen ol da, ben hep konuşurum.
çok konuşuyorum di mi G., boş konuşuyorum üstelik. genç bakış'ta ankara üniversitesi var. kenan evren çıktı şimdi. pislik herif. anayasayı tartışıyorlar. ben gideyim de onu izleyeyim. bu gece bu yataktaki son gecem. of.
avea öğrenci alıp beş bin esemes yapıcam. anca yeter. belki yarın da yazarım sana, ama sonrasında pek vaktim olmayabilir. gerçi ben her koşulda sana yazarım. annem de geliyor bizle beraber, 5 günlüğüne. eğer söylediğin tarihte kontör alırsan, tam annemin gidişine denk geliyor (: ama sen daha önce alırsın herhalde. sonuçta ilk kez üniversiteye başlıyorum. yanımda olursun o gün. tabi ben yine de karışmıyorum sana, sen her zaman en iyisini bilirsin.
ben şimdiden özledim seni.
neyse.. gidiyim ben.
iyi gece olsun.
**
emre altuğ ve çağla şikel bugün evleniyor. ben o'nların mutlu olmasını en az kendi mutluğum kadar istiyorum..
**
artık long black hair'e sahip biri olmasam da..
''well i, im goin back to my baby, lord i,i swear i wouldnt lie, yeahi never saw that sweet woman yeah in-aa-five long years gone by, yeah.well im goin ho__me, im goin homecause shes a sweet little darlin, ahi said i been away, ahh-far too long,i been away too long.''
**
iyice ev kadını formatına büründüm. annemlerin yokluğunda çamaşır yıkadım, onları serdim, bi saate toplayacağım sonra eğer sıcaktan bayılmazsam belki ütü bile yaparım. az önce yemek yapayım bari dedim, üşendim. iyisi mi ben papates soyayım. makarna yapayım. sonra köfte yapayım. annemler gelince köfte yesinler. evet. üşenmiyim ama.
**
gece yolcuları ne gereksiz bi gruptur azizim..
**
12.21'den beri bu yazıyı yazmaya çalışıyormuşum.. hala bitmemiş. gidip gelip yazdığım için olsa gerek. gülşah'ın bana odada dinlettiği şarkıya klip çekmiş gülben ergen. ne de önemli.. ama şarkının sözleri hoş bak. zaten bu aralar kendimde önlenemez bi serdar - bengü - demet şeysi var. hususi dinleyeyim diye açmıyorum da açık olursa dinliyorum. amaan. G. şimdi soğuyacak benden. kısmet.
bak yaziyim sözlerini;
.. hele senle aşk değil bu çok kurallı bir oyun. Sen doğru ben baya yanlış, bay doğruyla bayan yanlış Sanki herşey sana kalmış, dünya istediğin kadarmış Yok mu bu işte bir yanlış, herkes ellerinden kaymış Yalnız tahtında otur dur o zaman/ şimdi beni onlardan ayır o zaman. ..
**
köfteler oldu gibi sanki. aferin bana.
kızıl kızıl kızıl etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kızıl kızıl kızıl etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
10 Ağustos 2008 Pazar
çok kurallı oyunlar zinciri
yayında ve yapımda emeği geçenler
ağlamıyorum,
ağzı bozuk aşk mektubu,
fideL,
gönderilmemiş mektuplar,
kızıl kızıl kızıl,
le G.,
sakinim sakinsin sakin,
umut sarıkaya,
ücretsiz aile işçisi ev kadını
9 Ağustos 2008 Cumartesi
bu aşkı ardından az az unutmamız gerekir..
ben bu sabah bir rüya gördüm ve o rüyanın olmaması için göreceğim pekçok rüyadan feragat edebilirim..
**
şa-ha-ne bir telefon sapığım var.. herif yatmadan önce iyi geceler diliyor, sabah kalktığında günaydın yazıyor. o değil iki yıl aradan sonra ilk defa bu sene biri benim kandilimi kutladı. o da telefon sapığım. canım ya. kendisinin dest-i izdivacına talibim. zaten ''sanal'' ilişkilerin kadını oldum bari sapığımla seviyeli ve düzeyli bir birliktelik yaşayayım. kandil mesajı atmış bir insandan bahsediyorum, seviyesiz olamaz herhalde zaten. neyse bu sefer adımı ben atmiycam. sapık olarak o'ndan bekliyorum bir adım. hayır sonra bir de ''arkadaşça'' davrandım ben sen yanlış anladın filan demesin de. sapığım tarafından da reddedilmeye dayanamayabilirim çünkü. kısmet. takdir-i ilahi.
**
- saçına bakmaya geldim.
- milli mesele oldu yani saçlarım.
- ben istemiyordum saçına o şeyi sürmeni.
- biliyorum. aklım olsaydı da dinleseydim keşke. iğrenç olmuş di mi?
- parlıyor işte ne güzel.
- zaten sadece parlıyor. hani kızıl olacaktı?
- olmuş gibi biraz.
- gibiyle olmuyor ama.
- sen inanmıyorsun ama bence güzel olmuş.
- babasın sen. tabi güzel gelecek sana.
(yarım saat bi saat sonra)
- şu saçına bi daha bakiyim.
- baba hatırlatmasana. ben kafamdan atmaya çalışıyorum siz habire gelip bakıyosunuz.
- güzel oldu ama. ben böyle olacağını tahmin etmiyodum. etsem daha önce yap derdim.
- beğendin yani?
- çok beğendim hem de.
- e iyi bari. kalsın o zaman biraz daha.
(10 dakka sonra)
- ben dışarı çıkıcam.
- bu sıcakta?
- sen de geleceksin.
- bu sıcakta?
- parlak kızıl saçları olan güzel bir kızım var, o'nunla hava atıcam insanlara.
- bu sıcakta?
- ne var sıcakta? kapalı bi yere gideriz. alışverişe gidelim.
- babacım, canım, topağım, iyi güzel hoş da ne işimiz var alışverişte?
- balık tutmaya gidelim.
- bak o olur.
- bu sıcakta?
- evet, mantıklı. tamam uzun zamandan sonra ilk defa baba-kız alışverişe gidelim. sabır diliyorum kendime.
- hadi hazırlanmaya başla sen.
alışveriş manyağı bir babayla alışveriş sevmeyen kızı olarak bütün gün birlikteydik ve gayet de şahaneydi.. sanırım babam bu alışverişten sonra artık zevklerimizin kesinlikle uymadığını kabul etti. etse iyi olur. en azından taktiği kavradı.
- bence şu yeşil olan daha iyi, saçının kızıllığını gösterdi.
- zaten saçımın kızıl olduğunu anlamamız için böyle aparatlara ihtiyacımız var. ben dedim size.
- ama çok güzel parlıyor. sen görmüyorsun tabi. hele güneşte.
- iyi de 50 milyon bayılıp saç bakımı yaptırsaydım da parlayacaktı. önemli olan kızıl olması.
- güzel olmasaydı güzel olmadı derdim. ama güzel oldu. sen şu yeşilin 38'ini al ben diğer bedenlerine de bakayım hadi.
bütün mağazaları tek tek dolaştık ve ne beğendiyse hepsini denemek zorunda kaldım. hatta öyle anlar geldi ki aynı mağazaya iki kere girdik ve beyfendinin aklında kalan parçaları bir kere daha denedim.
- baba kusura bakma ama bu çok kötü.
- niye öyle diyosun, mavi işte. rengi çok güzel.
- rengine diyecek bir şeyim yok zaten.
- iyi demek ki hala az da olsa seviyorsun maviyi.
- seviyorum tabi de eskiden olduğu gibi gördüğüm her mavi şeyin üstüne atlamıyorum.
- bence demin girdiğimiz mağazadaki mavi etek daha güzeldi.
- hangisi?
- o eteği hemen unutmuş olamazsın. çok güzeldi. hadi gel bi daha giy.
- ama ama ama..
kendisi her erkek gibi mango'dan nefret eden bir insan olduğu için hiç girmedik mango'ya. lakin zara'ya girmemize bakışları bile engel olamadı. kendisi de fark etti ki bu sene zara 60'ları getirmekte kararlı ve çok da iyi yapıyor. bana kalırsa ekime kadar yazı yaşayan bir memlekete şimdiden kışlıkları getirmek çok saçma. hem de o etiketlerle. şifonumsu bi tişört 100 küsür yetaleden satılmamalı bence.
- baba ben neden 60larda doğmadım?
- çünkü o zamanlar biz daha yeni doğmuştuk.
- haksızlık bu.
- belki de şanslısınızdır.
- belki de. baba arkadaşların görseydi şimdi seni burda, ''bak kızını buralara götürüyor'' diye.
- onlar önce kendilerine baksın. senin hayal ettiğin gibi değildi hiçbir şey.
- anlatmıyorsun ki bir şey.
- demin baktığın o elbisenin boyu kısaydı. rengini de beğenmedim.
- fark ettim.
yaşlı ya artık bu kadar gezmeye dayanamıyor tabi acıktı hemen. iki saat ne yese diye düşündü beyfendi halbuki buraya gelmemizin en büyük nedeni beyfendinin günlerdir canının çektiği iskenderi yemek istemesi. sanki ben hiç anlamamışım gibi gittik oturduk iskenderciye. sanki göbeği çok küçükmüş gibi..
- ama saçın hakkaten güzel oldu.
- parıl parıl.
- annen tutmaz o hemen dedi. 10 gün sonra bi daha yakarsınız, o zaman daha kızıl olur.
- kısmet diyosun.
- evet evet. ondan diyorum.
- ne zaman balık tutucaz?
- artık bi sonraki gelişine.. havalar da soğumuş olur belki.
- belki.
konuyu değiştirmek için uğraştı durdu. sonra annemle aralarındaki müthiş büyük dedikodu kazanı devreye girdi..
**
- kusura bakmıyorsun diğ mi?
- yok canım.
bu bu kadar çabuk söylenmez.. alıştıra alıştıra söylemek lazım.
- ambiyansı bozma. sessizlik olucak orda bi süre. sonra bi çıtırtı. the end.
- bizim o kadar vaktimiz yok maalesef.
bi süre daha.. sonra bi çıtırtı. the end.
- boşversene ben anlatamam senin neden iyi olduğunu. anlatmamalıyım yani.
- yine gereklilik kipleri..
en fazla yirmi iki gün.. en fazla..
**
geçen sene bu saatlerde ben ankaradaydım.. mutlu muydum üzgün müydüm belli değildi. ağlıyordum o'na cevap yazarken, bir yandan evdekileri uyandırmamaya çalışarak. ''beni seviyormuş'' diyordum içimden. ama ağlıyordum da. çünkü bizim o zaman da bir geleceğimiz yoktu. şimdi de yok. allah'ım koca bir sene geçti, değişen hiçbir şey yok..
- sen ya da ben nerden bilebilirdik ki böyle olduğunu..
ben az önce çok mutluydum. şimdi.. mutlu olmam lazım çünkü önümde daha (en fazla) 22 gün var.. ohoo daha çok var ki.
canım acıyor. evet. çok hem de.
yok hayır ne kusuru canım.. aşk olsun.
hamiş: bu yazıda daha önce olan bir şey artık yok!
**
şa-ha-ne bir telefon sapığım var.. herif yatmadan önce iyi geceler diliyor, sabah kalktığında günaydın yazıyor. o değil iki yıl aradan sonra ilk defa bu sene biri benim kandilimi kutladı. o da telefon sapığım. canım ya. kendisinin dest-i izdivacına talibim. zaten ''sanal'' ilişkilerin kadını oldum bari sapığımla seviyeli ve düzeyli bir birliktelik yaşayayım. kandil mesajı atmış bir insandan bahsediyorum, seviyesiz olamaz herhalde zaten. neyse bu sefer adımı ben atmiycam. sapık olarak o'ndan bekliyorum bir adım. hayır sonra bir de ''arkadaşça'' davrandım ben sen yanlış anladın filan demesin de. sapığım tarafından da reddedilmeye dayanamayabilirim çünkü. kısmet. takdir-i ilahi.
**
- saçına bakmaya geldim.
- milli mesele oldu yani saçlarım.
- ben istemiyordum saçına o şeyi sürmeni.
- biliyorum. aklım olsaydı da dinleseydim keşke. iğrenç olmuş di mi?
- parlıyor işte ne güzel.
- zaten sadece parlıyor. hani kızıl olacaktı?
- olmuş gibi biraz.
- gibiyle olmuyor ama.
- sen inanmıyorsun ama bence güzel olmuş.
- babasın sen. tabi güzel gelecek sana.
(yarım saat bi saat sonra)
- şu saçına bi daha bakiyim.
- baba hatırlatmasana. ben kafamdan atmaya çalışıyorum siz habire gelip bakıyosunuz.
- güzel oldu ama. ben böyle olacağını tahmin etmiyodum. etsem daha önce yap derdim.
- beğendin yani?
- çok beğendim hem de.
- e iyi bari. kalsın o zaman biraz daha.
(10 dakka sonra)
- ben dışarı çıkıcam.
- bu sıcakta?
- sen de geleceksin.
- bu sıcakta?
- parlak kızıl saçları olan güzel bir kızım var, o'nunla hava atıcam insanlara.
- bu sıcakta?
- ne var sıcakta? kapalı bi yere gideriz. alışverişe gidelim.
- babacım, canım, topağım, iyi güzel hoş da ne işimiz var alışverişte?
- balık tutmaya gidelim.
- bak o olur.
- bu sıcakta?
- evet, mantıklı. tamam uzun zamandan sonra ilk defa baba-kız alışverişe gidelim. sabır diliyorum kendime.
- hadi hazırlanmaya başla sen.
alışveriş manyağı bir babayla alışveriş sevmeyen kızı olarak bütün gün birlikteydik ve gayet de şahaneydi.. sanırım babam bu alışverişten sonra artık zevklerimizin kesinlikle uymadığını kabul etti. etse iyi olur. en azından taktiği kavradı.
- bence şu yeşil olan daha iyi, saçının kızıllığını gösterdi.
- zaten saçımın kızıl olduğunu anlamamız için böyle aparatlara ihtiyacımız var. ben dedim size.
- ama çok güzel parlıyor. sen görmüyorsun tabi. hele güneşte.
- iyi de 50 milyon bayılıp saç bakımı yaptırsaydım da parlayacaktı. önemli olan kızıl olması.
- güzel olmasaydı güzel olmadı derdim. ama güzel oldu. sen şu yeşilin 38'ini al ben diğer bedenlerine de bakayım hadi.
bütün mağazaları tek tek dolaştık ve ne beğendiyse hepsini denemek zorunda kaldım. hatta öyle anlar geldi ki aynı mağazaya iki kere girdik ve beyfendinin aklında kalan parçaları bir kere daha denedim.
- baba kusura bakma ama bu çok kötü.
- niye öyle diyosun, mavi işte. rengi çok güzel.
- rengine diyecek bir şeyim yok zaten.
- iyi demek ki hala az da olsa seviyorsun maviyi.
- seviyorum tabi de eskiden olduğu gibi gördüğüm her mavi şeyin üstüne atlamıyorum.
- bence demin girdiğimiz mağazadaki mavi etek daha güzeldi.
- hangisi?
- o eteği hemen unutmuş olamazsın. çok güzeldi. hadi gel bi daha giy.
- ama ama ama..
kendisi her erkek gibi mango'dan nefret eden bir insan olduğu için hiç girmedik mango'ya. lakin zara'ya girmemize bakışları bile engel olamadı. kendisi de fark etti ki bu sene zara 60'ları getirmekte kararlı ve çok da iyi yapıyor. bana kalırsa ekime kadar yazı yaşayan bir memlekete şimdiden kışlıkları getirmek çok saçma. hem de o etiketlerle. şifonumsu bi tişört 100 küsür yetaleden satılmamalı bence.
- baba ben neden 60larda doğmadım?
- çünkü o zamanlar biz daha yeni doğmuştuk.
- haksızlık bu.
- belki de şanslısınızdır.
- belki de. baba arkadaşların görseydi şimdi seni burda, ''bak kızını buralara götürüyor'' diye.
- onlar önce kendilerine baksın. senin hayal ettiğin gibi değildi hiçbir şey.
- anlatmıyorsun ki bir şey.
- demin baktığın o elbisenin boyu kısaydı. rengini de beğenmedim.
- fark ettim.
yaşlı ya artık bu kadar gezmeye dayanamıyor tabi acıktı hemen. iki saat ne yese diye düşündü beyfendi halbuki buraya gelmemizin en büyük nedeni beyfendinin günlerdir canının çektiği iskenderi yemek istemesi. sanki ben hiç anlamamışım gibi gittik oturduk iskenderciye. sanki göbeği çok küçükmüş gibi..
- ama saçın hakkaten güzel oldu.
- parıl parıl.
- annen tutmaz o hemen dedi. 10 gün sonra bi daha yakarsınız, o zaman daha kızıl olur.
- kısmet diyosun.
- evet evet. ondan diyorum.
- ne zaman balık tutucaz?
- artık bi sonraki gelişine.. havalar da soğumuş olur belki.
- belki.
konuyu değiştirmek için uğraştı durdu. sonra annemle aralarındaki müthiş büyük dedikodu kazanı devreye girdi..
**
- kusura bakmıyorsun diğ mi?
- yok canım.
bu bu kadar çabuk söylenmez.. alıştıra alıştıra söylemek lazım.
- ambiyansı bozma. sessizlik olucak orda bi süre. sonra bi çıtırtı. the end.
- bizim o kadar vaktimiz yok maalesef.
bi süre daha.. sonra bi çıtırtı. the end.
- boşversene ben anlatamam senin neden iyi olduğunu. anlatmamalıyım yani.
- yine gereklilik kipleri..
en fazla yirmi iki gün.. en fazla..
**
geçen sene bu saatlerde ben ankaradaydım.. mutlu muydum üzgün müydüm belli değildi. ağlıyordum o'na cevap yazarken, bir yandan evdekileri uyandırmamaya çalışarak. ''beni seviyormuş'' diyordum içimden. ama ağlıyordum da. çünkü bizim o zaman da bir geleceğimiz yoktu. şimdi de yok. allah'ım koca bir sene geçti, değişen hiçbir şey yok..
- sen ya da ben nerden bilebilirdik ki böyle olduğunu..
ben az önce çok mutluydum. şimdi.. mutlu olmam lazım çünkü önümde daha (en fazla) 22 gün var.. ohoo daha çok var ki.
canım acıyor. evet. çok hem de.
yok hayır ne kusuru canım.. aşk olsun.
hamiş: bu yazıda daha önce olan bir şey artık yok!
yayında ve yapımda emeği geçenler
ağlamıyorum,
antidepresan olarak baba,
beni sevdin,
kızıl kızıl kızıl,
le G.,
sonsuzluk ve bir gün
8 Ağustos 2008 Cuma
rönesans
kendi saç rengimle geçirdiğim son saatler.. evet. bugün saçımı kestirdim ve yaklaşık bir saattir de kafamda kınayla oturuyorum. hazırlaması, karıştırması, yakması, sürmesi kolay. ama saç biraz fazla olunca iyice nüfuz etsin diye biraz ağırlık yapabiliyor. misal şuan başımı geriye uzattığımda tyüm gövdem geriye gidiyor. çok heyecanlıyım. ilk defa kızıl oluyorum ve son olmasın istiyorum. saçıma sürerken ellerime de bulaştı haliyle her ne kadar eldivenle yapmış olsak da. ellerim kızarmaya başladı bile. ben normalde nişan sonrası evlilik öncesi ele yakılan kınayı pek sevmem. yani gelenek görenek hoş da ben kendi elimde kına olsun istemem. ama şuan saçımda kına olması beni heyecanlandırmanın ötesinde sevindiriyor.
babam bana bir şeyler anlatmaya çalışıyor herhalde. aksi halde bana çamur bakım zımbırtısı almazdı. kınayı yaktıktan sonra belirtilen şekilde yüzüme o çamur bakımından da uyguladık. kına sabaha kadar kalacak, bakım zımbırtısı da 45 dakika kalacak. allah'ım ajda pekkan gibi hissetmeyi botoks yaptırmadan öğrenmiş oldum. ağzımı açamıyorum, annem gelip nanik yapıp gidiyor, gülemiyorum. açlıktan öleceğim yemek yiyemiyorum. boynum tutulmuş gibi çeviriyorum başımı hem yüzümdeki hem kafamdaki şey yüzünden. bence babam bana ''azıcık bakım yap güzel ol bu ne böyle serdin iyice'' demek istedi. lisedeyken de ''süslen püslen azıcık ne biçim kızsın sen'' demişti bana. kısmet ya. aynaya bakıyorum, valla bu görüntü bana ait değil. neyse kına tutsa bari.
o değil de.. tam beş (5) gündür bir şey yazmak istiyorum ama yazamıyorum. her gün birkaç cümle, paragraf ekliyorum ama hiçbir zaman tam olmuyor. hiçbir zaman tam olmayacak bir şeyi yazmak istediğim için de olabilir tabi bu ama bence artık yazmalıyım. çünkü ben yazamadığım zaman tam olamam. bu yazı son zamanlarda yazdığım salak yazılar gibi olmayacak. o yüzden gerçekten canımın acıması lazım. bugün mesela canım üç dört gün sonra ilk defa acır gibi oldu. ama kafamda tasarladığım yazı bu kadarcık acıyla oluşturulabilecek bir şey değil. bak böyle diye diye kendimdeki beklentiyi arttırıyorum. o zaman beğenmiyorum yazdıklarımı. bu akşam bir kez daha anladım ki saç kestirmek, saç boyatmak, kaş baş aldırmak, alışveriş yapmak, cilt bakımı yaptırmak falan beni rahatlatmıyor. geçici de olsa ''gerçek''leri unutturmaya yetmiyor.
allam kafamdaki ağırlıktan herhalde bunca saçmalamam.. gidip yüzümü yıkayım bari.
babam bana bir şeyler anlatmaya çalışıyor herhalde. aksi halde bana çamur bakım zımbırtısı almazdı. kınayı yaktıktan sonra belirtilen şekilde yüzüme o çamur bakımından da uyguladık. kına sabaha kadar kalacak, bakım zımbırtısı da 45 dakika kalacak. allah'ım ajda pekkan gibi hissetmeyi botoks yaptırmadan öğrenmiş oldum. ağzımı açamıyorum, annem gelip nanik yapıp gidiyor, gülemiyorum. açlıktan öleceğim yemek yiyemiyorum. boynum tutulmuş gibi çeviriyorum başımı hem yüzümdeki hem kafamdaki şey yüzünden. bence babam bana ''azıcık bakım yap güzel ol bu ne böyle serdin iyice'' demek istedi. lisedeyken de ''süslen püslen azıcık ne biçim kızsın sen'' demişti bana. kısmet ya. aynaya bakıyorum, valla bu görüntü bana ait değil. neyse kına tutsa bari.
o değil de.. tam beş (5) gündür bir şey yazmak istiyorum ama yazamıyorum. her gün birkaç cümle, paragraf ekliyorum ama hiçbir zaman tam olmuyor. hiçbir zaman tam olmayacak bir şeyi yazmak istediğim için de olabilir tabi bu ama bence artık yazmalıyım. çünkü ben yazamadığım zaman tam olamam. bu yazı son zamanlarda yazdığım salak yazılar gibi olmayacak. o yüzden gerçekten canımın acıması lazım. bugün mesela canım üç dört gün sonra ilk defa acır gibi oldu. ama kafamda tasarladığım yazı bu kadarcık acıyla oluşturulabilecek bir şey değil. bak böyle diye diye kendimdeki beklentiyi arttırıyorum. o zaman beğenmiyorum yazdıklarımı. bu akşam bir kez daha anladım ki saç kestirmek, saç boyatmak, kaş baş aldırmak, alışveriş yapmak, cilt bakımı yaptırmak falan beni rahatlatmıyor. geçici de olsa ''gerçek''leri unutturmaya yetmiyor.
allam kafamdaki ağırlıktan herhalde bunca saçmalamam.. gidip yüzümü yıkayım bari.
yayında ve yapımda emeği geçenler
bütün kadınların kafası karışıktır,
eften püften,
kendime yeni bir ben lazım,
kızıl kızıl kızıl,
kilo vermenin dayanılmaz hafifliği
7 Ağustos 2008 Perşembe
la fille du roux
dün itibariyle yaklaşık fi tarihinde aldığım ve anneme karşı ''hayır atılmayacak verilmeyecek'' mücadelesi verdiğim pantolonlarımın içine yeniden girebildiğimi ve hatta onların içinde boşluk bile bırakabildiğimi fark ettim.
yarın da 2 pantolonumu daralttırmaya götürücüğüm.
gidip kınamı da aldım. yarın hastane işim erken biterse gidip saçımı da kestiririm. gelir kınamı da yakarım.
aynada gördüğüm kurum kuruluştan memnunum. mutlu muyum bilok neyim? bi şımardım ama çaktırmıyorum.
yarın da 2 pantolonumu daralttırmaya götürücüğüm.
gidip kınamı da aldım. yarın hastane işim erken biterse gidip saçımı da kestiririm. gelir kınamı da yakarım.
aynada gördüğüm kurum kuruluştan memnunum. mutlu muyum bilok neyim? bi şımardım ama çaktırmıyorum.
yayında ve yapımda emeği geçenler
bit pazarı,
kendime yeni bir ben lazım,
kızıl kızıl kızıl,
kilo vermenin dayanılmaz hafifliği
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)