devrim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
devrim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Ağustos 2008 Salı

''biz''i üzen neyse; burada bitti!

hamiş: bu yazı 12 ağustos 2008 itibariyle yayınlanacaktı. bazı nedenlerden dolayı yayınlanamadı. 12 ağustos akşamından sonra hiçbir şey yazılmadı. ''her şey tek bir soruyla bitti'' bölümüne kadar olan yerler 10-11-12 ağustos'ta yazılmıştı, kalan bölümler gün itibariyle yazıldı. (1 eylül 2008) 12 ağustos'ta başlandığı için yazılmaya yayınlanma tarihi de öyle gözüküyor. -bunlar hep kendime not..-

yurdanur'luktan sıyrılıp yeniden ''ben'' olarak konuşmaya başlamamızın birinci ayı hürmetine..

**
Yurdanur: Bir gün bir ıssız adaya düşsen yanına şey ne alırdın?
Mehmet: Iııı...Seni...Seni.. Bir de seeni (Güler)

Yurdanur: Yazıcak bir şeyler, yiyecek bir şeylar almaz mıydın yanına? (Mehmet'in yanına oturur.)
Mehmet: E sen zaten geliyorsun ya pişirirsin üç beş bir şey... Peki sen ne götürücen ıssız adaya?

Yurdanur: (Güler) E sen zaten benle geliyorsun ya. Seni, seni, seniii (yine güler) Issız ada ıssız ada olmaktan çıktı. (Elindeki balonlarla oynarken balonlar elinden kayar ve uçar Mehmetle yakalamaya çalışırlar ama başaramazlar. Ayağa kalkıp yükselen balonu izleyip el sallarlar.)

ıssız bir adaya düşersem yanıma üç şey olarak seni alırım. senin gelip gelmek istememen önem teşkil etmiyor şu aşamada. sen sana böyle bir soru sorulmasına bile izin vermeyeceğin ve cevaplar arasında yer almayacağımı adım gibi bildiğim için sormuyorum sana ne alırdın diye. yiyecek içecek bir sürü şey alırdın, milyonlarca kitap alırdın, kağıt kalem bir sürü. musukiyle ilgili bir şeyler de alabilirdin. bu ikisinden emin değilim. neyse.. böylece benim ihtiyacım olan ''her şey'' o adaya gelmiş olacak. e sen de paylaşımcı bir insansın, sonuçta koca adada yalnızız. -yaşasın halkların kardeşliği canım- ben de nemalanabilirim herhalde getirdiklerinden.

dünya'da artık ıssız bir yer yok. johhny depp gibi bir ada da alamayacağımıza göre.. biz hep mecburuz bu kalabalıklara. etrafımızı saran kuru kalabalıklara. duvarlarımıza yazdığımız laf kalabalıklarına. içimizdeki etrafı çoktan sarılmış yalnızlıklara muhtaç olduğumuz gibi muhtacız o insanlara. ben seni tanıdığımdan beri dünya sadece sen varken dönüyor. senin etrafında. kendi çapımdaki -ki böyle bakınca bayağa geniş oluyor çapı- o dünya'ya kimseyi sokmadım senden başka. yurdanur diyordu ya hani mehmet'e ''sen girince şu kapıdan saray olur tek göz oda'' diye. sen varken güzel her şey. ettiğimiz onca kavgaya rağmen. birbirimize hala söylemediğimiz onlarca şeye rağmen. hala kurabildiğin o ''gereklilik kip''lerine rağmen. bütün rağmen'lere, keşke'lere ve ama'lara rağmen.

içinde karavan olduğu için ya da dünya'yı turlama planları olduğu için değil sen olduğun için istiyordum ben o dünya gezmelerini. tamam kabul ediyorum, bunu bisiklet yerine karavanla yapacak olmamız da bu kadar heveslenmemde önemli bir faktör ama içinde senin geçtiğin cümleler kadar heyecanlandırmıyor hiçbir şey beni. yolun müsait bi yerinde karavanı temizlemek, küçücük mutfağımsı yerde yemeyeceğini bile bile yemek yapmak -hizmetçi değilim evet-, dünya'nın hiç bilmediğimiz bir yerinde senin sigara ve bira alamayışlarınla eğlenmek, küçük sandalyelerin üstünde güneşlenmek, o zamana kadar alışıp seveceğim için kafama kınayı senin yakman için seni ikna etmeye çalışmak, metallica yerine dinlenebilecek başka gruplar bulmak, yol boyu aptal saptal şeyler için kavga etmek sonra ''bozum, boz yok kafanı kırarım'' şeklinde cümlelerle barışmak, olayı kadere kısmete bağlayıp uzun uzun susmak, sonra senin sıkıldığını anladığım an hep yapmak istediğim ama bir türlü cesaret edemediğim otostop için yeterli cesareti bulup gitmek.. bak bunları hayal etmek bile güzel. çünkü tüm bunların öznesi sensin.

biz hiç yalnız kalamıyoruz bile.. senin baban, benim annem, erkan, tuğrul, firuz (oh), çakal tkpliler -öhüm-, ttku'nun dediği gibi beni hep aramaması gereken zamanda arayan adamlar, senin yanında yer yatağında bile olsa yatan başka kadınlar, aptal bi fransızca kursu, çaldığı zaman susmak bilmeyen telefonlar, mideden gelen seslerle gidilen yemekler, zor durumda kalınca verilen molalar, gitmeye yakın kapatılan pıleylistler, her daim hissedilen ayak sesleri ve daha bir sürü şey. istediğim tek şey senin de benim seni düşündüğüm, özlediğim ve sevdiğim kadar değil ama beni düşündüğünü, özlediğini ve sevdiğini bilmek. iki cevap arası kırkbeş saate çıktığında haliyle her şey yerle bir oluyor. kimsenin sesiyle bölünmeyecek, gitme korkusundan uzak, kaybetme endişesinin adının bile anılmadığı, senin benim söylediklerimle ilgilendiğin, benim aklımdan bir saniyeliğine bile olsa aldatılmayı ve aldatmayı çıkarabildiğim bir konuşma.. dünya'yı dolaşmak için yola çıkan karavanın içinde seninle olmak bu yüzden önemli bu kadar. bu yüzden bu kadar heyecan verici. henüz bir ehliyetimiz olmamasına rağmen.. yolda polise rüşvet de vermeyeceğimize göre sonunda boylayacağımız o kodesten bisikletle kaçıp gitmek de bu yüzden güzel. ölüp düşmesem de nazan öncel'in beyoğlu şarkısını her dinleyişimde aklıma gelmen -sanki çıkıyormuşsun gibi- de bu yüzden. bu hayalleri kurmak bile bu yüzden bu kadar kusursuz.

sence bunca şeyden sonra sen gerçekten inanıyor musun seni çekemeyeceğime?
ben ''razı''yım her şeye.

yasemin mori: ''konumuz hep diğerleri.. ne sen ne de ben değiliz. yok bunlar yok şunlar, ne yapmış sana onlar? ne seni var ediyor?''
**
orhan pamuk diyor ya ''bir kitap okudum, hayatım değişti'' diye. her şey senin kurduğun bir cümleyle başladı.. takvim yaprağı 29 haziran 2007'yi gösteriyordu.

''seninle başka bir yerde karşılaşsaydım büyük ihtimalle sana aşık olurdum.''

ne kadar kapalı bir cümle. neresinden tutarsan tut tam bir anlamı olmuyor. ama benim tutunacak bir dala ihtiyacım var. ve ben bir küsür yıldır bu cümleyle yaşıyorum. üstelik çok yanlış anlamlarıyla.. anlamak istediğim haliyle. büyük ihtimalle aşık olurdum sana, şuan aşığım demek değil ki. ileride aşık olurum demek de değil. ortada bir ihtimal var. hiç aşık olmamak gibi bir ihtimal bu. ''şuanda da aşık değilim, olmadım, olmayacağım.'' okunması gerektiği gibi okunduğunda ben bu anlamı çıkartıyorum söylendiği tarihten bir küsür yıl sonra. sen bana neredeyse her gece ''nolur bana bunu yapma'' diyorsun ya, ben yine de yapamıyorum. kendimden emin olamasaydım keşke de senden emin olabilseydim. o gece şakayla karışık ''güven sıfır'' dediğinde ''bir şey söylemeyeceğim'' demiştim. bir yandan sana söylediğin her şeye inanacak kadar güveniyorum bir yandan da beynimin içinde bir yer sana güvenmemem konusunda şakaklarıma baskı yapıyor. öyle anlarda senin migrenin bende tutuyor. gündüzse çekiyorum perdeleri, geceyse zaten sen varsın. sen yoksan zor oluyor geçmesi. uzak olduğu için gelip başını ovamayan sevgilin geliyor aklıma. levent'in mutfakta yemek yapmayı beceremeyen sevgilisi geliyor gözümün önüne. ve zaten gözümün önünden hiç gitmeyen o yer yatağı. o zaman başım daha çok ağrıyor. midem bulanıyor. kusamıyorum da. sanki kusarsam içimden çıkıp gidecekmişsin gibi geliyor. gitmeni istemiyorum ama ben. böyle anlarda allah kahretsin ki yanındaki herkese rağmen yanımda ol istiyorum. salak bir organ yüzünden onlarca kez hastahane koridorlarını arşınlarken de elimden tut istiyorum mesela. bu işlere merakımın başladığı yıllarda sınırların kalkmasını tek çare olarak görmüştüm. şimdi senin de ''hangi sosyalist devlet yapmış ki bunu'' diye savunduğun avrupa birliği gibi. sanki sınırlar kalksa daha kolay görüşebilecekmişiz gibi. salaklık işte. rot mafiz'e ''sen söylersen inanırım ben'' dediği günden beri inanıyorum ben sana. o yüzden zaten tüm salaklığımla söylediğin her şeye inanıp sonrasında ''şaka be'' lafını duymam. ama olmuyor. artık ''merhaba nasılsın'' kadar sıradanlaşmış bu ''aldatmadım''larımız yüzünden sana inanamıyorum. sen ''biz sevgili olmadık ki hiç, seni aldatayım'' dedikçe ben daha çok yaralanıyorum. öyle şeyler yapıyorsun ki beni bir zamanlar sevmiş olduğuna bile inanamıyorum. şuan beni sevmediğini de biliyorum. her ne kadar kabul etmesen de ben istediğim için benimle konuştuğunu da biliyorum. sen ''ego'' dediğin günden beri ben eriyorum. siyah boğazlı kazağının üstüne kadife ceket gibi ''karizmatik'' olmaktansa bana karizmatik olmak için başka cümleler seçtiğin günden beri ben kendimi keriz gibi hissediyorum. sizin oraya kalkan son otobüsün saatini nasıl unutmuyorsam, söylediğin diğer şeyleri de öyle unutmuyorum ve inanıyorum onlara. saatlerce konuşuyoruz senin zekandan, yaptıklarından, yapacaklarından, ciddi potansiyel taşıyan akademik kimliğinden, okuduğun kitaplardan, internetten bulduğun haberlerden, kadınlarından, arkadaşlarından, iyi bir insan olmandan, özünde iyi insan olanlardan, ancak ''ben neresindeyim?'' diye sorduğum zaman ''her yerinde'' cevabını aldığım değişik evreli hayatından, içine beni sokmadığın hayallerinden, sırf ben mutlu olayım diye yaptığın şeylerden, bir ana bir baba gibi öğrettiğim vega'dan, kaderden, kısmetten, ''ne kadar çabalarsam çabalayım hep olacağına varan şeyler''den.. hiçbirine sitem etmiyorum. zevkle dinliyorum hepsini. en azından konuşuyorsun diğ mi? cevaplar gecikse de, bedenin bir sürü parçaya bölünse de, aklından geçenleri sansürleyerek sunsan da konuşuyorsun.. şikayetim yok. çok mutluyum. ama iş bana geldiğinde değişiyor her şey. sen bana sormuyorsun bile hiçbir şey. belki senin sormanı beklemeden her şeyi anlattığım içindir.. ama ilgilenmiyorsun benimle. senin her zaman ilgilenmen gereken daha başka işlerin var çünkü. daha önemli işler. dikkatini çekebilmek için napmam gerektiğini inan, bilmiyorum. bir insan seni neden mutlu etmeye çalışsın ki? belki çok sevdiği içindir. belki kendini de ancak seni mutlu ettiğinde mutlu edebildiği içindir. belki sadece tek istediği senin mutlu olmandır. hatta sırf bu yüzden yanındaki başka kadınları bile kabullenmiştir. onlarla o'nunla mutlu olabileceğinden daha da mutlu olduğuna inandıkları için kabullenmiştir. sen demiştin bana bir kere, bir insan aldatıldığını bildiği halde nasıl orada durur, o adamla kalır diye. sonra ''hayat.. hayat böyle boktan işte aldatanı bile affettirir'' demiştin. biz hiç sevgili olmadığımızdan ve sen bu sebepten beni hiç aldatmadığından ben burdayım. buna inanmayı becerebilmeyi çok denediğim için. neyse.. ben ne zaman sana kendimle ilgili bir soru sorsam sen cevap vermekten kaçıyorsun. gereklilik kiplerin kapıyı çalıyor. ''neyse''lerin dağda mahsur kalmış birini kurtarmaya gelen akut gibi destek olmaya geliyor. ben burada yine yalnız kalıyorum. sen sana sormamdan sıkılıyorsun. ''neden böylesin?'' bile diyorsun hatta. ben sana verecek cevap bulamıyorum. hatırlıyor musun sana bir gece sen yokken ''çok şanslıyız'' demiştim. sen değilsin şanslı olan.. yani evet pekçok şansın var ama benim kastettiğim anlamda değil. ''o'' kabul etmese de ben ''huzur veren erkek''imi buldum. o sevmese de ben o'nu seviyorum. ve ''o'' bana bunun için kötü davranmıyor.. temmuz ayı benim için o kadar yorucu geçti ki. bilmemem gereken o kadar şey öğrendim ki. görmemem gereken çok fazla şey gördüm. duymamış olmayı tercih edeceğim kadar çok cümleyi duymak istemediğim ağızlardan duydum. sonra ağızlardan başka laflar çıktı, onlar bile o kadar acıttı ki canımı. sana şanslı olduğumuzu söylediğim o gece ben sana niye aşık olduğumu bir kez daha anladım. bu senin için bir şans değil tabi, hatta her gün lanet ediyor bile olabilirsin. haklı da olabilirsin. senin için çok önemli bir şey olmuş zaten haklı olmak son bir senede. oysa ben şu bir senede haklı olmanın hiçbir işe yaramadığını öğrendim. iyi olmanın, tatlı olmanın, kafanın azıcık çalışmasının, elinin biraz kalem tutabilir olmasının da hiçbir işe yaramadığını öğrendim mesela buna ilaveten. seninle ''bir şey'' olabilmek için başka şeyler de olabilmenin zorunlu olduğunu gördüm. deniz kötüydü belki ama o iyi. kendin söyledin çok iyi bir kız olduğunu. bunu muhtelif zamanlarda bana da söylüyorsun. nefret ederim insanları birbirleriyle karşılaştırmaktan ama elimde değil aksi. üniversitede türbana evet diyordur, belki pkk'yı doğru telaffuz ediyordur, kesinlikle tatlı değildir; güzeldir, devrimcidir gerçekten, ama öyle bir sosyalisttir ki eylemlere katılma gereksinimi hissetmiyordur mesela, evliliğe karşıdır, birileri çocuk dediğinde ''nefret ederim'' diyordur, tatlı değildir bak güzeldir, metallica ve cem adrian dinliyordur, dizi izlemiyordur, dırdır yapmıyordur, soljenitsin'i tanıyordur, ece temelkuran okuyup kemalist kalmıyordur, rahat rahat felsefe tartışılabiliyordur, sıkmıyordur, insanı beklentiye sokup durduk yere bağlanma korkusu da yaratmıyordur karşısındakinde. böyle düşününce gerçekten ''iyi''. tam sana göre yani. yoksa ben çoktan öğrendim ''sevilmek için aşk için iyi olmanın yetmediğini''. mutlaka hep biraz daha fazlası lazım. ama hayatının her döneminde eşitlikten yana olmuş, sırf insanlara hakları olanı vermek ve öbür dünya'ya bırakılmayacak kadar kıymetli olan adaleti bu dünya'da da sağlayabilmek için hukuk fakültesine girmiş bir insan olarak çiftestandarda gelemiyorum. ben aslında sinirli bir insan değilim. eşim dostum da giriyor bu biloka, onlar da yorum yapıyor, denk gel sor bitanesine. haksızlık görmediğim sürece pek sinirlenmem. aksi ispatlanmadığı sürece mutlu olan ve insanları da mutlu etmeye çalışan bir insanım. ama işte bana yapılan bu haksızlığa tahammül edemiyorum. ben arıyorum, heyecanlanıyorum konuşamam diyorsun. adını anmak istemediğim insanlar arıyor, o'nunla konuşuyorsun. ben havuz dediğimde burjuva oluyorum, insanlar londra'ya gidiyor, sevdicek oluyor. ben başka şehirdeyim diye daha da ''uzak''laştırılıyorum, hiçbir şey olamıyorum, insanlar ülke sınırını geçiyor gidiyor o'nunla sevdicek olunmaya devam ediliyor. ondan sonra firuz'la sevdiceği ayrılsın. niye? araya ülkeler giriyor. peh. bunları düşündükçe sinirleniyorum. sonra bunları düşündüğüm için sinirleniyorum. sonra diyorum ki kendime, ''salak, adam zaten seni unutmuş. hatta hiç hatırlamamış ki unutsun. sen adama ''seni seviyorum'' demişsin, adam da kendini seni sevmek zorunda hissetmiş, uğraşmış -hayır uğraşmamış- ama sevememiş. sen hala niye burda duruyorsun? niye bilokuna bu adamı yazıyorsun? adam seni artık kıskanmıyor bile. hatta ne artık'ı. bi kere kıskanmış geçmişte, o zamanları da hatırlamak istemiyor. ama sen illa illaaa her boku hatırla.'' böyle diyorum, sonra yine tüm suçu kendimde buluyorum. ''şanslıyız'' dediğim o geceye gidiyorum. içinde azıcık sevgi kırıntısı olmayan adam bütün bunlara niye katlansın ki diye soruyorum kendime. içim ''senin yüzünden'' diyor.

ben seninle konuştuğumuz her an hissediyorum. ben sana yetmiyorum. yetmeyeceğim de. hiçbir zaman istediğin olamayacağım. ''o'' olmaya yetmeyecek yaptıklarım. istesem sevdiğin yazarların kitaplarından, köşelerinden yazılar çalar kendi düşüncemmiş gibi satmaya çalışırım sana. üstüne de ''gelişerek değiştim'' yazarım. ama yapmıyorum. ben kendim olmaktan vazgeçemiyorum. çünkü beni böyle sev istiyorum. ama olmuyor. ne yaparsam yapayım o ''kemalist'' bakıştan kurtulamıyorum. o yüzden cümle aralarında tkp'den bahsediyorum. ''öyle saçma şeyler'' yapıyorum. annen gibi oldum iyice. sıkıntıdan dizi izliyorum. temizlik yapıyorum, yemek yapıyorum. seninle konuşmadığımız zamanlar dışında yani. a tabi bi de fransızca kursuna gidiyorum. tüm bunlar mevsimin yaz olmasından kaynaklanıyor. kışın sana gerçekten ihtiyacım olduğu zamanlarda yanımda olsaydın, belki o zaman sana yetebilirdim. en azından kafanda böyle bir izlenim uyandırabilirdim. it gibi çalıştığım, deli gibi okuduğum, manyak gibi yazdığım, rüyamda bile özlediğim zamanlarda yanımda olsaydın.. niye olasın ki? niye sevesin ki ama?

ben her gece senin inanmadığın tanrı'ya şükrediyorum. ''bugün de konuştuk'' diye. sonra ''yarına da kal''man için dua etmeye başlıyorum. dudaklarım sürekli hareket halinde. ya kendi kendime konuştuğum için, ya söylediğin bir şey aklıma geldiği ve güldüğüm için ya da ses çıkmasın diye kendimi zorladığım için. her konuşmamızın ''son'' konuşmamız olup olmadığını düşünmek ve ''hoşça kal'' derken bu kadar zorlanmak çok yorucu. diğ mi? ben türkçe'deki en güzel kelimenin şefkat ve huzur olduğunu, en zor kelimenin de hoşça kal olduğunu seninle öğrendim. her gece kafamı yastığa koymadan önce ''ya bugün son günse'' diye düşünmenin insanı kaç yaş yaşlandırabileceğini sende gördüm. bana kurduğun cümlelerin hepsini hatırlıyorum ya, ondan kolay oluyor sana senin cümlelerinle gelmek. bana ne yaptığını anla diye. aklımdan geçenleri söylememek. ya da orasını burasını kırparak önüne koymak. artık sana ''gitme kal'' bile diyemiyorum. ''ego'' dediğin günden beri.. aynı değil hiçbir şey. seni gözümde abarttığım filan yok. ne anlattıysan, neye inandıysam onun sonuçları bunlar. kendinden nefret ettirmek için yaptığın onca şeye rağmen sonuç hiç değişmiyor. bizim aramızdaki ''şey''in ve sonuçlarının hiç değişmemesi gibi.. sabrımı ölçmek için yaptığın şeylerin hiçbir sonuç vermediğini ne zaman göreceksin acaba? sana bunca şey yazmışken, yapmak istemişken, anlatmışken hala nasıl aksini bekleyebilirsin benden? ben senden ne zaman bir şeyler bekleyebileceğim peki? sen ne yaparsan yap beni değiştiremeyeceksin. sen de değişmeyeceksin. ben zaten senden değişmeni de beklemiyorum. zaten seni böyle seviyorum. -hıh şimdi böyle dedim ya kesin değişirsin.- ''sorun'' da bu zaten herhalde. ne sen değişiyorsun ne de ben.. aramızdaki farklar hiç kapanmıyor -kapanmasına da gerek yok zaten- ve ben sana yetebilir hale gelemiyorum hiçbir zaman.

geçen gün mektupları okudum. sana çoktan ''fidel'' demekten vazgeçmişim ben.. sadece rüya gördüğüm ve hayallerimi anlattığım zamanlar ''fidel'' demişim. kalanında hep adın var. ben fidel'i sevmiyorum artık.. fidel olamayacak kadar güzel bir hayaldi ve hayaller hep gerçek olamıyor. yaşadıkça gerçekçi oluyorsun. hatırladın mı bu sözleri? eğer sen ve fidel arasında bir fark varsa ortada yalan var demektir. ve ''sana yalan söyleyip söylemediğimi düşünmekte özgürsün.'' diğ mi? sana inanmam neyi değiştirir ki? her gülüşümden sonra gerçekten güldün mü şimdi diye soruyorsun ama bana inanmasan bile ne değişir ki? ''aramızdaki şey'' her ne ise güzeldi ve sona yaklaşıyor yine.. benim için çok zor. şimdi burada sen nasıl olsa gidince seni orada bekleyenler olacak her şey çok güzel olacak yarışına girmeyeceğim. sen de rahatsızsın çünkü bundan. bir gece patlamıştın ya bana, ''burda her şeyi sen yapıyorsun zaten, sen üzülüyorsun, sen seviyorsun, bir tek sen yazabilirsin çünkü burda'' diye. görünenler bunlar.. sen üzüldüğünü, sevdiğini, yazdıklarını benimle hiç paylaşmadın ki. içinde geçtiğim hayallerden bile haberim yok. olmaması gerekiyor.. her şeyimiz çok doğru ya sanki. gereklilik kiplerin beni çok acıtıyor. aradan iki sene geçmiş ve biz hala güvenmekten, ayıptan filan bahsediyoruz. bana anlatamadığın şeyleri o'na anlattın mı acaba? senin ''ben benden nefret edersin'' diye giriştiğin bu ''yaz macerası'' hiç de umduğumuz gibi olmadı diğ mi? beni nasıl böyle bir deneye alet edebildin onu da hala anlamıyorum. nefret etmek yerine ya daha fazla aşık olsaydım? olan her türlü bana oluyor. sona yaklaştıkça daha da garip bir hal almaya başladık. ve ben o ''son gün''ün nasıl olacağını çok merak ediyorum.. yine son olduğundan haberim olmadan mı bitecek yoksa ciddi ciddi vedalaşacak mıyız?

bu yaz bir cümleyle başladı.

^^"şu internet şu teknoloji hayatımıza girdiğinden beri hiçbirimiz aynı değiliz.. bak belki gerçek hayatta tanısaydın birini, o'nun sıradanlaşmasından bu kadar korkmayacaktın. çünkü gözünün önünde olacaktı. şimdi sadece parmağının ucunda. ki, bazen, emin ol bana bunu benden iyi bilemezsin, bu bile çok fazla gelir birilerine. çok önemli. msn'de konuşmalar, sabahtan akşama mesaj atmalar.. yanında olsa, gözlerine bakabilsen, o klavye yerine elini tutabilsen belki.. böyle olmayacak. o zaman her şey değişecek. belki ilk defa ''devrim'' bu kadar yakın gelecek. ama teknoloji işte. tüm insan ilişkileri sanal bir ağla kuruluyor, ne kadar yanında, ne kadar gerçek olursa olsun. o salak mesajlar ya da mailler yerine şu an ''mektup'' yazabiliyor olsaydın birilerine, durum çok daha farklı olacaktı..ne yazık ki pekçok şey için çok geç."

bu kısım bitirdi beni bu gece için :) cidden herşeyin sanal olduğu gerçeği ve sanalla gerçek olanı ayırt edememek, edemediğini anlatamamak. hepimizin böyle bir hikayesi var sanırsam. birinin sıradanlaşması bile gerçek hayata sokulamayacak bir ayıp. esasında gerçeklerimiz mahrem olmuş, sanallığımız ise ruhumuz..mektubu eline alsaydı birileri, benim dokunduğum o kağıda dokunabilseydi anlasa ne gam anlamasa ne gam değil mi? ben gerçek olduğundan emin olacaktım ve bir kez olsun ayırt edebilecektim mahremle namahremi..

pek çok şey için çok geç.. kendimiz için çok geç, devrim için çok geç, birileri için çok geç..geç herşey için geç.. ^^
ben mektup yazmıştım sana sayfalarca.. gerçekliğe çok önem verdiğin için sen. mektubu yazarken istediğim tek şey ellerimin değdiği o sayfalara senin de ellerinin değmesiydi. bunu sana hiç söylememiştim ben. benim yerime sen söyledin. ''gerçek olduğundan emin olacaktım'' sahi buna gerçekten ihtiyaç var mıydı? hiç ''gerçek'' olamamışım demek ki. yazık. bir tarafım kimsenin annesi babası olmak zorunda değilsin diyor diğer tarafım anne olmaya çoktan programlanmış gibi. kendimden artık başka türlüsünü bekleyemiyorum. alıştım bu anne rolüne. kimse bana babamın gösterdiği şefkati göstermezken ben birilerine annelik yapmaya adadım kendimi. sanki kendimi adadığım her şey bana dönüyormuş gibi. arkadan bakan olmaya da en az annelik yapmaya alıştığım kadar alıştım. istiyorum ki annenin yanında ne kadar rahatsan, güvendeysen öyle bir hayat vereyim sana. dışarıdaki tüm kötülüklerden koruyayım. sakınayım. çocuklar topunu aldığında bağırayım onlara. dünyayı kurtarmak isteyeceğin yaşa gelmeden kendi hayatında devrim yaptırayım, inandırayım insanlara ve dünya'nın güzelliklerine. koşulsuz sevmenin zor olmadığını göstereyim, bağlanmanın kötü bir şey olmadığını uygulamalı anlatayım.. ama yok. birilerine bağlanmak için o'nu sevmek lazım. ortada büyüklüğünden korkulacak bir sevgi olmalı. ama yok. senin için ne kadar kolay ''git kendine sevgili bul'' demek. elin hiç titremeden, için hiç acımadan. sen kıskanmayı bile saçma buluyorsun. vakt-i zamanında bir kere ersin'i kıskandın diye.. çocukça bir şeydi zaten. gençtin o zaman. şimdi olsa asla yapmazsın. yapmıyorsun da zaten. ben sana desem hebele beni seviyormuş diye ''e ne güzel sen de git onu sev'' dersin. başka şehirde desem, ohoo nolacak ki dersin. biz de başka şehirdeyiz ama diyecek gibi olurum, neyse'lerinden korkar susarım. demem bir şey. hiç yoktan üzülürüm. ben işte böyle böyle ayakbağı olurum sana ama gitmeye de cesaretim olmaz. sen bunu bilirsin ve beni kaybetmekten hiç korkmazsın. nasıl olsa başını her çevirdiğinde, her çağırdığında ben burdayımdır. ben başımı çevirdiğimde bile bulamam seni. hele sinirliysen.. sen beni istediğin her zaman duvarlarının arkasına alabilirsin. susarsın, konuşmazsın. cevap vermezsin hiçbir şeye. ben her şeyin sesini açarım. içimdeki her şeyi sustururum senden gelecek tek bir şeyi bile kaçırmamak için. ama sen susmaya devam edersin. sonra hiç beklemediğim bir anda kafanı uzatırsın, yüz görümlüğü. sevincimi kursağımda bırakıp geri girersin odana. ama ben bu süre zarfında senden hiç nefret etmem. sen nefret ettiğimi sanırsın. inanmazsın bana. sen benim senden nefret etmeme bile sevinirsin. ben de salak salak beni sevmeni beklerim. sana yazdığım her şey sonuçsuz kalır. okur geçersin. ben her satırda biraz daha ölürüm.

**
''ben de sana yetecek kadar ben kalmadı.''

**
mehmet: daha iyi misin? kusacak mısın?

yurdanur: eve çok yaklaştık, sen dön artık istersen. ev hemen şurası. pencereden baksalar görürler.

mehmet: biraz daha hava alalım mı? gir hemen yat tamam mı? onların yanında durma, anlaşılır.

yurdanur: tamam.

mehmet: du bakiyim, al at şunu ağzına. (sakız veriyor)

yurdanur: ben sakız çiğneyemem. hemen yutuveririm.

mehmet: çiğne çiğne. ağzının kokusunu alır. her şeyin bir yolunu bulacağım yurdanur, söz. umutsuzluğa kapılma. hele sabah olsun.. bak ne güzel olacak her şey, görürsün. nasıl bir şey bu biliyor musun? hani karanlık bir gecede ıssız bir yokuşu tek başına inerken bir köşeye dönersin de deniz çıkar ya karşına. sonra o denizde bir gemi belirir, şıkır şıkır ışıklarla geçip gider. sen sevinirsin, hiç nedensiz ama. sonra için kıpır kıpırdır ya hani.. öyle işte. seni tanıdığımdan beri gemi geçiyor içimden. hep ama.

- öpüşme şeysi var burda-

yurdanur: sakızı yuttum.

mehmet: (allah'ım mükemmel bi şekilde gülüyor yine) yenisini alırım ben sana.

yurdanur: git hadi sen.

mehmet: tamam, sen eve gidene kadar bekliyorum ben.
(zaman geçiyor, mehmetle yurdanur evleniyor, feriha isimli bir kız çucukları oluyor. yurdanur feriha'ya anlatıyor)

yurdanur: orada öyle ne kadar durdu bilmiyorum, arkamı dönüp bakamıyordum. sokağın başında bana bakarken bir kez daha görsem onu koşup kollarına atılacağımdan bir daha hiç eve dönemeyeceğimden korkuyordum. ondan mıydı bakamayışım? o bahsettiği gemi benim de içimden geçiyordu, bütün karanlıkları yararak.. bayram yeriydi her yan, ışıl ışıl..

**
her şey tek bir soruyla bitti.. 12/08/08

- nerden biliyorsun ki sapık olmadığımı?
- şimdi sana bir şey söyleyeceğim ama üzülür müsün ki?
- bana sahip olmak neden bu kadar önemli?
- lanet olsun, neden unutamıyorsun beni?!
benim hep şüphelerim vardı. öyle ya, bize iyi bir hukukçu olmanın şartı olarak hep her şeyden şüphe etmeyi tembihlemişlerdi. şimdi anlıyorum, hiçbir zaman iyi bir hukukçu olamayacağım. ben hep sana inandım. şüphe ettiğim onlarca şeyi susturdum. canım dediğim bütün insanların sesini kıstım, hatta kapattım. herkesi bilerek uzaklaştırdım etrafımdan. çünkü onların doğrularını duymak istemedim. sandım ki ben hayal kurarsam, çok istersem ve inanırsam olacak bu sefer. daha önce hiç olmadığı bundan sonra olmayacağı anlamına gelmiyor. hem negzel işte, sende olsaydı bu değişiklik ben kimsenin üzerinde güzel durmayan ''devrim''i hemencecik yapıştıracaktım hayatlarımıza. ikarus da mutlu olacaktı. ama sen sezar olmayı tercih ettin. öldürdün beni sezar. içimdeki bütün şüpheleri yok ettin o gece. sen ''konuşmadığımız şeyler var'' dedikçe ben hala içimden aslında içinde bir yerlerde bana dair bir şeyler olduğunu sanıyordum. içten içe seviniyordum. ama artık biliyorum. sen de onlar gibisin.. sen de sadece sevdiğini sandın. sevmedin. hem de hiç. arada şımarabileceğin, dertlerini anlatabileceğin, soljenitsin'i sorabileceğin, gitmek istediğinde gidebileceğin gelmek istediğinde de gelebileceğin birini arıyordun, buldun. ben o gece iki yıl boyunca bana hep mutluluk verdiğini sandığım, yaşam destek ünitesiymiş gibi yüksek doz aldığım hayallerimin beni intihar sebebi olarak gördüğüm gerçeklerinden daha fazla öldürdüğünü anladım. ve bıraktım. bitti. hergün ağlardım ben. o gece çok zorladım kendimi yine ağlayabilmek için. nefret edebilmek için senden. yapamadım. hala ne ağlayabiliyorum, ne nefret edebiliyorum. arada yine ümit verici sözler söylüyorsun, onlara sarılıp uyumak istiyorum geceleri. onu da beceremiyorum. artık ''ben ufaktan gidiyim'' dediğinde aklım ve kalbim çıkacak gibi olmuyor. seni beklemiyorum sabahtan akşama kadar elimde telefon, gözümde ekran. gelip gelmemen bir şeyi değiştirmiyor. ben artık rahat uyuyorum. kafamı o yastığa vicdanımdan gelen sinyaller olmadan koyuyorum. ne seni ne beni düşünürdüm ben geceleri, o rüyaların işiydi. uyanık olduğum her karanlık vakti ben ılgın'ı düşündüm. ona yapamadığın ama bana çatır çatır yaptığın şeyleri. annemin her konuyu ''yuva yıkanın yuvası olmaz''a bağlayışını. farkında olmadan ılgın'a yaptıklarımı. hayatımda hep köşe bucak kaçtığım ama hep beni ebeleyen aldatmanın gidip ılgın'ı sobelemesini, çanak çömleği de kendi sesimle patlatışımı. istisnasız her gece rüyama gelen sedat'ın ''aynı anda iki kişi sevilmez'' nutuklarnıı. bütün arkadaşlarımın senden nefret edişini. sözlüklerde, dizilerde, hayatta yerden yere vurulan 2. kadınları. başını omzuma koyduğun bir gece eksilen sayılardan kimseyi kaybetmediğini söylediğin o gece sana herkesi kaybet ama kendini kaybetme demiştim ya. ben kendimi kaybettim görkem. ben kendimi arıyorken hem olmaktan en çok korktuğum yerde hem de en çok istediğim yerde buluyordum kendimi, anca sen varsan. ama sen yoktun. sen yoksun. sen sadece bir hayalsin. güzel ama bitmesi gereken bir hayal. artık geçmişi ve geleceği olmayan bir ölü. ben ki hayatında en çok istediği şey güneydoğu'ya gidip töre cinayetlerini, doğu'ya gidip kadın haklarını anlatmayı isteyen kadın. ne diyecektim oradaki kadınlara? ''çocuk doğurmak zorunda değilsiniz, şiddete katlanmak zorunda değilsiniz. sizi aldatan bi adama dayanmak zorunda değilsiniz!'' bu mu? peki sormaz mıydı benimle gelen arkadaşım sen niye katlandın iki sene boyunca diye? ben ne derdim içimdeki o salak çocuğa? hazal su ile bir şey izliyorduk o gün. adam kadını dövdü. ve ben kendimi acaba dertten meylettiğin o şiddetini kontrol edemezsen yine de seninle olur muyum diye düşünürken buldum. tereddüt ettim. kendimden iğrendim. bunun cevabı çok açık. ikileme düşülmemesi gerektiği kadar açık. adam sena şiddet uyguladıysa, gidersin. aldattıysa çoluk çocuk demez yine gidersin. ben televizyonda, sözlüklerde, hayatta eleştirdiğim yerden yere vurduğum kadınlar gibi olmaya başladım. sen kabul etmesen de ben aldatıldım ve bunu kabullendim. hem de iki kez. ben kendimi kaybettim görkem. kendime olan saygımı. cümlelerimi. topuğuma yiyeceğim kurşunları düşünmeden gidip kurtaracağım kadınları kaybettim. sen yokken, hiç olmamışken yanımda olan ve olacak olan insanları kaybettim. sen bunlara değmezdin. ben senin hayatında hiç olmadım. yoktum, hiç olmadım. o yüzden ağlamadım. ağlamayacağım. burada yalnızlığa alışması gereken de benim. bir şeylere alışmak zorunda olan ve her şeye sil baştan başlayacak olan da benim. sana düşen tek şey, ılgın. ve bu da sana yetiyor. sen ılgın'ı seviyorsun. onu kaybetmekten korkuyorsun. farkında değilsin ama o'na bağlısın. artık canımı acıtmıyor kadınlarından konuşmak. ne sahra, ne deniz, ne ecem, ne de ılgın. ne de bilmediğim ve artık bilmek istemediğim diğerleri. ben eskiden nasıl bir kadınsam, 12'sinden beri öyleyim. ''sen benim sevgilimsin ne arkadaşım'' diyebileceğin bir kadın değilim mesela. sana yavşayan ve bu yavşamaya ses çıkartan sevgilinin dertlerini dinleyebilecek kadar arkadaşın olabilecek ya da sevgilinle konuşurken benle hayal kurabileceğin kadar sevgilin sayılabilecek biri hiç değilim. bana dediğin gibi tatlım derken ılgın'a, sarılırken, gelen arkadaşlarını başından yollarken, benle konuşmak için kavga ederken babanla, her boku anlatırken ama benimle konuştuğunu anlatmazken ılgın'a.. için rahat olsun. benimki gibi. çünkü ben artık yokum bu çirkin üçgenlerin içinde. ben köşeleri hep bana batan bu çokgenlerde yokum. sen benim arkadaşım da değilsin.. çünkü arkadaş dediğin böyle olmaz. tek taraflı arkadaşlık olmaz. hayat ne çabuk değiştiriyor her şeyi. sadece bir gecede söküp atabildim seni. keşke daha önce yapabilseymişim. ama ne diyorlar, olacağına varır her şey. demek zamanı gelmemişti. ben bir ve daha fazla sene bir hayali bekleyemezdim. eğer en ufak bir şüphem kalmış olsaydı içindekilere dair.. annem gibi beklerdim seni, babamı beklediği gibi. ama sen babam değilsin. ve ben de annem. hiç gelmeyecek birini bekleyecek kadar kaybetmemişim kendimi şükür. her ne kadar ''rahibe hayatı mı yaşıycan'' diye sorsan da, anlıyorum şimdi. çok isterdin annem gibi bekleyeyim seni. ben anladım geç de olsa yaptıklarımı hiç yapmamam gerektiğini. pişman olduğum o kadar şey var ki.. keşke kendini bu kadar abartmanı sağlayacak şeyler yapmasaydım. keşke arkadaşlarımla buluştuğumda mesaj attığında ''geliyorum'' dediğimde bundan kendini pay çıkartmanı sağlayacak kadar değerli olduğunu hissettirmeseydim sana. üstelemeseydim keşke olmaması gereken şeylerin olması için. aramasaydım, mesaj atmasaydım, mektup yazmasaydım. keşke en başından hiç söylemeseydim sana ne hissettiğimi.. sen yazdıklarını bile göstermezken bana, ben sana hayallerimi açmasaydım. şu bloğu sadece başka şeylerle doldursaydım. aşkımdan geberirken sevgililerini dinlemeseydim keşke. aşık olmak için seni bulduğuma, sana aşık olduğuma hiç pişman değilim bak. henüz yani. benle ilgili hiçbir şeyi hatırlamak zorunda olmadığın halde hatırlaman gerekiyormuş gibi davrandığım, beni sevmeni beklediğim, aptal aptal davranıp kaçırttığım, baskı yaptığım için pişmanım. en çok da ılgın'ı bile bile ısrar ettiğim için pişmanım. sanki bir şey olacakmış gibi.. şimdi kendime bakıyorum, üçüncü bir kişi gibi. hala senden nefret edemiyorum. kendimden ediyorum ama. kısa zamanda pişman olacak ne çok şey yapmışım.. sen bana ne yapmışsın görkem? ben kendime ne yapmışım böyle? ne zaman bu hale gelmişim? niye hiçbir yardımı kabul etmemişim? artık sen de herkes gibiysen ben kimim görkem? kronik güçlü kadın.. ben seni gerçekten çok sevdim görkem. kimsenin sevemeyeceği gibi. sevemeyeceği kadar. bir şeylere yetebildiğini bilsem inan hiç vazgeçmezdim. sen benden vazgeçmesen.. ben şimdi dalga geçtiğimiz o çocuklar gibi yaptıklarımı hatırlayıp utanmasam, senin gibi güzel günler olduğuna kendimi inandırabilsem, pişmanlıktan gebermesem, hala bir şeyler için bu kadar çabalamasam, sen armut pişmeden avcuma düşsen.. olmaz diğ mi? geç artık her şey için çok geç. ne kaldı elimizde? çaresiz kaldık. eskiden olsa, çok değil iki hafta önce, seni kimsenin benim seni sevdiğim kadar sevemeyeceğiyle övünürdüm. oysa senin umrunda değil bu.. sen birini sevmeden de o'nunla olabilirsin zaten. dudağın çoktan değişmiştir başka kadınların dudağına. ve ellerin. tabi boynun. mutlu muyuz? mutlusun. mutlu olmalısın. çünkü ben senden bu yüzden vazgeçtim görkem. mutlu ol diye. kurtul benden diye. istemediğin biriyle daha fazla uğraşma diye. ''özellikle son üç haftadır'' deme bir daha diye. kafan karışmasın diye. o güzel beynin benimle yorulmasın diye. hem ılgın rahat etsin, hem sen. düşme ikilemlere. git ılgın'ı sev. ama bana da su altından ümit verme. çünkü ben sana kendimi verdim. daha fazla bir şey veremem. kalmadı. ankara'ya geldiğimde görüşme benimle. telefon açarsam bir daha yüzsüzce, özlem krizlerindeyken, açma. her şey eskisi gibi olsun. ben yazlık bir şey olarak kalayım. kışın unuttuğun yazın birden hatırladığın biri. rakı masası mezesi ya da sigara dumanı olmayacak -aslına bakarsan hiç olmamış- biri. ben önce fidel'i şimdi de görkem'i özgür bırakıyorum.. hiç benim olmamış iki insanı. sen de beni özgür bırak artık görkem. çok üzüldük. bak sadece ben üzüldüm demiyorum, bu işte, adı olmayan bu şey her ne ise, onda beraberdik. kısa ya da uzun, az ya da çok.. bir gün bitmesindense hiç başlamaması daha iyiydi. iyi ki vardın ve gerçektin. gerçekçiydin. iyi ki hayallerimi tehlike olarak adlandırdın ve beni kendinden uzak tuttun. belki deneseydik.. artık belkiler yok. artık eminiz her şeyden. biz güzel bir masaldık. masalı güzel sonla bitirmeyerek biz de kendi çapımızda bir devrim yapmış olduk bile. ben devrimin önce insanların hayatlarında yapılması gerektiğini savunan kadın, sensiz ilk devrimimi yaptım. ben huzur veren erkeğin sen olmadığını sonunda anladım. kurduğum hayalleri başkasıyla da gerçekleştirebileceğimi ve gerçekten seven bir adam bulabileceğime inandım. ben beni iki yıldır eritip yok eden hastalıktan kurtuldum. senin 14 kasımda duyduğun sesinden anlamalıydım, sen çoktan kurtulmuşsun. nokta kondu, bitti en güzel hikayem. görkem, ben güçlü bir kadınım. seni yine özleyeceğim ama bu da geçecek. her şeyin geçip gittiği gibi. her şeyin hemen değişebildiği gibi.

ben artık cesurum.
bizi üzen neyse.. burada bitsin.

bir zblog yazısında demiştin hani, ''bitmesin.''
bitti, görkem.

yasemin mori: '' yarına kalsam ne umuyorsun? ''
**
yurdanur: mehmet, çok mutluyum.. çok uzak bir yolculuktan geri döneceksin. bir vapur müjdeledi bana az evvel. seni limandan uğurlayışımı hatırlıyorum. masmavi denizin ortasında ak köpükler bırakarak giden o gemiyi.. martıları, simit atan çocuğu.. seni götüren gemiler elbet geri getirecek. yoksa kimse sevmezdi gemileri, öyle ya. yavaşça gireceksin kapıdan, hiçbir şey sormayacağım. sen de sakın hiçbir şey deme. istemedikleri başkalarının ayıbı. yüzüme bakacaksın, biliyorum, yorgunsun. tertemiz serin çarşaflarda uyutacağım seni, masal anlatacağım çocuk eyler gibi. hatırlar mısın bir gün sana ''sen benim hem ailem hem de vatanımsın artık'' demiştim. uzun süredir kayıp bir kızın romanı bu, sonunda vatanına kavuşan mutlu bir kızın romanı..

**
kudra blog;

adamın biri "sağlıklı bir yas dönemi için iyi bir defin töreni gerekli" demişti. şimdi olan bitense galip 'çıktığım' bütün savaşların suretlerinin bana dönmesi. iyi bir defin töreninden ziyade neredeyse havada uçarcasına fırlatılmış kadavralardan oluyor hepsi. son dört yılda iki sırt hatırlıyorum, bana dönüp gitmiş olan ve benim hiç sıkılmadan gidişini izlediğim. tek fark birisi tişörtlüydü birisi gömlekli, demek ki neymiş...yoksa kim dolar eline diline tenine bunca geçmiş sevdayı geçmiş derken de ne "-di"li, ne de "-miş"li geçmiş sevda. bildiğin boylu boyunca elinden teninden dilinden içinden geçmiş sevda..

**
..hayat:
bunların hepsinin farkındayım. korkmuyorum kimseden ama güvenmiyorum da kimseye.
..hayat:
ben eternalsunshine'daki joel gibiyim. kim biraz şefkat gösterse peşinden gidebilirim. biraz ilgi göstersin, biraz orta nokta olsun etkilenebilirim ben. eğer daha fazlası varsa, kafamda çizdiğim adama yaklaşıyorsa aşık bile olabilirim. bu zamana kadar bir kez aşık olduğumu sandım, iki kez de aşık olduğumdan emin oldum. arada hoşlandıklarım da oldu, evet. aşık olduğum ve sandığım adamların hepsi beni sevdiğini sandı. ben de uzun süre beni sevdiklerini sandım. oysa sevdiklerini sanıyorlardı. ben hiçbirisinin elini tutamadım, hiçbirisi için sevdiceğim diyemedim. hep o adı konmamışlıklar yüzünden. hayatımdaki herkese ne yaparlarsa yapsınlar yanlarında olacağımın garantisini sadece sözle değil icraatla gösterdim. hiçkimse beni kaybetme korkusu duymadı. çünkü biliyorlardı çağırdıklarında geleceğimi. o yüzden rahat rahat dengesiz davranabildiler bana. bir allahın kulu da karşıma çıkıp adam gibi seviyorum diyemedi. ben herkesi kaçırdım istemeden, herkes kaçtı gitti benden. en uzağıma. hiçbirisi arkasında durmadı hissettiği şeyin. ve en kötüsü, siktir git bile demediler bana.
..hayat:
el altında kaldım hep. uzaklarındayken bile. ben hayatımda kimsenin ''en''i olmadım. en yakın arkadaşı, en nefret ettiği insan, en sevdiği insan, en aptal insan, en zeki insan, en güzel kadın, en şirin yaratık, en iyi insan, en başarılı kız, en yetenekli kadın gibi gibi. kimsenin sevgilisi de olmadım. kimsenin platoniği de olmadım. kimse bu bipindirik saçlarımı taç olarak görmedi. ellerim kimse için önemli değildi. ben hep bir şeyler için uğraştım. karşıdaki bi adım atıyorsa ben on adım attım. bu arkadaşlıklarımda da böyle oldu. ben ağlarken kimse yanımda olmazdı bırak güldüğümde yanımda olmayı. ben artık sevmekten de sevilmekten de korkuyorum görkem. çünkü gerçekten sevdiğimden eminim ama gerçekten sevildiğimden hiçbir zaman emin olmadım. bu 17 yaşında hayatı anladığını sanan gerzek ergen tribi değil. keşke olsaydı. daha yiyeceğim çok kazık olabilir, daha aslında hiçbir şeye başlamamış olabilirim belki ama gördüklerim ve şimdilik yaşadıklarım yeterince korkutucu.

tüm bunların cevabı ''bul birini takıl'' kadar basit olmamalı. benim yaptığım bu kadar basit değil.. olmayacak da. o yüzden sen ''o'' değilsin. olamazsın da.

**
kaç, kaç benden kaç! açılmaz sandığın o kapıyı yavaşça açtın, bilmiyorsun ki sen taa içimdeki keskin bir şeyleri yerinden oynattın.. sesimi duyma! bu rüzgarla karışmam diyeceksen eğer hiç tadını duyma, hayatı acı tatlı içmeyeceksen eğer.. koş git burdan kaç git burdan şimdi, asla hiç adımı sormam. yoksam ben, yoksam sende yalnızlığa yerini sormam.. hiç yoksam hiç olmadıysam ağlamam, ağlamıycam!
yok sen beni kurtaramazsın kurtaramamış kimse kimseyi. yüzümü tutup kaldıran elin o kadar güzel, o kadar arsız. sen senin, adın ellerin, gözlerin duan dudakların.. içimdeki karanlığı yeniden kararttın. sesimi duyma! bu rüzgarla karışmam diyeceksen eğer hiç tadını duyma, hayatın acı tatlı içmeyeceksen eğer.. koş git burdan kaç git burdan şimdi, asla hiç adımı sormam. yoksam ben yoksam sende yalnızlığa yerini sormam.. hiç yoksam hiç olmadıysam ağlamam, ağlamıycam!
**
hamdolsun..

10 Ağustos 2008 Pazar

5 dakkada değişir bütün işler!

edibe sözen hanım kanun teklifini çekmiş.

tema'nın da şöyle bir imza kampanyası varmış (sıpeşıl thenks tu fırat budacı) bir imza da siz atarsınız belki bir şeyler değişirmiş; http://www.tema.org.tr/2B/

keşke benim hayatımda da bir şeyler değişseymiş.. mesela sakin'in ikarus başarsa şarkısı benim için de bir şey ifade etseymiş de ben de artık şuraya ''tekil hayatlar da bir gün devrim yapar'' yazabilseymişim.

8 Ağustos 2008 Cuma

deli-(berately) gündem


- neydi senin o şarkı? bu sabahlaarın neydi?
- ya bi dakka.
- ne bi dakkası hadi.

(her zaman gördüğüm o rüyayı görüyorum, mutluyum. o rüya bitmeden uyanmaya hiç niyetim yok. ama dış mihrak *anne diyoruz kendisine* habire geliyor.)
- gece yatmak bilmiyorsun sabah kalkmak bilmiyorsun.
- ımmmh!

(muntazaman sonra)
- aaa kaboğlu televizyona çıkmış. anayasa kürsüsünde kalmak isteyen öğrencilerle ilgili açıklama yapıyor.
- hıhı.

(tahminen bi 5 dakika sonra daha)

- hadi bebişim, kalk bebişim. en sevdiğin yere gideceğiz daha. geç kalıyoruz.
- bebişim ne ya ımmh!
- aaa G. oğlum hoş geldin, bizimki seni bekliyordu zaten.
- ne? anne şaka mısın? önce bebişim sonra G. denir mi? allam ya. rüyanın tam G.'li kısmına yaklaşırken bu bana söylenir mi? off.
- eskiden seni neydi o kızın adı hani şişmanca biraz
- deniz mi?
- ne biliyim ben, bana mu soruyorsun? o'nunla uyandırırdım anında kalkardın şimdi başımıza bi de G. çıktı.. neyse ben seni her hastahane sabahı böyle uyandırayım bari.
- ya ama ayıp ya. el kadar sabinin duygularıyla böyle de oynanmaz ki. genç kızlık onurumla oynuyorsun anne. kınıyorum seni.
- beni ilgilendirmez, kırk kere geldim uyan diye uyanmadın. beni bu yola sen sevkettin. biliyorsun aç gideceksin. nolur nolmaz sen yine de çişini yapma. hadi biraz da hızlan daha giyineceksin. çeyrek geçe otobüs durağında olacağız ona göre.
- hıı otobüs durağı. sabah sabah otobüs çarpmışa döndürdün beni. giyiniyorum tamam çık hadi.

bi an ya.. sadece bi an.. gerçek sandım. çünkü benim annem bu sabaha kadar ağzına ''bebişim'' lafını almış bir insan değildi. bana sadece G. gıcık olduğum için bebişim der, ben de o'na tatlım derim yine gıcık olduğum için. o kadar. dün gece ''bu akşam binersem yarın orada olurum'' konuşması geçmişti bir de. uyku sersemi, rüyanın da etkisiyle, annem gelip ''bebişim'' dedikten sonra olayı direk G.'ye bağlayınca haliyle hayalperestliğim depreşti. bir oha filan oldum. dedim ya bir an gerçek bile sandım. hayır annem daha önce beni vega'yla uyandırmak gibi absürd ve bir anneden beklenmeyecek davranışlar sergiledi. ama bu insanlık için küçük annem için çok büyük bir adım. bu kadarını o'ndan ben bile beklemezdim. hala şoklardayım sevgili bilok.

o değil de gerçek olsa negüzel olurdu di mi?

**
şehnaz çakıralp diye bir kadın var. kendisi yan tarafta ikamet eden abla oluyor. bu abla alman lisesi'nden mezun olmuş, mimar sinan'ı bitirmiş, almanya ve avustralya kanallarında ve tiyatrolarında çalışmış yetmemiş chp'den meclise girmiş, en azından kariyeriyle donanımlı olduğu izlenimi yaratmış bir ablamız. ben kendisini hangi procede izlesem kendisi şarkıcı, ekseriyetle pavyonda, ve ikinci kadın. yuva bozmak gibi bir niyeti olmayan, ''erkeğini'' -başkalarının erkeği- deli gibi seven ve o'na bağlı, ikinci kadın olmayı kabullenen, elindekiyle yetinmeyi öğrenen, naparsa yapsın sonunda terk edilen kadın. biraz irice fakat şahane bir yüzü var kendisinin bana göre ve dizilerde bile olsa ben bu yüzü böyle ''hüzün''lü görmeye dayanamıyorum arkadaşım. ben bu kadının rollerine üzülmek istemiyorum. bence şehnaz abla artık başka rollerde oynasın.. zamanı geldi bence.
**
son zamanlarda dikkat ettim bazı insanlar ''güneş kokusu'' diye bir şeyin olduğunu düşünüyor. belki de vardır. bilemiyorum. ama o güneş bana bu zamana kadar hiç kokmadı. sadece hapşurttu. yani ben güneşe bakınca ya da güneşe çok maruz kalınca hapşuran bir insan olarak acaba bunun nedeni güneş'in kokusu mu diye merak etmeye başladım. çünkü her sabah yaprak dökümü'nde ''ellerimden alıp gitme o güneeeş kokuuunuuuu'' diyor bir abi. bir de bugün hastaneye giderken musukiçalarda rastgeldim manga'ya, uzun zaman oldu dinlemeyeli bir dinleyeyim bari dedim ve yine onu duydum. ''elimde saç tokan, güneeeş misaaali mis kokan'' bu güneş denilen şey hem kokan hem de kokarken ''mis'' yayan bir şeyse ben neden bu yaşıma kadar almadım bu kokuyu? kendime bunu dert edindim, evet.
**
''aşk acısı çeken erkek'' diye bir başlık gördüm geçende.. güldüm. neden? çünkü aşk acısı çeken erkek yoktur; çektiği acıyı unutmak için ya da hiç acı çekmemek için başka kızla çıkan erkek vardır. (genelledim rahatladım)
**
polis vazife ve salahiyet kanunu'nun yeni çıktığı zamanlardı.. okuduk tabi kanunu. müthiş bir hayalkırıklığı hakim bünyelerde. neyine şaşırıyorsak sanki memlekette başka türlüsü mümkünmüş gibi.. neyse. anayasa derslerinde birkaç kez tartıştık durumu. kendi aramızda arkadaşlarımızla konuştuk. iş yeri açma kapatma, fotoğraf ve parmak izi alma (ali fişi polise at) , silah kullanma, zor kullanma, gözaltına alma gibi yetkiler bunlar.. kolluk kuvvetlerini bu kadar güçlendirmenin, fişlemeye kadar yetkiler vermenin ileride bir yerde patlak vereceğini biliyorduk. bir mayıs'ta da gayet net gördük.. bir de dün gördük. bahçelievler'de. 22 yaşında bir genç kendi kendine konuşurken ''neticede insan olan'' bir polis geliyor ''are you talking to me?'' demeden vuruyor.. gencin yanına gelmeye çalışanları uzaklaştırıyor, bağırıyor çağırıyor. ve o genç ölüyor. neticede bir insan kendisi. tabi ki ölecek. her insan gibi.. baran tursun ve festus okey gibi. tabi ki bu ''çok acı'' bir olay olarak adlandırılacak ve ''neticede insan'' olan birinin suçu tüm teşkilata mal edilemeyecek.. kendisine küfrettiği gerekçesiyle bir insanı öldüren diğer insan, kelepçesiz götürülecek mahkemeye. tıpkı hrant'ın duruşmasına ''ya sev ya terk et''li araçla gelen arkadaşları gibi. kimse polise bu yetkileri verirken kanunda bir de ''tıbbi müdahale, tutanak tutulması, yakınlarına haber verilmesi'' zorunluluklarının eklendiğini dile getirmiyor. hem bağırıyorsunuz kardeş kardeşe kırdırılıyor diye, hem bi insan diğer insanı öldürdüğünde öldüreni korumaya çalışıyorsunuz. ben her beyanatınızdan sonra ''orantılı'' bir tavır takınmaya çalışarak sövüyorum size kanka ayağı göt ayağı derken.. ayıp değil mi şimdi size göre benim cem inci'nin arkasından ağlamam, günah! siz benimle aynı tanrı'ya inanıyorsunuz.. ben de buna inanamıyorum!
tabu oynuyorduk biz hazal'larla..
- hani var ya benim en sevdiğim meslek
- akademisyen
- hayır ya
- polis ahaha
**
nereden başlayacağımı bilemiyorum gerçekten. adı ''gençleri koruma kanun tasarısı''. bi kere daha adından başlıyor yanlış. kanun tasarısı diyebilmek için onun bakanlar kurulu tarafından verilmesi gerekir. bir milletvekilinin verdiği teklife, öneriye -olayımızda da olduğu gibi- kanun teklifi denir. neyse. maddeler bir hayli ilginç.. 16 yaşından küçük bir çocuk yanında ailesi varken bile lokantaya giremeyecek, internet kafelere 18 yaşından küçükler gidemeyecek, çocukların bedensel, ruhsal ve zihinsel bütünlüğünü korumak ve sağlamak için ''yetkililer'' tehlike ortadan kalkana kadar tehlikeli konu hakkında durdurma kararı verebilecek, radyo televizyon ve gazetelerde çocukları korumak için şiddet ve cinsellik içeren her türlü şey yasaklanacak ve bunlarla ilgili olarak ilgili kuruluşa yüklü miktarda para cezası verilecek. pornografik yayın alanlar bu yayınları edinebilmek için tc kimlik numaralarını yazıp imza atacaklar ve bütün okullara ''her dine mensup öğrenciler'' için ibadethane kurulacak.
kaç yaşında olursa olsun bir insanın ''lokanta''ya girip -bara meyhaneye pavyona filan demiyorum- yemek yemesini engellemek o'nun seyahat özgürlüğünü engellemek demektir. yaşı kaç olursa olsun bir insanın internetten ''bilgi''ye -porno izlemesinden, orayı burayı hacklemesinden bahsetmiyorum- ulaşmasını engellemek o'nun haber alma ve haber yayma hürriyetini engellemek demektir. çocukların bedensel zihinsel ve ruhsal bütünlüğünü teslim ettiğiniz yetkililerin tam anlamıyla bütünlük -dini bütünlüğü kastetmiyorum- içinde yaşadığından emin olmak demektir. ''tehlike''nin tanımı verilmediği için çok geniş bir alanı kapsamak ve anayasa'da açıkça gösterilen ''temek hak ve özgürlükleri sınırlandırma ve durdurma sebepleri''ni alenen genişletmek ve ihlal etmek demektir. (1982 anayasası, 11. ve 13. maddeler) radyo, televizyon ve gazeteleri ''özerk'' olarak adlandırılan rtük'ün kontrolünden çıkarıp, ''akıllı işaretler''in yerini yeni kontrol işaretlerine bırakmak ve ''sanata'' biraz daha fazla müdahale etmek demektir. bazı gazetelerdeki çıplak kadın fotoğraflarına, kadının seks objesi gibi gösterilip satılmasına, bundan rayting ve para çıkarılmasına her şeye rağmen göz yumulacağı için çiftestandart demektir. pornografik yayınlara ulaşmaya çalışanların tc kimlik numaralarını ve imzalarını almak fişlemek demektir. bütün okullara ibadethane kurmak ''devletin'' laik kimliğine ters düşmek demektir.
gençleri onlara din pompalayarak koruyamazsınız. konya'da çöken kız yurdu'nun hesabını vermeden, bir genci kendi kolluk kuvvetinden koruyamadan, muhalif görüşteki insanları onların beden bütünlüğüne zarar vererek cezalandırmadan, senden farklı düşünenleri fişlemeden, kadını bir malmış gibi göstermekten vazgeçmeden, ikililiğe ikiyüzlülüğe gitmeden, sözde değil özde ''eşitlikçi'' olmadan, insanların üzerinde baskı kurarak değil onları anlamaya çalışmadan, bazı hak ve özgürlükleri kısıtlamadan gençleri hiçbir şeyden koruyamazsınız. gençlere doğru düzgün bilgiler edinebilecekleri ortamlar yaratmadan, her evi bir bilgisayarla kalkındırmadan, internetin sadece counter, hack, porno, sözlük, msn olmadığını öğretmeden, gazeteleri magazinden arındırmadan, ellerine silah alanları övmek yerine ellerine kalem, fırça, enstrüman alanları övmeden, sanatın herhangi bir dalının da bir meslek olabileceğini ailelere anlatmadan, kız çocuklarının da erkekler kadar hatta o'nlardan daha çok okumak zorunda olduğunu insanların beynine kazımadan, etrafımızda din, namus, ırk ve düşünce uğruna işlenen yüzlerce cinayeti gerçekten sonlandırmadan, yarış atı muamelesi edip serbest rekabet piyasasına sürmeden önce ''gelecek'' garanti vermeden, koyun değil kaplan olmayı öğretmeden, ses çıkarttıklarında oradan oraya sürüklemeden, lafla, kaşla gözle, sopayla şiddet ve taciz uygulamaktan vazgeçmeden, tek bir dinin tek bir mezhebini din eğitiminden saymayı bırakmadan, türkiye'nin bir ''mozaik'' olduğunu gerçekten sindirmeden, üniversiteleri ticarethane olarak görmekten vazgeçmeden, kadınları kocasına bağlı kılıp evde oturtmaktan, çocuk doğurtmaktan ve sırtından sopayı eksik etmekten bıkıp usanmadan, etnik kimliği yüzünden insanları dışlamaktan köşe bucak kaçmadan, gençlere hata yapma şansı tanımadan onları hiçbir şeyden koruyamazsınız.
bizi kendinizden koruyun şimdilik o bize yeter..
**
''pekin olimpiyatları görkemli başladı.''
**
içinde semizotu olan her şeyi yerim.
**
'' geçen düşündüm de ben hiç ''zamana ihtiyacım var'' demedim lan kimseye.. '' - vedat özdemiroğlu.
**
nurtopu gibi bir savaşımız oldu. negüzel. gelişmelerle yeniden ekranda olacağım. anayasa değişiyormuş lan. kısmet.

7 Ağustos 2008 Perşembe

al da bas dercesine bir pas

önlenemez bir bağra basma isteği içindeyim. böyle al bas, bi daha da çıkartma. kalsın işte orada. güzel böyle. evet.

sigaramın ucunda..

28 Temmuz 2008 Pazartesi

huzur -veren erkek- mucize arzusu.

mucize arzusu.
küçük bahçende birlikte domates yetiştirebildiğin,
kedi besleyebildiğin,
sonsuz , mahvolmuş , güneşli gün yalanlarıyla avunmuş bir halde çıplak ayak sesi mutfaktan duyduğun,
içiçe geçmiş matruşkalar gibi , yağmurda başını omzuna koyarak yürüyebildiğin,
rockncoke yerine barışarock'a gidebildiğin,
en sevdiğin grup konsere geldiğinde şarkılarını birlikte bağırabildğin,
dünya'nın öbür ucuna gitmen gerekse bile seninle geleceğinden emin olduğun,
kafanı her çevirdiğinde onun orada olduğunu ve güldüğünü bildiğin,
hugo chavez'in referandumu kaybetme nedenlerini tartışabildiğin,
kendi söylediklerine bile inanmıyorken , ''sen söylersen inanırım'' diyebilecek kadar güvendiğin,
sabahtan akşama kadar siyaset konuşabildiğin,
saat kaç? diye sorduğunda sana cevap verebilecek kadar her an'ını verdiğin,
kaybolduğunda o fişeği patlatmadan seni bulacağından emin olduğun,
her gün deniz havasını içine çektiğin,
fransızca konuşabildiğin,
yedi yirmi dört dans edebildiğin,
rakı masasına meze hazırlayabildiğin,
hapşurduğunda ''benimle yaşa'' diyebileceğin ve bunu duyabileceğin,
sallanan koltuklarda sürekli kitap okuyabildiğin,
okuduğun yerlerin çizdiği altlarını paylaşabildiğin,
mutfakta zaman geçirmeyi yemek yemek olarak anlamadığı için birlikte yemek yapabildiğin,
yanında rahatça küfredebildiğin
aradan yüzyıl da geçmiş olsa yokluğunda özleyebildiğin,
televizyonu, bilgisayarı ve telefonları hayatından çıkartabileceğin,
ileride bir gün okuduğun ve altını çizdiğin o kitapları sahaf dükkanında satabileceğin,
kahve yerine çay içebildiğin,
yağmurlu bir pazar sabahı evden hiç çıkmadan tüm gün polar battaniyenin altında film izleyebileceğin,
arkadaşlarını ağırlayabileceğin,
bir pazar günü akşamı babandan kalma plaklar eşliğinde şarap içebileceğin,
bilgisayardaki ''fotoğraflarım'' klasörüne rağmen geniş bir fotoğraf albümü arşivi yapabileceğin,
senin fotojeniksizliğini -oneki?- kapatacağı için yanında bol bol gülümseyeceğin,
profesyonel fotoğraf makinanın taksidini beraber ödeyebileceğin,
mızıka çalabildiğin,
salıncakta sallanırken ateşböceklerini görebildiğin,
kızıldereli inançlarını yaşatabildiğin,
papatya toplayabildiğin,
kitabını yazabileceğim,
takvim yapraklarından doğmayacak çocuklarına isim seçebileceğin,
söz konusu kadın hakları olduğunda senden daha feminist olduğunu kestirebildiğin,
saçlarıyla rahatlıkla oynayabildiğin,
kurduğun ve kuracağın bütün ''meli- malı'' cümlelerini dilek ve gereklilik kipinden sıyarabildiğin,
uzakları yakın kılabileceğim,
mektup yazabildiğin,
ahmed arif, ran, muhsin ünlü dizelerinde kaybolabileceğin,
dizine başını düşürmüş uyurken , rahatça şarkı söyleyebildiğin,
yüzüne her bakışında o ilk günün heyecanını - acemiliğini - telaşını - mutluluğunu - özelliğini görebildiğin,
özgür bir dünya'da ellerinden tutarak başka şeyler için mücadele edebildiğin..
mucize arzusu.

26 Temmuz 2008 Cumartesi

mutluluktanağliycam

aptallığın bile tam bana göre
ç''u''cuksun sen de
yok yok yok yok
bu mutluluktan
ağlıycam şimdi
yapmaa!

24 Temmuz 2008 Perşembe

sol açıktan fidel'e

'' o zamanlar benim için birini sevmek, o'nunla evlenmek yeni bir devlet kurmak gibiydi.. ''

^^^
elime bir kağıt ve kalem alıyorum, sanki okuyabilecekmişsin bunları gibi yazıyorum. o kadar alakasız ki yazdıklarım. bi satırda sanki hissedebilecekmişsin gibi bağırıyorum sana, bi satırda ütopyalar kovalıyorum. okuyorum yazdıklarımı cümleye papatya toplar gibi başlıyorum, daha cümle bitmeden o papatyaları kafanda paralıyor oluyorum. sonra hem benim canım yanıyor, hem de papatyaların. öyle anlarda senin de benim kadar üzüldüğünü, benim canım kadar yandığını düşünüyorum. sonra, hiç istemediğim sevmediğim o öküz gelip oturuyor başköşeye. yazdıklarımın hepsini sorgulatıyor. dün ''aslında her şey senin, sen görmüyorsun'' dediğinde ''hiçbir şey benim değil, sen görmüyorsun'' demiştim. bu işi yarış haline getirmenin hiçbir anlamı olmadığını ikimiz de biliyoruz. aslında hiçbir şey benim ya da senin değil. hiçbir şey bizim. bizim elimizde hiçbir şey yok kayıp zamanlardan başka. kaybedilecek zamanlardan başka bir de.. bizim sevgi kriterlerimiz farklı. sen beni benden vazgeçecek kadar çok sevdiğini ve kendinden daha fazla umursadığını söylüyorsun. ben seni her şeye rağmen sevdiğimi ve seveceğimi söylüyorum. sen ''biz sevgili olmadık ki ben seni aldatayım'' diyorsun, ben sana laf sokmaya devam ediyorum. biz bunu sürekli yapıyoruz. laf sokup duruyoruz. biz heybemizde ne varsa döktük, toparlayamıyoruz. bizim ''sorun şu ki''yle başlayan binlerce cümlemiz var ama bi sonucumuz yok. o kadar çok sorunumuz var ki sorunun adını bile koyamıyoruz. sorunun ne olduğunu bilmediğimiz için ona göre bir çözüm de geliştiremiyoruz, kalakalıyoruz.. biz birbirimizi sürekli yanlış anlıyoruz, sen beni hala sözlüklerle ilgilenen biri sanıyorsun ama öyle değil. elime telefonu alıp yazıyorum bir şeyler sanki derdime derman olabilirmişsin gibi. sanki kanatmaktan başka bir şey yapmıyormuşsun gibi. aslında o yaraları onarmaya çalıştığını da düşünüyorum biryandan ama yeni yaralar açıyoruz birbirimizde. elimden hiçbir şey gelmiyor. ağzımdan çıkan hiçbir söz seni benim yapmıyor. fransızca'daki o mülkiyet ekleri, hiç bizi bulmuyor. benim derdim de o değil zaten, biliyorum sen de saçma bulursun zaten o ekleri. ama olmuyor işte. gönül rahatlığıyla ''bu adam beni seviyor'' diyemiyorum. gönül rahatlığıyla dönüp gidemiyorum. kafamı her çevirişimde orada olup olmadığına korkuyla bakmaktan başka bir şey yapamıyorum. diyemiyorum bu adam 30 sene sonra bu bloğu okuyacak ve beni özleyecek. eğer o zamana kadar o sigaralar yüzünden ölmemiş olursan tabi. ben o sigaralardan çıkan duman olmak istemiyorum, o dumanaltında öksürüp seninle ''yeteer artık içme şu zıkkımı'' diye kavga etmek istiyorum. o rakı masasında firuz'cuğuma ''özlem ve pişmanlıkla'' ((hıhı evet)) anılan insan olmak değil, o masada firuz'la kadeh tokuşturan insan olmak istiyorum. bak mesela bunları zilyon kere konuştuk. ama hala anlamıyorsun, anlamıyorum. ikimiz de hala hiçbir şey bilmiyoruz, kabul etmesen de. her şeyi konuştuk, ama hala niye pişman ve bile'nin yanyana gelemeyeceğini, pişman olmamak için neler yaptığını, ''pişman mıyım lan?'' sorusunu sorduğunu, niye pişman olmadığını da bilmiyorum. anlatmıyorsun çünkü. ''özel değilse tabi'' diyorsun sanki bir mahremimiz kalmış gibi. ben sana her şeyi anlatıyorum özel - genel dinlemeden. çünkü senden daha özel bir şey, bi kurum kuruluş yok. sana göre ''değişik ve özel'' bir insanım ama bu bana her şeyi anlatmana yetmiyor. bizim birbirimize verdiğimiz sıfatlar da farklı. sen de bir şey bilmiyorsun. vakit kaybediyoruz. sonumun annem gibi olacağını bilsem, sonunun o filmdeki adam gibi olmayacağını bilsem.. ah bilsem keşke. ama biz birbirimizi de kaybediyoruz. sen ''hatırlayamaz''sın ama ben ''unutmam''. sonra o şarkıdaki gibi oluruz, ''bizi zaman yenecek ve anılar kalacak.'' tabi o anılar sadece bana kalacak.. 30 sene sonra kim bilir üstüme kimlerle olmuş olacaksın? fidel, sana niye güvenemiyorum? ankara'ya gelirsem hala güvenimi kazanmak için her şeyi yapacak mısın? yoksa onlarla ilgisi yok deyip sürekli gittiğin başka kadınların güveni daha mı önemli olacak? ben her yaz gelip konuşacağın sonra kışın başkalarıyla olmaya devam edeceğin ve ben yokmuşum gibi yaşayacağın bir hayata ortak olmak istemiyorum. ben o iki kitap yazma arası zamana yalvaran kadın gibi bile olsam, başka bir şekilde başka bir hayata ortak olmak istiyorum. şimdi böyle yazıyorum, ders aralarında, ders sırasında, televizyon izlerken, annemle konuşurken, babamla otururken, her dakika.. her snaiye kafamdan bi cümle geçiyor. sonra sen geliyorsun, hepsi gidiyor. eskisi gibi heyecanlandığımdan, ellerim titrediğinden filan da değil, diyecek bir şey bulamamaktan.. sanki bunca şeyi ben yazmıyor, her saniye yeni bir cümle biriktirmiyormuşum gibi kafamda, sen gelince susuyorum ben. ben de korkuyorum.. hem de çok.

^^^
'' ben o'nun ayak sesini duymak istiyorum. herhangi birinin değil.. ilk'lerim hep onla olsun ve o son olsun, benim için de son'u olmamı istesin istiyorum.. daha önce hiçbir şeyi, hiçkimseyi istemediğim kadar istiyorum o'nu, ellerini, o'nunla uyanmayı.. eve geldiğimde chavez'den konuşmayı, film izleyip dans edebilmeyi, sürekli kavga etmeyi, belki kedi beslemeyi, eve aldığım(ız) her şeyin adını devrim koymayı, yüzünü görüp kokusunu içime çekebilmeyi.. ''

^^^
- birine bağlanma fikri seni neden korkutmuyor?

insan bağlanmaktan niye korkar ki? ekşi'den baktım şimdi ((evet ne var?)) bağlılık ve bağımlılık arasındaki farkı yapamadığından diyor. evet. benim de korkularım var, hem de çok büyük korkular. ve bunların arasında yapmadıklarımdan pişman olmak da var. bir şey olacaksa olur, olacağı varsa olur. sırf '' ya hiçbir şey umduğumuz gibi olmazsa '' diye bi hayat ertelenir mi ya? istemiyorsan çeker gidersin.

- gitmee, demedim. bağlanmaktan korkarsın diye.
^^^
hayatımınyazısıgibigeliyorbana.
http://ttku.org/2008/07/olur-ya.html

19 Temmuz 2008 Cumartesi

mışmışmuşmüş

başrollerini okan bayülgen ve meltem cumbul'un paylaşacağı, yönetmenliğini ezel akay'ın yapacağı öncesi - esnası ve sonrasıyla tamamen 17 ağustos 1999 depremini anlatacak bir film çekilecekmiş. sponsoru da kocaeli belediyesi olacakmış. filmin adının ''her şeyin bittiği yer'' olacağı tahmin ediliyormuş.

http://memurdostu.blogspot.com/2008/05/okan-bayulgen-ve-meltem-cumbul-marmara.html

^
benzini bittiği için suçluları yakalamayan polis arabasının atası ''devrim''in filmi çekiliyormuş. adı da ''devrim arabaları'' olacakmış. halit ergenç, uğur polat, ali düşenkalkar, onur ünsal gibi isimler yer alacakmış filmde. çekimler başlamış ve daha 3 hafta sürecekmiş. 24 ekimde de bi aksilik olmazsa vizyona girecekmiş. bu süre içinde sıpaansırlardan doğuş grubu'nun biyerinde ''devrim arabaları sergisi'' yapılacakmış.

http://www.msnbcntv.com.tr/news/435714.asp

26 Haziran 2008 Perşembe

derinlik sarhoşluğu

peçetekoleksiyoncusuna.. // düğüntacının takıldığı derinlik günlerinden.

ben küçüktüm.

biyolojik olarak pek de küçük sayılmadığım zamanlardı gerçi. yani kötü bir şey yaptığımda bendeki vicdani mahkemelerden önce yukarılardan birilerinin bana günah yazabileceği kadar büyük. ama bir suç işlediğimde sabi koğuşunda kalacak kadar küçük. ortaya karışık anlayacağın.

yaşıtlarımın bijuterelere ve yüzde 70'lere varan indirim yazdığı halde hiçbir zaman yüzde 70lere varamayan o köye görmeseler de kendilerini adadıkları dönemlerde, şehrin küçüklüğünden değil de aradığım kitapları bulamamaktan yakındığım ve aradığımı bulmak için ankara'ya kadar gittiğim olmuştu benim. hatta belki de o yüzden seviyordum ben ankara'yı, denizsiz olmasına rağmen.

o dönemler bende bir de her şeye ''deniz'' deme hastalığı vardı. aklına gelen her şeye ama. hatta bu hastalık obsesif kompülsif boyutlara ulaşmıştı, adımı ''deniz'' olarak değiştirmeye karar verecek kadar. en sevdiğin grup sorusuna vegaaaa! diye cevap verdiğim (deniz özbey), kurban'ı baş tacı ettiğim (deniz yılmaz), hayattan beklentilerime ve hayata vereceklerime ideolojik olarak karar vermeye başladığım (deniz gezmiş) bir dönemdi bu.

işte tam da o aralar, ahmed arif'in aklına yeni bir şiir geliyor, ankara'ya kar öylesine yakışıyor, ben ece temelkuran'la tanışıyordum. biz burada devrim yapiyoruz sinyorita diyordu bana. algıda seçicilik unsuru gereği devrim'i görünce daha bir kıymetli hale geliyordu her şey. bir solukta okunan bir kitap oluyordu. sonra devamı geliyordu zaten. teker teker sırayla bütün kitaplarını okuyordum. durmadan. dönder aktar. kurduğu cümleler, kitaplarda yer verdiği insanlar, sayfa düzeni, boşlukları, imla işaretleri.. her şeyi bana benziyordu. ben oluyordum o kitapların sonunda. babam kokuyordu cümleler adeta.

ben büyüyordum.

annemler ''çocuklar büyüdükçe dertleri de büyüyor'' diyordu. ben hala o'nun dert dediği şeyleri dertten saymıyordum. o her şeyi kabulleniyordu. bense değiştirmek için varolmuş gibi hissediyordum. annem kırgınlıkla karışık kızıyordu bana. kendini görür gibi bakıyordu gözleri. gözlerinde gözlerindeki korkuyu görmek beni daha çok korkutuyordu ama bir taraftan da karşı koyamıyordum vaktiyle o'nun da gözlerini yakan ateşe.

yaşıtlarımın beyaz gelinlikli, tek eşli bol çocuklu hayalleri pembe panjurlu evlere hapsettikleri dönemlerdi. bir gelinliğe o kadar para vermenin saçma olduğunu söylüyordum onlara hep. onlarsa kırmızı kuşağa fiyonk yapıyorlardı. kadının namusu sanki sadece beline takacağı kuşakla ölçülebilirmiş gibi. havuzu olan villalar hayal ediyorlardı kapısının önünde jipler olan. bense bağıra bağıra ''platin saçları karılar'' diyordum, mülkiyet esarettir derken.

o dönemler bende her şeye muhalefet olma merakı vardı. aklına gelen her şeye ama. hatta bunu deniz baykal'lık boyutuna bile getirmiş olabilirim, otobüsün aralık kalan kapısından yola çöp atan adama bağıracak kadar. o ara en sevdiğim şey, sevdiğim ve ileride sevmemin kuvvetle muhtemel olduğu insanlar için oraya buraya ağaç dikmekti. sonra ağaçlar pikniklerde platonik diken olarak batacaktı bir tarafıma. ve ben hala ece temelkuran satırları okuyacaktım insanlara o pikniklerde, kendi hayatımı anlatmak istercesine.

işte tam da o aralar turgut uyar göğe bakma durağında bekleyecekti, bense nazım gibi ellerim yüzümde o'nu bekliyor olacaktım. ece temelkuran butun kadinlarin kafasi karisiktir diyordu bana. kadın olmanın kadın - kız ayrımıyla başladığı bir ülkede insanların ''bayan'' gibi bir sözcüğü ağızlarından düşürmediği bir dönemde, kadın olsa bu kadar feminist olur diyebileceğim bir adamla, fidel'le tanışıyordum ben. daha önce gördüğüm ve yaşatmaya çalıştığım hayallerin aksine, bu adamın gerçek adıydı fidel. o dönem, istatistikler 260 tane çocuğa fidel adının konduğunu söylüyordu. söz konusu hukuk olduğunda istatistiklerin yanıldığını bilen ben, inanmak istiyordum buna. ecetem'in anlattıkları benim hayatım oluyordu. ben o satırları yaşıyor, o cümleleri bir bir kuruyordum. bir örgüt evim olmuyordu ama arkadaşları benim arkadaşlarımdı.

tercih etmemizi istiyordu bizden birileri. her zaman vazgeçmekten korkanlar için kötü bir şeydi bu. ilk defa bir şeyleri tercih etmekte zorlanmıyordum. el yordamıyla, sezgiyle filan değil. bilakis isabetle. ben ankara üniversitesi hukuk fakültesi diyordum. ecetem'in künyesinde 96 senesinde bitirdiği yazıyordu. ben fakülteyi bitirip avukatlığı sadece ihtiyacı olanlar için yapacağım diyordu. ecetem henüz hiç icra etmemişti mesleğini. benim deli gibi günlerce gecelerce bir şeyler yazmaya başladığım bir dönemdi, ecetem gazetecilikte yükselmeye devam ediyordu.

behiç aşçı ölüm orucuna başlıyordu. biz komşusu açken tok yatamayanlar, ellerimizde yemeklerimiz çaylarımız kahvelerimiz öyle izliyorduk behiç aşçı'nın günden güne eriyişini. annem yine kabullenmiş, susuyordu. üstelik benim de sesimi kısmaya çalışıyordu. ben, içindeki çocuğu kürtaj yasağına rağmen aldırmış biri, yukarılardan birileri tarafından alıcı ayarlarıyla oynanmış sesimi korumaya kararlıydım, anneme rağmen, annem için. ne anlatayim ben sana diyordu ecetem f tipi ölümevlerinden ve açlık grevlerinden bahsederek. yaşıtlarımın bellerine bağladığı kurdelayla satılıyordu kitap. beyaz üzerine kırmızı kan gibi.

ben hukuk fakültesine gidiyordum. bir şeyleri, birilerini, bir şehri arkamda bırakarak. nereye alışmam gerektiğini, nereyi sevmem kimi unutmam gerektiğini bilmiyordum. iceriden ve disaridan bir sürü ses geliyordu. gürültü. bu kadar kalabalık bir yerdeyken yalnızlığı özlememem imkansızdı. kalabalıklardan kaçmak için bir kıyı aradım durdum hep. köpeköldüren bir şişenin dibinde kiyidan konusmalar takıldı kulağıma. gürültü değildi bunlar. huzur. ic kitabimdı artık o kıyılar benim. dalga dalga vuruyordum kıyıya. bir bocalama dönemiydi, arada kalma. gitmek mi kalmak mı iyi karar verilemeyen şu dönemler.

büyüyordum ben.

her bir kitabını en az üç kez okumuştum ecetem'in artık. artık değişmişti bir şeyler. mesela o başörtüsü diyordu türbana, özgürlük diye ekliyordu ardından. birikiminden zeval olunmayacak biriydi ama bazı şeyleri göstermiyordu sanki. galiba en çok da, yazısını okumak için aydın doğan'a para kazandıracak olmama sinirleniyordum. orada kaldığı sürece ''kim ne der'' diye düşünmekten anlatmak istediklerini anlatamaz diye düşünüyordum sanırım.

devrimciler olumle nisanlidir dediğinde umut kurt, film sonunda ece temelkuran'ı görünce ben diyordum ki, bu film benim hayatımın filmlerinden olur. benim hayatım olmuş bu kadın zaten. onun yaşadıklarını yaşamışım gibi. ya da her ne hikmetse benim yaşadıklarımı benim cümlelerimle anlatır gibi.

şans eseri bir yerlerde okuduğumda özgür mumcu ile evlendiğini, boğazımda bir yumru vardı oturma eyleminden inatla vazgeçmeyen, o eylemi bıraktı. sanmazdım evliliği üzerine tutup röportaj versin. ermenilerle ilgili kitabı es geçilsin de evliliğine yer verilsin. olmuş.

şöyle olmuş; http://www.hurriyet.com.tr/pazar/9017598.asp?gid=59&sz=45643 ve demiş ki,

''Sabahlara kadar siyaset konuşmak flört sayılır mı? Bu konudan konuşmak da biraz tuhaf. Ama zaten olup biten her şey tuhaftı sanki. Olması gereken bir şey oluyormuş gibi...''

''Evliliğe inanmayan insanların evliliği denemesi devrimci bir şeydir bana sorarsan.''
''Ne zaman siyasetle ya da dinle ilgili bir şey yazsam saldırı noktası kadın olmam oluyor, yalnız bir kadın olmam!''
''Ama hayatta düşünen, yazıp çizen ve derdi tek taş yüzük olmayan her kadının kendine göre bir ilişki ideali vardır.''

ve tabi ki;

''1968 döneminin ruhunda "biz" duygusu vardı. Zorluklar yaşadılar ama inanılmaz mutluydular. (..) Biz, "bizin" dağıldığı döneme, suçlu sendin, hayır sendin, kavgalarının yaşandığı döneme denk geldik. O yüzden bu ülkeye hep söylediğin o yazık oldu duygusuyla bakıyorum. Bu memlekete duyduğum merhamet "biz"ini kaybetmiş, kıvamını yitirmiş olmasından kaynaklanıyor.''hani biz herkes herkesi dinlesin istiyoruz ya, ece temelkuran hep konuşanlardan olsun.

gerek siyasi gerek öznel yazıları olsun türkiye'de en iyilerden olan, o'nu okuyarak büyüdüğüm için kendimi şanslı hissettiren kadin.

sevişmek ve kanamakla alakası olmadı hiç..

20 Haziran 2008 Cuma

20 Mayıs 2008 Salı

ölüm istiharesi..

devrim'e.. kayıp zamanlardan.

- başım ağrıyor. ama çok. migren ağrısı gibi. duvardan duvara vurmak istiyorum kafamı. ateşim çıkıyor. adana'nın yaz sıcağından değil. elimi değdiremiyorum alnıma. yüremiyorum sonra. ayaklarım da morluklar oluyor. şişiyor bir de. basamıyorum üzerine.
- kan tahlili alalım biz.
- ciddi bir şey mi? şüphelendiğiniz bir şey var mı?
- kan tahlili yapalım önce bir.

***
- yok hayır, söylemediler bir şey daha. tahlil sonucunu bekliyoruz.
- of, ne var ki acaba? iyisin şimdi diğ mi?
- evet, yani en azından geçen haftaya göre daha iyiyim.

***
- şimdi bu gördüğünüz normal değer. bu gördüğünüzse hastalık başladığındaki değerler. şu şu şu bölümlerde normal değerin 3 katına çıkıyor kan oranları.
- yani?
- bilemiyorum. ilk defa karşılaşıyorum böyle bir şeyle.

***
- ne dedi?
- demedi bir şey. daha doğrusu bilmemnerede normalin 3 katına çıkış söz konusuymuş. onun dışında ilk defa karşılaşıyormuş. adını koyamadı.
- başka bir doktora git.
- evet, galiba öyle yapacağız.

***
- evet, önceki doktor arkadaşım gibi, ben de bilemiyorum. yani tam bir adı yok, karışık.
- anladım.

***
- koyamadılar bir ad şu hastalığa.
- nasıl olur anlamıyorum ya, başka bir tanesine git.
- o da bir ad koyamazsa.. sahipsiz mi kalsın evladım? çok güzel diğ mi? allah'ım ya, cins olduğumu bilirdim de bu kadarını tahmin edemezdim..
- of, saçmalama. korktum ben çok.
- korkma. ben alıştım o'nunla yaşamaya. bir de adını koyabilsek.
- koyalım.
- deniz olsun mu?
- devrim olsun.
- tamam.

***
- devrim nasıl?
- iyi. uslu uslu oturuyor.
- aferin o'na.

***

ben unuttum. vallahi billahi. hayır tamam, burası sosyal, laik bir hukuk devleti. evet, benim yemin vererek meşruluk kazanmaya çalışmam anayasa'nın başlangıç maddelerine, genel esaslarına ve 174. maddedeki devrim kanunlarına aykırı. evet, milletvekillerinin yemininin de kaldırılması gündemde. ama vallahi unuttum ben.

yani unutmuştum. ama buradaki -muştum mış gibi yapmak anlamına gelmiyor. haftaiçi bir arkadaşım aradı beni. ''buldum'' diye. var mısın yok musun'da en düşük kutuyu bulmuş kadar sevindim. çünkü ben o'nu ararken kendimi kaybetmekten yorulmuş, toza dumana hasret bir enkazdım. kendimi arıyorken olmaktan korktuğum yerdeydim. ve ısrarla fark ediyordum ki, kaybettiğim yalnız o değil. kendimim de aynı zamanda. hal böyle olunca arkadaşım ''buldum'' diyince, kendimi bulmuş kadar sevindim.

o günden sonra başladı zaten her şey. ben bunları kimseye anlatmadım, bir tek sen duy diye. sen bil diye. sen anla diye. yeni bir hayalkırıklığı yaşarsam kimse bunu yüzüme vurmasın diye. bilinçaltım hala doluymuş ki demek ki, 2-3 gündür saçma salak rüyalar görüyorum yine.

güya devrim nüksetmiş de, ben hastahaneye kaldırılmışım. öleyazmaktaymışım. peh. daha yeni girmişken 18'e üstelik. yolu yarılamamışken henüz. gerçi her ölüm erken ölümdür ama. abi, bi kere ben öleceksem bu kesinlikle mantıklı bir şey için olmalı. yani, bok yoluna gitmemeliyim. ya da ne biliyim uyurken, hık diye gitmemeliyim. hele yanarak.. asla. kat-i suretle. olm, var ya ben öleceksem acısız ölmeliyim. belki haklı bir mücadele uğruna olabilir. ya da pek ala mesleğimin icap ettiği şekilde, topuğumdan vurularak. (böyle ölüm mü olurmuş deme, bacağına araba çarpınca kör olan bir jenerasyonun neslisin sen!) anayasa kürsüsünde ders verirken, kalpten. ya da en temizi, ilaçla. ama bi hastalık yüzünden olmamalı bu.

ama yine de hayal ederim ben ölümü. nasıl olacağından çok, sonrasını. misal, hastahane odasındayım. kimler gelecek ziyaretime? ya da öldüm, helvam bile yendi. ( fındık-fıstıksız. sadeli.) kim gelecek cenazeme? ölmenin bile parayla olduğu şu çivisi çıkasıca kapitalist dünyada gömüldüğün yer bile gördüğü manzaraya göre pahalanırken, fakire ölüm daha bi boktan. şahsen bizzat kendim olarak deniz kenarı bir yerde isterdim mezarımı. ya da en iyisi, savurun denize. üstüne de su için. ama mutlaka papatya olmalı. sakın gülle gelmeyin. nergis ya da kasımpatı da olur. ama tercihen papatya. gül nedir ya? ne biçim bir bitkidir o?

neysem işte. rüyamda da o'nu gördüm. kanlı canlıydı benim aksime. gelmiş elinde papatyayla. özür dilemiyor kesinlikle. haklı olmaktan filan bahsediyor. hastayım, mecalim yok bahane dinlemeye. belki birazdan benim ezanımı dinleyecek o beşinci sınıftan beri tanrı'ya inanmayan kurum kuruluş. devlet midir laik olan, yoksa kabuğunu soyduğunda birey de laik olabilir mi?

***
- hiç değişmemişsin.
- değişmez mi insan?

***
- affetin mi beni?
- affetmez mi insan?

***
kafamı pencereye doğru çeviriyorum. deniz görüyor odam. deniz olsun mu adı diye soruyorum. neyin diyor. boş ver unut gitsin diyorum. ısrar ediyor. anlatmaya mecalim yok. hep ben konuştum zaten. eskiden susmanın ikrardan geldiğine o denli inanırdım ki, konuşanın haklı olduğunu savunurdum ''adalet mülkün temelidir'' diyen o yazının önünde. oysa bizim bir evimiz yoktu. bir mülkümüz. bizim hayatta sadece tutunacak ideallerimiz ve o ideallerin ucunda ellerimiz vardı. hiç kavuşmayan eller. oysa ellerin, benim en sevdiğim çiçeklerimdi. o, haklı olmanın önemli olmadığını söylerdi. benimse tek derdim adaleti öbür dünyaya bırakmadan burada halletmekti. haklı olmak, adaletin kefelerini belirleyecekti. o yüzden önemliydi bu kadar. sonra anladım, haklı olmak bi boka yaramıyor. misal, ben. ben her zaman haklı olandım. ama bak, şimdi mutsuz bir ben kaldım. haklı olmanın mutlu olmaya yaramadığı bir yerde yemişim adaleti hakim bey. yo yo, hayır, mahkemeye saygısızlık etmiyorum. aksine, ben kendimi sizin önünüzde o kadar hayal ettim ki.. burası sadece devlet için yüksek mahkeme değil, benim hayallerimin de en yüksek noktalarından. ve yükseklik korkusu olan hayat..

isterdim ki yanyana çekilmiş bir fotoğrafımız olsun. senin yüzün duvara dönük de olabilir. benim yüzüm nasılsa hep sana dönük. bir gece vakti, saat 3. ben bıkmışım artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayışından. onda daha yeni yeni kavak yelleri. bildiklerimi yanlış bilmememi umuyor. beni unutmuş gibi yaptığı zamanlar da bile varmışım ben. unutmuş gibi yaptığı zamanlar? çogüzel bir tamlama diğ mi? elimde yalandan kocaman rengarenk geçici oyuncak zaferler. üstelik nefesi havada altın tozu bile değil. isterdim ki, ben ölünce al eline bak. böyle arada yüzümü okşa kemikli ellerinle. elimi tutama ama. saçımla oynayama mesela. artık rüzgarlar savurduğunda toprağımı uzak diyarlara, bir sigara yakarsın bir ağacın altında. uslu bir çocuk olursan belki görürsün, bir ağacım ben ormanda. gövdemde adın yazılı.

hatırlıyorum, bir kere hocanın biri bize konusunu kendimizin belirleyeceği bir kompozisyon yazmamızı söylemişti. ben de ''ben her bahar aşık olurum'' konulu bir kompozisyon yazmıştım. hoca çok beğenmiş yazdıklarımı, kafa dengiydi de, yanına çağırdı. nisandı aylardan. doğum günüm. en çok ne istersin doğum gününden dedi bana. doğduğum gün ölmek dedim. şaşırdı. yara aldım ben bundan 2 yıl önce. aslında 3. ama daha kötüsüydü bence 2 yıl önce olan. neyse. şebnem, hiç susmamış şarkı söylemiş ama ben hep sustum. deniz'in tamam tamam sustum'u gibi değil. ben her bahar aşık olurdum ama bu bahar olmadım. takvim yaprakları mayısı gösteriyor. bende yaprak kımıldamıyor.

ölmek.. ne garip şey diğ mi anne? anne olamayacağım örneğin. toprak olmak ne garip şey diğ mi anne? elleri değsin istemedim, gözleri değsin istemedim. bir ömür taşıyacaktın yanında. oysa biz anne, temek hak ve özgürlükler, insan hakları, sert çekirdekli haklar, dokunulmaz alanlar diye bağırırken olacaktı tüm bunlar. ben o'na bir kitap yazacaktım basılmamış, o belki bunu okumayacaktı hiç. belki okuyacak ama etkilenmeyecekti. belki de yanından hiç ayırmayacaktı. ama hiçbir şey anayasada öngörüldüğü gibi ölçülülük ilkesi kapsamında olmayacaktı. hep birilerinin hakkı, özgürlüğü diğerininkiyle çak(t)ışacak, kimse orantılı güçle karşı karşıya kalmayacaktı. doğmamış çocukların için isim biriktirecektim ben anayasa defterimin arasında. o bunu bilmeyecekti. ilk sevgilisini göremeyecektim. büyüdüğünü.. o an öyle kalacaktı. an duruşu gibi. ömrün gidişi gibi.

evlatlar, babalarını hatırlamak istedikleri gibi hatırlarlarmış ya anne..
unutmaz beni diğ mi?
bir sabah anne.. kapını süpürürken, çocukluğunu devrederken sırdaşına.. belki gelir ha, anne?