17 Eylül 2008 Çarşamba

işte gidiyorum.

eğer bir insanın hayatınızda var olması için gereken tek şey kelimeler ise, siz bu kelimeleri allayıp pullayıp naftalinlere sarıp sarmalayıp kutsal kitabınız gibi başınızın üstüne koyduysanız ve bir gün birilerinin kendi gibi o kelimeleri de alıp gittiğini görmek -bu sözcükteki bazı harflerin yeri değişince ortaya çıkan sözcük gibi- zorunda kaldıysanız işte o zaman o'ndan kalan yığınla mesajı, arşivi, yazıyı tek bir tuşla silmek de özel hayattan insan silmek kadar kolay hale gelebilir.

bu blog artık sadece yarınını bile göremediği halde otuz yıl sonrası için birbirine söz veren iki ''yabancı''nın hatırasına hürmeten kalacak.

an itibariyle bu blog da pekçok sayfa gibi kapanmıştır.

ilgilisine: açılmış ve açılması kuvvetle muhtemel diğer bloglar için mail atınız. bayinizden ısrarla isteyiniz. yayında ve yapımda emeği geçenlere teşekkürler. -büyüyorum sizinle miydi?-

11 Eylül 2008 Perşembe

başkasının kalbinden bağlantı, hırsızlıktır!

şuan başkasının bağlantısından bağlandığım için kendimi yeteri kadar suçlu hissediyorum.. çünkü bi nevi hırsızlık.

neysem.. uzun bi yazı dizisiyle döneceğim yeniden.

--geçen sene bugün tam da bu saatte görkem'e aptal aptal mesaj atıyordum, o'nun bana bir daha mesaj atmayacağından haberim olmadan.. o'na attığım son ''resmi'' mesajda da ''12 eylülümüz kutlu olsun canım.'' yazıyordu. bir yıl nasıl geçti.. nasıl geçire geçire geçti? şimdi her şey nasıl? kafamın ve kalbimin artık almadığı o kadar şey var ki artık..

yine de hayırlısı. yine de şükür. yine de hamd. amin.--

12 Ağustos 2008 Salı

''biz''i üzen neyse; burada bitti!

hamiş: bu yazı 12 ağustos 2008 itibariyle yayınlanacaktı. bazı nedenlerden dolayı yayınlanamadı. 12 ağustos akşamından sonra hiçbir şey yazılmadı. ''her şey tek bir soruyla bitti'' bölümüne kadar olan yerler 10-11-12 ağustos'ta yazılmıştı, kalan bölümler gün itibariyle yazıldı. (1 eylül 2008) 12 ağustos'ta başlandığı için yazılmaya yayınlanma tarihi de öyle gözüküyor. -bunlar hep kendime not..-

yurdanur'luktan sıyrılıp yeniden ''ben'' olarak konuşmaya başlamamızın birinci ayı hürmetine..

**
Yurdanur: Bir gün bir ıssız adaya düşsen yanına şey ne alırdın?
Mehmet: Iııı...Seni...Seni.. Bir de seeni (Güler)

Yurdanur: Yazıcak bir şeyler, yiyecek bir şeylar almaz mıydın yanına? (Mehmet'in yanına oturur.)
Mehmet: E sen zaten geliyorsun ya pişirirsin üç beş bir şey... Peki sen ne götürücen ıssız adaya?

Yurdanur: (Güler) E sen zaten benle geliyorsun ya. Seni, seni, seniii (yine güler) Issız ada ıssız ada olmaktan çıktı. (Elindeki balonlarla oynarken balonlar elinden kayar ve uçar Mehmetle yakalamaya çalışırlar ama başaramazlar. Ayağa kalkıp yükselen balonu izleyip el sallarlar.)

ıssız bir adaya düşersem yanıma üç şey olarak seni alırım. senin gelip gelmek istememen önem teşkil etmiyor şu aşamada. sen sana böyle bir soru sorulmasına bile izin vermeyeceğin ve cevaplar arasında yer almayacağımı adım gibi bildiğim için sormuyorum sana ne alırdın diye. yiyecek içecek bir sürü şey alırdın, milyonlarca kitap alırdın, kağıt kalem bir sürü. musukiyle ilgili bir şeyler de alabilirdin. bu ikisinden emin değilim. neyse.. böylece benim ihtiyacım olan ''her şey'' o adaya gelmiş olacak. e sen de paylaşımcı bir insansın, sonuçta koca adada yalnızız. -yaşasın halkların kardeşliği canım- ben de nemalanabilirim herhalde getirdiklerinden.

dünya'da artık ıssız bir yer yok. johhny depp gibi bir ada da alamayacağımıza göre.. biz hep mecburuz bu kalabalıklara. etrafımızı saran kuru kalabalıklara. duvarlarımıza yazdığımız laf kalabalıklarına. içimizdeki etrafı çoktan sarılmış yalnızlıklara muhtaç olduğumuz gibi muhtacız o insanlara. ben seni tanıdığımdan beri dünya sadece sen varken dönüyor. senin etrafında. kendi çapımdaki -ki böyle bakınca bayağa geniş oluyor çapı- o dünya'ya kimseyi sokmadım senden başka. yurdanur diyordu ya hani mehmet'e ''sen girince şu kapıdan saray olur tek göz oda'' diye. sen varken güzel her şey. ettiğimiz onca kavgaya rağmen. birbirimize hala söylemediğimiz onlarca şeye rağmen. hala kurabildiğin o ''gereklilik kip''lerine rağmen. bütün rağmen'lere, keşke'lere ve ama'lara rağmen.

içinde karavan olduğu için ya da dünya'yı turlama planları olduğu için değil sen olduğun için istiyordum ben o dünya gezmelerini. tamam kabul ediyorum, bunu bisiklet yerine karavanla yapacak olmamız da bu kadar heveslenmemde önemli bir faktör ama içinde senin geçtiğin cümleler kadar heyecanlandırmıyor hiçbir şey beni. yolun müsait bi yerinde karavanı temizlemek, küçücük mutfağımsı yerde yemeyeceğini bile bile yemek yapmak -hizmetçi değilim evet-, dünya'nın hiç bilmediğimiz bir yerinde senin sigara ve bira alamayışlarınla eğlenmek, küçük sandalyelerin üstünde güneşlenmek, o zamana kadar alışıp seveceğim için kafama kınayı senin yakman için seni ikna etmeye çalışmak, metallica yerine dinlenebilecek başka gruplar bulmak, yol boyu aptal saptal şeyler için kavga etmek sonra ''bozum, boz yok kafanı kırarım'' şeklinde cümlelerle barışmak, olayı kadere kısmete bağlayıp uzun uzun susmak, sonra senin sıkıldığını anladığım an hep yapmak istediğim ama bir türlü cesaret edemediğim otostop için yeterli cesareti bulup gitmek.. bak bunları hayal etmek bile güzel. çünkü tüm bunların öznesi sensin.

biz hiç yalnız kalamıyoruz bile.. senin baban, benim annem, erkan, tuğrul, firuz (oh), çakal tkpliler -öhüm-, ttku'nun dediği gibi beni hep aramaması gereken zamanda arayan adamlar, senin yanında yer yatağında bile olsa yatan başka kadınlar, aptal bi fransızca kursu, çaldığı zaman susmak bilmeyen telefonlar, mideden gelen seslerle gidilen yemekler, zor durumda kalınca verilen molalar, gitmeye yakın kapatılan pıleylistler, her daim hissedilen ayak sesleri ve daha bir sürü şey. istediğim tek şey senin de benim seni düşündüğüm, özlediğim ve sevdiğim kadar değil ama beni düşündüğünü, özlediğini ve sevdiğini bilmek. iki cevap arası kırkbeş saate çıktığında haliyle her şey yerle bir oluyor. kimsenin sesiyle bölünmeyecek, gitme korkusundan uzak, kaybetme endişesinin adının bile anılmadığı, senin benim söylediklerimle ilgilendiğin, benim aklımdan bir saniyeliğine bile olsa aldatılmayı ve aldatmayı çıkarabildiğim bir konuşma.. dünya'yı dolaşmak için yola çıkan karavanın içinde seninle olmak bu yüzden önemli bu kadar. bu yüzden bu kadar heyecan verici. henüz bir ehliyetimiz olmamasına rağmen.. yolda polise rüşvet de vermeyeceğimize göre sonunda boylayacağımız o kodesten bisikletle kaçıp gitmek de bu yüzden güzel. ölüp düşmesem de nazan öncel'in beyoğlu şarkısını her dinleyişimde aklıma gelmen -sanki çıkıyormuşsun gibi- de bu yüzden. bu hayalleri kurmak bile bu yüzden bu kadar kusursuz.

sence bunca şeyden sonra sen gerçekten inanıyor musun seni çekemeyeceğime?
ben ''razı''yım her şeye.

yasemin mori: ''konumuz hep diğerleri.. ne sen ne de ben değiliz. yok bunlar yok şunlar, ne yapmış sana onlar? ne seni var ediyor?''
**
orhan pamuk diyor ya ''bir kitap okudum, hayatım değişti'' diye. her şey senin kurduğun bir cümleyle başladı.. takvim yaprağı 29 haziran 2007'yi gösteriyordu.

''seninle başka bir yerde karşılaşsaydım büyük ihtimalle sana aşık olurdum.''

ne kadar kapalı bir cümle. neresinden tutarsan tut tam bir anlamı olmuyor. ama benim tutunacak bir dala ihtiyacım var. ve ben bir küsür yıldır bu cümleyle yaşıyorum. üstelik çok yanlış anlamlarıyla.. anlamak istediğim haliyle. büyük ihtimalle aşık olurdum sana, şuan aşığım demek değil ki. ileride aşık olurum demek de değil. ortada bir ihtimal var. hiç aşık olmamak gibi bir ihtimal bu. ''şuanda da aşık değilim, olmadım, olmayacağım.'' okunması gerektiği gibi okunduğunda ben bu anlamı çıkartıyorum söylendiği tarihten bir küsür yıl sonra. sen bana neredeyse her gece ''nolur bana bunu yapma'' diyorsun ya, ben yine de yapamıyorum. kendimden emin olamasaydım keşke de senden emin olabilseydim. o gece şakayla karışık ''güven sıfır'' dediğinde ''bir şey söylemeyeceğim'' demiştim. bir yandan sana söylediğin her şeye inanacak kadar güveniyorum bir yandan da beynimin içinde bir yer sana güvenmemem konusunda şakaklarıma baskı yapıyor. öyle anlarda senin migrenin bende tutuyor. gündüzse çekiyorum perdeleri, geceyse zaten sen varsın. sen yoksan zor oluyor geçmesi. uzak olduğu için gelip başını ovamayan sevgilin geliyor aklıma. levent'in mutfakta yemek yapmayı beceremeyen sevgilisi geliyor gözümün önüne. ve zaten gözümün önünden hiç gitmeyen o yer yatağı. o zaman başım daha çok ağrıyor. midem bulanıyor. kusamıyorum da. sanki kusarsam içimden çıkıp gidecekmişsin gibi geliyor. gitmeni istemiyorum ama ben. böyle anlarda allah kahretsin ki yanındaki herkese rağmen yanımda ol istiyorum. salak bir organ yüzünden onlarca kez hastahane koridorlarını arşınlarken de elimden tut istiyorum mesela. bu işlere merakımın başladığı yıllarda sınırların kalkmasını tek çare olarak görmüştüm. şimdi senin de ''hangi sosyalist devlet yapmış ki bunu'' diye savunduğun avrupa birliği gibi. sanki sınırlar kalksa daha kolay görüşebilecekmişiz gibi. salaklık işte. rot mafiz'e ''sen söylersen inanırım ben'' dediği günden beri inanıyorum ben sana. o yüzden zaten tüm salaklığımla söylediğin her şeye inanıp sonrasında ''şaka be'' lafını duymam. ama olmuyor. artık ''merhaba nasılsın'' kadar sıradanlaşmış bu ''aldatmadım''larımız yüzünden sana inanamıyorum. sen ''biz sevgili olmadık ki hiç, seni aldatayım'' dedikçe ben daha çok yaralanıyorum. öyle şeyler yapıyorsun ki beni bir zamanlar sevmiş olduğuna bile inanamıyorum. şuan beni sevmediğini de biliyorum. her ne kadar kabul etmesen de ben istediğim için benimle konuştuğunu da biliyorum. sen ''ego'' dediğin günden beri ben eriyorum. siyah boğazlı kazağının üstüne kadife ceket gibi ''karizmatik'' olmaktansa bana karizmatik olmak için başka cümleler seçtiğin günden beri ben kendimi keriz gibi hissediyorum. sizin oraya kalkan son otobüsün saatini nasıl unutmuyorsam, söylediğin diğer şeyleri de öyle unutmuyorum ve inanıyorum onlara. saatlerce konuşuyoruz senin zekandan, yaptıklarından, yapacaklarından, ciddi potansiyel taşıyan akademik kimliğinden, okuduğun kitaplardan, internetten bulduğun haberlerden, kadınlarından, arkadaşlarından, iyi bir insan olmandan, özünde iyi insan olanlardan, ancak ''ben neresindeyim?'' diye sorduğum zaman ''her yerinde'' cevabını aldığım değişik evreli hayatından, içine beni sokmadığın hayallerinden, sırf ben mutlu olayım diye yaptığın şeylerden, bir ana bir baba gibi öğrettiğim vega'dan, kaderden, kısmetten, ''ne kadar çabalarsam çabalayım hep olacağına varan şeyler''den.. hiçbirine sitem etmiyorum. zevkle dinliyorum hepsini. en azından konuşuyorsun diğ mi? cevaplar gecikse de, bedenin bir sürü parçaya bölünse de, aklından geçenleri sansürleyerek sunsan da konuşuyorsun.. şikayetim yok. çok mutluyum. ama iş bana geldiğinde değişiyor her şey. sen bana sormuyorsun bile hiçbir şey. belki senin sormanı beklemeden her şeyi anlattığım içindir.. ama ilgilenmiyorsun benimle. senin her zaman ilgilenmen gereken daha başka işlerin var çünkü. daha önemli işler. dikkatini çekebilmek için napmam gerektiğini inan, bilmiyorum. bir insan seni neden mutlu etmeye çalışsın ki? belki çok sevdiği içindir. belki kendini de ancak seni mutlu ettiğinde mutlu edebildiği içindir. belki sadece tek istediği senin mutlu olmandır. hatta sırf bu yüzden yanındaki başka kadınları bile kabullenmiştir. onlarla o'nunla mutlu olabileceğinden daha da mutlu olduğuna inandıkları için kabullenmiştir. sen demiştin bana bir kere, bir insan aldatıldığını bildiği halde nasıl orada durur, o adamla kalır diye. sonra ''hayat.. hayat böyle boktan işte aldatanı bile affettirir'' demiştin. biz hiç sevgili olmadığımızdan ve sen bu sebepten beni hiç aldatmadığından ben burdayım. buna inanmayı becerebilmeyi çok denediğim için. neyse.. ben ne zaman sana kendimle ilgili bir soru sorsam sen cevap vermekten kaçıyorsun. gereklilik kiplerin kapıyı çalıyor. ''neyse''lerin dağda mahsur kalmış birini kurtarmaya gelen akut gibi destek olmaya geliyor. ben burada yine yalnız kalıyorum. sen sana sormamdan sıkılıyorsun. ''neden böylesin?'' bile diyorsun hatta. ben sana verecek cevap bulamıyorum. hatırlıyor musun sana bir gece sen yokken ''çok şanslıyız'' demiştim. sen değilsin şanslı olan.. yani evet pekçok şansın var ama benim kastettiğim anlamda değil. ''o'' kabul etmese de ben ''huzur veren erkek''imi buldum. o sevmese de ben o'nu seviyorum. ve ''o'' bana bunun için kötü davranmıyor.. temmuz ayı benim için o kadar yorucu geçti ki. bilmemem gereken o kadar şey öğrendim ki. görmemem gereken çok fazla şey gördüm. duymamış olmayı tercih edeceğim kadar çok cümleyi duymak istemediğim ağızlardan duydum. sonra ağızlardan başka laflar çıktı, onlar bile o kadar acıttı ki canımı. sana şanslı olduğumuzu söylediğim o gece ben sana niye aşık olduğumu bir kez daha anladım. bu senin için bir şans değil tabi, hatta her gün lanet ediyor bile olabilirsin. haklı da olabilirsin. senin için çok önemli bir şey olmuş zaten haklı olmak son bir senede. oysa ben şu bir senede haklı olmanın hiçbir işe yaramadığını öğrendim. iyi olmanın, tatlı olmanın, kafanın azıcık çalışmasının, elinin biraz kalem tutabilir olmasının da hiçbir işe yaramadığını öğrendim mesela buna ilaveten. seninle ''bir şey'' olabilmek için başka şeyler de olabilmenin zorunlu olduğunu gördüm. deniz kötüydü belki ama o iyi. kendin söyledin çok iyi bir kız olduğunu. bunu muhtelif zamanlarda bana da söylüyorsun. nefret ederim insanları birbirleriyle karşılaştırmaktan ama elimde değil aksi. üniversitede türbana evet diyordur, belki pkk'yı doğru telaffuz ediyordur, kesinlikle tatlı değildir; güzeldir, devrimcidir gerçekten, ama öyle bir sosyalisttir ki eylemlere katılma gereksinimi hissetmiyordur mesela, evliliğe karşıdır, birileri çocuk dediğinde ''nefret ederim'' diyordur, tatlı değildir bak güzeldir, metallica ve cem adrian dinliyordur, dizi izlemiyordur, dırdır yapmıyordur, soljenitsin'i tanıyordur, ece temelkuran okuyup kemalist kalmıyordur, rahat rahat felsefe tartışılabiliyordur, sıkmıyordur, insanı beklentiye sokup durduk yere bağlanma korkusu da yaratmıyordur karşısındakinde. böyle düşününce gerçekten ''iyi''. tam sana göre yani. yoksa ben çoktan öğrendim ''sevilmek için aşk için iyi olmanın yetmediğini''. mutlaka hep biraz daha fazlası lazım. ama hayatının her döneminde eşitlikten yana olmuş, sırf insanlara hakları olanı vermek ve öbür dünya'ya bırakılmayacak kadar kıymetli olan adaleti bu dünya'da da sağlayabilmek için hukuk fakültesine girmiş bir insan olarak çiftestandarda gelemiyorum. ben aslında sinirli bir insan değilim. eşim dostum da giriyor bu biloka, onlar da yorum yapıyor, denk gel sor bitanesine. haksızlık görmediğim sürece pek sinirlenmem. aksi ispatlanmadığı sürece mutlu olan ve insanları da mutlu etmeye çalışan bir insanım. ama işte bana yapılan bu haksızlığa tahammül edemiyorum. ben arıyorum, heyecanlanıyorum konuşamam diyorsun. adını anmak istemediğim insanlar arıyor, o'nunla konuşuyorsun. ben havuz dediğimde burjuva oluyorum, insanlar londra'ya gidiyor, sevdicek oluyor. ben başka şehirdeyim diye daha da ''uzak''laştırılıyorum, hiçbir şey olamıyorum, insanlar ülke sınırını geçiyor gidiyor o'nunla sevdicek olunmaya devam ediliyor. ondan sonra firuz'la sevdiceği ayrılsın. niye? araya ülkeler giriyor. peh. bunları düşündükçe sinirleniyorum. sonra bunları düşündüğüm için sinirleniyorum. sonra diyorum ki kendime, ''salak, adam zaten seni unutmuş. hatta hiç hatırlamamış ki unutsun. sen adama ''seni seviyorum'' demişsin, adam da kendini seni sevmek zorunda hissetmiş, uğraşmış -hayır uğraşmamış- ama sevememiş. sen hala niye burda duruyorsun? niye bilokuna bu adamı yazıyorsun? adam seni artık kıskanmıyor bile. hatta ne artık'ı. bi kere kıskanmış geçmişte, o zamanları da hatırlamak istemiyor. ama sen illa illaaa her boku hatırla.'' böyle diyorum, sonra yine tüm suçu kendimde buluyorum. ''şanslıyız'' dediğim o geceye gidiyorum. içinde azıcık sevgi kırıntısı olmayan adam bütün bunlara niye katlansın ki diye soruyorum kendime. içim ''senin yüzünden'' diyor.

ben seninle konuştuğumuz her an hissediyorum. ben sana yetmiyorum. yetmeyeceğim de. hiçbir zaman istediğin olamayacağım. ''o'' olmaya yetmeyecek yaptıklarım. istesem sevdiğin yazarların kitaplarından, köşelerinden yazılar çalar kendi düşüncemmiş gibi satmaya çalışırım sana. üstüne de ''gelişerek değiştim'' yazarım. ama yapmıyorum. ben kendim olmaktan vazgeçemiyorum. çünkü beni böyle sev istiyorum. ama olmuyor. ne yaparsam yapayım o ''kemalist'' bakıştan kurtulamıyorum. o yüzden cümle aralarında tkp'den bahsediyorum. ''öyle saçma şeyler'' yapıyorum. annen gibi oldum iyice. sıkıntıdan dizi izliyorum. temizlik yapıyorum, yemek yapıyorum. seninle konuşmadığımız zamanlar dışında yani. a tabi bi de fransızca kursuna gidiyorum. tüm bunlar mevsimin yaz olmasından kaynaklanıyor. kışın sana gerçekten ihtiyacım olduğu zamanlarda yanımda olsaydın, belki o zaman sana yetebilirdim. en azından kafanda böyle bir izlenim uyandırabilirdim. it gibi çalıştığım, deli gibi okuduğum, manyak gibi yazdığım, rüyamda bile özlediğim zamanlarda yanımda olsaydın.. niye olasın ki? niye sevesin ki ama?

ben her gece senin inanmadığın tanrı'ya şükrediyorum. ''bugün de konuştuk'' diye. sonra ''yarına da kal''man için dua etmeye başlıyorum. dudaklarım sürekli hareket halinde. ya kendi kendime konuştuğum için, ya söylediğin bir şey aklıma geldiği ve güldüğüm için ya da ses çıkmasın diye kendimi zorladığım için. her konuşmamızın ''son'' konuşmamız olup olmadığını düşünmek ve ''hoşça kal'' derken bu kadar zorlanmak çok yorucu. diğ mi? ben türkçe'deki en güzel kelimenin şefkat ve huzur olduğunu, en zor kelimenin de hoşça kal olduğunu seninle öğrendim. her gece kafamı yastığa koymadan önce ''ya bugün son günse'' diye düşünmenin insanı kaç yaş yaşlandırabileceğini sende gördüm. bana kurduğun cümlelerin hepsini hatırlıyorum ya, ondan kolay oluyor sana senin cümlelerinle gelmek. bana ne yaptığını anla diye. aklımdan geçenleri söylememek. ya da orasını burasını kırparak önüne koymak. artık sana ''gitme kal'' bile diyemiyorum. ''ego'' dediğin günden beri.. aynı değil hiçbir şey. seni gözümde abarttığım filan yok. ne anlattıysan, neye inandıysam onun sonuçları bunlar. kendinden nefret ettirmek için yaptığın onca şeye rağmen sonuç hiç değişmiyor. bizim aramızdaki ''şey''in ve sonuçlarının hiç değişmemesi gibi.. sabrımı ölçmek için yaptığın şeylerin hiçbir sonuç vermediğini ne zaman göreceksin acaba? sana bunca şey yazmışken, yapmak istemişken, anlatmışken hala nasıl aksini bekleyebilirsin benden? ben senden ne zaman bir şeyler bekleyebileceğim peki? sen ne yaparsan yap beni değiştiremeyeceksin. sen de değişmeyeceksin. ben zaten senden değişmeni de beklemiyorum. zaten seni böyle seviyorum. -hıh şimdi böyle dedim ya kesin değişirsin.- ''sorun'' da bu zaten herhalde. ne sen değişiyorsun ne de ben.. aramızdaki farklar hiç kapanmıyor -kapanmasına da gerek yok zaten- ve ben sana yetebilir hale gelemiyorum hiçbir zaman.

geçen gün mektupları okudum. sana çoktan ''fidel'' demekten vazgeçmişim ben.. sadece rüya gördüğüm ve hayallerimi anlattığım zamanlar ''fidel'' demişim. kalanında hep adın var. ben fidel'i sevmiyorum artık.. fidel olamayacak kadar güzel bir hayaldi ve hayaller hep gerçek olamıyor. yaşadıkça gerçekçi oluyorsun. hatırladın mı bu sözleri? eğer sen ve fidel arasında bir fark varsa ortada yalan var demektir. ve ''sana yalan söyleyip söylemediğimi düşünmekte özgürsün.'' diğ mi? sana inanmam neyi değiştirir ki? her gülüşümden sonra gerçekten güldün mü şimdi diye soruyorsun ama bana inanmasan bile ne değişir ki? ''aramızdaki şey'' her ne ise güzeldi ve sona yaklaşıyor yine.. benim için çok zor. şimdi burada sen nasıl olsa gidince seni orada bekleyenler olacak her şey çok güzel olacak yarışına girmeyeceğim. sen de rahatsızsın çünkü bundan. bir gece patlamıştın ya bana, ''burda her şeyi sen yapıyorsun zaten, sen üzülüyorsun, sen seviyorsun, bir tek sen yazabilirsin çünkü burda'' diye. görünenler bunlar.. sen üzüldüğünü, sevdiğini, yazdıklarını benimle hiç paylaşmadın ki. içinde geçtiğim hayallerden bile haberim yok. olmaması gerekiyor.. her şeyimiz çok doğru ya sanki. gereklilik kiplerin beni çok acıtıyor. aradan iki sene geçmiş ve biz hala güvenmekten, ayıptan filan bahsediyoruz. bana anlatamadığın şeyleri o'na anlattın mı acaba? senin ''ben benden nefret edersin'' diye giriştiğin bu ''yaz macerası'' hiç de umduğumuz gibi olmadı diğ mi? beni nasıl böyle bir deneye alet edebildin onu da hala anlamıyorum. nefret etmek yerine ya daha fazla aşık olsaydım? olan her türlü bana oluyor. sona yaklaştıkça daha da garip bir hal almaya başladık. ve ben o ''son gün''ün nasıl olacağını çok merak ediyorum.. yine son olduğundan haberim olmadan mı bitecek yoksa ciddi ciddi vedalaşacak mıyız?

bu yaz bir cümleyle başladı.

^^"şu internet şu teknoloji hayatımıza girdiğinden beri hiçbirimiz aynı değiliz.. bak belki gerçek hayatta tanısaydın birini, o'nun sıradanlaşmasından bu kadar korkmayacaktın. çünkü gözünün önünde olacaktı. şimdi sadece parmağının ucunda. ki, bazen, emin ol bana bunu benden iyi bilemezsin, bu bile çok fazla gelir birilerine. çok önemli. msn'de konuşmalar, sabahtan akşama mesaj atmalar.. yanında olsa, gözlerine bakabilsen, o klavye yerine elini tutabilsen belki.. böyle olmayacak. o zaman her şey değişecek. belki ilk defa ''devrim'' bu kadar yakın gelecek. ama teknoloji işte. tüm insan ilişkileri sanal bir ağla kuruluyor, ne kadar yanında, ne kadar gerçek olursa olsun. o salak mesajlar ya da mailler yerine şu an ''mektup'' yazabiliyor olsaydın birilerine, durum çok daha farklı olacaktı..ne yazık ki pekçok şey için çok geç."

bu kısım bitirdi beni bu gece için :) cidden herşeyin sanal olduğu gerçeği ve sanalla gerçek olanı ayırt edememek, edemediğini anlatamamak. hepimizin böyle bir hikayesi var sanırsam. birinin sıradanlaşması bile gerçek hayata sokulamayacak bir ayıp. esasında gerçeklerimiz mahrem olmuş, sanallığımız ise ruhumuz..mektubu eline alsaydı birileri, benim dokunduğum o kağıda dokunabilseydi anlasa ne gam anlamasa ne gam değil mi? ben gerçek olduğundan emin olacaktım ve bir kez olsun ayırt edebilecektim mahremle namahremi..

pek çok şey için çok geç.. kendimiz için çok geç, devrim için çok geç, birileri için çok geç..geç herşey için geç.. ^^
ben mektup yazmıştım sana sayfalarca.. gerçekliğe çok önem verdiğin için sen. mektubu yazarken istediğim tek şey ellerimin değdiği o sayfalara senin de ellerinin değmesiydi. bunu sana hiç söylememiştim ben. benim yerime sen söyledin. ''gerçek olduğundan emin olacaktım'' sahi buna gerçekten ihtiyaç var mıydı? hiç ''gerçek'' olamamışım demek ki. yazık. bir tarafım kimsenin annesi babası olmak zorunda değilsin diyor diğer tarafım anne olmaya çoktan programlanmış gibi. kendimden artık başka türlüsünü bekleyemiyorum. alıştım bu anne rolüne. kimse bana babamın gösterdiği şefkati göstermezken ben birilerine annelik yapmaya adadım kendimi. sanki kendimi adadığım her şey bana dönüyormuş gibi. arkadan bakan olmaya da en az annelik yapmaya alıştığım kadar alıştım. istiyorum ki annenin yanında ne kadar rahatsan, güvendeysen öyle bir hayat vereyim sana. dışarıdaki tüm kötülüklerden koruyayım. sakınayım. çocuklar topunu aldığında bağırayım onlara. dünyayı kurtarmak isteyeceğin yaşa gelmeden kendi hayatında devrim yaptırayım, inandırayım insanlara ve dünya'nın güzelliklerine. koşulsuz sevmenin zor olmadığını göstereyim, bağlanmanın kötü bir şey olmadığını uygulamalı anlatayım.. ama yok. birilerine bağlanmak için o'nu sevmek lazım. ortada büyüklüğünden korkulacak bir sevgi olmalı. ama yok. senin için ne kadar kolay ''git kendine sevgili bul'' demek. elin hiç titremeden, için hiç acımadan. sen kıskanmayı bile saçma buluyorsun. vakt-i zamanında bir kere ersin'i kıskandın diye.. çocukça bir şeydi zaten. gençtin o zaman. şimdi olsa asla yapmazsın. yapmıyorsun da zaten. ben sana desem hebele beni seviyormuş diye ''e ne güzel sen de git onu sev'' dersin. başka şehirde desem, ohoo nolacak ki dersin. biz de başka şehirdeyiz ama diyecek gibi olurum, neyse'lerinden korkar susarım. demem bir şey. hiç yoktan üzülürüm. ben işte böyle böyle ayakbağı olurum sana ama gitmeye de cesaretim olmaz. sen bunu bilirsin ve beni kaybetmekten hiç korkmazsın. nasıl olsa başını her çevirdiğinde, her çağırdığında ben burdayımdır. ben başımı çevirdiğimde bile bulamam seni. hele sinirliysen.. sen beni istediğin her zaman duvarlarının arkasına alabilirsin. susarsın, konuşmazsın. cevap vermezsin hiçbir şeye. ben her şeyin sesini açarım. içimdeki her şeyi sustururum senden gelecek tek bir şeyi bile kaçırmamak için. ama sen susmaya devam edersin. sonra hiç beklemediğim bir anda kafanı uzatırsın, yüz görümlüğü. sevincimi kursağımda bırakıp geri girersin odana. ama ben bu süre zarfında senden hiç nefret etmem. sen nefret ettiğimi sanırsın. inanmazsın bana. sen benim senden nefret etmeme bile sevinirsin. ben de salak salak beni sevmeni beklerim. sana yazdığım her şey sonuçsuz kalır. okur geçersin. ben her satırda biraz daha ölürüm.

**
''ben de sana yetecek kadar ben kalmadı.''

**
mehmet: daha iyi misin? kusacak mısın?

yurdanur: eve çok yaklaştık, sen dön artık istersen. ev hemen şurası. pencereden baksalar görürler.

mehmet: biraz daha hava alalım mı? gir hemen yat tamam mı? onların yanında durma, anlaşılır.

yurdanur: tamam.

mehmet: du bakiyim, al at şunu ağzına. (sakız veriyor)

yurdanur: ben sakız çiğneyemem. hemen yutuveririm.

mehmet: çiğne çiğne. ağzının kokusunu alır. her şeyin bir yolunu bulacağım yurdanur, söz. umutsuzluğa kapılma. hele sabah olsun.. bak ne güzel olacak her şey, görürsün. nasıl bir şey bu biliyor musun? hani karanlık bir gecede ıssız bir yokuşu tek başına inerken bir köşeye dönersin de deniz çıkar ya karşına. sonra o denizde bir gemi belirir, şıkır şıkır ışıklarla geçip gider. sen sevinirsin, hiç nedensiz ama. sonra için kıpır kıpırdır ya hani.. öyle işte. seni tanıdığımdan beri gemi geçiyor içimden. hep ama.

- öpüşme şeysi var burda-

yurdanur: sakızı yuttum.

mehmet: (allah'ım mükemmel bi şekilde gülüyor yine) yenisini alırım ben sana.

yurdanur: git hadi sen.

mehmet: tamam, sen eve gidene kadar bekliyorum ben.
(zaman geçiyor, mehmetle yurdanur evleniyor, feriha isimli bir kız çucukları oluyor. yurdanur feriha'ya anlatıyor)

yurdanur: orada öyle ne kadar durdu bilmiyorum, arkamı dönüp bakamıyordum. sokağın başında bana bakarken bir kez daha görsem onu koşup kollarına atılacağımdan bir daha hiç eve dönemeyeceğimden korkuyordum. ondan mıydı bakamayışım? o bahsettiği gemi benim de içimden geçiyordu, bütün karanlıkları yararak.. bayram yeriydi her yan, ışıl ışıl..

**
her şey tek bir soruyla bitti.. 12/08/08

- nerden biliyorsun ki sapık olmadığımı?
- şimdi sana bir şey söyleyeceğim ama üzülür müsün ki?
- bana sahip olmak neden bu kadar önemli?
- lanet olsun, neden unutamıyorsun beni?!
benim hep şüphelerim vardı. öyle ya, bize iyi bir hukukçu olmanın şartı olarak hep her şeyden şüphe etmeyi tembihlemişlerdi. şimdi anlıyorum, hiçbir zaman iyi bir hukukçu olamayacağım. ben hep sana inandım. şüphe ettiğim onlarca şeyi susturdum. canım dediğim bütün insanların sesini kıstım, hatta kapattım. herkesi bilerek uzaklaştırdım etrafımdan. çünkü onların doğrularını duymak istemedim. sandım ki ben hayal kurarsam, çok istersem ve inanırsam olacak bu sefer. daha önce hiç olmadığı bundan sonra olmayacağı anlamına gelmiyor. hem negzel işte, sende olsaydı bu değişiklik ben kimsenin üzerinde güzel durmayan ''devrim''i hemencecik yapıştıracaktım hayatlarımıza. ikarus da mutlu olacaktı. ama sen sezar olmayı tercih ettin. öldürdün beni sezar. içimdeki bütün şüpheleri yok ettin o gece. sen ''konuşmadığımız şeyler var'' dedikçe ben hala içimden aslında içinde bir yerlerde bana dair bir şeyler olduğunu sanıyordum. içten içe seviniyordum. ama artık biliyorum. sen de onlar gibisin.. sen de sadece sevdiğini sandın. sevmedin. hem de hiç. arada şımarabileceğin, dertlerini anlatabileceğin, soljenitsin'i sorabileceğin, gitmek istediğinde gidebileceğin gelmek istediğinde de gelebileceğin birini arıyordun, buldun. ben o gece iki yıl boyunca bana hep mutluluk verdiğini sandığım, yaşam destek ünitesiymiş gibi yüksek doz aldığım hayallerimin beni intihar sebebi olarak gördüğüm gerçeklerinden daha fazla öldürdüğünü anladım. ve bıraktım. bitti. hergün ağlardım ben. o gece çok zorladım kendimi yine ağlayabilmek için. nefret edebilmek için senden. yapamadım. hala ne ağlayabiliyorum, ne nefret edebiliyorum. arada yine ümit verici sözler söylüyorsun, onlara sarılıp uyumak istiyorum geceleri. onu da beceremiyorum. artık ''ben ufaktan gidiyim'' dediğinde aklım ve kalbim çıkacak gibi olmuyor. seni beklemiyorum sabahtan akşama kadar elimde telefon, gözümde ekran. gelip gelmemen bir şeyi değiştirmiyor. ben artık rahat uyuyorum. kafamı o yastığa vicdanımdan gelen sinyaller olmadan koyuyorum. ne seni ne beni düşünürdüm ben geceleri, o rüyaların işiydi. uyanık olduğum her karanlık vakti ben ılgın'ı düşündüm. ona yapamadığın ama bana çatır çatır yaptığın şeyleri. annemin her konuyu ''yuva yıkanın yuvası olmaz''a bağlayışını. farkında olmadan ılgın'a yaptıklarımı. hayatımda hep köşe bucak kaçtığım ama hep beni ebeleyen aldatmanın gidip ılgın'ı sobelemesini, çanak çömleği de kendi sesimle patlatışımı. istisnasız her gece rüyama gelen sedat'ın ''aynı anda iki kişi sevilmez'' nutuklarnıı. bütün arkadaşlarımın senden nefret edişini. sözlüklerde, dizilerde, hayatta yerden yere vurulan 2. kadınları. başını omzuma koyduğun bir gece eksilen sayılardan kimseyi kaybetmediğini söylediğin o gece sana herkesi kaybet ama kendini kaybetme demiştim ya. ben kendimi kaybettim görkem. ben kendimi arıyorken hem olmaktan en çok korktuğum yerde hem de en çok istediğim yerde buluyordum kendimi, anca sen varsan. ama sen yoktun. sen yoksun. sen sadece bir hayalsin. güzel ama bitmesi gereken bir hayal. artık geçmişi ve geleceği olmayan bir ölü. ben ki hayatında en çok istediği şey güneydoğu'ya gidip töre cinayetlerini, doğu'ya gidip kadın haklarını anlatmayı isteyen kadın. ne diyecektim oradaki kadınlara? ''çocuk doğurmak zorunda değilsiniz, şiddete katlanmak zorunda değilsiniz. sizi aldatan bi adama dayanmak zorunda değilsiniz!'' bu mu? peki sormaz mıydı benimle gelen arkadaşım sen niye katlandın iki sene boyunca diye? ben ne derdim içimdeki o salak çocuğa? hazal su ile bir şey izliyorduk o gün. adam kadını dövdü. ve ben kendimi acaba dertten meylettiğin o şiddetini kontrol edemezsen yine de seninle olur muyum diye düşünürken buldum. tereddüt ettim. kendimden iğrendim. bunun cevabı çok açık. ikileme düşülmemesi gerektiği kadar açık. adam sena şiddet uyguladıysa, gidersin. aldattıysa çoluk çocuk demez yine gidersin. ben televizyonda, sözlüklerde, hayatta eleştirdiğim yerden yere vurduğum kadınlar gibi olmaya başladım. sen kabul etmesen de ben aldatıldım ve bunu kabullendim. hem de iki kez. ben kendimi kaybettim görkem. kendime olan saygımı. cümlelerimi. topuğuma yiyeceğim kurşunları düşünmeden gidip kurtaracağım kadınları kaybettim. sen yokken, hiç olmamışken yanımda olan ve olacak olan insanları kaybettim. sen bunlara değmezdin. ben senin hayatında hiç olmadım. yoktum, hiç olmadım. o yüzden ağlamadım. ağlamayacağım. burada yalnızlığa alışması gereken de benim. bir şeylere alışmak zorunda olan ve her şeye sil baştan başlayacak olan da benim. sana düşen tek şey, ılgın. ve bu da sana yetiyor. sen ılgın'ı seviyorsun. onu kaybetmekten korkuyorsun. farkında değilsin ama o'na bağlısın. artık canımı acıtmıyor kadınlarından konuşmak. ne sahra, ne deniz, ne ecem, ne de ılgın. ne de bilmediğim ve artık bilmek istemediğim diğerleri. ben eskiden nasıl bir kadınsam, 12'sinden beri öyleyim. ''sen benim sevgilimsin ne arkadaşım'' diyebileceğin bir kadın değilim mesela. sana yavşayan ve bu yavşamaya ses çıkartan sevgilinin dertlerini dinleyebilecek kadar arkadaşın olabilecek ya da sevgilinle konuşurken benle hayal kurabileceğin kadar sevgilin sayılabilecek biri hiç değilim. bana dediğin gibi tatlım derken ılgın'a, sarılırken, gelen arkadaşlarını başından yollarken, benle konuşmak için kavga ederken babanla, her boku anlatırken ama benimle konuştuğunu anlatmazken ılgın'a.. için rahat olsun. benimki gibi. çünkü ben artık yokum bu çirkin üçgenlerin içinde. ben köşeleri hep bana batan bu çokgenlerde yokum. sen benim arkadaşım da değilsin.. çünkü arkadaş dediğin böyle olmaz. tek taraflı arkadaşlık olmaz. hayat ne çabuk değiştiriyor her şeyi. sadece bir gecede söküp atabildim seni. keşke daha önce yapabilseymişim. ama ne diyorlar, olacağına varır her şey. demek zamanı gelmemişti. ben bir ve daha fazla sene bir hayali bekleyemezdim. eğer en ufak bir şüphem kalmış olsaydı içindekilere dair.. annem gibi beklerdim seni, babamı beklediği gibi. ama sen babam değilsin. ve ben de annem. hiç gelmeyecek birini bekleyecek kadar kaybetmemişim kendimi şükür. her ne kadar ''rahibe hayatı mı yaşıycan'' diye sorsan da, anlıyorum şimdi. çok isterdin annem gibi bekleyeyim seni. ben anladım geç de olsa yaptıklarımı hiç yapmamam gerektiğini. pişman olduğum o kadar şey var ki.. keşke kendini bu kadar abartmanı sağlayacak şeyler yapmasaydım. keşke arkadaşlarımla buluştuğumda mesaj attığında ''geliyorum'' dediğimde bundan kendini pay çıkartmanı sağlayacak kadar değerli olduğunu hissettirmeseydim sana. üstelemeseydim keşke olmaması gereken şeylerin olması için. aramasaydım, mesaj atmasaydım, mektup yazmasaydım. keşke en başından hiç söylemeseydim sana ne hissettiğimi.. sen yazdıklarını bile göstermezken bana, ben sana hayallerimi açmasaydım. şu bloğu sadece başka şeylerle doldursaydım. aşkımdan geberirken sevgililerini dinlemeseydim keşke. aşık olmak için seni bulduğuma, sana aşık olduğuma hiç pişman değilim bak. henüz yani. benle ilgili hiçbir şeyi hatırlamak zorunda olmadığın halde hatırlaman gerekiyormuş gibi davrandığım, beni sevmeni beklediğim, aptal aptal davranıp kaçırttığım, baskı yaptığım için pişmanım. en çok da ılgın'ı bile bile ısrar ettiğim için pişmanım. sanki bir şey olacakmış gibi.. şimdi kendime bakıyorum, üçüncü bir kişi gibi. hala senden nefret edemiyorum. kendimden ediyorum ama. kısa zamanda pişman olacak ne çok şey yapmışım.. sen bana ne yapmışsın görkem? ben kendime ne yapmışım böyle? ne zaman bu hale gelmişim? niye hiçbir yardımı kabul etmemişim? artık sen de herkes gibiysen ben kimim görkem? kronik güçlü kadın.. ben seni gerçekten çok sevdim görkem. kimsenin sevemeyeceği gibi. sevemeyeceği kadar. bir şeylere yetebildiğini bilsem inan hiç vazgeçmezdim. sen benden vazgeçmesen.. ben şimdi dalga geçtiğimiz o çocuklar gibi yaptıklarımı hatırlayıp utanmasam, senin gibi güzel günler olduğuna kendimi inandırabilsem, pişmanlıktan gebermesem, hala bir şeyler için bu kadar çabalamasam, sen armut pişmeden avcuma düşsen.. olmaz diğ mi? geç artık her şey için çok geç. ne kaldı elimizde? çaresiz kaldık. eskiden olsa, çok değil iki hafta önce, seni kimsenin benim seni sevdiğim kadar sevemeyeceğiyle övünürdüm. oysa senin umrunda değil bu.. sen birini sevmeden de o'nunla olabilirsin zaten. dudağın çoktan değişmiştir başka kadınların dudağına. ve ellerin. tabi boynun. mutlu muyuz? mutlusun. mutlu olmalısın. çünkü ben senden bu yüzden vazgeçtim görkem. mutlu ol diye. kurtul benden diye. istemediğin biriyle daha fazla uğraşma diye. ''özellikle son üç haftadır'' deme bir daha diye. kafan karışmasın diye. o güzel beynin benimle yorulmasın diye. hem ılgın rahat etsin, hem sen. düşme ikilemlere. git ılgın'ı sev. ama bana da su altından ümit verme. çünkü ben sana kendimi verdim. daha fazla bir şey veremem. kalmadı. ankara'ya geldiğimde görüşme benimle. telefon açarsam bir daha yüzsüzce, özlem krizlerindeyken, açma. her şey eskisi gibi olsun. ben yazlık bir şey olarak kalayım. kışın unuttuğun yazın birden hatırladığın biri. rakı masası mezesi ya da sigara dumanı olmayacak -aslına bakarsan hiç olmamış- biri. ben önce fidel'i şimdi de görkem'i özgür bırakıyorum.. hiç benim olmamış iki insanı. sen de beni özgür bırak artık görkem. çok üzüldük. bak sadece ben üzüldüm demiyorum, bu işte, adı olmayan bu şey her ne ise, onda beraberdik. kısa ya da uzun, az ya da çok.. bir gün bitmesindense hiç başlamaması daha iyiydi. iyi ki vardın ve gerçektin. gerçekçiydin. iyi ki hayallerimi tehlike olarak adlandırdın ve beni kendinden uzak tuttun. belki deneseydik.. artık belkiler yok. artık eminiz her şeyden. biz güzel bir masaldık. masalı güzel sonla bitirmeyerek biz de kendi çapımızda bir devrim yapmış olduk bile. ben devrimin önce insanların hayatlarında yapılması gerektiğini savunan kadın, sensiz ilk devrimimi yaptım. ben huzur veren erkeğin sen olmadığını sonunda anladım. kurduğum hayalleri başkasıyla da gerçekleştirebileceğimi ve gerçekten seven bir adam bulabileceğime inandım. ben beni iki yıldır eritip yok eden hastalıktan kurtuldum. senin 14 kasımda duyduğun sesinden anlamalıydım, sen çoktan kurtulmuşsun. nokta kondu, bitti en güzel hikayem. görkem, ben güçlü bir kadınım. seni yine özleyeceğim ama bu da geçecek. her şeyin geçip gittiği gibi. her şeyin hemen değişebildiği gibi.

ben artık cesurum.
bizi üzen neyse.. burada bitsin.

bir zblog yazısında demiştin hani, ''bitmesin.''
bitti, görkem.

yasemin mori: '' yarına kalsam ne umuyorsun? ''
**
yurdanur: mehmet, çok mutluyum.. çok uzak bir yolculuktan geri döneceksin. bir vapur müjdeledi bana az evvel. seni limandan uğurlayışımı hatırlıyorum. masmavi denizin ortasında ak köpükler bırakarak giden o gemiyi.. martıları, simit atan çocuğu.. seni götüren gemiler elbet geri getirecek. yoksa kimse sevmezdi gemileri, öyle ya. yavaşça gireceksin kapıdan, hiçbir şey sormayacağım. sen de sakın hiçbir şey deme. istemedikleri başkalarının ayıbı. yüzüme bakacaksın, biliyorum, yorgunsun. tertemiz serin çarşaflarda uyutacağım seni, masal anlatacağım çocuk eyler gibi. hatırlar mısın bir gün sana ''sen benim hem ailem hem de vatanımsın artık'' demiştim. uzun süredir kayıp bir kızın romanı bu, sonunda vatanına kavuşan mutlu bir kızın romanı..

**
kudra blog;

adamın biri "sağlıklı bir yas dönemi için iyi bir defin töreni gerekli" demişti. şimdi olan bitense galip 'çıktığım' bütün savaşların suretlerinin bana dönmesi. iyi bir defin töreninden ziyade neredeyse havada uçarcasına fırlatılmış kadavralardan oluyor hepsi. son dört yılda iki sırt hatırlıyorum, bana dönüp gitmiş olan ve benim hiç sıkılmadan gidişini izlediğim. tek fark birisi tişörtlüydü birisi gömlekli, demek ki neymiş...yoksa kim dolar eline diline tenine bunca geçmiş sevdayı geçmiş derken de ne "-di"li, ne de "-miş"li geçmiş sevda. bildiğin boylu boyunca elinden teninden dilinden içinden geçmiş sevda..

**
..hayat:
bunların hepsinin farkındayım. korkmuyorum kimseden ama güvenmiyorum da kimseye.
..hayat:
ben eternalsunshine'daki joel gibiyim. kim biraz şefkat gösterse peşinden gidebilirim. biraz ilgi göstersin, biraz orta nokta olsun etkilenebilirim ben. eğer daha fazlası varsa, kafamda çizdiğim adama yaklaşıyorsa aşık bile olabilirim. bu zamana kadar bir kez aşık olduğumu sandım, iki kez de aşık olduğumdan emin oldum. arada hoşlandıklarım da oldu, evet. aşık olduğum ve sandığım adamların hepsi beni sevdiğini sandı. ben de uzun süre beni sevdiklerini sandım. oysa sevdiklerini sanıyorlardı. ben hiçbirisinin elini tutamadım, hiçbirisi için sevdiceğim diyemedim. hep o adı konmamışlıklar yüzünden. hayatımdaki herkese ne yaparlarsa yapsınlar yanlarında olacağımın garantisini sadece sözle değil icraatla gösterdim. hiçkimse beni kaybetme korkusu duymadı. çünkü biliyorlardı çağırdıklarında geleceğimi. o yüzden rahat rahat dengesiz davranabildiler bana. bir allahın kulu da karşıma çıkıp adam gibi seviyorum diyemedi. ben herkesi kaçırdım istemeden, herkes kaçtı gitti benden. en uzağıma. hiçbirisi arkasında durmadı hissettiği şeyin. ve en kötüsü, siktir git bile demediler bana.
..hayat:
el altında kaldım hep. uzaklarındayken bile. ben hayatımda kimsenin ''en''i olmadım. en yakın arkadaşı, en nefret ettiği insan, en sevdiği insan, en aptal insan, en zeki insan, en güzel kadın, en şirin yaratık, en iyi insan, en başarılı kız, en yetenekli kadın gibi gibi. kimsenin sevgilisi de olmadım. kimsenin platoniği de olmadım. kimse bu bipindirik saçlarımı taç olarak görmedi. ellerim kimse için önemli değildi. ben hep bir şeyler için uğraştım. karşıdaki bi adım atıyorsa ben on adım attım. bu arkadaşlıklarımda da böyle oldu. ben ağlarken kimse yanımda olmazdı bırak güldüğümde yanımda olmayı. ben artık sevmekten de sevilmekten de korkuyorum görkem. çünkü gerçekten sevdiğimden eminim ama gerçekten sevildiğimden hiçbir zaman emin olmadım. bu 17 yaşında hayatı anladığını sanan gerzek ergen tribi değil. keşke olsaydı. daha yiyeceğim çok kazık olabilir, daha aslında hiçbir şeye başlamamış olabilirim belki ama gördüklerim ve şimdilik yaşadıklarım yeterince korkutucu.

tüm bunların cevabı ''bul birini takıl'' kadar basit olmamalı. benim yaptığım bu kadar basit değil.. olmayacak da. o yüzden sen ''o'' değilsin. olamazsın da.

**
kaç, kaç benden kaç! açılmaz sandığın o kapıyı yavaşça açtın, bilmiyorsun ki sen taa içimdeki keskin bir şeyleri yerinden oynattın.. sesimi duyma! bu rüzgarla karışmam diyeceksen eğer hiç tadını duyma, hayatı acı tatlı içmeyeceksen eğer.. koş git burdan kaç git burdan şimdi, asla hiç adımı sormam. yoksam ben, yoksam sende yalnızlığa yerini sormam.. hiç yoksam hiç olmadıysam ağlamam, ağlamıycam!
yok sen beni kurtaramazsın kurtaramamış kimse kimseyi. yüzümü tutup kaldıran elin o kadar güzel, o kadar arsız. sen senin, adın ellerin, gözlerin duan dudakların.. içimdeki karanlığı yeniden kararttın. sesimi duyma! bu rüzgarla karışmam diyeceksen eğer hiç tadını duyma, hayatın acı tatlı içmeyeceksen eğer.. koş git burdan kaç git burdan şimdi, asla hiç adımı sormam. yoksam ben yoksam sende yalnızlığa yerini sormam.. hiç yoksam hiç olmadıysam ağlamam, ağlamıycam!
**
hamdolsun..

10 Ağustos 2008 Pazar

olur biter

fish'in bilokunda okuduğum gibi; her şey her zaman olacağına varıyorsa benim bunca çabam niye?

5 dakkada değişir bütün işler!

edibe sözen hanım kanun teklifini çekmiş.

tema'nın da şöyle bir imza kampanyası varmış (sıpeşıl thenks tu fırat budacı) bir imza da siz atarsınız belki bir şeyler değişirmiş; http://www.tema.org.tr/2B/

keşke benim hayatımda da bir şeyler değişseymiş.. mesela sakin'in ikarus başarsa şarkısı benim için de bir şey ifade etseymiş de ben de artık şuraya ''tekil hayatlar da bir gün devrim yapar'' yazabilseymişim.

çok kurallı oyunlar zinciri

günler sonra beni sadece kudra'nın yazısını görmek bu kadar sevindirebilirdi..

**
alpella antep fıstıklı çikolata.

**
atv ekranlarında geçtiğimiz akşam bir dizi başladı, ''doludizgin yıllar'' isminde. son zamanlarda bütün dizilere yerleştirilen ''hukukçu'' figürü bu dizide de mevcut. burada doludizgin gencimizin akademisyen annesini görüyoruz hukukçu formatında. teyze bir hayli idealist bir portre çiziyor lakin kendisinin görüntüsünün arkasına bir özel üniversite fonu çiziliyor. hatta bu teyze çocuğunu ''proje'' gibi yetiştiriyor ama çocuk istediği için çocuğa 3bin dolarlık gitar almaktan da geri durmuyor. akademisyen diyorsun çocuğa alınacak 3bin dolarlık gitar diyorsun ben de sana rüyanda görürsün onu canım sen diyorum. özel üniversitede çalışmayan bir akademisyen için diyorum tabi.. yoksa o teyzenin tuzu kuru. teyze bir de beylik cümleler sarf etti, o sözü duyduktan sonra kanalı değiştirdim zaten.

- tamam tamam evet biliyorum o gitar satriani'nin gitarı. o'nun hocası da hendrix. yalnız beyfendi biz o hippi çocuklar gibi bu şarkıları dinlemekle uğraşsaydık şimdi sana bu gitarı alacak bir hayat veremezdik..

bi öl teyze. allasen.

**
doludizgin yıllar dışında akasya durağı'nda da var bir çocuk. hem taksici hem marmara hukuk öğrencisi. daha birinci sınıftan nerden biliyor ''redd-i miras'' davasını, hangi koşullarda açılacağını, dilekçesinin nasıl yazılacağını filan bilemiyorum. maksat hukukçu kimliğini göz önüne sermek. hani sorar ya eş dost ''abla şimdi ben birini öldürsem kaç yıl yerim?'' gibisinden. o hesap. hukukçusun ya her boku bilmek zorundasın. neyse. küçük kadınlar'da da var bi kız. annem gösterdi o'nu da. o da birinci sınıf öğrencisiymiş ama nedense önünde medeni usul kitabı var. alla alla. bak sen şu işe. üstten ders mi alıyor acaba abla diye düşüncelere dalmadım değil. orada bu kızın bir arkadaşı var, o da bir büroda çalışıyor. sanırsın 40 yıllık avukat.. arkadaşım sen birinci sınıf bilginle sana getir götürden başka bir şey yaptıracaklarını mı sanıyorsun? hayır başka bir şey yaptırıyorlarsa ben kendi arkadaşlarıma da söyleyeyim onlar çaycılık, dosyaya pul yapıştırmacılık, imza attırmacılık yapıp durmasınlar. bir de esas bombayı iki kadın avukat patlattı. önlerinde sıradan bir dava dosyası var, ablalar olayı alladı pulladı ''iddianame'' diye sundu ya. hayırdır ergenekon'a, akp - dtp kapatma davaları'na filan mı bakıyorsunuz artık dizilerde? tabi davalar o kadar laçkalaştırıldı ki. beklerim.

bok varmış gibi böyle insanları teşvik ediyorsunuz hukuk okumaya. hayır, yok öyle bir şey. her üniversitenin kontenjanını arttırmakla, puanları düşürmekle, akademisyenleri 3bin dolarlık gitar alıp her gece enginar kalpli rostoların şaraba katık edildiği yemekler yiyip şömineli dubleks tırıpleks vs. oturduğu insanlarmış gibi göstermekle, daha öğrenciyken duruşmaya girebilirmiş gibi yansıtmakla, en basitinden bir davaya bile ''iddianame'' diyebilmekle hukuku bu kadar alçaltmayın. sonra ''kamburüstü'' üniversitelerinizden mezun biri gelir, yine kendi gibi hukukçu olan birini vuruverir mazallah. hani olacağından değil de.. olursa diye. sonra siz bir anayasa dersinde kalkıp '' hocam adalet dediğimiz kavram öyle herkesin eline bırakılamayacak bir kavram değil midir? hukukla uğraşan kişilerin en azından hukuk fakültesi mezunu olması gerekmez mi? 1960 anayasasıyla getirilen anayasa mahkemesi eğer bu ülkede en yüksek dereceli mahkeme olarak gösteriliyorsa, bu mahkemenin başına getirilecek kişinin de en azından hukuk fakültesi mezunu olması gerekmez miydi sizce? haşim kılıç sonuçta ticaret alanından mezun biri. okuduğumuz kitaplardan ya da derslerde bize verilen bilgilerden öğrendiklerimizle çelişmiyor mu bu durum? '' gibi saçma sapan bir soru sormak ve tenefüste hocanın yanına gitmek zorunda kalabilirsiniz.. bunların hiçbirisi türkiye'de olmaz tabi, ama ben olursa diye diyorum.

**
gün geçmiyor ki benim gibi sakin, uysal, sinirlerini aldırmış bir insanı sinirlendirecek bir gelişme yaşanmasın bu caaağnım ülkemde. geçenlerde gördüm yine televizyonda ''boşanmak istemiyorum'' diye bir program var. böyle teyzeler ablalar amcalar ağbiler hakimler avukatlar.. ezberlenmiş, buram buram yapmacıklık kokan yapay konuşmalar. yok mu bu memlekette aile danışmanı, psikoloğu, hakim, savcı, avukat filan? televizyonda mı halledilir bu işler? tam ben böyle düşünürken kanal d'de buna benzer süper bir yapım gördüm. ''ceza mahkemesi'' gibi bir şey adı. herhalde elbirliği ettiler beni ceza mahkemesine göndermek için çünkü katil olacağım, az kaldı. sen adaletini ülkenin mahkemeleriyle sağlayamazsan, dandandirik bir davayı bile iki yıldan önce sonlandıramazsan, derin taraflarını gösteren mafyaların silahlarıyla bu işi halletmeye çalışırsan bir de bunu kameralar önünde yaparsan yazıklar olsun sana da senin adalet anlayışına da. yok arkadaşım, müstehak. aferin. çogüzel.

**
belki 35 milyon defa okudum, 35 milyonunda da farklı şeyler hissettim.. ama bu sefer çok başka bir şey hissediyorum. gidecek ya şimdi G., tutuştum tabi ben. Umut Sarıkaya'dan ve mektuptan geliyor;

''Basarsan alırsın ''lı ''Koşu yoluma at ''lı klasik bir maçtı. Terden saçlarım birbirine yapışmış, boynumdaki kir çizgileri, güneşin altında başım zonklaya zonklaya oynuyordum. Takım olarak ise gerçekten rezil bir durumdaydık. O kadar kötü bi durumdaydık ki kalecimiz kendini bilmez bi şekilde sanki sol açık gibi topu alıp karşı takımın kalesine dogru artistik çalımlar eşliginde ilerledigi bi anda topu kartırmıştı ve onların ceza alanına doluşmuş tam kadro olarak bittigimizi resmileştiren golü izlemiştik. Karşı takımın oyuncusu bizim bomboş ceza alanımızı geçip boş kalemizin önünde topu ayağıyla sabitledi ve yere eğildi. Sonra kafası ile topu yavaşça sürdü kalemize doğru. Böyle bir gol, siz sevgili okurlarımın da bildigi gibi normal bir mahalle takımını dağıtmasına, golü yiyen takımın takımın kaptanının topu tutup havaya rastgele degaj çekip uzaylamasına sebebiyet vermesine, ardından dikilen topun sahibinin aşagıdaki bayırda topun peşinden küfür ederek koşmasına ve maçın bitmesini sağlamasına rağmen biz maçı bitirmedik. Kaleye doğru gidip ''Ver lan eldivenleri ben geçicem kaleye. Sen bas! Kıran kırana oynuycaz'' diyerek ittim denyo kalecimizi. Tecrubeli bir file bekçisi gibi direge yaslanarak taktikler veriyordum takımıma . Ama kimse beni dinlemiyordu. umursamadım bagırmaya devam ettim. Yavaş gelen bir aşırtmayı çift yumrukla bertaraf etmek isterken yanlışlıkla içeri aldım. Eski kalecimizle göz göze geldik. Çabuk hareket edip topu alıp sanki daha deminki salak ben degilmişim gibi millete ileri gitmesi için bagırarak degaj çektim ama ileri dogru gitmesi gereken top, ayagımın dışına gelerek sağ yanıma düştü. Zalim top, rakip takımın sanraforunun önce göğsünde yumuşamış sonra da ayagının içinde yerini bulmuştu. Üzerime doğru şut çekmek için geliyordu. Her şey boka sarmıştı, belli ki bir mermi kıvamında gelecekti şut. Tırstım... Top resmen tsubasanın yamuk topu gibi geliyordu üzerime zıplayarak kaçılmaya çalışırken götümün yanı ile baldırım arasına çarparak zıbarttı beni. Sanki topu tutmuş gibi oldum. Ama ceza sahamızdaki tehlike bitmemişti. Biraz zıbardıgımdan reflesksel olrak hareket ettigim için, biraz da benden başka kimse olmadıgı için topu ayagıma alarak şık hareketlerle ilerledim. Orta sahayı geçince ''Oluyo lan'' diye düşünüp iyiden iyiye gaza geldim. Diziyordum resmen lavukları. Ama birden iki kişi girince dengemi kaybettim yan taraftaki tellere tutunup çalıma öyle devam ettim. Mücadele uzayınca yere düştüm yerde oturarak çalıma giriştim. Yine siz sevgili okurlarımın bildigi üzre yere oturarak yapılan mücadele , mücadelelerin en rezilidir, futbol tarihinin yüz karasıdır. Tam o sırada çocukluk arkadaşım, canyoldaşım, hemşerim, biricik dostum Namık'ı gördüm. Ben ağzım açık oturdugum yerden Namık'a bakarken top ayagımdan alındı ve yine golü yedik. Gol tanıdık, rezillik tanıdık ama Namık farklıydı. Adam çıkarıp hemen oyuna dahil olması ve takıma dahil olması ve takımı kurtarması gerekirdi normal şartlarda ama öyle yapmadı. Elleri cebinde öylece bizi büyük bi ciddiyetle izledi. Oyun en sonunda havaya dikilen degajla bitti, top bayıra gitti. Top sahibi bayıra ben Namık'ın yanına koştum. Yolunda gitmeyen bir şeyler vardı. Ne güzel kir pas içinde, itişe kakışa oynuyorduk, neydi bu temizlik, neydi bu mesafe tam anlayamamıştım. Garip bir şeyler oluyordu. Bana cebindeki kutudan bi sakız verdi. Karşılıklı konuşmadan çignedik bi müddet. ''Biz bugün köye gidiyoruz. Üç ay yokuz'' dedi. Sevgili dostlarım şimdi tam anlatabilir miyim bilmiyorum ama o gün ilk defa bişeylerin değişmesinin beni ne kadar korkuttugunu anladım. Sanki hep öyle devam edecek sanarken, insanların bir takım kararlar alması, birden ciddi bir mesafe takınması çok koydu bana. En yakın arkadaşımçok yabancı geliyordu lan! '' iyiydik lan. Nereden çıktı bu köy'' demek istedim. Sonra anne baba ve kardeşi geldi. Bavulun bir ucundan tutup bayırdan aşşagıya doğru yürüdü gitti tertemiz yeni yıkanmış Namık. Arkasından bakakaldım. Boğazıma bir şeyler düğümlendi. Ağzımdaki sakızı biraz önüme tükürüp sakıza bir şut çektim Sonra geriye doğru koşarak top sahibinin elindeki topa vurup düşürüp elime aldım, uzayladım. Top bayıra doğru gitsin istedim ama Namıkların terk edilmiş balkonuna düştü. Bayıra son bi kez baktım, arkasına bakmadan gidiyordu. S.keyim böyle hayatı dedim. Çok sonraları, dört yıl önce, yine böyle bi yaz, mühendisligi anlamsız bir şekilde, ortada hiçbir neden yokken bırakıp zağar gibi sokaklarda gezdigim sıralarda aynı duyguyu yeniden hissettim. Kız arkadaşımla Beşiktaştaki çay bahçesinde oturuyorduk. Namık ciddiyeti vardı suratında. Ben '' Bi çay daha içer misin'' diyecekken söz girdi ve ''Ben gelecegimi düşünmek zorundayım Umut. Kusura bakma'' dedi. ''iyiydik lan'' demek istedim diyemedim. Gidişini izledim. ''Artık kaşar oldum, bi daha hissetmem'' derken bu sefer asker ocagına sigarayı bırakmaya çalıştıgım sıralarda yakaladı beni duygu.Telefondaki ses çok ciddiydi bu sefer. ''iyiydik lan''diyebildim bu sefer. Telefonu kapattım. Ağladım, çok ağladım. Ağlarken sakızım ağzımdan düştü. Ben hiç çok ciddi kararlar alamadım, karar alanlara arkadan baktım.

işte yine bir umut sarıkaya klasiği.. adamı daha okurken ağlatan, ağlatırken düşündüren, düşündürdükleriyle bir kez daha ağlatan bir yazı. ''sanki hep öyle devam edecek sanırken insanların birden ciddi bir karar alması birden ciddi bir mesafe takınması çok koydu bana.. (..) ben hiç çok ciddi kararlar alamadım, karar alanlara arkadan baktım.'' of of.

**
27/9/07 tarihli mektup, aynen aktarıyorum..

kuantum fiziği kadar önemli bir şey söyleyeceğim sana, emre altuğ çağla şikel'le aslında tek gecelik ilişki şeeetmek istemiş. bunu da mal mal bir gazeteye söylemiş. çağla şikel de haliyle boz kalmış. emre altuğ da amsterdam'a bilet almış tatile gitmişler. milano'dan gelinlik bakmışlarç affetmiş yani çağla fark ettiysen. şimdi ne denir bunun üstüne? çok önemli diğ mi ama? vakit kaybettin bunu okurken. neyse napalım artık.. ekslikliğini de eksikliğimi de hissetmiyorsun zaten. peki.

bir günüm kaldı.. üniversiteye başlayacağım için hiç heyecanlı değilim. ankara buz gibiymiş. burdan giden bütün arkadaşlarım hasta şuan. gidip avea öğrenci alacağım. belki vermem sana yeni numaramı, tamam mı? haberin olsun diye şeettim. sıkıldım ben. bizimkilerle buluşacağız birazdan. vedalaşacağız.. ben 15 dakika içinde en yakın arkadaşımdan ayrılmak zorunda kalacağım. sonra başka işler güçler..

ankara hukuk beni almaz mı? bence alır.

öff. shirley manson var ya, garbage'ın taş çığırtkan hatun kişisi, çogüzel diğ mi? sözler, musukileeer.. ''tell me where it hurts''ü muhakkak dinlemelisin. ''if you are looking for disappointment you can find it around any corner, in the middle of the night ı hold on to you tight so both of us can feel protected'' sen şarkıyı dinleye dur, ben hazırlanayım. belki bu akşam gelirsin.. gelir misin? gel noğlur. kısmet tabi.

saat oldu gecebin biri. hala gelmedin tatlım, canım benim, balım, bitanem. hayatımın anlamı. G. biz niye sürekli tartışıyoruz? bak böyle sözler dururken. bir de biz niye hiç telefonla konuşmamışız, öyle sordu bugün bi arkadaş. ben sormuyorum. çok ağladım ''fidel'', çok. bugün her dakika ağladım. canım yanıyor. babamı bırakamıyorum. annem bugün bana sarılarak ağladı. babanem bugün bana bakamadı çünkü sürekli ağlıyordu. bugün sana çok ihtiyacım vardı. ama sen yoktun.. sanalız ya, bütün msn konuşmalarımızı bir kez daha okudum. 29 haziran 2007 günü var ya resmen ağzıma sıçmışsın. insan itine öyle davranmazmış. bi de bi posta ona ağladım. yalnız en son yaptığımız konuşmada nefret etmeme rağmen bana ''gülüm'' demene ses çıkartmamışım. şimdi burada olsan da yine desen. küfretsen bile olur.. en azından sen olursun. öyle yani ''fidel''.

G. değil bak, ''fidel''.

fidel benim hayallerim.. G. ise çok gerçek. fazla gerçek.

''biz''im için dua ediyorlar G., ''olacak'' diyorlar. sen beni birilerine anlattın mı acaba? mesela annene. anne olmaz da abla olabilir. ablana da anlatmazsın ama sen.. levent? levent biliyor mu acaba beni? fatma kesin biliyordur. adının behiye olduğunu tahmin ettiğim o kız bilmiyordur, bilmesin. yuvanız dağılmasın. hayırlısı ya.

arasam mı acaba şimdi seni? çaldırmaktan bahsetmiyorum, arayayım mı? merhabaaa diye bağırırım sana. hatta ''selam olsun'' bile derim. sen sussan bile olur. nefesini dinlerim öyle uyurum. biraz gerçeklik katarız hayatımıza.

baban nasıl acaba? eğer baban olmasaydı şuan ne halde olurduk gerçekten bilmiyorum. büyük ihtimalle barışmazdım seninle. ankara izmir arası venezüella'yı tartışmaz, chavez'i yargılamaz, kuantum fiziğini kafa dağıtmak için okuduğunu bilmezdim.

hani ''gelirsem bir daha gitmemk için tüm bunlar'' demiştin ya, bugün ''hiç konuşmadınız mı?'' diye soran arkadaş da öyle dedi. küba'da dahi olsan yani araya değil şehirler kıtalar bile girse -sıfatımız nolursa olsun- kopamazmışız biz. ben seni görmeye geldiğimde gidemezmişim çünkü sen beni bırakmazmışsın. bırakmazsın diğ mi? bırakma lütfen. kalırım ben orada öyle. kene tehlikesi altında otururum öyle bir çimde. vega söylerim sana sen duymasan da. duyman için bağırırım bile. ''elimde değil'' derim belki, ''aşk başlar'' derim. ne bileyim, bende bıraktığın izlerin hürmetine ''iz bırakanlar unutulmaz'' derim. derim ben sana illa ki bir şeyler.. sen ol da, ben hep konuşurum.

çok konuşuyorum di mi G., boş konuşuyorum üstelik. genç bakış'ta ankara üniversitesi var. kenan evren çıktı şimdi. pislik herif. anayasayı tartışıyorlar. ben gideyim de onu izleyeyim. bu gece bu yataktaki son gecem. of.

avea öğrenci alıp beş bin esemes yapıcam. anca yeter. belki yarın da yazarım sana, ama sonrasında pek vaktim olmayabilir. gerçi ben her koşulda sana yazarım. annem de geliyor bizle beraber, 5 günlüğüne. eğer söylediğin tarihte kontör alırsan, tam annemin gidişine denk geliyor (: ama sen daha önce alırsın herhalde. sonuçta ilk kez üniversiteye başlıyorum. yanımda olursun o gün. tabi ben yine de karışmıyorum sana, sen her zaman en iyisini bilirsin.

ben şimdiden özledim seni.
neyse.. gidiyim ben.
iyi gece olsun.

**
emre altuğ ve çağla şikel bugün evleniyor. ben o'nların mutlu olmasını en az kendi mutluğum kadar istiyorum..

**
artık long black hair'e sahip biri olmasam da..

''well i, im goin back to my baby, lord i,i swear i wouldnt lie, yeahi never saw that sweet woman yeah in-aa-five long years gone by, yeah.well im goin ho__me, im goin homecause shes a sweet little darlin, ahi said i been away, ahh-far too long,i been away too long.''

**
iyice ev kadını formatına büründüm. annemlerin yokluğunda çamaşır yıkadım, onları serdim, bi saate toplayacağım sonra eğer sıcaktan bayılmazsam belki ütü bile yaparım. az önce yemek yapayım bari dedim, üşendim. iyisi mi ben papates soyayım. makarna yapayım. sonra köfte yapayım. annemler gelince köfte yesinler. evet. üşenmiyim ama.

**
gece yolcuları ne gereksiz bi gruptur azizim..

**
12.21'den beri bu yazıyı yazmaya çalışıyormuşum.. hala bitmemiş. gidip gelip yazdığım için olsa gerek. gülşah'ın bana odada dinlettiği şarkıya klip çekmiş gülben ergen. ne de önemli.. ama şarkının sözleri hoş bak. zaten bu aralar kendimde önlenemez bi serdar - bengü - demet şeysi var. hususi dinleyeyim diye açmıyorum da açık olursa dinliyorum. amaan. G. şimdi soğuyacak benden. kısmet.

bak yaziyim sözlerini;
.. hele senle aşk değil bu çok kurallı bir oyun. Sen doğru ben baya yanlış, bay doğruyla bayan yanlış Sanki herşey sana kalmış, dünya istediğin kadarmış Yok mu bu işte bir yanlış, herkes ellerinden kaymış Yalnız tahtında otur dur o zaman/ şimdi beni onlardan ayır o zaman. ..

**
köfteler oldu gibi sanki. aferin bana.

9 Ağustos 2008 Cumartesi

bu aşkı ardından az az unutmamız gerekir..

ben bu sabah bir rüya gördüm ve o rüyanın olmaması için göreceğim pekçok rüyadan feragat edebilirim..

**
şa-ha-ne bir telefon sapığım var.. herif yatmadan önce iyi geceler diliyor, sabah kalktığında günaydın yazıyor. o değil iki yıl aradan sonra ilk defa bu sene biri benim kandilimi kutladı. o da telefon sapığım. canım ya. kendisinin dest-i izdivacına talibim. zaten ''sanal'' ilişkilerin kadını oldum bari sapığımla seviyeli ve düzeyli bir birliktelik yaşayayım. kandil mesajı atmış bir insandan bahsediyorum, seviyesiz olamaz herhalde zaten. neyse bu sefer adımı ben atmiycam. sapık olarak o'ndan bekliyorum bir adım. hayır sonra bir de ''arkadaşça'' davrandım ben sen yanlış anladın filan demesin de. sapığım tarafından da reddedilmeye dayanamayabilirim çünkü. kısmet. takdir-i ilahi.

**
- saçına bakmaya geldim.
- milli mesele oldu yani saçlarım.
- ben istemiyordum saçına o şeyi sürmeni.
- biliyorum. aklım olsaydı da dinleseydim keşke. iğrenç olmuş di mi?
- parlıyor işte ne güzel.
- zaten sadece parlıyor. hani kızıl olacaktı?
- olmuş gibi biraz.
- gibiyle olmuyor ama.
- sen inanmıyorsun ama bence güzel olmuş.
- babasın sen. tabi güzel gelecek sana.

(yarım saat bi saat sonra)

- şu saçına bi daha bakiyim.
- baba hatırlatmasana. ben kafamdan atmaya çalışıyorum siz habire gelip bakıyosunuz.
- güzel oldu ama. ben böyle olacağını tahmin etmiyodum. etsem daha önce yap derdim.
- beğendin yani?
- çok beğendim hem de.
- e iyi bari. kalsın o zaman biraz daha.

(10 dakka sonra)

- ben dışarı çıkıcam.
- bu sıcakta?
- sen de geleceksin.
- bu sıcakta?
- parlak kızıl saçları olan güzel bir kızım var, o'nunla hava atıcam insanlara.
- bu sıcakta?
- ne var sıcakta? kapalı bi yere gideriz. alışverişe gidelim.
- babacım, canım, topağım, iyi güzel hoş da ne işimiz var alışverişte?
- balık tutmaya gidelim.
- bak o olur.
- bu sıcakta?
- evet, mantıklı. tamam uzun zamandan sonra ilk defa baba-kız alışverişe gidelim. sabır diliyorum kendime.
- hadi hazırlanmaya başla sen.

alışveriş manyağı bir babayla alışveriş sevmeyen kızı olarak bütün gün birlikteydik ve gayet de şahaneydi.. sanırım babam bu alışverişten sonra artık zevklerimizin kesinlikle uymadığını kabul etti. etse iyi olur. en azından taktiği kavradı.

- bence şu yeşil olan daha iyi, saçının kızıllığını gösterdi.
- zaten saçımın kızıl olduğunu anlamamız için böyle aparatlara ihtiyacımız var. ben dedim size.
- ama çok güzel parlıyor. sen görmüyorsun tabi. hele güneşte.
- iyi de 50 milyon bayılıp saç bakımı yaptırsaydım da parlayacaktı. önemli olan kızıl olması.
- güzel olmasaydı güzel olmadı derdim. ama güzel oldu. sen şu yeşilin 38'ini al ben diğer bedenlerine de bakayım hadi.

bütün mağazaları tek tek dolaştık ve ne beğendiyse hepsini denemek zorunda kaldım. hatta öyle anlar geldi ki aynı mağazaya iki kere girdik ve beyfendinin aklında kalan parçaları bir kere daha denedim.

- baba kusura bakma ama bu çok kötü.
- niye öyle diyosun, mavi işte. rengi çok güzel.
- rengine diyecek bir şeyim yok zaten.
- iyi demek ki hala az da olsa seviyorsun maviyi.
- seviyorum tabi de eskiden olduğu gibi gördüğüm her mavi şeyin üstüne atlamıyorum.
- bence demin girdiğimiz mağazadaki mavi etek daha güzeldi.
- hangisi?
- o eteği hemen unutmuş olamazsın. çok güzeldi. hadi gel bi daha giy.
- ama ama ama..

kendisi her erkek gibi mango'dan nefret eden bir insan olduğu için hiç girmedik mango'ya. lakin zara'ya girmemize bakışları bile engel olamadı. kendisi de fark etti ki bu sene zara 60'ları getirmekte kararlı ve çok da iyi yapıyor. bana kalırsa ekime kadar yazı yaşayan bir memlekete şimdiden kışlıkları getirmek çok saçma. hem de o etiketlerle. şifonumsu bi tişört 100 küsür yetaleden satılmamalı bence.

- baba ben neden 60larda doğmadım?
- çünkü o zamanlar biz daha yeni doğmuştuk.
- haksızlık bu.
- belki de şanslısınızdır.
- belki de. baba arkadaşların görseydi şimdi seni burda, ''bak kızını buralara götürüyor'' diye.
- onlar önce kendilerine baksın. senin hayal ettiğin gibi değildi hiçbir şey.
- anlatmıyorsun ki bir şey.
- demin baktığın o elbisenin boyu kısaydı. rengini de beğenmedim.
- fark ettim.

yaşlı ya artık bu kadar gezmeye dayanamıyor tabi acıktı hemen. iki saat ne yese diye düşündü beyfendi halbuki buraya gelmemizin en büyük nedeni beyfendinin günlerdir canının çektiği iskenderi yemek istemesi. sanki ben hiç anlamamışım gibi gittik oturduk iskenderciye. sanki göbeği çok küçükmüş gibi..

- ama saçın hakkaten güzel oldu.
- parıl parıl.
- annen tutmaz o hemen dedi. 10 gün sonra bi daha yakarsınız, o zaman daha kızıl olur.
- kısmet diyosun.
- evet evet. ondan diyorum.
- ne zaman balık tutucaz?
- artık bi sonraki gelişine.. havalar da soğumuş olur belki.
- belki.

konuyu değiştirmek için uğraştı durdu. sonra annemle aralarındaki müthiş büyük dedikodu kazanı devreye girdi..

**
- kusura bakmıyorsun diğ mi?
- yok canım.

bu bu kadar çabuk söylenmez.. alıştıra alıştıra söylemek lazım.

- ambiyansı bozma. sessizlik olucak orda bi süre. sonra bi çıtırtı. the end.
- bizim o kadar vaktimiz yok maalesef.

bi süre daha.. sonra bi çıtırtı. the end.

- boşversene ben anlatamam senin neden iyi olduğunu. anlatmamalıyım yani.
- yine gereklilik kipleri..

en fazla yirmi iki gün.. en fazla..

**
geçen sene bu saatlerde ben ankaradaydım.. mutlu muydum üzgün müydüm belli değildi. ağlıyordum o'na cevap yazarken, bir yandan evdekileri uyandırmamaya çalışarak. ''beni seviyormuş'' diyordum içimden. ama ağlıyordum da. çünkü bizim o zaman da bir geleceğimiz yoktu. şimdi de yok. allah'ım koca bir sene geçti, değişen hiçbir şey yok..

- sen ya da ben nerden bilebilirdik ki böyle olduğunu..

ben az önce çok mutluydum. şimdi.. mutlu olmam lazım çünkü önümde daha (en fazla) 22 gün var.. ohoo daha çok var ki.

canım acıyor. evet. çok hem de.

yok hayır ne kusuru canım.. aşk olsun.

hamiş: bu yazıda daha önce olan bir şey artık yok!

çirkin kadın yoktur az votka vardır.

ben dün demiştim G.'ye. bir kadının bakım yapması o'nun sıfatlarını derecelendirir demiştim. çirkin bi kadın bakım yaptıktan sonra bir anda güzel olmaz sadece daha az çirkin olur demiştim. niye dediğim her şey çıkıyor?

ben bi depresyona giriyim, gelmiycem.

iletişim

binboa güzel bi içecek. vaktinden önce orucu bozduğum için yarın gözüme perde inebilir. malum kornea'sal sorunlar..

sanki bir şey değişecekmiş gibi oraya meyl adresimi koydum. yani olur da bir şey demek istenir, ulaşılmak istenir filan deyu. aleyhime gelişmeye başladığı an yok etmek üzere tabi.

doktor bünyende meydana gelen her değişikliği not al 15 gün sonra konuşuruz dedi. ben de onu yapıyorum.

gidip uyuyorum bu sefer. umarım yine beş dakikayla kaçırmış olmam. çünkü kaç dakika olursa olsun kaçırınca, rastgelemeyince üzülüyorum.

tıkadın bütün yollarımı.

bak mesela bengü denen hanım altı yıllık sevgilisinden geçtiğimiz aylarda ayrılmış.. şimdi yeni sevgilisi varmış. ceyda düvenci ismail hacıoğlu'yla üç senelik beraberliğine nokta koyduktan sonra birini bulmuş, bir buçuk aydır beraberlermiş, 13 ağustosta evleniyorlarmış. ya bu üç sene altı sene filan az bir süre mi? ben kendimi düşünüyorum.. bi adama altı senemi vereceğim, ondan ayrılıcam hemen yenisini bulucam. mümkünsüz. nasıl buluyor anacım bu insanlar böyle hemen? derdim o değil.. nasıl unutuyor insanlar bu kadar çabuk?

o değil de bi gün olur da şuan olmak istediğim yerde olamazsam..

ya bi yazar olmuşumdur.
ya bi yerlerde şarkı söylemeye çalışıyorumdur.
ya doğu'ya gitmişimdir.
ya bi kanalda magazin bilmemneliği yapıyorumdur.
ya da ölmüşümdür.

ben en iyisi bugünlük gezegendeki son gemiye binip gidiyim..

8 Ağustos 2008 Cuma

rönesans

kendi saç rengimle geçirdiğim son saatler.. evet. bugün saçımı kestirdim ve yaklaşık bir saattir de kafamda kınayla oturuyorum. hazırlaması, karıştırması, yakması, sürmesi kolay. ama saç biraz fazla olunca iyice nüfuz etsin diye biraz ağırlık yapabiliyor. misal şuan başımı geriye uzattığımda tyüm gövdem geriye gidiyor. çok heyecanlıyım. ilk defa kızıl oluyorum ve son olmasın istiyorum. saçıma sürerken ellerime de bulaştı haliyle her ne kadar eldivenle yapmış olsak da. ellerim kızarmaya başladı bile. ben normalde nişan sonrası evlilik öncesi ele yakılan kınayı pek sevmem. yani gelenek görenek hoş da ben kendi elimde kına olsun istemem. ama şuan saçımda kına olması beni heyecanlandırmanın ötesinde sevindiriyor.

babam bana bir şeyler anlatmaya çalışıyor herhalde. aksi halde bana çamur bakım zımbırtısı almazdı. kınayı yaktıktan sonra belirtilen şekilde yüzüme o çamur bakımından da uyguladık. kına sabaha kadar kalacak, bakım zımbırtısı da 45 dakika kalacak. allah'ım ajda pekkan gibi hissetmeyi botoks yaptırmadan öğrenmiş oldum. ağzımı açamıyorum, annem gelip nanik yapıp gidiyor, gülemiyorum. açlıktan öleceğim yemek yiyemiyorum. boynum tutulmuş gibi çeviriyorum başımı hem yüzümdeki hem kafamdaki şey yüzünden. bence babam bana ''azıcık bakım yap güzel ol bu ne böyle serdin iyice'' demek istedi. lisedeyken de ''süslen püslen azıcık ne biçim kızsın sen'' demişti bana. kısmet ya. aynaya bakıyorum, valla bu görüntü bana ait değil. neyse kına tutsa bari.

o değil de.. tam beş (5) gündür bir şey yazmak istiyorum ama yazamıyorum. her gün birkaç cümle, paragraf ekliyorum ama hiçbir zaman tam olmuyor. hiçbir zaman tam olmayacak bir şeyi yazmak istediğim için de olabilir tabi bu ama bence artık yazmalıyım. çünkü ben yazamadığım zaman tam olamam. bu yazı son zamanlarda yazdığım salak yazılar gibi olmayacak. o yüzden gerçekten canımın acıması lazım. bugün mesela canım üç dört gün sonra ilk defa acır gibi oldu. ama kafamda tasarladığım yazı bu kadarcık acıyla oluşturulabilecek bir şey değil. bak böyle diye diye kendimdeki beklentiyi arttırıyorum. o zaman beğenmiyorum yazdıklarımı. bu akşam bir kez daha anladım ki saç kestirmek, saç boyatmak, kaş baş aldırmak, alışveriş yapmak, cilt bakımı yaptırmak falan beni rahatlatmıyor. geçici de olsa ''gerçek''leri unutturmaya yetmiyor.

allam kafamdaki ağırlıktan herhalde bunca saçmalamam.. gidip yüzümü yıkayım bari.

deli-(berately) gündem


- neydi senin o şarkı? bu sabahlaarın neydi?
- ya bi dakka.
- ne bi dakkası hadi.

(her zaman gördüğüm o rüyayı görüyorum, mutluyum. o rüya bitmeden uyanmaya hiç niyetim yok. ama dış mihrak *anne diyoruz kendisine* habire geliyor.)
- gece yatmak bilmiyorsun sabah kalkmak bilmiyorsun.
- ımmmh!

(muntazaman sonra)
- aaa kaboğlu televizyona çıkmış. anayasa kürsüsünde kalmak isteyen öğrencilerle ilgili açıklama yapıyor.
- hıhı.

(tahminen bi 5 dakika sonra daha)

- hadi bebişim, kalk bebişim. en sevdiğin yere gideceğiz daha. geç kalıyoruz.
- bebişim ne ya ımmh!
- aaa G. oğlum hoş geldin, bizimki seni bekliyordu zaten.
- ne? anne şaka mısın? önce bebişim sonra G. denir mi? allam ya. rüyanın tam G.'li kısmına yaklaşırken bu bana söylenir mi? off.
- eskiden seni neydi o kızın adı hani şişmanca biraz
- deniz mi?
- ne biliyim ben, bana mu soruyorsun? o'nunla uyandırırdım anında kalkardın şimdi başımıza bi de G. çıktı.. neyse ben seni her hastahane sabahı böyle uyandırayım bari.
- ya ama ayıp ya. el kadar sabinin duygularıyla böyle de oynanmaz ki. genç kızlık onurumla oynuyorsun anne. kınıyorum seni.
- beni ilgilendirmez, kırk kere geldim uyan diye uyanmadın. beni bu yola sen sevkettin. biliyorsun aç gideceksin. nolur nolmaz sen yine de çişini yapma. hadi biraz da hızlan daha giyineceksin. çeyrek geçe otobüs durağında olacağız ona göre.
- hıı otobüs durağı. sabah sabah otobüs çarpmışa döndürdün beni. giyiniyorum tamam çık hadi.

bi an ya.. sadece bi an.. gerçek sandım. çünkü benim annem bu sabaha kadar ağzına ''bebişim'' lafını almış bir insan değildi. bana sadece G. gıcık olduğum için bebişim der, ben de o'na tatlım derim yine gıcık olduğum için. o kadar. dün gece ''bu akşam binersem yarın orada olurum'' konuşması geçmişti bir de. uyku sersemi, rüyanın da etkisiyle, annem gelip ''bebişim'' dedikten sonra olayı direk G.'ye bağlayınca haliyle hayalperestliğim depreşti. bir oha filan oldum. dedim ya bir an gerçek bile sandım. hayır annem daha önce beni vega'yla uyandırmak gibi absürd ve bir anneden beklenmeyecek davranışlar sergiledi. ama bu insanlık için küçük annem için çok büyük bir adım. bu kadarını o'ndan ben bile beklemezdim. hala şoklardayım sevgili bilok.

o değil de gerçek olsa negüzel olurdu di mi?

**
şehnaz çakıralp diye bir kadın var. kendisi yan tarafta ikamet eden abla oluyor. bu abla alman lisesi'nden mezun olmuş, mimar sinan'ı bitirmiş, almanya ve avustralya kanallarında ve tiyatrolarında çalışmış yetmemiş chp'den meclise girmiş, en azından kariyeriyle donanımlı olduğu izlenimi yaratmış bir ablamız. ben kendisini hangi procede izlesem kendisi şarkıcı, ekseriyetle pavyonda, ve ikinci kadın. yuva bozmak gibi bir niyeti olmayan, ''erkeğini'' -başkalarının erkeği- deli gibi seven ve o'na bağlı, ikinci kadın olmayı kabullenen, elindekiyle yetinmeyi öğrenen, naparsa yapsın sonunda terk edilen kadın. biraz irice fakat şahane bir yüzü var kendisinin bana göre ve dizilerde bile olsa ben bu yüzü böyle ''hüzün''lü görmeye dayanamıyorum arkadaşım. ben bu kadının rollerine üzülmek istemiyorum. bence şehnaz abla artık başka rollerde oynasın.. zamanı geldi bence.
**
son zamanlarda dikkat ettim bazı insanlar ''güneş kokusu'' diye bir şeyin olduğunu düşünüyor. belki de vardır. bilemiyorum. ama o güneş bana bu zamana kadar hiç kokmadı. sadece hapşurttu. yani ben güneşe bakınca ya da güneşe çok maruz kalınca hapşuran bir insan olarak acaba bunun nedeni güneş'in kokusu mu diye merak etmeye başladım. çünkü her sabah yaprak dökümü'nde ''ellerimden alıp gitme o güneeeş kokuuunuuuu'' diyor bir abi. bir de bugün hastaneye giderken musukiçalarda rastgeldim manga'ya, uzun zaman oldu dinlemeyeli bir dinleyeyim bari dedim ve yine onu duydum. ''elimde saç tokan, güneeeş misaaali mis kokan'' bu güneş denilen şey hem kokan hem de kokarken ''mis'' yayan bir şeyse ben neden bu yaşıma kadar almadım bu kokuyu? kendime bunu dert edindim, evet.
**
''aşk acısı çeken erkek'' diye bir başlık gördüm geçende.. güldüm. neden? çünkü aşk acısı çeken erkek yoktur; çektiği acıyı unutmak için ya da hiç acı çekmemek için başka kızla çıkan erkek vardır. (genelledim rahatladım)
**
polis vazife ve salahiyet kanunu'nun yeni çıktığı zamanlardı.. okuduk tabi kanunu. müthiş bir hayalkırıklığı hakim bünyelerde. neyine şaşırıyorsak sanki memlekette başka türlüsü mümkünmüş gibi.. neyse. anayasa derslerinde birkaç kez tartıştık durumu. kendi aramızda arkadaşlarımızla konuştuk. iş yeri açma kapatma, fotoğraf ve parmak izi alma (ali fişi polise at) , silah kullanma, zor kullanma, gözaltına alma gibi yetkiler bunlar.. kolluk kuvvetlerini bu kadar güçlendirmenin, fişlemeye kadar yetkiler vermenin ileride bir yerde patlak vereceğini biliyorduk. bir mayıs'ta da gayet net gördük.. bir de dün gördük. bahçelievler'de. 22 yaşında bir genç kendi kendine konuşurken ''neticede insan olan'' bir polis geliyor ''are you talking to me?'' demeden vuruyor.. gencin yanına gelmeye çalışanları uzaklaştırıyor, bağırıyor çağırıyor. ve o genç ölüyor. neticede bir insan kendisi. tabi ki ölecek. her insan gibi.. baran tursun ve festus okey gibi. tabi ki bu ''çok acı'' bir olay olarak adlandırılacak ve ''neticede insan'' olan birinin suçu tüm teşkilata mal edilemeyecek.. kendisine küfrettiği gerekçesiyle bir insanı öldüren diğer insan, kelepçesiz götürülecek mahkemeye. tıpkı hrant'ın duruşmasına ''ya sev ya terk et''li araçla gelen arkadaşları gibi. kimse polise bu yetkileri verirken kanunda bir de ''tıbbi müdahale, tutanak tutulması, yakınlarına haber verilmesi'' zorunluluklarının eklendiğini dile getirmiyor. hem bağırıyorsunuz kardeş kardeşe kırdırılıyor diye, hem bi insan diğer insanı öldürdüğünde öldüreni korumaya çalışıyorsunuz. ben her beyanatınızdan sonra ''orantılı'' bir tavır takınmaya çalışarak sövüyorum size kanka ayağı göt ayağı derken.. ayıp değil mi şimdi size göre benim cem inci'nin arkasından ağlamam, günah! siz benimle aynı tanrı'ya inanıyorsunuz.. ben de buna inanamıyorum!
tabu oynuyorduk biz hazal'larla..
- hani var ya benim en sevdiğim meslek
- akademisyen
- hayır ya
- polis ahaha
**
nereden başlayacağımı bilemiyorum gerçekten. adı ''gençleri koruma kanun tasarısı''. bi kere daha adından başlıyor yanlış. kanun tasarısı diyebilmek için onun bakanlar kurulu tarafından verilmesi gerekir. bir milletvekilinin verdiği teklife, öneriye -olayımızda da olduğu gibi- kanun teklifi denir. neyse. maddeler bir hayli ilginç.. 16 yaşından küçük bir çocuk yanında ailesi varken bile lokantaya giremeyecek, internet kafelere 18 yaşından küçükler gidemeyecek, çocukların bedensel, ruhsal ve zihinsel bütünlüğünü korumak ve sağlamak için ''yetkililer'' tehlike ortadan kalkana kadar tehlikeli konu hakkında durdurma kararı verebilecek, radyo televizyon ve gazetelerde çocukları korumak için şiddet ve cinsellik içeren her türlü şey yasaklanacak ve bunlarla ilgili olarak ilgili kuruluşa yüklü miktarda para cezası verilecek. pornografik yayın alanlar bu yayınları edinebilmek için tc kimlik numaralarını yazıp imza atacaklar ve bütün okullara ''her dine mensup öğrenciler'' için ibadethane kurulacak.
kaç yaşında olursa olsun bir insanın ''lokanta''ya girip -bara meyhaneye pavyona filan demiyorum- yemek yemesini engellemek o'nun seyahat özgürlüğünü engellemek demektir. yaşı kaç olursa olsun bir insanın internetten ''bilgi''ye -porno izlemesinden, orayı burayı hacklemesinden bahsetmiyorum- ulaşmasını engellemek o'nun haber alma ve haber yayma hürriyetini engellemek demektir. çocukların bedensel zihinsel ve ruhsal bütünlüğünü teslim ettiğiniz yetkililerin tam anlamıyla bütünlük -dini bütünlüğü kastetmiyorum- içinde yaşadığından emin olmak demektir. ''tehlike''nin tanımı verilmediği için çok geniş bir alanı kapsamak ve anayasa'da açıkça gösterilen ''temek hak ve özgürlükleri sınırlandırma ve durdurma sebepleri''ni alenen genişletmek ve ihlal etmek demektir. (1982 anayasası, 11. ve 13. maddeler) radyo, televizyon ve gazeteleri ''özerk'' olarak adlandırılan rtük'ün kontrolünden çıkarıp, ''akıllı işaretler''in yerini yeni kontrol işaretlerine bırakmak ve ''sanata'' biraz daha fazla müdahale etmek demektir. bazı gazetelerdeki çıplak kadın fotoğraflarına, kadının seks objesi gibi gösterilip satılmasına, bundan rayting ve para çıkarılmasına her şeye rağmen göz yumulacağı için çiftestandart demektir. pornografik yayınlara ulaşmaya çalışanların tc kimlik numaralarını ve imzalarını almak fişlemek demektir. bütün okullara ibadethane kurmak ''devletin'' laik kimliğine ters düşmek demektir.
gençleri onlara din pompalayarak koruyamazsınız. konya'da çöken kız yurdu'nun hesabını vermeden, bir genci kendi kolluk kuvvetinden koruyamadan, muhalif görüşteki insanları onların beden bütünlüğüne zarar vererek cezalandırmadan, senden farklı düşünenleri fişlemeden, kadını bir malmış gibi göstermekten vazgeçmeden, ikililiğe ikiyüzlülüğe gitmeden, sözde değil özde ''eşitlikçi'' olmadan, insanların üzerinde baskı kurarak değil onları anlamaya çalışmadan, bazı hak ve özgürlükleri kısıtlamadan gençleri hiçbir şeyden koruyamazsınız. gençlere doğru düzgün bilgiler edinebilecekleri ortamlar yaratmadan, her evi bir bilgisayarla kalkındırmadan, internetin sadece counter, hack, porno, sözlük, msn olmadığını öğretmeden, gazeteleri magazinden arındırmadan, ellerine silah alanları övmek yerine ellerine kalem, fırça, enstrüman alanları övmeden, sanatın herhangi bir dalının da bir meslek olabileceğini ailelere anlatmadan, kız çocuklarının da erkekler kadar hatta o'nlardan daha çok okumak zorunda olduğunu insanların beynine kazımadan, etrafımızda din, namus, ırk ve düşünce uğruna işlenen yüzlerce cinayeti gerçekten sonlandırmadan, yarış atı muamelesi edip serbest rekabet piyasasına sürmeden önce ''gelecek'' garanti vermeden, koyun değil kaplan olmayı öğretmeden, ses çıkarttıklarında oradan oraya sürüklemeden, lafla, kaşla gözle, sopayla şiddet ve taciz uygulamaktan vazgeçmeden, tek bir dinin tek bir mezhebini din eğitiminden saymayı bırakmadan, türkiye'nin bir ''mozaik'' olduğunu gerçekten sindirmeden, üniversiteleri ticarethane olarak görmekten vazgeçmeden, kadınları kocasına bağlı kılıp evde oturtmaktan, çocuk doğurtmaktan ve sırtından sopayı eksik etmekten bıkıp usanmadan, etnik kimliği yüzünden insanları dışlamaktan köşe bucak kaçmadan, gençlere hata yapma şansı tanımadan onları hiçbir şeyden koruyamazsınız.
bizi kendinizden koruyun şimdilik o bize yeter..
**
''pekin olimpiyatları görkemli başladı.''
**
içinde semizotu olan her şeyi yerim.
**
'' geçen düşündüm de ben hiç ''zamana ihtiyacım var'' demedim lan kimseye.. '' - vedat özdemiroğlu.
**
nurtopu gibi bir savaşımız oldu. negüzel. gelişmelerle yeniden ekranda olacağım. anayasa değişiyormuş lan. kısmet.

7 Ağustos 2008 Perşembe

la fille du roux

dün itibariyle yaklaşık fi tarihinde aldığım ve anneme karşı ''hayır atılmayacak verilmeyecek'' mücadelesi verdiğim pantolonlarımın içine yeniden girebildiğimi ve hatta onların içinde boşluk bile bırakabildiğimi fark ettim.

yarın da 2 pantolonumu daralttırmaya götürücüğüm.

gidip kınamı da aldım. yarın hastane işim erken biterse gidip saçımı da kestiririm. gelir kınamı da yakarım.

aynada gördüğüm kurum kuruluştan memnunum. mutlu muyum bilok neyim? bi şımardım ama çaktırmıyorum.

al da bas dercesine bir pas

önlenemez bir bağra basma isteği içindeyim. böyle al bas, bi daha da çıkartma. kalsın işte orada. güzel böyle. evet.

sigaramın ucunda..

6 Ağustos 2008 Çarşamba

tövbe. sübhaneke. dinimiz. amin.

ulusözlük'ten alınma bir link üzerine..

link bu; http://www.haksozhaber.net/news_detail.php?id=4330

özet kısmı ise bu; '' Bizim çocuklarımız baleye gitmiyor, diskoya bara gitmiyor, köpük banyosunda ölmüyor, bazı medya grupları neden çok abartıyor aklım almıyor." diyen Atayer, şöyle konuştu: "Çocuklar dil bilgisinden, yabancı dilden (Arapça, İngilizce) mahrum kalmaması için yurda gidiyor. Ben de çocuğumu bu amaçla gönderdim. Yaralı babası olarak şikayetim yok. Benim çocuğum kayıt olmak için yurda gitti. Akşam geç saatler olduğu için o gece yurtta kaldı. Zaman zaman burada kalıyordu. Burada ölenler şehit, kalanlar ise gazidir."

geçen cumaydı.. biz hasu hanım'ın tercihini yapmak için okula gidecektik, evden çıkarken televizyonda gördüm haberi. ilk önce söylemediler oranın kuran kursu veren bir yurt olduğunu. çökmenin doğal gaz kaynaklı olduğunu söylediler. sonra adı verilmeden ''özel eğitim'' kurumu dendi. ben haberi duyduğum andan itibaren herkesin benim gibi ölümlere şaşırıp üzüleceğini düşünmüştüm lakin herkes bir yurtta kuran eğitimi verilmesine şaşırdı. keşke duyduğumuzda şaşıracağımız kadar az olsa bunlar.. ama değil. anlayamadığım şey sanki kimse bu ülkenin en büyük sorunlarından birinin ''cemaat''leşme olduğunu bilmiyor, kimse özellikle anadolu'dan gelen çocuklara sunulan ''imkan''ların farkında değil, kimse özellikle kayıt günü okullara gönderilen ''görevli''lerin ellerindeki kağıtları dağıttıktan sonra o kağıtları alan aile ve öğrencileri arabalarla nereye götürdüğünü bilmiyor, sanki bütün öğrenciler yurtkur'un yurtlarına yerleşiyor kalanlar eve çıkıyor, her şey güllük gülistanlık yaşanıyormuş gibi. 70,586,256 kişi yaşıyor türkiye'de. ve rica ediyorum kimse tutup da bana ''benim bu yurt işlerinden haberim yok'' demesin. en uzak akrabamızdan en dış kapı mandalı adama, şah damarımızdan evimizin içine kadar içindeyiz bu işlerin. internetten yurt bakan biri bile bulabilir bunu. her şey süper görünür de bir yıldız (*)dan anlarsın kimin ne olduğunu. ''cuma günü yapılacak konferanslara bütün öğrencilerimizin katılması zorunludur.'' şimdi bakıyorum haberdeki amcanın söylediklerine, diyor ki baleye gitmedi. bu radikal kesimin baleyle ne alıp veremediği olduğunu da çözemedim hala. nedir yani erkeklerin tayt giyiyor olması mı sorun? yoksa ''diri'' vücutlu bir kadının gövdesine değen ''pis'' eller mi? iki farklı cinsin aynı sahne üzerinde oradan oraya ceylan gibi sekmesi mi yoksa cins olan? ne demek bu ya ''allah aşkına''? oradaki kızlar bara gitseydi, baleye gitseydi ve ölselerdi müstehak mı olacaktı onlara? ayrıca amca demiş ''ingilizce arapça öğrensinler diye gidiyorlardı.'' pardon ama ne zamandan beri yurtlar böyle bir görev edindi kendilerine? illa ki istiyorsanız çoluğunuzu çocuğunuzu yabancı dil kursuna göndermeyi, para da vermek istemiyorsanız üstüne, belediyeler bedava veriyor ingilizce kursu. istanbul barosu'na gelin, onlar hukuk öğrencisi olmayan insanlara da veriyor ingilizce kurs. hem de ücretsiz. arapça kurslarına gelince artık o kadar kolay ki ücretsiz ya da düşük fiyatla kurs bulmak.. bir apartman boşluğunda bile verilebiliyor arapça dersi. - ben gittim oradan biliyorum.- kaldı ki bence sorulması gereken bir soru da şehit kimdir, gazi kime denir. hemen bakalım tdk'den.

şehit: Kutsal bir ülkü veya inanç uğrunda ölen kimse, martir: "Ey mavi göklerin kızıl ve beyaz süsü. Kız kardeşimin gelinliği, şehidimin son örtüsü."- A. N. Asya.

gazi:
1. Müslümanlıkta düşmanla savaşan veya savaş yapmış kimse: "Gazi Baba, etrafında binlerce gazi ile bir tepede yatardı."- Y. K. Beyatlı.
2 . Olağanüstü yararlıklar göstererek düşmanı yenen komutanlara devlet tarafından verilen onur unvanı: "Gazi Mustafa Kemal."- .
3 . Savaştan sağ olarak dönen kimse: "Şimdi İstanbul taklarının yeşil taflanları altından gaziler geçiyor."- A. Gündüz.

bu çocuklar hangi kutsal ülkü ya da inanç uğruna ölmüş? hangi düşmanla savaşmış, o savaşta olağanüstü ne tür bir yarar sağlamış ya da o savaştan sağ çıkabilmiş? bu çocuklar birilerinin ihmali yüzünden öldü farkındasınız değil mi? bara gitmeyip kuran kursuna gitmeleri bunu değiştirmiyor. ölünüze bile sahip çıkmıyorsunuz.. işin kötüsü haberin altındaki yorumların da bu zihni(y)eti desteklemesi. türkiye'de yeteri kadar din eğitimi verilmediğine dair bir yorum bile yapılmış o başka bir yazının konusu olabilecek kadar uzun bir konu. tamam belki konuşmak, ses çıkartmak, dava açmak, hesap sormak ölülerinizi geri getirmeyecek, belki yaralılarınız daha çabuk iyileşmeyecek ama en azından birilerine ders olacak. en azından hala sesini çıkartmak isteyenlere ders olacak. insan hayatını ucuz bir şey sananlara ders olacak. ''ölenin arkasından konuşulmaz, ağlanmaz, günahtır'' diye diye neleri unutup unutturdunuz bu ülkede e ama yeter artık. örtün bu konunun üstünü de çocuklarınızın üstüne örttüğünüz topraklarla.. aman ses çıkartmayın, sesini çıkarıp şikayetçi olmak isteyenleri susturun. aman diyim hesap sormayın.. nasıl olsa verilir bunun da hesabı öbür dünyada değil mi? hı. amin.

5 Ağustos 2008 Salı

serious problems

nazlıcım, burayı okumuyorsun ama bu aralar başına bir şey gelirse bil ki benim nazarım değmiştir tatlım.
**
- ''bayan'' akademisyenler daha kaprisli oluyor.
bayan sensin, yazık ki bu zekayla eleştirdiğin ve asla olamayacağın o akademisyenin profesörlük tezi de sana girsin!
**
erasmus'un staj programları açılmış.

**
isviçre'de almanca konuşuluyormuş tanrım, içime kapanmak istiyorum. kapandım.
**
limonataya nane konulmaz bebeyim.
**
gittim, gördüm, beğenmekten öte bayıldım geldim. ledger'cımın zamansızca aramızdan ayrılmasından değil bu denli beğenmem. zira bu insan evladından ve o'nun hakkın rahmetine kavuşmasından bihaner insanlar bile bu mükemmel oyunculuktan fazlasıyla etkilenirdi. batman'i canlandıran amcanın oyunculuğu da gayet iyiydi, özellikle kendi kendine dikiş attığı ve ilerleyen sahnelerde kuçu kuçuları kollarından defettiği sahnelerde. orada dünyayı kurtaran kadın kıvamında dolanan teyzeyle ilgili ise hiçbir şey demiyorum. çünkü karakter olarak tiksindim kendisinden. hayır tamam, meslektaşım. çat çat konuşuyor, davaları alıyor, kazanıyor, şahane giyiniyor, erkekleri kendine hayran bırakıyor ama bu kadar da aleni aldatılmaz ki birileri arkadaşım. sarışın olmasına rağmen sevilebilecek bir savcı var karşında. adam ölüyor senin aşkından. senin yüzünden ''kötü adam'' bile oluyor, ölürken hala adını sayıklıyor. daha napsın bu adam sana? sen git hayır de adamın teklifine. tamam hayır dedin anlayış gösterdim diyelim. o zaman niye gittin batman'e o mektubu yazdın? niye batman'e ''bir gün olursa seninle olur'' dedin hı? batman'e niye ümit verdin? niye gidip savcının yatağında yatarken batmanle uyanmanın hayalini kurdun? madem batman'i seviyordun niye savcıya ümit verdin? işin kötüsü sen ümitten başka şeyler de verdin o savcıya.. öyle güzel güzel giyinip mahkeme salonunda arz-ı endam eylemekle olmuyor bu işler şekerim. o zaman geberip giderken de batman diye bağırsaydın savcı yerine. neyse. filmde kullanılan, yok edilen, baştan var edilen, tasarlanan her şey şahaneydi. yanarım yanarım o lamborjininin mahvoluşuna yanarım. ama esas beni bitiren nokta batman'in joker'in attığı kurşunlu duvarı kesip evinin (ev deme çarpılırsın) garajında kurşunun üzerindeki parmak izini bulduğu sahneydi. alfred -ki kendimi gördüm kendisinde, senin mektubu yakıp yok ettiğin ellerini öperim ben amca- denen zat-ı şahane de süperdi. tekrar joker'e dönecek olursak.. kendisi müthiş bir performans sergilemiş. savcının yüzünü de gördüğümüz o sahnede şa-ha-ne saçları ve çarpık bacaklarıyla hayatımın görüntülerinden birini verdi. joker o bacaklar ve saçlarla gelsin, ben o'nunla aynı habitatı zevkle paylaşırım. ah çocuk.. her ölüm erken ölüm de seninki pek bi erken olmuş yavrum ya.
**
''ellerle aldattın beni'' ne salak bi söz. kimle aldatacaktı? sonuçta senden başka herkes yabancı herkes el. ha tabi diyorsan ki ''gitti en yakın arkadaşımla aldattı'' o zaman benim de söyleyecek sözüm var tabi. hem de çok fazla. keşke olmasaydı ama di mi? di.

**
demin kanal 24'ü ararken şovtivi'de faik bilmemkime rastgeldim. elini safiye'nin koluna koymuş, ''bu kadın benim en büyük servetim, ben safiye'yi kaybetsem bütün servetimi kaybederim'' dedi. çok saygı duydum.

**
- seni göremiyorum!
- görülecek ne kaldı ki?

bakmayı bilmiyorsan kız napsın?

**
erkekler ve hatta kadınlar da beyazı pantolonda tercih etmesin.. yani bana ne tabi de.
**
" Şimdi aramızda noksan olan şeyin ne olduğunu biliyorum!" dedi. " Bu eksik sana değil, bana ait... Bende inanmak noksanmış... Beni bu kadar çok sevdiğine bir türlü inanamadığım için, sana aşık olmadığımı zannediyormuşum... Bunu şimdi anlıyorum. Demek ki, insanlar benden inanmak kabiliyetini almışlar... - sabahattin ali.

**
şahane bir bilok buldum. hemen yan tarafa ilave edeceğim sevgili bilokçum.

**
kendimi yılmaz özdil ve ayşe özyılmazel karışımı bir ''şey'' gibi hissediyorum.

vasi

bi insan bu kadar teknoloci özürlüsü olursa böyle olur tabi. boş yere 24 saatten fazladır bekliyorum, en önemli şeyi yapmamışım.. nasıl yapılacağını da bilmiyorum.

bence isviçrenin bazı kantonlarındaki ve ingilteredeki kanun hazırlıkları gibi hazırlanmalı internet sayfaları. en gerizekalı insanın bile okuduğunda anlaması lazım. bu hikayedeki en gerizekalı benim. evet.

**
bak burdan vasiyet ediyorum, annemlere söylesem ''ne o biz seni her özlediğimizde kalkıp ankara'ya mı gidecez?'' diyecekler biliyorum, ankara karşıyaka mezarlığı'na gömün beni.

**
- ya kaybettim sanırım o kağıdı ben.
- aferin aferin. kendini ne zaman kaybedeceksin acaba çok merak ediyorum.
- işte yeniden başladık.
- başlarız tabi.. yarın bi gün insanlar sana kendilerini, çoluklarını çocuklarını, işlerini ne biliyim nüfus cüzdanlarını, önemli evraklarını filan emanet edecekler. onları da mı kaybedeceksin?
- anne o kağıdın üstünde sadece ilaç ismi yazıyordu. sen de ben de biliyoruz ilacın adını. niye panik yaptın ki bu kadar?
- oldu. nüfus cüzdanını kaybettiğinde de adama dersin artık, kaybettim olsun yenisini çıkartırız zaten üstündeki her şeyi biliyordunuz diye.
- ayh. tamam anne. evet anne. haklısın anne. benden avukat olmaz. müvekkilerimin hayatını karartırım. o yüzden akademisyen oliyim ben.
- yine geldik oraya ya. banka avukatı ol?
- sendika avukatı olayım?
- git kağıdı bul git yürü.

^^
- soljenitsin ölmüş.
- o kim?
- bilmiyor musun?
- hayır.
- hukukta birinci sınıfı bitirdin ya.

^^
- koskoca kız oldun hala bunları mı izliyorsun?
- yaşla ne alakası var ki?
- hukuk fakültesi öğrencisi de bunları izlerse..
- bunlar dediğin tom ve jerry be.
- sonuçta çizgi film.

^^
- ha, hasu, benan var.
- benan kim?
- o da bi arkadaşımız.
- ne okuyor?
- hukuk
- tamam kal o zaman.

al çarp yere ya..

**
ya bu ışık denen hatırla sevgili sakini işkence gördükten sonra bile güzel kalabiliyor ya daha bir şey demiyorum..

**
rica ediyorum benle konuşurken samimi olun bak.. öyle soğuk soğuk yazacaksanız, konuşacaksınız hiç yazmayın konuşmayın daha iyi. karaciğerden midir nedir pek bi asabi alıngan ve paranoyak oldum. etenşın.

**
karaciğer cephesinde de yeni gelişmeler var.. hadi hayırlısı.

**
why so serious? geliyorum bebeeğeem.

4 Ağustos 2008 Pazartesi

um

ece temelkuran'a ecetem diyen, en sevdiği grupları sayarken sakin'i ve vega'yı listenin başına koyan, yasemin mori'yi analiz eden, gren'den haberi olan, ankara'da bir albümün dost'tan alınacağını bilen adıyla müstesna bir blog buldum bilokçum.

şaştım. sevindim.

merak trafiki

sayfaya bu traffic şeysini ekledim ama amacım esasen bu değildi.. özümde taşıdığım saçma şeyleri merak etme potansiyelimden mütevellit eloise vera'dan görüp bi de guuugıl analytics çıkardım başıma. yeminlen tüm derdim kim bu biloğa neyi ararken niye gelmiş bunu bilmek.

yoksa hayat çogüzel di mi bilok?
hıı. salak.

bu suç belki affolur..

- benan neden böylesin
kendimi ağlatmak için sorduğum sorulardan, onların cevabından, o soruların öznesinden ve hayatımda gizli kalan tüm öznelerden nefret ediyorum!

oh.ço.

rüyamda bile domates görüyorum, şa-ha-ne. pilates'e başliycam. hodri meydan. '' sözlerin sarmaz bedenimi.. gözlerinse çok uzaklarda.. '' evlerde dantel kullanılmasın artık ya.. çokötü. ben bugün sabah temizlik yaptım. senin gibi pileylistin.. where did you sleep last night'tan sonra '' hatta unut sen dün gece nerdeydin kimle seviştin'' çalınır mı canım? ayıp. ayıbın yolu kayıp. o değil de bi ayda ölen bebek sayısı 42 olmuş. günlerdir yanıyoruz ya. her sene aynı şey. of. sıkılıyorum. sıkılıyorum. bulantım geçmiyor. bu birol namoğlu, gerçek olamayacak kadar mükemmel bir insan. onu da gördüm rüyamda. ''gerçeğin olmadığı, hayallerimiz eriyor..'' şimdi dedim, demin. ''keşke kıskansa'' dedim hasu hanım'a. ah dedim sonra. björk konserini beğenmemiş kimse. ah keşkem masstival'e gidebilseydim. ohh, başbuğ da genelkurmay başkanı olmuş. annemleri hatırlıyorum da büyükanıt geldiğinde ne çok sevinmişlerdi. ilk başta şöyle bikaç kez sesini yükseltmişti, sonra bak noldu.. hayırlı uğurlu olsun canım nato'dan tescilli bi büyüğümüz daha oldu. bence zaten önce allah'a sonra orduya en son da seda sayan'a güvenmeliyiz ayol kız bacım. oh. çoşükür. şu yaprak dökümü necla'sına da ayrıca uyuz oluyorum. sanki küçük kafası varmış gibi bi de saçını kabartmıyor mu gökdelen gibi. peh. aslında süper iş ha. sabah kalk, okula git. yemek ye. kütüphaneye git. ders çalış. ders çalış. ders çalış. orada azıcık uyukla. kütüphaneden çık. yurda git. uyu. uyu. uyu. kalk. otbüse bin. otbüsten in. yemek ye. vapura bin. en güzeli bu işte. karşıya geç. biraz dolan dur. sonra işe git. ilk başlarda alışmakta zorlanırsın ama sonra get used to. akşamdan sabaha kadar sevdiğin şarkıları dinle. bir yandan insanlara içki hazırla. ya da başkasının hazırladığı içkiyi, çerezi, yemeği servis et. biraz dikkatli ol. çokça da hızlı. tabi bu şartlarda yurtta kalınmaz. eve çık. işten eve git. mümkünse güvenli yollar bul bunun için. güvenli diye bir şey yok. kendini korumayı öğren. alış bunlara. para kazan. hem çalış hem oku hem de evin olsun. eve git. uyu. uyu. uyu. sabah kalk okula git. bu böyle geçsin. oha. çok beğendim.