sen beni öpersen belki de ben fransız olurum
şehre inerim bir sinema yağmura çalar
otomobil icad olunur, zarifoğlu ölür
dünyadaki tüm zenciler kırk yaşından büyüktür.
-senegalliler dahil değil.
sen beni öpersen belki de bulvarlar iltihablanır
çağdaş coğrafyalarda üretir cesetlerini siyaset bilimi
o vakit bir sufiyi tül darplarla gebertebilirsin
hayat bir yanıyla güzeldir canım, sen de güzelsin
-yoksa seni rahatsız mı ettim?
sen beni öpersen belki de aşkımız pratik karşılık bulur
ne ikna edici bir intihar girişimidir şimdi göz göze gelmek
elbette ata binmek gibidir seni sevmek sevgilim
elbette gayet rasyoneldir attan atlamak
-freud diye bir şey yoktur.
sen beni öpersen belki de ben gangsterleşirim
belki de şair olurum seni de aldırırım yanıma
bilesin; göğsümde hangi yöne açmış tek gülsün
yani ya bu eller öpülür, ya sen öldürülürsün.
-haydi iç de çay koyayım.
**
o değil de üvercinka'nın 50. yıl şeysi. yky kitap şeetcek. potansiyel avutma hediyesi.
30 Haziran 2008 Pazartesi
sen beni öpünce, ben fransız olucam!
yayında ve yapımda emeği geçenler
deliliğe övgü,
fransızca,
kaybolursam şarkı söyle
sosyolojik yürüyüş
'' yazılı hukuk kurallarının yürürlüğe girmesi;
sosyolojik yürürlük: hukuk kurallarının sosyolojik realitede uygulanıyor olması demektir. örneğin bizim hukukumuzda eşcinsel evliliklere izin verilse de, müslüman toplum olduğumuz için bizde geçerliliğini sürdürmez bu.. ''
yakından anlamak ve anlatmak için; express dergisi 20 haziran-20 temmuz 2008 sayısı. (85. sayı)
bir de; http://picasaweb.google.com.tr/tunacoz/OnurHaftasYRYGayPride29062008 (ekşi'den çalıntı)
sosyolojik yürürlük: hukuk kurallarının sosyolojik realitede uygulanıyor olması demektir. örneğin bizim hukukumuzda eşcinsel evliliklere izin verilse de, müslüman toplum olduğumuz için bizde geçerliliğini sürdürmez bu.. ''
yakından anlamak ve anlatmak için; express dergisi 20 haziran-20 temmuz 2008 sayısı. (85. sayı)
bir de; http://picasaweb.google.com.tr/tunacoz/OnurHaftasYRYGayPride29062008 (ekşi'den çalıntı)
mırıl
pj harvey & thom yorke : this mess we're in
**
alice in chains & eddie vedder : alone
**
baba zula : bir sana bir de bana
**
alice in chains & eddie vedder : alone
**
baba zula : bir sana bir de bana
sinir harbi
solumdan kalksam daha iyiydi. güya sağdan kalktım. peh.
çok sinirli olabilirim. ve bu sinirimi her kurum kişi ve kuruluşa karşı içime atmak zorunda kalmam beni daha da sinirlendiriyor şu anda.
toparlanamıyorum! sığamayacağım sanırım.
çok sinirli olabilirim. ve bu sinirimi her kurum kişi ve kuruluşa karşı içime atmak zorunda kalmam beni daha da sinirlendiriyor şu anda.
toparlanamıyorum! sığamayacağım sanırım.
29 Haziran 2008 Pazar
çgo
insanın takip ettiği hiçbir yazarın artık yazmıyor oluşu ya da kısa süreliğine de olsa yazmaya ara vermiş olması çok kötü bir şey.
gecenin bir yarısı çemberimde gül oya izlemek istediğim halde yutuup kapalı olduğu için izleyemiyor oluşum da öyle. kötü. bir şey. eksik bir şey.
''sana gül bahçesi vaad etmedim'' kitabının geldiğim ve dönmeye hazırlandığım cehennemde 15 yetaleye satılıyor olması da kötü bir şey.
daha kötüsü, aradan onca zaman geçmesine rağmen -2temmuzanekaldışurdaçaveZ?- hala bana ''çemberimde gül oya dialogları'' kitabını alacak birini bulamamam.
gecenin bir yarısı çemberimde gül oya izlemek istediğim halde yutuup kapalı olduğu için izleyemiyor oluşum da öyle. kötü. bir şey. eksik bir şey.
''sana gül bahçesi vaad etmedim'' kitabının geldiğim ve dönmeye hazırlandığım cehennemde 15 yetaleye satılıyor olması da kötü bir şey.
daha kötüsü, aradan onca zaman geçmesine rağmen -2temmuzanekaldışurdaçaveZ?- hala bana ''çemberimde gül oya dialogları'' kitabını alacak birini bulamamam.
terellelli
kaç,benden kaç.Dere tepe düz git ve kaçyadakapalı bildiğim her kapıyı aç,açyumruk yaptığım elikarnımdaki gizli benigizli diye tatlı deilki hiçne güzel,ne enerjik,ne de ilginçilk birkaç “an”ı anımsıyorumsadece bir “an”ı akıtıyorumsonra…bir kötü peridönünce gittiği yerden geriçocuk öğlen zorla uykuya yatırılıyor …gazeteye ölüm ilanı veriliyor:“sevgili kızımız sevişemiyor...”bildiğin o ano an donuyoryumvücüt mücut değilşekilsizliği biliyorumçözerim zannetmiştin,zorluğumdan değildoğuştan "çözülmüyorum "ve çözülemeyen derki:“ağlamak,gülmek arasıteninde dönerim belki”terelelli terelelli…Cihangirden kiralanmışBak ne kadar hızlı yazıyorumBak yazıyorumEllerimbakSen istemiyorsan yazmaİstemiyorsanbakma da, yazma dabir de sakın ha kızma bekliyorum diyebekleyecektim nasılsa Bu durağın adı “bekleyeni şaşkın”Özlerken,belki de birkaç günü aşkınBakma!Yazıyorum :İlk cümlem ne saçmaAnlamsıza sapladığım eğri kancaYok yazmanın hızı,yok yazmamanın hızıYok sevenin sevmeyene ters orantısıBurda diilim,saçmalıyorumHaritada denizi bulamıyorumDeniz?Yağmurda ipi kopuk bir balonBelkide uçan halıda karanlık bir salonCihangirden kiralanmışGökyüzüne sıralanmışSevgilim,arkadaşınla karşıya mı geçtin?Ben mi?Ben de bugün peşinden uçmayı seçtimBulutlara bak, huuu,deliriyorumAşağıya yanına inemiyorum,Dünkü çaylaktan....Yediğin dayaktanrüzgardan adımı silemiyorumsilmek için ne yapılır bilemiyorumarabanda,evinde ışıklarkalabalıksın,misafirin var,yerim yok,yokum,haklısınben deliyim,benden farklısınrüyalarını bilmiyorumkiniye davet bekliyorumkive tattığım kadarı ile sanki:ah o sarılmanın hızıah o terkedişin tarzıöpücük sonrası boy abdestin farzıbenim için diilsadece yağmurduama sıkı yağıyordubir balonun ipi koptuduydudedin ki“bir anlamı yoktu”aşağı inemediseni silemediBak ne kadar hızlı “unutamıyorum”Bak “unutamıyorum”Öyle ki : “unutamıyorum”Bak aşkım,istiyorsan sen unutUnut ozamanİstiyorsan unutDün unutEmir alamazsın ya sevgilim sendemiyeyim diye öncedenVazgeçmişsindir bendenUnutmuşsundur evvelki günden
Deniz Özbey Akyüz
Deniz Özbey Akyüz
26 Haziran 2008 Perşembe
derinlik sarhoşluğu
peçetekoleksiyoncusuna.. // düğüntacının takıldığı derinlik günlerinden.
ben küçüktüm.
biyolojik olarak pek de küçük sayılmadığım zamanlardı gerçi. yani kötü bir şey yaptığımda bendeki vicdani mahkemelerden önce yukarılardan birilerinin bana günah yazabileceği kadar büyük. ama bir suç işlediğimde sabi koğuşunda kalacak kadar küçük. ortaya karışık anlayacağın.
yaşıtlarımın bijuterelere ve yüzde 70'lere varan indirim yazdığı halde hiçbir zaman yüzde 70lere varamayan o köye görmeseler de kendilerini adadıkları dönemlerde, şehrin küçüklüğünden değil de aradığım kitapları bulamamaktan yakındığım ve aradığımı bulmak için ankara'ya kadar gittiğim olmuştu benim. hatta belki de o yüzden seviyordum ben ankara'yı, denizsiz olmasına rağmen.
o dönemler bende bir de her şeye ''deniz'' deme hastalığı vardı. aklına gelen her şeye ama. hatta bu hastalık obsesif kompülsif boyutlara ulaşmıştı, adımı ''deniz'' olarak değiştirmeye karar verecek kadar. en sevdiğin grup sorusuna vegaaaa! diye cevap verdiğim (deniz özbey), kurban'ı baş tacı ettiğim (deniz yılmaz), hayattan beklentilerime ve hayata vereceklerime ideolojik olarak karar vermeye başladığım (deniz gezmiş) bir dönemdi bu.
işte tam da o aralar, ahmed arif'in aklına yeni bir şiir geliyor, ankara'ya kar öylesine yakışıyor, ben ece temelkuran'la tanışıyordum. biz burada devrim yapiyoruz sinyorita diyordu bana. algıda seçicilik unsuru gereği devrim'i görünce daha bir kıymetli hale geliyordu her şey. bir solukta okunan bir kitap oluyordu. sonra devamı geliyordu zaten. teker teker sırayla bütün kitaplarını okuyordum. durmadan. dönder aktar. kurduğu cümleler, kitaplarda yer verdiği insanlar, sayfa düzeni, boşlukları, imla işaretleri.. her şeyi bana benziyordu. ben oluyordum o kitapların sonunda. babam kokuyordu cümleler adeta.
ben büyüyordum.
annemler ''çocuklar büyüdükçe dertleri de büyüyor'' diyordu. ben hala o'nun dert dediği şeyleri dertten saymıyordum. o her şeyi kabulleniyordu. bense değiştirmek için varolmuş gibi hissediyordum. annem kırgınlıkla karışık kızıyordu bana. kendini görür gibi bakıyordu gözleri. gözlerinde gözlerindeki korkuyu görmek beni daha çok korkutuyordu ama bir taraftan da karşı koyamıyordum vaktiyle o'nun da gözlerini yakan ateşe.
yaşıtlarımın beyaz gelinlikli, tek eşli bol çocuklu hayalleri pembe panjurlu evlere hapsettikleri dönemlerdi. bir gelinliğe o kadar para vermenin saçma olduğunu söylüyordum onlara hep. onlarsa kırmızı kuşağa fiyonk yapıyorlardı. kadının namusu sanki sadece beline takacağı kuşakla ölçülebilirmiş gibi. havuzu olan villalar hayal ediyorlardı kapısının önünde jipler olan. bense bağıra bağıra ''platin saçları karılar'' diyordum, mülkiyet esarettir derken.
o dönemler bende her şeye muhalefet olma merakı vardı. aklına gelen her şeye ama. hatta bunu deniz baykal'lık boyutuna bile getirmiş olabilirim, otobüsün aralık kalan kapısından yola çöp atan adama bağıracak kadar. o ara en sevdiğim şey, sevdiğim ve ileride sevmemin kuvvetle muhtemel olduğu insanlar için oraya buraya ağaç dikmekti. sonra ağaçlar pikniklerde platonik diken olarak batacaktı bir tarafıma. ve ben hala ece temelkuran satırları okuyacaktım insanlara o pikniklerde, kendi hayatımı anlatmak istercesine.
işte tam da o aralar turgut uyar göğe bakma durağında bekleyecekti, bense nazım gibi ellerim yüzümde o'nu bekliyor olacaktım. ece temelkuran butun kadinlarin kafasi karisiktir diyordu bana. kadın olmanın kadın - kız ayrımıyla başladığı bir ülkede insanların ''bayan'' gibi bir sözcüğü ağızlarından düşürmediği bir dönemde, kadın olsa bu kadar feminist olur diyebileceğim bir adamla, fidel'le tanışıyordum ben. daha önce gördüğüm ve yaşatmaya çalıştığım hayallerin aksine, bu adamın gerçek adıydı fidel. o dönem, istatistikler 260 tane çocuğa fidel adının konduğunu söylüyordu. söz konusu hukuk olduğunda istatistiklerin yanıldığını bilen ben, inanmak istiyordum buna. ecetem'in anlattıkları benim hayatım oluyordu. ben o satırları yaşıyor, o cümleleri bir bir kuruyordum. bir örgüt evim olmuyordu ama arkadaşları benim arkadaşlarımdı.
tercih etmemizi istiyordu bizden birileri. her zaman vazgeçmekten korkanlar için kötü bir şeydi bu. ilk defa bir şeyleri tercih etmekte zorlanmıyordum. el yordamıyla, sezgiyle filan değil. bilakis isabetle. ben ankara üniversitesi hukuk fakültesi diyordum. ecetem'in künyesinde 96 senesinde bitirdiği yazıyordu. ben fakülteyi bitirip avukatlığı sadece ihtiyacı olanlar için yapacağım diyordu. ecetem henüz hiç icra etmemişti mesleğini. benim deli gibi günlerce gecelerce bir şeyler yazmaya başladığım bir dönemdi, ecetem gazetecilikte yükselmeye devam ediyordu.
behiç aşçı ölüm orucuna başlıyordu. biz komşusu açken tok yatamayanlar, ellerimizde yemeklerimiz çaylarımız kahvelerimiz öyle izliyorduk behiç aşçı'nın günden güne eriyişini. annem yine kabullenmiş, susuyordu. üstelik benim de sesimi kısmaya çalışıyordu. ben, içindeki çocuğu kürtaj yasağına rağmen aldırmış biri, yukarılardan birileri tarafından alıcı ayarlarıyla oynanmış sesimi korumaya kararlıydım, anneme rağmen, annem için. ne anlatayim ben sana diyordu ecetem f tipi ölümevlerinden ve açlık grevlerinden bahsederek. yaşıtlarımın bellerine bağladığı kurdelayla satılıyordu kitap. beyaz üzerine kırmızı kan gibi.
ben hukuk fakültesine gidiyordum. bir şeyleri, birilerini, bir şehri arkamda bırakarak. nereye alışmam gerektiğini, nereyi sevmem kimi unutmam gerektiğini bilmiyordum. iceriden ve disaridan bir sürü ses geliyordu. gürültü. bu kadar kalabalık bir yerdeyken yalnızlığı özlememem imkansızdı. kalabalıklardan kaçmak için bir kıyı aradım durdum hep. köpeköldüren bir şişenin dibinde kiyidan konusmalar takıldı kulağıma. gürültü değildi bunlar. huzur. ic kitabimdı artık o kıyılar benim. dalga dalga vuruyordum kıyıya. bir bocalama dönemiydi, arada kalma. gitmek mi kalmak mı iyi karar verilemeyen şu dönemler.
büyüyordum ben.
her bir kitabını en az üç kez okumuştum ecetem'in artık. artık değişmişti bir şeyler. mesela o başörtüsü diyordu türbana, özgürlük diye ekliyordu ardından. birikiminden zeval olunmayacak biriydi ama bazı şeyleri göstermiyordu sanki. galiba en çok da, yazısını okumak için aydın doğan'a para kazandıracak olmama sinirleniyordum. orada kaldığı sürece ''kim ne der'' diye düşünmekten anlatmak istediklerini anlatamaz diye düşünüyordum sanırım.
devrimciler olumle nisanlidir dediğinde umut kurt, film sonunda ece temelkuran'ı görünce ben diyordum ki, bu film benim hayatımın filmlerinden olur. benim hayatım olmuş bu kadın zaten. onun yaşadıklarını yaşamışım gibi. ya da her ne hikmetse benim yaşadıklarımı benim cümlelerimle anlatır gibi.
şans eseri bir yerlerde okuduğumda özgür mumcu ile evlendiğini, boğazımda bir yumru vardı oturma eyleminden inatla vazgeçmeyen, o eylemi bıraktı. sanmazdım evliliği üzerine tutup röportaj versin. ermenilerle ilgili kitabı es geçilsin de evliliğine yer verilsin. olmuş.
şöyle olmuş; http://www.hurriyet.com.tr/pazar/9017598.asp?gid=59&sz=45643 ve demiş ki,
''Sabahlara kadar siyaset konuşmak flört sayılır mı? Bu konudan konuşmak da biraz tuhaf. Ama zaten olup biten her şey tuhaftı sanki. Olması gereken bir şey oluyormuş gibi...''
''Evliliğe inanmayan insanların evliliği denemesi devrimci bir şeydir bana sorarsan.''
''Ne zaman siyasetle ya da dinle ilgili bir şey yazsam saldırı noktası kadın olmam oluyor, yalnız bir kadın olmam!''
''Ama hayatta düşünen, yazıp çizen ve derdi tek taş yüzük olmayan her kadının kendine göre bir ilişki ideali vardır.''
ve tabi ki;
''1968 döneminin ruhunda "biz" duygusu vardı. Zorluklar yaşadılar ama inanılmaz mutluydular. (..) Biz, "bizin" dağıldığı döneme, suçlu sendin, hayır sendin, kavgalarının yaşandığı döneme denk geldik. O yüzden bu ülkeye hep söylediğin o yazık oldu duygusuyla bakıyorum. Bu memlekete duyduğum merhamet "biz"ini kaybetmiş, kıvamını yitirmiş olmasından kaynaklanıyor.''hani biz herkes herkesi dinlesin istiyoruz ya, ece temelkuran hep konuşanlardan olsun.
gerek siyasi gerek öznel yazıları olsun türkiye'de en iyilerden olan, o'nu okuyarak büyüdüğüm için kendimi şanslı hissettiren kadin.
sevişmek ve kanamakla alakası olmadı hiç..
ben küçüktüm.
biyolojik olarak pek de küçük sayılmadığım zamanlardı gerçi. yani kötü bir şey yaptığımda bendeki vicdani mahkemelerden önce yukarılardan birilerinin bana günah yazabileceği kadar büyük. ama bir suç işlediğimde sabi koğuşunda kalacak kadar küçük. ortaya karışık anlayacağın.
yaşıtlarımın bijuterelere ve yüzde 70'lere varan indirim yazdığı halde hiçbir zaman yüzde 70lere varamayan o köye görmeseler de kendilerini adadıkları dönemlerde, şehrin küçüklüğünden değil de aradığım kitapları bulamamaktan yakındığım ve aradığımı bulmak için ankara'ya kadar gittiğim olmuştu benim. hatta belki de o yüzden seviyordum ben ankara'yı, denizsiz olmasına rağmen.
o dönemler bende bir de her şeye ''deniz'' deme hastalığı vardı. aklına gelen her şeye ama. hatta bu hastalık obsesif kompülsif boyutlara ulaşmıştı, adımı ''deniz'' olarak değiştirmeye karar verecek kadar. en sevdiğin grup sorusuna vegaaaa! diye cevap verdiğim (deniz özbey), kurban'ı baş tacı ettiğim (deniz yılmaz), hayattan beklentilerime ve hayata vereceklerime ideolojik olarak karar vermeye başladığım (deniz gezmiş) bir dönemdi bu.
işte tam da o aralar, ahmed arif'in aklına yeni bir şiir geliyor, ankara'ya kar öylesine yakışıyor, ben ece temelkuran'la tanışıyordum. biz burada devrim yapiyoruz sinyorita diyordu bana. algıda seçicilik unsuru gereği devrim'i görünce daha bir kıymetli hale geliyordu her şey. bir solukta okunan bir kitap oluyordu. sonra devamı geliyordu zaten. teker teker sırayla bütün kitaplarını okuyordum. durmadan. dönder aktar. kurduğu cümleler, kitaplarda yer verdiği insanlar, sayfa düzeni, boşlukları, imla işaretleri.. her şeyi bana benziyordu. ben oluyordum o kitapların sonunda. babam kokuyordu cümleler adeta.
ben büyüyordum.
annemler ''çocuklar büyüdükçe dertleri de büyüyor'' diyordu. ben hala o'nun dert dediği şeyleri dertten saymıyordum. o her şeyi kabulleniyordu. bense değiştirmek için varolmuş gibi hissediyordum. annem kırgınlıkla karışık kızıyordu bana. kendini görür gibi bakıyordu gözleri. gözlerinde gözlerindeki korkuyu görmek beni daha çok korkutuyordu ama bir taraftan da karşı koyamıyordum vaktiyle o'nun da gözlerini yakan ateşe.
yaşıtlarımın beyaz gelinlikli, tek eşli bol çocuklu hayalleri pembe panjurlu evlere hapsettikleri dönemlerdi. bir gelinliğe o kadar para vermenin saçma olduğunu söylüyordum onlara hep. onlarsa kırmızı kuşağa fiyonk yapıyorlardı. kadının namusu sanki sadece beline takacağı kuşakla ölçülebilirmiş gibi. havuzu olan villalar hayal ediyorlardı kapısının önünde jipler olan. bense bağıra bağıra ''platin saçları karılar'' diyordum, mülkiyet esarettir derken.
o dönemler bende her şeye muhalefet olma merakı vardı. aklına gelen her şeye ama. hatta bunu deniz baykal'lık boyutuna bile getirmiş olabilirim, otobüsün aralık kalan kapısından yola çöp atan adama bağıracak kadar. o ara en sevdiğim şey, sevdiğim ve ileride sevmemin kuvvetle muhtemel olduğu insanlar için oraya buraya ağaç dikmekti. sonra ağaçlar pikniklerde platonik diken olarak batacaktı bir tarafıma. ve ben hala ece temelkuran satırları okuyacaktım insanlara o pikniklerde, kendi hayatımı anlatmak istercesine.
işte tam da o aralar turgut uyar göğe bakma durağında bekleyecekti, bense nazım gibi ellerim yüzümde o'nu bekliyor olacaktım. ece temelkuran butun kadinlarin kafasi karisiktir diyordu bana. kadın olmanın kadın - kız ayrımıyla başladığı bir ülkede insanların ''bayan'' gibi bir sözcüğü ağızlarından düşürmediği bir dönemde, kadın olsa bu kadar feminist olur diyebileceğim bir adamla, fidel'le tanışıyordum ben. daha önce gördüğüm ve yaşatmaya çalıştığım hayallerin aksine, bu adamın gerçek adıydı fidel. o dönem, istatistikler 260 tane çocuğa fidel adının konduğunu söylüyordu. söz konusu hukuk olduğunda istatistiklerin yanıldığını bilen ben, inanmak istiyordum buna. ecetem'in anlattıkları benim hayatım oluyordu. ben o satırları yaşıyor, o cümleleri bir bir kuruyordum. bir örgüt evim olmuyordu ama arkadaşları benim arkadaşlarımdı.
tercih etmemizi istiyordu bizden birileri. her zaman vazgeçmekten korkanlar için kötü bir şeydi bu. ilk defa bir şeyleri tercih etmekte zorlanmıyordum. el yordamıyla, sezgiyle filan değil. bilakis isabetle. ben ankara üniversitesi hukuk fakültesi diyordum. ecetem'in künyesinde 96 senesinde bitirdiği yazıyordu. ben fakülteyi bitirip avukatlığı sadece ihtiyacı olanlar için yapacağım diyordu. ecetem henüz hiç icra etmemişti mesleğini. benim deli gibi günlerce gecelerce bir şeyler yazmaya başladığım bir dönemdi, ecetem gazetecilikte yükselmeye devam ediyordu.
behiç aşçı ölüm orucuna başlıyordu. biz komşusu açken tok yatamayanlar, ellerimizde yemeklerimiz çaylarımız kahvelerimiz öyle izliyorduk behiç aşçı'nın günden güne eriyişini. annem yine kabullenmiş, susuyordu. üstelik benim de sesimi kısmaya çalışıyordu. ben, içindeki çocuğu kürtaj yasağına rağmen aldırmış biri, yukarılardan birileri tarafından alıcı ayarlarıyla oynanmış sesimi korumaya kararlıydım, anneme rağmen, annem için. ne anlatayim ben sana diyordu ecetem f tipi ölümevlerinden ve açlık grevlerinden bahsederek. yaşıtlarımın bellerine bağladığı kurdelayla satılıyordu kitap. beyaz üzerine kırmızı kan gibi.
ben hukuk fakültesine gidiyordum. bir şeyleri, birilerini, bir şehri arkamda bırakarak. nereye alışmam gerektiğini, nereyi sevmem kimi unutmam gerektiğini bilmiyordum. iceriden ve disaridan bir sürü ses geliyordu. gürültü. bu kadar kalabalık bir yerdeyken yalnızlığı özlememem imkansızdı. kalabalıklardan kaçmak için bir kıyı aradım durdum hep. köpeköldüren bir şişenin dibinde kiyidan konusmalar takıldı kulağıma. gürültü değildi bunlar. huzur. ic kitabimdı artık o kıyılar benim. dalga dalga vuruyordum kıyıya. bir bocalama dönemiydi, arada kalma. gitmek mi kalmak mı iyi karar verilemeyen şu dönemler.
büyüyordum ben.
her bir kitabını en az üç kez okumuştum ecetem'in artık. artık değişmişti bir şeyler. mesela o başörtüsü diyordu türbana, özgürlük diye ekliyordu ardından. birikiminden zeval olunmayacak biriydi ama bazı şeyleri göstermiyordu sanki. galiba en çok da, yazısını okumak için aydın doğan'a para kazandıracak olmama sinirleniyordum. orada kaldığı sürece ''kim ne der'' diye düşünmekten anlatmak istediklerini anlatamaz diye düşünüyordum sanırım.
devrimciler olumle nisanlidir dediğinde umut kurt, film sonunda ece temelkuran'ı görünce ben diyordum ki, bu film benim hayatımın filmlerinden olur. benim hayatım olmuş bu kadın zaten. onun yaşadıklarını yaşamışım gibi. ya da her ne hikmetse benim yaşadıklarımı benim cümlelerimle anlatır gibi.
şans eseri bir yerlerde okuduğumda özgür mumcu ile evlendiğini, boğazımda bir yumru vardı oturma eyleminden inatla vazgeçmeyen, o eylemi bıraktı. sanmazdım evliliği üzerine tutup röportaj versin. ermenilerle ilgili kitabı es geçilsin de evliliğine yer verilsin. olmuş.
şöyle olmuş; http://www.hurriyet.com.tr/pazar/9017598.asp?gid=59&sz=45643 ve demiş ki,
''Sabahlara kadar siyaset konuşmak flört sayılır mı? Bu konudan konuşmak da biraz tuhaf. Ama zaten olup biten her şey tuhaftı sanki. Olması gereken bir şey oluyormuş gibi...''
''Evliliğe inanmayan insanların evliliği denemesi devrimci bir şeydir bana sorarsan.''
''Ne zaman siyasetle ya da dinle ilgili bir şey yazsam saldırı noktası kadın olmam oluyor, yalnız bir kadın olmam!''
''Ama hayatta düşünen, yazıp çizen ve derdi tek taş yüzük olmayan her kadının kendine göre bir ilişki ideali vardır.''
ve tabi ki;
''1968 döneminin ruhunda "biz" duygusu vardı. Zorluklar yaşadılar ama inanılmaz mutluydular. (..) Biz, "bizin" dağıldığı döneme, suçlu sendin, hayır sendin, kavgalarının yaşandığı döneme denk geldik. O yüzden bu ülkeye hep söylediğin o yazık oldu duygusuyla bakıyorum. Bu memlekete duyduğum merhamet "biz"ini kaybetmiş, kıvamını yitirmiş olmasından kaynaklanıyor.''hani biz herkes herkesi dinlesin istiyoruz ya, ece temelkuran hep konuşanlardan olsun.
gerek siyasi gerek öznel yazıları olsun türkiye'de en iyilerden olan, o'nu okuyarak büyüdüğüm için kendimi şanslı hissettiren kadin.
sevişmek ve kanamakla alakası olmadı hiç..
yayında ve yapımda emeği geçenler
annemin çeyiz sandığı,
bütün kadınların kafası karışıktır,
devrim,
ecetem,
fideL
23 Haziran 2008 Pazartesi
evening..
- üç çocuğumuz var!
- benim 2! ikisi de kız!
- evet, biliyorum. aşağıda gördüm. çok güzeller.
- harris'le hala gözüküyor musun?
- bazen. noel'de kart atıyor.
- bana mektup yazdı. çok şansımız olur sanıyordum.
- birkaç tane oldu.
- beni kimse o'nun kadar..
(...)
- sen mutlu oldun mu?
- zaman zaman. zaman zaman da çok mutsuz oldum tabi.
- o kadar mı?
- benim asla senin kadar beklentim olmadı.
- benim her zaman çok oldu. büyük hayallerim vardı.
- büyük bir hayat yaşadın.
- iki kötü evlilik.. ve, asla iyi bir şarkıcı olamadım.
- düğünümde söylemiştin. tanrım, olağanüstüydün. sen, çok güzel bir kadındın. orada sahnede çok cesurdun, güçlü ve umut doluydun.
- hiçbir şey değildi.
- benim için çok önemliydi. o günü düşünüyorum da hala..
***
- kendimi harika hissediyorum. hiç hasta gibi değilim. benim için bir şey yapar mısın?
- ne istersen.
- mutlu olmaya çalışır mısın?
- çok şey istedin anne.
- sürekli korkarak yaşamayı bırakır mısın? hata diye bir şey yoktur. yenilirsin, ama yine de şarkı söylersin.
***
- bir bebeğimiz olacak!
- tanrım, şaka mı bu?!
- gerçekten ödümü patlatıyor.
- korkma, harika olacak.
- evet, biliyorum. ama zaman zaman çok yorgun olacağım. sinirli olacağım ve hayatımı mahvettiğimi düşüneceğim.
- yanında olacağım.
- olacaksın diğ mi? kafam karıştığında, tuhaf ve kötü hissettiğimde davrandığımda da olacaksın diğ mi?
- evet, elimden geleni yapacağım.
- ben de öyle.
***
- harris!
- ah!
- merhaba.
- nasılsın?
- ben.. iyiyim. iyi.
- buna inanamıyorum!
- ben losangeles'a taşınıyorum.
- biz de taşınıyoruz. yalnızca karımın kardeşini görmek için haftasonu geldik.
- ah, oğlun mu?
- evet. buddy. 3 yaşında.
- harris!
- seni tanıştırayım.
- hayır hayır. benim uçağı yakalamam gerek.
- aa. harika görünüyorsun.
- sen de öyle. benim de bir kızım var.
- mükemmel. hala şarkı söylüyor musun?
- şu anda söylemiyorum.
- neden bıraktın?
- evlendim. sonra da bebeğim oldu. bir şey, başka bir şeyi izledi.
- sana bir şey söylemem gerek. hala hangi yıldızın bizim olduğunu biliyorum.
- (..) evet, losangeles'a gelirsen ara beni.
- evet, sen de.
- benim 2! ikisi de kız!
- evet, biliyorum. aşağıda gördüm. çok güzeller.
- harris'le hala gözüküyor musun?
- bazen. noel'de kart atıyor.
- bana mektup yazdı. çok şansımız olur sanıyordum.
- birkaç tane oldu.
- beni kimse o'nun kadar..
(...)
- sen mutlu oldun mu?
- zaman zaman. zaman zaman da çok mutsuz oldum tabi.
- o kadar mı?
- benim asla senin kadar beklentim olmadı.
- benim her zaman çok oldu. büyük hayallerim vardı.
- büyük bir hayat yaşadın.
- iki kötü evlilik.. ve, asla iyi bir şarkıcı olamadım.
- düğünümde söylemiştin. tanrım, olağanüstüydün. sen, çok güzel bir kadındın. orada sahnede çok cesurdun, güçlü ve umut doluydun.
- hiçbir şey değildi.
- benim için çok önemliydi. o günü düşünüyorum da hala..
***
- kendimi harika hissediyorum. hiç hasta gibi değilim. benim için bir şey yapar mısın?
- ne istersen.
- mutlu olmaya çalışır mısın?
- çok şey istedin anne.
- sürekli korkarak yaşamayı bırakır mısın? hata diye bir şey yoktur. yenilirsin, ama yine de şarkı söylersin.
***
- bir bebeğimiz olacak!
- tanrım, şaka mı bu?!
- gerçekten ödümü patlatıyor.
- korkma, harika olacak.
- evet, biliyorum. ama zaman zaman çok yorgun olacağım. sinirli olacağım ve hayatımı mahvettiğimi düşüneceğim.
- yanında olacağım.
- olacaksın diğ mi? kafam karıştığında, tuhaf ve kötü hissettiğimde davrandığımda da olacaksın diğ mi?
- evet, elimden geleni yapacağım.
- ben de öyle.
***
- harris!
- ah!
- merhaba.
- nasılsın?
- ben.. iyiyim. iyi.
- buna inanamıyorum!
- ben losangeles'a taşınıyorum.
- biz de taşınıyoruz. yalnızca karımın kardeşini görmek için haftasonu geldik.
- ah, oğlun mu?
- evet. buddy. 3 yaşında.
- harris!
- seni tanıştırayım.
- hayır hayır. benim uçağı yakalamam gerek.
- aa. harika görünüyorsun.
- sen de öyle. benim de bir kızım var.
- mükemmel. hala şarkı söylüyor musun?
- şu anda söylemiyorum.
- neden bıraktın?
- evlendim. sonra da bebeğim oldu. bir şey, başka bir şeyi izledi.
- sana bir şey söylemem gerek. hala hangi yıldızın bizim olduğunu biliyorum.
- (..) evet, losangeles'a gelirsen ara beni.
- evet, sen de.
yayında ve yapımda emeği geçenler
babam ve oğlum,
beni sevdin,
bir veda havası,
bütün kadınların kafası karışıktır,
kaybolursam şarkı söyle,
ödünç aldığım tüm erkeklere,
yenilmesen hiç büyümezdin,
yıldızlar
bahçede
çok üşüyorum.
bu kahrolası yaz sıcağında üşüyorum. ateşim çıkmıyor ama. sadece bir titreme var. küresel ısınıyorum sanırım. topak şeylere ilgim vardır benim. o yüzden en sevdiğim hayvanları sayarken fillerden, hipopotamlardan, kutup ayılarından filan bahsederim. işte şimdi kendimi tam da o küçük buz parçası üzerinde yalnız kalan kutup ayısı gibi hissediyorum. beni kameraya alan ya da fotoğrafımı çeken biri var mı bilmiyorum. olmasa daha iyi. çünkü ben hiçbir zaman fotojenik bir insan olamadım. istedim ama olamadım. o yüzden fotoğraflardan haz etmem. ben anı dondurmayı sevmem. ben çilekli dondurma yiyince midesi bulanan bir kızım. ve ece temelkuran'ı hayalkırıklığına uğratmak istemem ama, hiç peçete koleksiyonum da olmadı. ben mektup biriktirmeyi severdim. şimdi tıpkı olduğu gibi. annemin günlüklerini ve babama yazdığı şiirleri okuyarak büyüdüm. onları biriktirdim hayat bilgisi defterimde. annem edebiyat mezunuydu fakat şiirleri hiçbir zaman içimde göğe bakma hissi uyandırmadı bende. yine de içten içe düz yazıyı şiire zilyon kere tercih etmeme rağmen bir gün birilerine şiir yazabilme ihtimalimi düşündüm. tek bir farkla, ben annemden daha güzel yazmalıydım. bir gün benim çocuğuma kalacak olan o his külliyatlarında çocuğum benim arkamdan ''annem de amma saçmalamış'' dememeli. aksine, ''anneme bak, neler yaşamış'' demeli.
çok üşüyorum.
kafamda zilyon tane düşünce ve içime atmaktan şişmanladığım bir sürü üzüntü var. dokunmasını beklemem kimsenin ağlamak için. şu günlerde müstear adıyla müstesna bir insan değilim. adımın sadece ''melankolik'' kısmını görüyor gözlerim. biraz buğulu sanki her şey. kesin değil. ben bu belirsizlik halini hiç sevmem. hayatımda beklemek ve bellirleyememek kadar nefret ettiğim şeyler yoktur. oysa hayat sanki bana beklemekten başka çare vermiyor. inadına hiçbir sorunun, soru ögesi içermeyenlerin bile, cevabını vermiyor. benim bulmama izin vermiyor. hayatımda, hiçbir şeyin bir ''ad''ı yok. oysa benim için çok önemlidir ''ad''lar. çünkü birine ad veremezsem, sıfatlarım onu, nitelerim. işaret parmağımı uzatıp rencide ederim. gözlerimi dikerim, gözümün önünden gitmesin diye. hiçbir şeyi kaçırmak istemem çünkü. her şeyi kontrol altına alıp her daim haklı çıkmak değil derdim. evet, bi ara bunu da deli gibi istemiştim. sonra deli olmayı çok istedim. her şeyi elimin tersiyle itip, gönlümce küfredebilmeyi, bunun için yüzümün kızarmamasını, başıma ne gelirse gelsin hiçbir şeyden sorumlu olmamayı, her şeye yeniden başlayabilme gücünü çok istedim. bana yapılan haksızlıklara inat, yaptığım hiçbir haksız fiilden sorumlu olmayacaktım çünkü o zaman. o zaman belki de ilk defa ''karşılıksızlık'' farklı bir boyut kazanacaktı üçüncü boyuta sık sık giden lakin geri gelmeyi hep reddedip bi kısmını orada bırakarak eksilmeyi tercih eden aklım için.
çok üşüyorum.
kendime yasakladığım zilyonlarca şarkıdan sadece biri çınlıyor şu an kulağımda. ''ısınamazsın ağlarken'' diyor deniz. ben deniz adını çok severim. denizleri çok severim. deniz'leri çok severim. belki ece temelkuran bilmez, belki de en bi çok yaptığı bir şeydi, ben isim biriktiririm defterimin arasında. doğmamış ve doğmayacak olan yüzlerce çocuğum vardır. hepsinin de bir adı. onları ''sıradanlık''tan kurtarmayı bahşeden adları. hepsi hazır. her gün bir yenisi ekleniyor onlara. ben her gün, içimdeki çocuğu öldürmek istedikçe, başka çocuklar doğuruyorum. belki çok sevdiğim halde tutmaktan- dokunmaktan deli gibi korktuğum kediler doğuramıyorum, yollayamıyorum çay fincanlarının kenarında ece temelkuran gibi. ya da o'nun ''zira''ları yerine, benim ''ama''larım daha baskın. ben hep içine kapanık ve çözülmeyi beklenen ''taraf'' olmayı isterken, baskın olmak zorunda bırakılıyorum. ya da kendimi bu konuma düşürüyorum. benim için çok zamandır haklı olmanın ya da hata yapmanın bir anlamı yok. yaptığım şeylerden pişman olmayı yapmadıklarıma tercih ettiğim filan da yok. sadece bir gün, gelişine vurduğum ortanın ağlarla buluşmasını istiyorum. doksana girmek zorunda değil. çocukken oynadığım dokuz aylık, yirmi bir aylık, doksan dakikalık maçlar şu an hiçbir şey ifade etmiyor. ben yeni başladım çünkü her şeye.
çok üşüyorum.
içimde sonuna ''meli - malı'' eklediğim zilyon tane cümle var. attığım ve atmak zorunda olduğum adımların her nefeste yenilendiğini hissettikçe nabzımla birlikte artıyor gerekliliklerim. çünkü ben her nefeste biraz daha büyüyorum. her nefeste biraz daha yaşlanıyorum. benim derin nefeslerim büyük beklentilerim. sabrım yok pek evrimi beklemeye. belki de bu yüzden kalbim hiç kenarlarından alınmasına müsait değil. bu yüzden belki de direk kırılmayı tercih ediyor. sanırım bu victor hugo'yu hiç dinlemediğim anlamına da geliyor. o'na söylemeyi çok isterdim bir değirmenin arkasında dinin mucizelerini görüp hayata bağlanmanın sadece o'nun kitaplarında olduğunu ve insanlığın hiçbir zaman sert olmak varken yumuşak olmayı tercih etmediğini. bu yüzden herhalükarda kırılıp incindiklerini. unutmadan bir de eklemek isterdim, içimdeki mutfaktaayaksesleri bandosunun mucize beklemeyi artık huzurdan saymadığını. kalbimi ya da bedenim çıldırmasına rağmen hiçbir zaman gidemediği vekaleten yerine seyahate yolladığı beynimi kullanmıyorum artık. hangisi boştaysa. çünkü bence insanlar bireysel olmak yerine takım oyununa önem vermeli. boşta biri varsa, ona pas atmalı. ve bilmeli tek kişinin sorumluluğunun her zaman bölünmüş sorumluluktan daha ağır olduğunu.
çok üşüyorum.
ben sahip olduğum zilyonlarca hayali ve kurduğum binlerce ''meli- malı'' cümlesini gerçekleştiremeyecek olmaktan korkuyorum. ölümün engel teşkil etmesi değil sorun. önümdeki tek engel kendimken ölümün lafı bile olmaz. önemli bir şey için ölmek istiyor olmam da mesela bunun önünde engel değil. bana göre, ben en büyük engeli nefes alırken içime çektiğim havanın genzimi yakmasına alışmakla yendim. ben daha ilk nefesimle yendim hayatı. bir an duruşu gibi. yeterli. her zaman büyük beklentilerimin olmasından zarar gördüm. çünkü onların hiçbiri yakın vadede gerçek olmadı. uzak vadede gerçekleşmesini ise ben istemedim, o an lazımdı bana çünkü. o an, hani ''sevdiğine kavuşamazsa ölür'' hastalığına yakalandığım an, eğer yanımda olmuyorsa gerisi teferruattır. hayat ayrıntılarda gizli olsa bile. benim artık o ayrıntıları bulmaya takaatim yok. ben ''yanıtla beni'' dediğimde derdime derman olacak bir kurum kuruluş istiyorum. sevmesem de sagopa kajmer'in ''kendime sarılır, donarım'' sözünden etkilenmek istemiyorum. geç kalmış olmak istemiyorum! bir sabah uyandığımda her şeyin çok bittiğini ve benim bitiş merasimine bile yetişemediğimi anlamaktan korkuyorum!
hayatımda başımı çevirdiğimde yanımda olacak kişinin mutfaktaki ayak sesini ve sadece ikimizin görebildiğine inandığım o ateşböceklerinin olduğu bahçede kulağımda kirazlar, önümde emek verdiğim domateslerle özgür bir dünyada o adamla başka şeyler için mücadele içinde olmayı kaçırmak istemiyorum! ben doğuştan şanslı değilim. fotojenik hiç değilim. belki de bu yüzden öldüğümde arkamdan gösterebilecekleri hiç fotoğrafım yok dün olması beklenen şimdiki zamana ait. saçlarım kötü. sesim detone çıkıyor. hayattan beklentilerim had safada, aldıklarım sıfırın altında. yazmaktan başka hiçbir şey yapamıyorum. onu da beceremiyorum. hala bir gün tanrı'nın beni çevrimiçi'ne alacağını ve benimle uzun uzun sohbet edeceğine inanıyorum. bir gün, gözlerimi kapatıp açtığımda karşımda tam da içimden geçeni görmek istiyorum. güvercinlerle değil kedilerle yolladığım mektupların sahibini bulmasını ümit ediyorum. sahnede bakanların ''ne kadar cesur ve güzel. umut dolu gözleri söylediği melankolik şarkıları aydınlatıyor'' demesini umuyorum. ama bir mikrofon, o kadar uzak ki. ''sınırlar kalksın'' diye bağırmıyorum, sadece ''uzaklar yakın olsun'' istiyorum. her gün bir balon uçarayım ve uçurduğum o balon göğe bakma durağımın üstündeki yıldıza takılsın istiyorum. deniz ve yıldız hiç uzağıma düşmesin, yalnız kalsam hatta gölgemden bile kopsam onlar hep peşimden gelsin istiyorum.
kapama gözlerini, ben çok üşüyorum.
bu kahrolası yaz sıcağında üşüyorum. ateşim çıkmıyor ama. sadece bir titreme var. küresel ısınıyorum sanırım. topak şeylere ilgim vardır benim. o yüzden en sevdiğim hayvanları sayarken fillerden, hipopotamlardan, kutup ayılarından filan bahsederim. işte şimdi kendimi tam da o küçük buz parçası üzerinde yalnız kalan kutup ayısı gibi hissediyorum. beni kameraya alan ya da fotoğrafımı çeken biri var mı bilmiyorum. olmasa daha iyi. çünkü ben hiçbir zaman fotojenik bir insan olamadım. istedim ama olamadım. o yüzden fotoğraflardan haz etmem. ben anı dondurmayı sevmem. ben çilekli dondurma yiyince midesi bulanan bir kızım. ve ece temelkuran'ı hayalkırıklığına uğratmak istemem ama, hiç peçete koleksiyonum da olmadı. ben mektup biriktirmeyi severdim. şimdi tıpkı olduğu gibi. annemin günlüklerini ve babama yazdığı şiirleri okuyarak büyüdüm. onları biriktirdim hayat bilgisi defterimde. annem edebiyat mezunuydu fakat şiirleri hiçbir zaman içimde göğe bakma hissi uyandırmadı bende. yine de içten içe düz yazıyı şiire zilyon kere tercih etmeme rağmen bir gün birilerine şiir yazabilme ihtimalimi düşündüm. tek bir farkla, ben annemden daha güzel yazmalıydım. bir gün benim çocuğuma kalacak olan o his külliyatlarında çocuğum benim arkamdan ''annem de amma saçmalamış'' dememeli. aksine, ''anneme bak, neler yaşamış'' demeli.
çok üşüyorum.
kafamda zilyon tane düşünce ve içime atmaktan şişmanladığım bir sürü üzüntü var. dokunmasını beklemem kimsenin ağlamak için. şu günlerde müstear adıyla müstesna bir insan değilim. adımın sadece ''melankolik'' kısmını görüyor gözlerim. biraz buğulu sanki her şey. kesin değil. ben bu belirsizlik halini hiç sevmem. hayatımda beklemek ve bellirleyememek kadar nefret ettiğim şeyler yoktur. oysa hayat sanki bana beklemekten başka çare vermiyor. inadına hiçbir sorunun, soru ögesi içermeyenlerin bile, cevabını vermiyor. benim bulmama izin vermiyor. hayatımda, hiçbir şeyin bir ''ad''ı yok. oysa benim için çok önemlidir ''ad''lar. çünkü birine ad veremezsem, sıfatlarım onu, nitelerim. işaret parmağımı uzatıp rencide ederim. gözlerimi dikerim, gözümün önünden gitmesin diye. hiçbir şeyi kaçırmak istemem çünkü. her şeyi kontrol altına alıp her daim haklı çıkmak değil derdim. evet, bi ara bunu da deli gibi istemiştim. sonra deli olmayı çok istedim. her şeyi elimin tersiyle itip, gönlümce küfredebilmeyi, bunun için yüzümün kızarmamasını, başıma ne gelirse gelsin hiçbir şeyden sorumlu olmamayı, her şeye yeniden başlayabilme gücünü çok istedim. bana yapılan haksızlıklara inat, yaptığım hiçbir haksız fiilden sorumlu olmayacaktım çünkü o zaman. o zaman belki de ilk defa ''karşılıksızlık'' farklı bir boyut kazanacaktı üçüncü boyuta sık sık giden lakin geri gelmeyi hep reddedip bi kısmını orada bırakarak eksilmeyi tercih eden aklım için.
çok üşüyorum.
kendime yasakladığım zilyonlarca şarkıdan sadece biri çınlıyor şu an kulağımda. ''ısınamazsın ağlarken'' diyor deniz. ben deniz adını çok severim. denizleri çok severim. deniz'leri çok severim. belki ece temelkuran bilmez, belki de en bi çok yaptığı bir şeydi, ben isim biriktiririm defterimin arasında. doğmamış ve doğmayacak olan yüzlerce çocuğum vardır. hepsinin de bir adı. onları ''sıradanlık''tan kurtarmayı bahşeden adları. hepsi hazır. her gün bir yenisi ekleniyor onlara. ben her gün, içimdeki çocuğu öldürmek istedikçe, başka çocuklar doğuruyorum. belki çok sevdiğim halde tutmaktan- dokunmaktan deli gibi korktuğum kediler doğuramıyorum, yollayamıyorum çay fincanlarının kenarında ece temelkuran gibi. ya da o'nun ''zira''ları yerine, benim ''ama''larım daha baskın. ben hep içine kapanık ve çözülmeyi beklenen ''taraf'' olmayı isterken, baskın olmak zorunda bırakılıyorum. ya da kendimi bu konuma düşürüyorum. benim için çok zamandır haklı olmanın ya da hata yapmanın bir anlamı yok. yaptığım şeylerden pişman olmayı yapmadıklarıma tercih ettiğim filan da yok. sadece bir gün, gelişine vurduğum ortanın ağlarla buluşmasını istiyorum. doksana girmek zorunda değil. çocukken oynadığım dokuz aylık, yirmi bir aylık, doksan dakikalık maçlar şu an hiçbir şey ifade etmiyor. ben yeni başladım çünkü her şeye.
çok üşüyorum.
içimde sonuna ''meli - malı'' eklediğim zilyon tane cümle var. attığım ve atmak zorunda olduğum adımların her nefeste yenilendiğini hissettikçe nabzımla birlikte artıyor gerekliliklerim. çünkü ben her nefeste biraz daha büyüyorum. her nefeste biraz daha yaşlanıyorum. benim derin nefeslerim büyük beklentilerim. sabrım yok pek evrimi beklemeye. belki de bu yüzden kalbim hiç kenarlarından alınmasına müsait değil. bu yüzden belki de direk kırılmayı tercih ediyor. sanırım bu victor hugo'yu hiç dinlemediğim anlamına da geliyor. o'na söylemeyi çok isterdim bir değirmenin arkasında dinin mucizelerini görüp hayata bağlanmanın sadece o'nun kitaplarında olduğunu ve insanlığın hiçbir zaman sert olmak varken yumuşak olmayı tercih etmediğini. bu yüzden herhalükarda kırılıp incindiklerini. unutmadan bir de eklemek isterdim, içimdeki mutfaktaayaksesleri bandosunun mucize beklemeyi artık huzurdan saymadığını. kalbimi ya da bedenim çıldırmasına rağmen hiçbir zaman gidemediği vekaleten yerine seyahate yolladığı beynimi kullanmıyorum artık. hangisi boştaysa. çünkü bence insanlar bireysel olmak yerine takım oyununa önem vermeli. boşta biri varsa, ona pas atmalı. ve bilmeli tek kişinin sorumluluğunun her zaman bölünmüş sorumluluktan daha ağır olduğunu.
çok üşüyorum.
ben sahip olduğum zilyonlarca hayali ve kurduğum binlerce ''meli- malı'' cümlesini gerçekleştiremeyecek olmaktan korkuyorum. ölümün engel teşkil etmesi değil sorun. önümdeki tek engel kendimken ölümün lafı bile olmaz. önemli bir şey için ölmek istiyor olmam da mesela bunun önünde engel değil. bana göre, ben en büyük engeli nefes alırken içime çektiğim havanın genzimi yakmasına alışmakla yendim. ben daha ilk nefesimle yendim hayatı. bir an duruşu gibi. yeterli. her zaman büyük beklentilerimin olmasından zarar gördüm. çünkü onların hiçbiri yakın vadede gerçek olmadı. uzak vadede gerçekleşmesini ise ben istemedim, o an lazımdı bana çünkü. o an, hani ''sevdiğine kavuşamazsa ölür'' hastalığına yakalandığım an, eğer yanımda olmuyorsa gerisi teferruattır. hayat ayrıntılarda gizli olsa bile. benim artık o ayrıntıları bulmaya takaatim yok. ben ''yanıtla beni'' dediğimde derdime derman olacak bir kurum kuruluş istiyorum. sevmesem de sagopa kajmer'in ''kendime sarılır, donarım'' sözünden etkilenmek istemiyorum. geç kalmış olmak istemiyorum! bir sabah uyandığımda her şeyin çok bittiğini ve benim bitiş merasimine bile yetişemediğimi anlamaktan korkuyorum!
hayatımda başımı çevirdiğimde yanımda olacak kişinin mutfaktaki ayak sesini ve sadece ikimizin görebildiğine inandığım o ateşböceklerinin olduğu bahçede kulağımda kirazlar, önümde emek verdiğim domateslerle özgür bir dünyada o adamla başka şeyler için mücadele içinde olmayı kaçırmak istemiyorum! ben doğuştan şanslı değilim. fotojenik hiç değilim. belki de bu yüzden öldüğümde arkamdan gösterebilecekleri hiç fotoğrafım yok dün olması beklenen şimdiki zamana ait. saçlarım kötü. sesim detone çıkıyor. hayattan beklentilerim had safada, aldıklarım sıfırın altında. yazmaktan başka hiçbir şey yapamıyorum. onu da beceremiyorum. hala bir gün tanrı'nın beni çevrimiçi'ne alacağını ve benimle uzun uzun sohbet edeceğine inanıyorum. bir gün, gözlerimi kapatıp açtığımda karşımda tam da içimden geçeni görmek istiyorum. güvercinlerle değil kedilerle yolladığım mektupların sahibini bulmasını ümit ediyorum. sahnede bakanların ''ne kadar cesur ve güzel. umut dolu gözleri söylediği melankolik şarkıları aydınlatıyor'' demesini umuyorum. ama bir mikrofon, o kadar uzak ki. ''sınırlar kalksın'' diye bağırmıyorum, sadece ''uzaklar yakın olsun'' istiyorum. her gün bir balon uçarayım ve uçurduğum o balon göğe bakma durağımın üstündeki yıldıza takılsın istiyorum. deniz ve yıldız hiç uzağıma düşmesin, yalnız kalsam hatta gölgemden bile kopsam onlar hep peşimden gelsin istiyorum.
kapama gözlerini, ben çok üşüyorum.
yayında ve yapımda emeği geçenler
annemin çeyiz sandığı,
beni sevdin,
bir yaraya kabuk olmak,
bütün kadınların kafası karışıktır,
çemberimde gül oya,
deliliğe övgü,
ecetem,
ödünç aldığım tüm erkeklere
22 Haziran 2008 Pazar
cengiz çal, çeektiiir git.
bisiklete binmeyi ve mızıka çalmayı öğrenmeliyim.
-eğer motor beceri dedikleri şey hakikaten unutulmuyorsa, birkaç denemeden sonra başarabilirim, inanıyorum.-
-eğer motor beceri dedikleri şey hakikaten unutulmuyorsa, birkaç denemeden sonra başarabilirim, inanıyorum.-
yayında ve yapımda emeği geçenler
eften püften,
mızıka,
sepetli mavi bisiklet
21 Haziran 2008 Cumartesi


***
şimdi ben hazır depresyondayken ve her şey ''değişiyorum'' dediğimden beri pek güzel gidiyorken bi cinslik çıkartsam..
her şeyi elimin tersiyle itsem.
benden bir şeyler bekleyenleri hayalkırıklığına uğratsam.
arkama bakmadan çekip gitsem.
nefret ettiğim halde bir dengesizlik yapsam.
yapamam ki.
yapmam değil, yapamam.
***
noticed tonight that the world has been turning
while i've been stuck here, withering awaythough
i know i said i wouldn't leave you behind/ i'd wait around 'til u need me
but i have to go, it breaks my heart to say
that i can't stop now
i've got troubles of my own
'cause im short on time
im lonely and i'mtoo tired to talk
***
sabaha karşı 3'tü ben hala uyumamıiştım. ''eskiden'' olsa, ''saat gece 3 olmuş, yanında ben yokum sanki, yeter artık hiçbir şey eskisi gibi değil!'' diye bağırıyor bulurdum kendimi. şimdi ise gayet hiçbir şarkı tesir etmiyor nacizane bedenime.
***
sabahın köründe kalkıp, yürüyüp, kafama göre bir otobüse binip, kadıköy'ün daha önce keşfetmediğim bir yerinde inip, deniz bulana kadar yürüdüm. soruyorum ey ankaralılar? hanginiz yapabilirsiniz bunu? (oha oha oha, ben bu lafları çok pis yirim.)
nereye gidersen git bi yerlerden -bi tuvalet boşluğundan bile- denizi görebilecek olmanın huzuru.
güzel şey.
hele sabahın köründe -mahallenin piçleri- simit alıp, denizi izlemek. süper.
şükela.
***
murat belge ile hale soygazi 13 yıldır berabermiş!
***
mehmet ali nuroğlu..
***
yayında ve yapımda emeği geçenler
eften püften,
yurttan ve dünyadan haberler
milli orgazm
adam gibi eğlenmesini bilmiyorsanız eğlenmeyin mnkyim!
ölü var lan!
neymiş, milli takım yarı finale çıkmışmış! çok mühim. bir insan hayatından daha mühim. aferin.
başbakanın çakı taşıdığı bir ülkede her evde silah olması gayet normal tabi.
hamiş: sağol cihan.
ek: osmaniye'de ölü. adana'da bir adamın kafasına kurşun. bilmemnerede eve giren kurşun akvaryumu patlatıyor.
buraya yalnız türkiye'de olabilecek olaylar bakınızı vermek istiyorum.
ölü var lan!
neymiş, milli takım yarı finale çıkmışmış! çok mühim. bir insan hayatından daha mühim. aferin.
başbakanın çakı taşıdığı bir ülkede her evde silah olması gayet normal tabi.
hamiş: sağol cihan.
ek: osmaniye'de ölü. adana'da bir adamın kafasına kurşun. bilmemnerede eve giren kurşun akvaryumu patlatıyor.
buraya yalnız türkiye'de olabilecek olaylar bakınızı vermek istiyorum.
20 Haziran 2008 Cuma
hobaateeeycaaan oleleyleey a.ltd.ş.
allah'ım bugün ne şahane bir gün.
laylalaylalaaay!
**
çucuk yurda geldi chavez!
beni görmek için yurda geldi!
hatta yurt ''ne işi var bu çucuğun burda?'' bilem dedi!
saçlarımı -o pırasaya bile benzemeyen salak saçlarımı- beğendi!
**
anayasa kürsüsünden bir örtmenümüz bana meyl atmış chavez!
açıköğretim işine sıcak bakmadığını, galatasaray üniversitesi fransızca kurslarıyla ilgili bir gelişme olduğunu belirtmiş!
hatta o zaman zaman nefret etme aşamasına bile geldiğim adımın sonuna en şükelasından bir ''cım'' bile eklemiş!
''şekerim'' demiş chavez, şeker! daha ne desin?
**
allah'ım çaya ya da suya gerek yok.. ben şu halimle erimeye hazırım!
laylalaylalaaay!
**
çucuk yurda geldi chavez!
beni görmek için yurda geldi!
hatta yurt ''ne işi var bu çucuğun burda?'' bilem dedi!
saçlarımı -o pırasaya bile benzemeyen salak saçlarımı- beğendi!
**
anayasa kürsüsünden bir örtmenümüz bana meyl atmış chavez!
açıköğretim işine sıcak bakmadığını, galatasaray üniversitesi fransızca kurslarıyla ilgili bir gelişme olduğunu belirtmiş!
hatta o zaman zaman nefret etme aşamasına bile geldiğim adımın sonuna en şükelasından bir ''cım'' bile eklemiş!
''şekerim'' demiş chavez, şeker! daha ne desin?
**
allah'ım çaya ya da suya gerek yok.. ben şu halimle erimeye hazırım!
yayında ve yapımda emeği geçenler
anayasa aşkı,
deliliğe övgü,
fransızca,
galatasaray üniversitesi
sigaramın dumanına sarsam, saklasam seni..
yayında ve yapımda emeği geçenler
annemin çeyiz sandığı,
bir veda havası,
devrim,
fideL,
yurttan ve dünyadan haberler
meyve veren ağacın taşlanan meyvesi

"sendikaya üye olduklari için işten çıkarılan ve 5 aralik 2007 tarihinden itibaren direnişte bulunan işçilerin işe iade davasının ilk dosyası bugün susurluk sulh hukuk mahkemesinde görüldü. mahkeme, işçilerin işe iadesine karar verdi. karara göre; işveren işe aldığı işçilere 4 ay maaş verecek, eğer işe almamakta diretirse işçilerin kıdemine göre 4 ay artı fazladan 14 aydan başlayarak ödeme yapacak."
yayında ve yapımda emeği geçenler
annemin çeyiz sandığı,
yurttan ve dünyadan haberler
19 Haziran 2008 Perşembe
ahaha. gogol var ya. bildin mi? hıh. o'nun bi kitabı var bir delinin hatıraları deyu, orada bi köpek var. adı fideL. ahahaha. çoeğlendim.
^^
demincek sözlükte şeederken ''bir hediye olarak yarabandı'' başlığına takıldı gözüm. çomantıklı.
- nedir bu?
- içinde yaramın kabuğu var!
- yaranın kabuğu mu?
- düşündüm ki fotoğraf vermekten iyidir. fotoğrafa bakar bakar alışırsın. ama yara öyle değildir; etimden bir parçadır. ne zaman baksan acırsın.
- insan sevdigine yarasini verir mi ?
öyle işte. oh. çoşükür.
^^
- işte bizim de hebele'yle 1 yıl olucak 2 temmuzda.
- ne hoş.
- ben de kız kulesinde yer ayırttım.
- hıı.
- akşam sandalla kız kulesine gideceğiz. orada yemek yiyip dans edeceğiz bol bol.
- pek ala, pek.
- yalnız kıyafet şartı varmış. şortlu filan almıyorlarmış. spor ayakkabı giymek yasakmış. ceket giyeceğim ben.
- evet, anlıyorum.
kız kulesi, sandal, yemek, dans, şık kostümler ve yıl dönümü. en tesadüfen yalnızsın'ı da o yıldönümünün 2 temmuz oluşu. hayat güzel ya. sandallar filan..
^^
saçlarım çok sikindirik bi hal almış olabilir.
^^
bi kedi alıp adını mırnık, bi köpek alıp adını fideL koyucam. onlar birbirini yesin dursun. fideL bok yesin bi de.
^^
uzun zamandır haber alamadığım ama haber almak istediğim birinden bugün haber aldım. gel gör ki hala haber almak istediklerim listesinde birinci sırada yer alan zat-ı mongoldan haber alabilemedim. çok da fi-fi. -köpek alıp bi adını fideL göbek adını da fi fi mi koysam acep?-
^^
istanbul'da buranın o lanet olası kalabalığını ve trafiğini gözardı edebileceğim, ağdeğtaaağ bir turist gibi salak salak etrafı izleyebileceğim ve etrafımda olanlardan mutlu olabileceğim birkaç hafta geçirmek istiyorum. ya da böylee elimde çay -kattiyetle kave değil- elmalı bir şeylerle bir çimene yayılmak ama kene kapmamak istiyorum. bi de bir deniz. hangisi gelirse gelsin.. ya da o zahmet etmesin, ben gideyim.
gidelim buralardan, dayanamıyoruum!
^^
bir geceliğine de olsa o rüyamda gördüğüm parkta bütün gece gözlerimi hiç kırpmadan, nefesimi hiç vermeden o çocukla yan yana durmak istiyorum. sadece durmak. yan yana. sanırım o park, ankara'da olabilir.
^^
yeniden kitap okumak istiyorum.
^^
en cartından bir kırmızı ruj oje ve topuklu ayakkabı alsam, kullanmam - sürmem ve giymem ki. ama belki mutlu olurum.
^^
neyi kimi nereyi özlediğimi bilmeden umarsızca özlüyorum bir şeyleri. ben adam gibi şeyleri özlemeyi unutuyorum ve bu bana çok dokunuyor!
^^
çikolata bile kar etmiyor! ketçaplı cips kilo ve sivilce yapıyor!
^^
sanırım kendime biraz bakmalıyım. hele hazır beni bu halimle kabul etmeye hazır gibi görünen en azından o izlenimi yaratan biri varken. eşşeğin boku.
^^
anayasa olsa da çalışsak.
^^
bugün anayasacıların odasına gittim. göt kadar. sen o kadar oku sana versinler tavuğun bile yumurtlayamayacağı kadar bi alan. olsun. ben bi oluyum, tuvalette bilem çalışırım. -höh-
^^
her ne kadar kaşındırsa da kendi domatesimi kendim üretmek istiyorum. neredeyse akbile harcağım paranın iki üç katını domatese harcıyorum. yerim.
^^
sağımda solumda önümde arkamda hiçbir şey olmadan dünyayı dolaşmak istiyorum.
^^
ben çok sıkıldım. mumculeyi alıp uyuycam.
^^
demincek sözlükte şeederken ''bir hediye olarak yarabandı'' başlığına takıldı gözüm. çomantıklı.
- nedir bu?
- içinde yaramın kabuğu var!
- yaranın kabuğu mu?
- düşündüm ki fotoğraf vermekten iyidir. fotoğrafa bakar bakar alışırsın. ama yara öyle değildir; etimden bir parçadır. ne zaman baksan acırsın.
- insan sevdigine yarasini verir mi ?
öyle işte. oh. çoşükür.
^^
- işte bizim de hebele'yle 1 yıl olucak 2 temmuzda.
- ne hoş.
- ben de kız kulesinde yer ayırttım.
- hıı.
- akşam sandalla kız kulesine gideceğiz. orada yemek yiyip dans edeceğiz bol bol.
- pek ala, pek.
- yalnız kıyafet şartı varmış. şortlu filan almıyorlarmış. spor ayakkabı giymek yasakmış. ceket giyeceğim ben.
- evet, anlıyorum.
kız kulesi, sandal, yemek, dans, şık kostümler ve yıl dönümü. en tesadüfen yalnızsın'ı da o yıldönümünün 2 temmuz oluşu. hayat güzel ya. sandallar filan..
^^
saçlarım çok sikindirik bi hal almış olabilir.
^^
bi kedi alıp adını mırnık, bi köpek alıp adını fideL koyucam. onlar birbirini yesin dursun. fideL bok yesin bi de.
^^
uzun zamandır haber alamadığım ama haber almak istediğim birinden bugün haber aldım. gel gör ki hala haber almak istediklerim listesinde birinci sırada yer alan zat-ı mongoldan haber alabilemedim. çok da fi-fi. -köpek alıp bi adını fideL göbek adını da fi fi mi koysam acep?-
^^
istanbul'da buranın o lanet olası kalabalığını ve trafiğini gözardı edebileceğim, ağdeğtaaağ bir turist gibi salak salak etrafı izleyebileceğim ve etrafımda olanlardan mutlu olabileceğim birkaç hafta geçirmek istiyorum. ya da böylee elimde çay -kattiyetle kave değil- elmalı bir şeylerle bir çimene yayılmak ama kene kapmamak istiyorum. bi de bir deniz. hangisi gelirse gelsin.. ya da o zahmet etmesin, ben gideyim.
gidelim buralardan, dayanamıyoruum!
^^
bir geceliğine de olsa o rüyamda gördüğüm parkta bütün gece gözlerimi hiç kırpmadan, nefesimi hiç vermeden o çocukla yan yana durmak istiyorum. sadece durmak. yan yana. sanırım o park, ankara'da olabilir.
^^
yeniden kitap okumak istiyorum.
^^
en cartından bir kırmızı ruj oje ve topuklu ayakkabı alsam, kullanmam - sürmem ve giymem ki. ama belki mutlu olurum.
^^
neyi kimi nereyi özlediğimi bilmeden umarsızca özlüyorum bir şeyleri. ben adam gibi şeyleri özlemeyi unutuyorum ve bu bana çok dokunuyor!
^^
çikolata bile kar etmiyor! ketçaplı cips kilo ve sivilce yapıyor!
^^
sanırım kendime biraz bakmalıyım. hele hazır beni bu halimle kabul etmeye hazır gibi görünen en azından o izlenimi yaratan biri varken. eşşeğin boku.
^^
anayasa olsa da çalışsak.
^^
bugün anayasacıların odasına gittim. göt kadar. sen o kadar oku sana versinler tavuğun bile yumurtlayamayacağı kadar bi alan. olsun. ben bi oluyum, tuvalette bilem çalışırım. -höh-
^^
her ne kadar kaşındırsa da kendi domatesimi kendim üretmek istiyorum. neredeyse akbile harcağım paranın iki üç katını domatese harcıyorum. yerim.
^^
sağımda solumda önümde arkamda hiçbir şey olmadan dünyayı dolaşmak istiyorum.
^^
ben çok sıkıldım. mumculeyi alıp uyuycam.
yayında ve yapımda emeği geçenler
bir yaraya kabuk olmak,
eşşeğin boku,
fideL
18 Haziran 2008 Çarşamba
depressed.
an itibariyle depresyona girmeye karar verdim. veeeerdiiiim. veee girdim!
yayında ve yapımda emeği geçenler
eşşeğin boku
genç siviller(den) rahatsız
eloisevera demiş, ''hayalkırıklığı kötü bir şey''.
şimdi ben bugünkü sınavda en iyi bildiğim konuyu yanlış yapmanın verdiği hayalkırıklığıyla öğrendiğim yeni bir hayalkırıklığını paylaşmak istiyorum seninle sevgili okuyucu ve sevgisiz kalmış canım kendim.
öncelikle linki vereyim; http://img247.imageshack.us/img247/2930/afisjg2.jpg ((biraz salak olduğu için bazı bazı açılıyor bazı bazı içine kapanıyor))
sonra da sözlüklerdeki şeklini vereyim; '' genc siviller, irkciliga ve milliyetcilige dur de girişimi ve kuresel eylem grubu tarafından 21 haziran cumartesi günü düzenlenecek yürüyüş. saat 17.00'da tünel'den taksim'e doğru yürünecektir. ordunun, yargının her türlü darbe ve muhtırasına, ergenekon'a ve kendisini ülkenin sahibi zanneden oligarşiye karşı düzenlenen ilk büyük organizasyonlardan biri olacağı tahmin edilmektedir.''
bi sorun yok diğ mi? her şey güllük gülistanlık. süper. şükela. demokrasi, oh ye mehmet. darbe, oh hayır chavez. desteklenesi. hatta bakıyoruz, 21 haziran. ımm, kuzey yarım küre için en uzun gün. sınav var mı? olsa kaç yazar. aa akşam 5'te zaten. o saate sınav mı kalır? e süper. gidiyoruz diğ mi? anayasanın emri.
ama sonraa.. demokrasi, yargı darbesi, adalet, taksim, türban, hebele hübele. bu sözcükler çok tanıdık. üzerinde güneş batmayan bir imparatorluk kurduğunu iddia eden büyük britanya'yı aklıma getiren bir afiş benzeri ; ''gölgelerin üstümüze geldiği en zor zamanlarda, güneşin doğuşuna binlerce kez şahit olduk."
bildiriyi daha detaylı okuyorum. denizler'e filan gönderme yapılıyor. bugün bu ülke başbakanını asmış bir ülke bile deniyor. 12 eylül'de ölen ya da ölmekten beter edilen gençlerden söz açılıyor. laf dönüyor dolaşıyor türbana geliyor. yargı darbesi tuz biber oluyor.
bildirinin başına gidiyorum, genç siviller. eyvallah. ırkçılığa ve milliyetçiliğe durde. tamam. küresel eylem grubu. passaparolla. metin bey bi dakka. keg'in sitesine giriyorum, herhangi bir açıklama yok. genç siviller'in sitesine bakıyorum, gayet adamlar açıklamış. ırkçılığa ve milliyetçiliğe durde'ye tıklıyorum, orada da yok bir şey. sonra keg'in sitesine bir kez daha bakıyorum. daha önce en az otuz beş milyon kere okuduğum o yazıları bir kez daha okuyorum. bu adamlar ''biz, anti-kapitalistiz'' diye bağırmış, bush'undan rte'sine -hatta melih gökçek bile bu arada- saygı sevgi çerçevesinde sövmüş adamlar. akepe'nin yaptığı icraatların yüzde doksandokuzunu desteklemeyen, anti-militarist, milliyetçiliğin karşısında adamlar.
ekşisözlük'e bakıyorum, rrr ve avasas'ın yazdıkları dışında hiçbir şeye inanmak istemiyorum. içimden sürekli ben neye inanacağım diyorum. ben bu adamlara güvendim. bildiğin, fotoğrafımın çekilip ileride mutlu mesut bir hakimlik kariyerimin olmasını -ahaha- engelleyecek bütün eylemlerine katıldım. hiçbir örgüt, parti, kurum kuruluş yakın gelmezken ben bu adamlara ısındım. -özgür'e selam olsun-
kırmızı converse'le beni selamlayan genç siviller'in sitesi sinirimi bozuyor. hayatımda en nefret ettiğim iki şeyden biri bayan sözcüğüyse diğeri ösese sınavıdır. nerde yaşıyorsun sen arkadaşım? kaç yaşındasın? ne okudun, neler umdun neler buldun da böyle bir anlatım bozukluğunu yapabilecek hale geldin? tamam, bak sorular güzel. ayar manyağı etmeye çalışmaları ve başarıyor gibi olmaları da güzel. ama biliyorsun ne olduğunu. ırkçılığa ve milliyetçiliğe durde de hrant dink'ten sonra kurulmuş, sonra adını birkaç kez daha duyduk.
demokrasiyi sadece kendi çıkarları için kullanan, 82 anayasası'nı 5 senedir değiştirme imkanına sahipken sadece yargı terazisini kendine doğrulttuğunda harekete geçen, kapitalizmden ağzı kokuşmuş türban diye diye beyinleri örümceklenmiş insanların yaptıklarına ve yapmak istediklerine karşı çıktıkları için 12 eylül'ü yaşayanları sözde anan, ölürken ''pişmanım'' diyebilmiş bir adamın -adnan menderes- hayattayken yaptıklarını günümüze uygulamaya çalışan, ortaya sen- ben / siz-biz ayrımı çıkaran, kendisinden farklı olduğunu düşünen herkese baskı uygulayıp her şeyi kapatırken militan olmayan ama demokrasiyi korumak adına demokratik davranmak zorunda kalanları militan, darbeci ve onları destekleyenleri kendi yaptıklarına bakmadan ''postal yalayıcısı'' ilan eden zihni-etin yürüyüşünde ''darbeye hayır'' dense bile gerçek iradenin bu olduğuna inanmıyorum. çünkü bu insanların ''halkın iradesi'' adı altında yapmak istedikleri adnan menderes'in boyunduruğunun altında.
ben, içinde küresel eylem grubu olmasına rağmen, en kötü demokrasinin darbeden iyi olduğuna inanmama rağmen gitmeyeceğim bu yürüyüşe. sınav da yok. akşamın 5'inde ne sınavı zaten. aydınlık, beyaz, türban, yargı darbesi, darbe. bunların bana çağrıştırdığı şey, küresel eylem grubu'na duyduğum saygının önüne geçiyor.
bu yazıyı yazmış olmaktan dolayı duyduğum üzüntü ve yaşadığım hayalkırıklığı en iyi bildiğim konu hakkında fahiş bir hata yapmamdan daha ağır geliyor. ne inanacağım ben? kime güvenip de iş yapacağım?
evet, vera. hayalkırıklığı çok kötü bir şey.
kendime not: kadıköy'de düzenlenen keg eylemleri'nin fotoğraflarını bilgisayardan, pankartlarını yurtodasından, ismini oy pusulasında görme hayalini kafandan at.
şimdi ben bugünkü sınavda en iyi bildiğim konuyu yanlış yapmanın verdiği hayalkırıklığıyla öğrendiğim yeni bir hayalkırıklığını paylaşmak istiyorum seninle sevgili okuyucu ve sevgisiz kalmış canım kendim.
öncelikle linki vereyim; http://img247.imageshack.us/img247/2930/afisjg2.jpg ((biraz salak olduğu için bazı bazı açılıyor bazı bazı içine kapanıyor))
sonra da sözlüklerdeki şeklini vereyim; '' genc siviller, irkciliga ve milliyetcilige dur de girişimi ve kuresel eylem grubu tarafından 21 haziran cumartesi günü düzenlenecek yürüyüş. saat 17.00'da tünel'den taksim'e doğru yürünecektir. ordunun, yargının her türlü darbe ve muhtırasına, ergenekon'a ve kendisini ülkenin sahibi zanneden oligarşiye karşı düzenlenen ilk büyük organizasyonlardan biri olacağı tahmin edilmektedir.''
bi sorun yok diğ mi? her şey güllük gülistanlık. süper. şükela. demokrasi, oh ye mehmet. darbe, oh hayır chavez. desteklenesi. hatta bakıyoruz, 21 haziran. ımm, kuzey yarım küre için en uzun gün. sınav var mı? olsa kaç yazar. aa akşam 5'te zaten. o saate sınav mı kalır? e süper. gidiyoruz diğ mi? anayasanın emri.
ama sonraa.. demokrasi, yargı darbesi, adalet, taksim, türban, hebele hübele. bu sözcükler çok tanıdık. üzerinde güneş batmayan bir imparatorluk kurduğunu iddia eden büyük britanya'yı aklıma getiren bir afiş benzeri ; ''gölgelerin üstümüze geldiği en zor zamanlarda, güneşin doğuşuna binlerce kez şahit olduk."
bildiriyi daha detaylı okuyorum. denizler'e filan gönderme yapılıyor. bugün bu ülke başbakanını asmış bir ülke bile deniyor. 12 eylül'de ölen ya da ölmekten beter edilen gençlerden söz açılıyor. laf dönüyor dolaşıyor türbana geliyor. yargı darbesi tuz biber oluyor.
bildirinin başına gidiyorum, genç siviller. eyvallah. ırkçılığa ve milliyetçiliğe durde. tamam. küresel eylem grubu. passaparolla. metin bey bi dakka. keg'in sitesine giriyorum, herhangi bir açıklama yok. genç siviller'in sitesine bakıyorum, gayet adamlar açıklamış. ırkçılığa ve milliyetçiliğe durde'ye tıklıyorum, orada da yok bir şey. sonra keg'in sitesine bir kez daha bakıyorum. daha önce en az otuz beş milyon kere okuduğum o yazıları bir kez daha okuyorum. bu adamlar ''biz, anti-kapitalistiz'' diye bağırmış, bush'undan rte'sine -hatta melih gökçek bile bu arada- saygı sevgi çerçevesinde sövmüş adamlar. akepe'nin yaptığı icraatların yüzde doksandokuzunu desteklemeyen, anti-militarist, milliyetçiliğin karşısında adamlar.
ekşisözlük'e bakıyorum, rrr ve avasas'ın yazdıkları dışında hiçbir şeye inanmak istemiyorum. içimden sürekli ben neye inanacağım diyorum. ben bu adamlara güvendim. bildiğin, fotoğrafımın çekilip ileride mutlu mesut bir hakimlik kariyerimin olmasını -ahaha- engelleyecek bütün eylemlerine katıldım. hiçbir örgüt, parti, kurum kuruluş yakın gelmezken ben bu adamlara ısındım. -özgür'e selam olsun-
kırmızı converse'le beni selamlayan genç siviller'in sitesi sinirimi bozuyor. hayatımda en nefret ettiğim iki şeyden biri bayan sözcüğüyse diğeri ösese sınavıdır. nerde yaşıyorsun sen arkadaşım? kaç yaşındasın? ne okudun, neler umdun neler buldun da böyle bir anlatım bozukluğunu yapabilecek hale geldin? tamam, bak sorular güzel. ayar manyağı etmeye çalışmaları ve başarıyor gibi olmaları da güzel. ama biliyorsun ne olduğunu. ırkçılığa ve milliyetçiliğe durde de hrant dink'ten sonra kurulmuş, sonra adını birkaç kez daha duyduk.
demokrasiyi sadece kendi çıkarları için kullanan, 82 anayasası'nı 5 senedir değiştirme imkanına sahipken sadece yargı terazisini kendine doğrulttuğunda harekete geçen, kapitalizmden ağzı kokuşmuş türban diye diye beyinleri örümceklenmiş insanların yaptıklarına ve yapmak istediklerine karşı çıktıkları için 12 eylül'ü yaşayanları sözde anan, ölürken ''pişmanım'' diyebilmiş bir adamın -adnan menderes- hayattayken yaptıklarını günümüze uygulamaya çalışan, ortaya sen- ben / siz-biz ayrımı çıkaran, kendisinden farklı olduğunu düşünen herkese baskı uygulayıp her şeyi kapatırken militan olmayan ama demokrasiyi korumak adına demokratik davranmak zorunda kalanları militan, darbeci ve onları destekleyenleri kendi yaptıklarına bakmadan ''postal yalayıcısı'' ilan eden zihni-etin yürüyüşünde ''darbeye hayır'' dense bile gerçek iradenin bu olduğuna inanmıyorum. çünkü bu insanların ''halkın iradesi'' adı altında yapmak istedikleri adnan menderes'in boyunduruğunun altında.
ben, içinde küresel eylem grubu olmasına rağmen, en kötü demokrasinin darbeden iyi olduğuna inanmama rağmen gitmeyeceğim bu yürüyüşe. sınav da yok. akşamın 5'inde ne sınavı zaten. aydınlık, beyaz, türban, yargı darbesi, darbe. bunların bana çağrıştırdığı şey, küresel eylem grubu'na duyduğum saygının önüne geçiyor.
bu yazıyı yazmış olmaktan dolayı duyduğum üzüntü ve yaşadığım hayalkırıklığı en iyi bildiğim konu hakkında fahiş bir hata yapmamdan daha ağır geliyor. ne inanacağım ben? kime güvenip de iş yapacağım?
evet, vera. hayalkırıklığı çok kötü bir şey.
kendime not: kadıköy'de düzenlenen keg eylemleri'nin fotoğraflarını bilgisayardan, pankartlarını yurtodasından, ismini oy pusulasında görme hayalini kafandan at.
yayında ve yapımda emeği geçenler
küresel eylem grubu,
yurttan ve dünyadan haberler
14 Haziran 2008 Cumartesi
sınav var, lütfen klakson çalmayınız!
bugün günlerden nedir chavez?
öyleyse 16 hazirana iki günden az kalmış.
aa, yapma kuzum. bana sakın 16 haziran'ın neden önemli olduğunu bilmediğini söyleme.
hayır hayır. asla inanmam. sen chavez, sen en yakın şahidimsin.
günün anlam ve önemini düşünecek olursan, yarın ösese var. düşün chavez, kocamaaan bir sene geçmiş üstünden. oysa, ateş hala yanmasa da duman hala tütüyor, fazla uzaklaşmış olamaz. aslında çok yakın. nefesi ensende gibi. ama bak, cümle içinde anlamı ne kadar değişiyor. bir yıl. vaoouv. adamım, gerçekten çok olmuş yahu. ömrümüzden bir sene daha gitmiş. ne rahat söylüyoruz halbuki, ağzımıza geldiği gibi. kalbimize ya da başımıza gelenler öyle mi ki? ne kadar zor geçirdik şu koca bir seneyi. sen biliyorsun chavez. sen, en yakın şahidimsin.
yarın, kartal'da tuzla tersanelerindeki işçilerin ölümüne karşı sesimizi yükseltmek, onurlu bir geleceğe adım atabilmek, ilerki kuşaklara iyi yarınlar bırakılmak için buluşacağız chavez. 16 haziranda da tuzla tersanesi büyük işçi grevine başlayacak. sen daha iyi bilirsin ama, bu işçi - işveren dayanışması eğrisi her zaman işçinin aleyhine oluyor. işverenin ücret eğrisi her daim aşağıda, işçinin dayanma - fedakarlık eğrisi ise herdem en yukarılarda.
15 - 16 haziran 1970 işçi grevleriyle başlayan, türkiye'de grevlere adeta yön veren, işçinin işveren karşısında ezilmemesi gerektiğini gösteren, işçiye işveren karşısındaki gücünü anlatan grevlerden biri bu kez ölü sayısının 96'ya ulaştığı tuzla'da disk'in en devrimci sendikalarından olan limter-iş aracılığıyla yapılacak chavez. sen daha iyi bilirsin chavez. sen, en yakın şahidimsin.
biz hala yurttaki odamıza ve uzak diyarlardaki evimize yörsan marka ürün sokmuyoruz. hala gülüyoruz, telekomdaki grevi hatırladıkça. novamed'li kadınların özgürlük seslerini duyuyoruz hala kulaklarımızda. yaşasın örgütlü mücadelemiz dersin sen chavez. benim öyle demediğimi de bilirsin. seni hiç etkileyemeyecek, belki de hep uzağından geçip gidecek bir şey için çaba göstermezsin, mücadele etmezsin belki. bana ne der geçersin. yani yapabilirsin. olabilir. oldurabilirler. ya da aslında aynı şeyi düşünüyor, istiyorsundur ama sırf ''senden'' değil diye uzağına itiyorsundur onu. yani yapabilirsin. olabilir. oldurabilirler. ama nereye kadar chavez? nereye kadar bu, bana dokunmayan yılan bin yaşasıncılık? nereye kadar uzaktan göz süzüp içine atmacılık? var olan sorunlara tepki göstermek için örgütlü olmaya gerek yoktur chavez. sorun insan olmaktır. insan onuruna yaraşır bir hayat hedeflemek ve sunmaktır. sen daha iyi bilirsin chavez. sen, en yakın şahidimsin.
düşünsene chavez, o lanet sınavın üstünden bir yıl geçmiş. hayatımızda farkında olarak ya da olmayarak ne çok şey değişmiş. yarın, yepyeni insanlar ya da çok tanıdık ama yenilenmiş insanlar o sınava girip hayatlarını kendi elleriyle değiştirmeye çalışacaklar. sanıyorlar ki, burası bir eşik. kapıdan içeri adımını atınca her şey düzelecek. her şey güllük gülistanlık olacak. her gün konser, her gece taksim. zaten üniversitede kızlar teklif ediyor. -hasie lan!- bütün bir sene boyunca çalıştın, bi daha çalışırsan ne ol! yok öyle. bunlar sadece o eşikten adım atmak için üretilmiş yalanlar. yalan olduğunu bildiğimiz halde sevdiğimiz yalanlar. birileri anlatsa da inansak diye beklenen yalanlar. sen bilmezsin chavez, uzaksın çünkü.
burası öyle bir memleket ki chavez, bir ''sol'' (diye geçinen bir) parti sınavdan önce gençlere başarı diler. bir diğeri ise hayat üç saate sığmaz der kaldırım boşluklarında. ilki bunu afişlerle boy boy duyurur, ''düşünceli'' havası yaratır. ikincisi bunu bildirilerle koy koy kaçırır, ''yasadışı'' havası yaratılır. ilki hayatta hiçbir şey ter dökmeden olmaz- girecek tabi çucuklar bu sınava der. ikincisi insanların kendi geleceklerini şıklar arasından seçmemesi gerektiğini söyler. ikisi de aslına bakarsan chavez, yeni bir şey sunmaz. alternatif cümleler kurmaz. kendi içinde bu kadar çok bölünmüş, fraksiyon çatışması geçirmiş bir ''sol'' daha bulamazsın chavez. sen bilmezsin chavez, uzaksın çünkü.
hayaller kurmak güzeldir, gerçeğe yakın oldukça. beni bilirsin chavez, bir gazetenin ekinden ideoloji testine tabi tuttuğumdan beri kendimi en çok ''d'' çıktı diye ütopik sosyalistim ben. halbuki orada ''d'' kadar ''a'' da vardı. bunu düşünmez işte o gazete chavez. burada gazeteler bilinmeyeni söylemez. yapılması gerekeni belirtmez. yol göstermez. burada bütün haberler aynıdır. bütün kadınlar kafaları sanki erkeklerin paralarıyla karışmış gibi gösterilir. bütün erkekler de paranın peşine gitmiş gibi. seksizmin iğrenç tezahürleri eşliğinde kadınlar pazarlanır gazete köşelerinde yarı çıplak, erkeğin eli mahremiyeti yıratarak. chavez burada herkes, herkesin ayağını kaydırmaya çalışır da ayak kayıp yere düşünce bile kimse süsünden püsünden taviz vermez. sen bilmezsin chavez, uzaksın çünkü.
aslında sevinmelisin. ben ki uzaklıklardan çok çektim, nasıl bilirsen öyle ol diyemedim, alışamadım uzak kalmaya,-yani sevmem anlayacağın uzak kalmayı-, ama senin için iyi bir şey uzak kalmak. kendi ülkenle kıyaslayabilirsin gayet rahat. senin halklarının verdiği mücadeleyi, sonunda seni referandumla alaşağı edeyazmalarını, kendileri için uğraşmalarını ve artık n'olursa olsun buna devam edeceklerini kıyaslayabilirsin mesela benim ülkemle. sen bilmezsin chavez, uzaksın çünkü.
yarın, hatta saat itibariyle bugün, herkes kendiyle bir sınava girecek.
sen bilirsin chavez, en yakın şahidimsin.
bugün, klaksonlar çalmasın - fraksiyonlar çatışmasın!
sen anlat onlara chavez.
öyleyse 16 hazirana iki günden az kalmış.
aa, yapma kuzum. bana sakın 16 haziran'ın neden önemli olduğunu bilmediğini söyleme.
hayır hayır. asla inanmam. sen chavez, sen en yakın şahidimsin.
günün anlam ve önemini düşünecek olursan, yarın ösese var. düşün chavez, kocamaaan bir sene geçmiş üstünden. oysa, ateş hala yanmasa da duman hala tütüyor, fazla uzaklaşmış olamaz. aslında çok yakın. nefesi ensende gibi. ama bak, cümle içinde anlamı ne kadar değişiyor. bir yıl. vaoouv. adamım, gerçekten çok olmuş yahu. ömrümüzden bir sene daha gitmiş. ne rahat söylüyoruz halbuki, ağzımıza geldiği gibi. kalbimize ya da başımıza gelenler öyle mi ki? ne kadar zor geçirdik şu koca bir seneyi. sen biliyorsun chavez. sen, en yakın şahidimsin.
yarın, kartal'da tuzla tersanelerindeki işçilerin ölümüne karşı sesimizi yükseltmek, onurlu bir geleceğe adım atabilmek, ilerki kuşaklara iyi yarınlar bırakılmak için buluşacağız chavez. 16 haziranda da tuzla tersanesi büyük işçi grevine başlayacak. sen daha iyi bilirsin ama, bu işçi - işveren dayanışması eğrisi her zaman işçinin aleyhine oluyor. işverenin ücret eğrisi her daim aşağıda, işçinin dayanma - fedakarlık eğrisi ise herdem en yukarılarda.
15 - 16 haziran 1970 işçi grevleriyle başlayan, türkiye'de grevlere adeta yön veren, işçinin işveren karşısında ezilmemesi gerektiğini gösteren, işçiye işveren karşısındaki gücünü anlatan grevlerden biri bu kez ölü sayısının 96'ya ulaştığı tuzla'da disk'in en devrimci sendikalarından olan limter-iş aracılığıyla yapılacak chavez. sen daha iyi bilirsin chavez. sen, en yakın şahidimsin.
biz hala yurttaki odamıza ve uzak diyarlardaki evimize yörsan marka ürün sokmuyoruz. hala gülüyoruz, telekomdaki grevi hatırladıkça. novamed'li kadınların özgürlük seslerini duyuyoruz hala kulaklarımızda. yaşasın örgütlü mücadelemiz dersin sen chavez. benim öyle demediğimi de bilirsin. seni hiç etkileyemeyecek, belki de hep uzağından geçip gidecek bir şey için çaba göstermezsin, mücadele etmezsin belki. bana ne der geçersin. yani yapabilirsin. olabilir. oldurabilirler. ya da aslında aynı şeyi düşünüyor, istiyorsundur ama sırf ''senden'' değil diye uzağına itiyorsundur onu. yani yapabilirsin. olabilir. oldurabilirler. ama nereye kadar chavez? nereye kadar bu, bana dokunmayan yılan bin yaşasıncılık? nereye kadar uzaktan göz süzüp içine atmacılık? var olan sorunlara tepki göstermek için örgütlü olmaya gerek yoktur chavez. sorun insan olmaktır. insan onuruna yaraşır bir hayat hedeflemek ve sunmaktır. sen daha iyi bilirsin chavez. sen, en yakın şahidimsin.
düşünsene chavez, o lanet sınavın üstünden bir yıl geçmiş. hayatımızda farkında olarak ya da olmayarak ne çok şey değişmiş. yarın, yepyeni insanlar ya da çok tanıdık ama yenilenmiş insanlar o sınava girip hayatlarını kendi elleriyle değiştirmeye çalışacaklar. sanıyorlar ki, burası bir eşik. kapıdan içeri adımını atınca her şey düzelecek. her şey güllük gülistanlık olacak. her gün konser, her gece taksim. zaten üniversitede kızlar teklif ediyor. -hasie lan!- bütün bir sene boyunca çalıştın, bi daha çalışırsan ne ol! yok öyle. bunlar sadece o eşikten adım atmak için üretilmiş yalanlar. yalan olduğunu bildiğimiz halde sevdiğimiz yalanlar. birileri anlatsa da inansak diye beklenen yalanlar. sen bilmezsin chavez, uzaksın çünkü.
burası öyle bir memleket ki chavez, bir ''sol'' (diye geçinen bir) parti sınavdan önce gençlere başarı diler. bir diğeri ise hayat üç saate sığmaz der kaldırım boşluklarında. ilki bunu afişlerle boy boy duyurur, ''düşünceli'' havası yaratır. ikincisi bunu bildirilerle koy koy kaçırır, ''yasadışı'' havası yaratılır. ilki hayatta hiçbir şey ter dökmeden olmaz- girecek tabi çucuklar bu sınava der. ikincisi insanların kendi geleceklerini şıklar arasından seçmemesi gerektiğini söyler. ikisi de aslına bakarsan chavez, yeni bir şey sunmaz. alternatif cümleler kurmaz. kendi içinde bu kadar çok bölünmüş, fraksiyon çatışması geçirmiş bir ''sol'' daha bulamazsın chavez. sen bilmezsin chavez, uzaksın çünkü.
hayaller kurmak güzeldir, gerçeğe yakın oldukça. beni bilirsin chavez, bir gazetenin ekinden ideoloji testine tabi tuttuğumdan beri kendimi en çok ''d'' çıktı diye ütopik sosyalistim ben. halbuki orada ''d'' kadar ''a'' da vardı. bunu düşünmez işte o gazete chavez. burada gazeteler bilinmeyeni söylemez. yapılması gerekeni belirtmez. yol göstermez. burada bütün haberler aynıdır. bütün kadınlar kafaları sanki erkeklerin paralarıyla karışmış gibi gösterilir. bütün erkekler de paranın peşine gitmiş gibi. seksizmin iğrenç tezahürleri eşliğinde kadınlar pazarlanır gazete köşelerinde yarı çıplak, erkeğin eli mahremiyeti yıratarak. chavez burada herkes, herkesin ayağını kaydırmaya çalışır da ayak kayıp yere düşünce bile kimse süsünden püsünden taviz vermez. sen bilmezsin chavez, uzaksın çünkü.
aslında sevinmelisin. ben ki uzaklıklardan çok çektim, nasıl bilirsen öyle ol diyemedim, alışamadım uzak kalmaya,-yani sevmem anlayacağın uzak kalmayı-, ama senin için iyi bir şey uzak kalmak. kendi ülkenle kıyaslayabilirsin gayet rahat. senin halklarının verdiği mücadeleyi, sonunda seni referandumla alaşağı edeyazmalarını, kendileri için uğraşmalarını ve artık n'olursa olsun buna devam edeceklerini kıyaslayabilirsin mesela benim ülkemle. sen bilmezsin chavez, uzaksın çünkü.
yarın, hatta saat itibariyle bugün, herkes kendiyle bir sınava girecek.
sen bilirsin chavez, en yakın şahidimsin.
bugün, klaksonlar çalmasın - fraksiyonlar çatışmasın!
sen anlat onlara chavez.
yayında ve yapımda emeği geçenler
annemin çeyiz sandığı,
yurttan ve dünyadan haberler
13 Haziran 2008 Cuma
şöyle afilisinden bir veda mektubu yazmak istedim, ama beceremedim saatlerdir.
off. ay yok annem, uzatmanın manası yok. gittim ben.
au revoir.
off. ay yok annem, uzatmanın manası yok. gittim ben.
au revoir.
yayında ve yapımda emeği geçenler
bir veda havası,
fransızca
''şimdi seninle biz..''
olasılıklarşanslarolaylarnedenhepsenintersinebunuhalasormayanlışyerdeyanlışzamanbunlarhepaldatmacabunuartıkanla.
belkibirgüngüneşdoğarmezarınınüstündensensessizceuyurkenuyanıncaüzülmegerçekbuişte.
kelimelersokaklarveevlernekadardaboşşeylersengizliceağlarkenbirazumutbirazsevgineçokşeydemekoysasendenuzakta.
amakimbilirbelkibirgünoyaşarkensenölmezsinacılarakıpgiderakıpgideruyanıncaüzülmegerçekbuişte.
tesadüfenyalnızsın.
gerçeklerinfarkındasın.
tesadüfenyalnızsın.
henüzyolunbaşındasın.
olasılıklarşanslarolaylarnedenhepsenintersinebunuhalasormayanlışyerdeyanlışzamanbunlarhepaldatmacabunuartıkanla.
belkibirgüngüneşdoğarmezarınınüstündensensessizceuyurkenuyanıncaüzülmegerçekbuişte.
kelimelersokaklarveevlernekadardaboşşeylersengizliceağlarkenbirazumutbirazsevgineçokşeydemekoysasendenuzakta.
amakimbilirbelkibirgünoyaşarkensenölmezsinacılarakıpgiderakıpgideruyanıncaüzülmegerçekbuişte.
tesadüfenyalnızsın.
gerçeklerinfarkındasın.
tesadüfenyalnızsın.
henüzyolunbaşındasın.
yayında ve yapımda emeği geçenler
beni sevdin,
bir yaraya kabuk olmak,
bütün kadınların kafası karışıktır,
ödünç aldığım tüm erkeklere
12 Haziran 2008 Perşembe
filia familia
bugün şööyleee bi okudum neler yazmışım, neler yapmışım. fark ettim ki her şeyde aynı şeyi anlatmışım. okurken sıkıldım yeminlen. zaten hava çok sıcak. satırlarımda boğuldum allah seni inandırsın. ilk yazım ayın kaçına tekabül ediyor bilemiyorum ama nerden baksan bi üç ayı geçmiştir. şu üç ayda hayatımda yazmaya değer hiç mi önemli bir değişiklik olmamış da ben hep böyle şeyler yazmışım, onu düşündüm.
evet, işim gücüm yoktu. bunları düşündüm. başka şeyler de düşündüm elbet. misal, sürekli ''fakir ama mutlu'' yazmışım. nalaka yani, bi insan mutluluğu illa parayla mı bulur? saçma. bi de şey dedim kendime bu istanbul bana ve hayatıma ne kattı acaba? hiçbir zaman ''istanbul ait'' şarkısı bir şey ifade etmedi benim için. yavuz çetin'i çok severim evet ama, o şarkı sadece şarkıdır benim için. duyduğum her şarkıya bir anlam yüklemeyi hayatımın eğlencesi sonra da kahrı (şimdi sihrim sonra zehrim olabilirsiiiin) haline getirdiğim halde o şarkıya dair en ufak bir anım yoktur mesela. tuhaf.
bi gün iktisat dersinde hoca hala mektup yazan var mı diye sorduydu koca anfiye. 200 kişinin içinde bi bendim parmak kaldıran. çok gururlu ve mutluydum. hoca da eski toprak, destekler sanıyordum. bi rencide etti ki beni herkesin içinde, böyle kalakaldım. neymiş efem teknolojinin gerisinde kalmışım, meyl denen bir şey varmış, vakit kaybıymış. hebelehübele. alla allaa ya. sanki o salak aletten el yazısını görüp kokusunu içine çekebiliyorsun karşındakinin. prof olmuş adam olamamış. peh.
derken bi şarkı geldi aklıma. adını çıkaramadım. pıleylistten şeediyim dedim. şarkı listesi demedim zihnimden. kendimi dürttüm. teist liste arka arkaya şu şarkıları çaldı ; '' elimde değil, tadın kaldı, gece, lover you should've come over, you got me wrong, alone, yanıbaşımdan, yakarım geceleri.'' ohayn. ayarlasam bu kadar denk gelmezdi. sürekli bir şeyler yazmak istedim o şarkılar çalarken. sürekli ama. açtım bilgisayarı. yazamadım bir şey. şu an da öyle mesela. yazamıyorum bi şey.
son zamanlarda saçmalama kredimden tüketiyorum. normalde bilinçli bi tüketiciyimdir, lakin şu sıralar bilincimden eser yok. hukuk okumak kendini gönüllü olarak fe tipi cezaevlerine kapatmak gibi. bunu düşündüm. hayatımda ne yenilik yapabilirim diye düşündüm. genelde daldan dala konar kafamdaki kargalar ama bu kez aynı dalda kalmayı tercih ettiler uzun süre. saçımı kızıla boyatmak geldi ilk. sonra hukuk ingilizcesine başlayayım dedim. sonra galatasaray üniversitesini aradım. kimse açmadı. annem aradı. heykel kursuna mı gitsem diye düşündüm o sıra. annem onu kaale almıyorum diye sinirlendi. heykelden vazgeçtim.
spora başladım bugün. bildiğin aletli cimnastik. hoş bir şey. kafa dağıtıyor. elis in çeyns spor için hiç uygun değil. belki, cimi hendriks. ama daha ziyade dıdors. disisdiend. spor da bitti. ilk günden kendimi fazla yormuş olabilirim. iyi de ne kadar kasarsam kasayım bedenen zihnen yorulduğum kadar yorulamıyorum. evet, hem zayıflayıp hem saçımı kızıla boyatıp hem galatasaray üni. kurslarına katılacağım. yazın kesin çalışacağım. iş arıyorum.
bi ara deli gibi kitap okurdum ben. şimdi hiiiç. peh peh peh. böyle dedim de yeah yeah yeahs geldi aklıma. babam dinliyor onları ya. bana bidıls sevgisi aşılayan da babamdı. ama con lenını kendim kendime sevdim. igıls'ı da o dediydi. bana miras olarak plak bırakacakmış. o geldi aklıma. uzun süreden beri ilk defa birinin yazdığı bütün yazıları okudum. ve karar verdim ki, şa-ha-ne! artık ''yazsa da okusak'' deyu beklediğim birileri var ki, bu da hayatıma yenilik katmak demek.
şeyi deniycem bi ara, kısa yazmayı. bunu denemek de bir tür yenilik. pazar günü adalar'a gideceğim mesela. bu çok öenmli bir adım. bir de bi ara çiçek pasajı'na gitmeliyim. bilmiyorum neden ama eminim hayatım değişirse, orada değişecek. -rotmafiz'e selam- kendime papatya alıcam. onları kurutucam ama sinek yaptırmaycam. kafamı kızıla boyatıcam.
böyle saçma salak şeyler yazmak yerine elif şafak gibi hikaye ya da roman yazmayı denemeliyim. kendime içinde yurdanur olan bir roman konusu seçmeliyim. ecetem gibi araştırma yapmalıyım. hatta, slyvia plath gibi ilk romanımı yazıp ölmeliyim. belki bir gün nobel bilem alırım (hahaha, çok da fifi!) hatta arkamdan '' ermeni soykırımı var demedi ama aldı, ne iş?'' demeliler. ay, evet, sırf bu cümle için roman yazmaya başlamalıyım. bu da bir değişiklik.
kadıköy belediyesi'nin kadın kolları organizasyonlarıyla görüşebilirim mesela. doğu'ya gitmek istiyorum. benimle doğu'ya gelecek, sıkılmayacak, sıkmayacak birini bulmalıyım. bence hayatımdaki en büyük değişiklik bu olur. belki tiyatro seviyordur. fransızcaya ilgilidir. kedi de seviyordur, ama tutmaya korkuyor olabilir. kahve yerine çay tercih etmeli. sesi yüksek çıkmalı. britpop'la ilgili öğrenmek istediklerimi öğretebilir. elinde balonla gezmeyi ya da dar sokaklarda sek sek oynayan kızları gördüğünde sek sek atlamayı çocukluk saymayan, hayatında bazı anlarda ''karizması''nı düşünmeyip, sevdiğini düşünen biri olabilir pek ala. kendimi anayasayla ilgili her haberde televizyon ekranının altında en iğrenç fotoğrafım çıkmış olmasına rağmen alanımda uzman olduğum için bana bağlanan telefonun ilerleyen yıllarda bana hissettirecekleri gibi hissettirebilen biri olmalı. -yani hukuk sahnesine hiç çıkmamış, yok hükmünde biri.-
bence değişmeyen tek şey değişim değil. ayrıca gayet bi suda üç kez beş kez yıkanılabilir. değişmek çoğu zaman çok acılı, sancılı, yankılı geçer. ben ki hayatımın hiçbir evresinde değişimi sevmedim, bu sefer ben istiyorum. ben istiyorum ya, gelmez, değişmez hiçbir şey. allahsızlar.
o değil de, kahrolsun manus!
evet, işim gücüm yoktu. bunları düşündüm. başka şeyler de düşündüm elbet. misal, sürekli ''fakir ama mutlu'' yazmışım. nalaka yani, bi insan mutluluğu illa parayla mı bulur? saçma. bi de şey dedim kendime bu istanbul bana ve hayatıma ne kattı acaba? hiçbir zaman ''istanbul ait'' şarkısı bir şey ifade etmedi benim için. yavuz çetin'i çok severim evet ama, o şarkı sadece şarkıdır benim için. duyduğum her şarkıya bir anlam yüklemeyi hayatımın eğlencesi sonra da kahrı (şimdi sihrim sonra zehrim olabilirsiiiin) haline getirdiğim halde o şarkıya dair en ufak bir anım yoktur mesela. tuhaf.
bi gün iktisat dersinde hoca hala mektup yazan var mı diye sorduydu koca anfiye. 200 kişinin içinde bi bendim parmak kaldıran. çok gururlu ve mutluydum. hoca da eski toprak, destekler sanıyordum. bi rencide etti ki beni herkesin içinde, böyle kalakaldım. neymiş efem teknolojinin gerisinde kalmışım, meyl denen bir şey varmış, vakit kaybıymış. hebelehübele. alla allaa ya. sanki o salak aletten el yazısını görüp kokusunu içine çekebiliyorsun karşındakinin. prof olmuş adam olamamış. peh.
derken bi şarkı geldi aklıma. adını çıkaramadım. pıleylistten şeediyim dedim. şarkı listesi demedim zihnimden. kendimi dürttüm. teist liste arka arkaya şu şarkıları çaldı ; '' elimde değil, tadın kaldı, gece, lover you should've come over, you got me wrong, alone, yanıbaşımdan, yakarım geceleri.'' ohayn. ayarlasam bu kadar denk gelmezdi. sürekli bir şeyler yazmak istedim o şarkılar çalarken. sürekli ama. açtım bilgisayarı. yazamadım bir şey. şu an da öyle mesela. yazamıyorum bi şey.
son zamanlarda saçmalama kredimden tüketiyorum. normalde bilinçli bi tüketiciyimdir, lakin şu sıralar bilincimden eser yok. hukuk okumak kendini gönüllü olarak fe tipi cezaevlerine kapatmak gibi. bunu düşündüm. hayatımda ne yenilik yapabilirim diye düşündüm. genelde daldan dala konar kafamdaki kargalar ama bu kez aynı dalda kalmayı tercih ettiler uzun süre. saçımı kızıla boyatmak geldi ilk. sonra hukuk ingilizcesine başlayayım dedim. sonra galatasaray üniversitesini aradım. kimse açmadı. annem aradı. heykel kursuna mı gitsem diye düşündüm o sıra. annem onu kaale almıyorum diye sinirlendi. heykelden vazgeçtim.
spora başladım bugün. bildiğin aletli cimnastik. hoş bir şey. kafa dağıtıyor. elis in çeyns spor için hiç uygun değil. belki, cimi hendriks. ama daha ziyade dıdors. disisdiend. spor da bitti. ilk günden kendimi fazla yormuş olabilirim. iyi de ne kadar kasarsam kasayım bedenen zihnen yorulduğum kadar yorulamıyorum. evet, hem zayıflayıp hem saçımı kızıla boyatıp hem galatasaray üni. kurslarına katılacağım. yazın kesin çalışacağım. iş arıyorum.
bi ara deli gibi kitap okurdum ben. şimdi hiiiç. peh peh peh. böyle dedim de yeah yeah yeahs geldi aklıma. babam dinliyor onları ya. bana bidıls sevgisi aşılayan da babamdı. ama con lenını kendim kendime sevdim. igıls'ı da o dediydi. bana miras olarak plak bırakacakmış. o geldi aklıma. uzun süreden beri ilk defa birinin yazdığı bütün yazıları okudum. ve karar verdim ki, şa-ha-ne! artık ''yazsa da okusak'' deyu beklediğim birileri var ki, bu da hayatıma yenilik katmak demek.
şeyi deniycem bi ara, kısa yazmayı. bunu denemek de bir tür yenilik. pazar günü adalar'a gideceğim mesela. bu çok öenmli bir adım. bir de bi ara çiçek pasajı'na gitmeliyim. bilmiyorum neden ama eminim hayatım değişirse, orada değişecek. -rotmafiz'e selam- kendime papatya alıcam. onları kurutucam ama sinek yaptırmaycam. kafamı kızıla boyatıcam.
böyle saçma salak şeyler yazmak yerine elif şafak gibi hikaye ya da roman yazmayı denemeliyim. kendime içinde yurdanur olan bir roman konusu seçmeliyim. ecetem gibi araştırma yapmalıyım. hatta, slyvia plath gibi ilk romanımı yazıp ölmeliyim. belki bir gün nobel bilem alırım (hahaha, çok da fifi!) hatta arkamdan '' ermeni soykırımı var demedi ama aldı, ne iş?'' demeliler. ay, evet, sırf bu cümle için roman yazmaya başlamalıyım. bu da bir değişiklik.
kadıköy belediyesi'nin kadın kolları organizasyonlarıyla görüşebilirim mesela. doğu'ya gitmek istiyorum. benimle doğu'ya gelecek, sıkılmayacak, sıkmayacak birini bulmalıyım. bence hayatımdaki en büyük değişiklik bu olur. belki tiyatro seviyordur. fransızcaya ilgilidir. kedi de seviyordur, ama tutmaya korkuyor olabilir. kahve yerine çay tercih etmeli. sesi yüksek çıkmalı. britpop'la ilgili öğrenmek istediklerimi öğretebilir. elinde balonla gezmeyi ya da dar sokaklarda sek sek oynayan kızları gördüğünde sek sek atlamayı çocukluk saymayan, hayatında bazı anlarda ''karizması''nı düşünmeyip, sevdiğini düşünen biri olabilir pek ala. kendimi anayasayla ilgili her haberde televizyon ekranının altında en iğrenç fotoğrafım çıkmış olmasına rağmen alanımda uzman olduğum için bana bağlanan telefonun ilerleyen yıllarda bana hissettirecekleri gibi hissettirebilen biri olmalı. -yani hukuk sahnesine hiç çıkmamış, yok hükmünde biri.-
bence değişmeyen tek şey değişim değil. ayrıca gayet bi suda üç kez beş kez yıkanılabilir. değişmek çoğu zaman çok acılı, sancılı, yankılı geçer. ben ki hayatımın hiçbir evresinde değişimi sevmedim, bu sefer ben istiyorum. ben istiyorum ya, gelmez, değişmez hiçbir şey. allahsızlar.
o değil de, kahrolsun manus!
yayında ve yapımda emeği geçenler
bütün kadınların kafası karışıktır,
ecetem,
eften püften,
elif şafak
11 Haziran 2008 Çarşamba
bu ahlaksız oyunlara devam etmek günah, uyan!
canım kardeşim diye bir film vardı eskiden. türk filmi. tarık akan ve halit akçatepe oynuyordu. tarık akan'ın kardeşi kanser oluyordu. televizyonun yeni yeni çıktığı dönemler türkiye'sinde bir ağbinin kardeşinin son isteğini yerine getirmek için yaptıklarını anlatıyordu. uzaktan bakınca klasik bir türk filmiydi işte. fakir bir aile. ama mutlu. idealleri olan insanlar.
yakından bakınca hiç de diğer türk filmleri gibi değildi. tarık akan çapkın yakışıklı genç değildi burada. aldattığı yüzlerce kız içinden bir kızı sevecek ve o'nunla yaşlanmayacaktı bu sefer. bu sefer bir gecede kardeşini kaybettiği için yaşlanacaktı. her zaman belki de televizyonu evine ilk alan şanslı -azınlık- ailelerin ''tek'' çocuğu olurdu tarık akan. bu kez, bir kardeşi vardı ve kendisine bile bakamıyordu.
arada star tivi'de hala yayınlanır o türk filmi. yo, hayır bugün yoktu tivi'de. en azından vardıysa da ben bilmiyorum. sadece aklıma geldi. çünkü ''biz'' geçenlerde bir zafer kazandık. anne, ben bugün bir zafer kazandım.
anne senin kuşağın bu ülke için hep bir şeyler yapmaya çalıştı, senden öncekiler gibi. siz 68'leri 78'ler olarak devam ettirmeye çalıştınız. ama onların ruhunu ve yaptıklarını hiçbir zaman yakalayamadınız. çünkü siz bölünmüştünüz. artık ''bir'' değildiniz. birbirinize yabancılaşmıştınız. bazı arkadaşların ''dış mihraklar'' yüzünden dedi hep. ama siz izin vermeseydiniz asla yabancılaş(tır)amazdılar sizi.
sen hep kabullendin anne. arkadaşların gözlerinin önünde, kucağında öldü. maraş katliamında yanınıza sığınan ''o'' çocukları hatırla anne. giydiği parkanın rengi gözlerinde koyulaşan o çocuğu. kendi gözlerindeki korkuyu hatırla anne. şimdilerde benim gözlerimde gördüğün o ateşin rengini. hatırla anne, nasıl bu hale geldin. nasıl bu hale getirildin. nasıl bu hale getirildiniz.
ben uyurken gelip saçımla oynar babam. saçlarım hiçbir zaman ricoys reklamındaki kızların saçları gibi dolgun, elektiriksiz ve düz olmadı benim. her teli bağımsızlığını ilan etmiş, boşlukta alabildiğine yer kaplayan, mevlana misali kendi etrafında dönmeyi alışkanlık edinmiş saçlarım var ve babamın uzun kemikli parmakları saçıma takılır geceleri. beni ne çok sevdiğini söylerken saçlarım dolanır diline, dudaklarına. kıvırcıklar düzleşir gözlerinde ne çok gurur duyduğunu söylerken benimle.
hani bir sabah anne, bayram günü, biz babamla bizi sadece önemli gün ve haftalarda aramayı akıl eden uzak kapı komşularına -ki sen onlara akraba dersin, bizse uzaktan bir tanıdık- gitmeyi reddettiğimizde sen babaneme gitmiştin ya tek başına. hatırla anne, babamın o gece ''ben gidiyorum'' dediğimde dediklerini. ben hep hatırlıyorum çünkü. ağzımdan çıkan her sözde dolanıyor babamın elleri sözlerime. ''biz çok bağırdık zamanında. bu ülkede hiçbir şey değişmiyor, sen de değiştiremeyeceksin. isteyeceksin ama yapamayacaksın.'' nasıl da sevinmiştin, yalnız olmadığını anladığında. nasıl da sevinmiştim ben yanlış ''yol''da olmadığıma. o gece babamın ben hep uyurken söylediklerini ayakta rüya görüyorken duymuştum ben, şöyle diyordu davudi ses; '' sen de konuş, ama bağırma.'' bozulmuştun anne. bir yoldaşını daha kaybetmiş gibi. bense sevinmiştim kapıyı çekmeye haklı bir sebep bulduğuma.
gitmemiştim ama anne ben. hatırla. gidememiştim. zaten almayacaklardı beni aralarına. küçüktüm ben daha. doğuştan sahip olduğum bir hak ehliyetim vardı ama fiil ehliyetimin bakiyesi yetersizdi o sıra. ben gerçek bir kişiyken, tüzel kişi oluyordum varlık kazanabilmek için izin istemek zorunda bırakıldığımda. serbest kuruluş sistemi öngörüyordu kanun, sen idari makamlar beni yıpratmasın diye yargılamayı tekeline alıyordun.
ben söylemiştim sana ve senin gibi düşünen genç arkadaşlarıma. sen bana ballandıra ballandıra anlatırken gazeteden kestiğin o güzel yazıları, ben sana hayallerimi anlatıyordum. sen ''böyle gelmiş böyle gider''izm'in en olgun temsilcilerindendin. böyle olmayı seçmemiş gibi hep bir iğreti dururdu o kambur sırtında. sana göre de izm'ler zincir vurmuştu beynime. bak işte, böyle böyle aynı yolda farklı yolcular oluyorduk.
babam ahmet kaya dinledikleri için linç edilen insanların olduğu bir ülkede, bana müzik dinlemeyi yasaklamıştı. ''üniversiteler bizimle özgürleşecek'' diyen sen, yasaklar koyar ve bu yasakları destekler olmuştun. zaman diyordun buna, hayat diyordun sonra. ısrarla özneyle yüklemin yerini değiştiriyordun sonra. benim değiştiğimi görmemek için yapıyordun, farkındaydım ben.
babamın iznini aldığım ve senin itirazlarına karşı çıktığım bir eylemin ilk meyvelerini alıyoruz anne. anne, ben bir adım attım. bir slogan. bir yumruk. ben bir şeyler yaptım. senin gibi. olmazsa olmaz. anne, ben denedim. deniyorum. bundan sonra hiçbir ''başarı'' elde edemeyecek olsam da. anne, ben senin kızınım. dün gece dedin ya hani telefonu kapatırken ''yarın görüşürüz inşallah'' diye. boğazıma takıldın benim.
amerika ile birlikte yapacağımız en hayırlı şey anne, kyoto'yu imzalıyoruz. -nükleereinatyaşasınhayat!-
hamiş: devam edecek. etmeli.
yakından bakınca hiç de diğer türk filmleri gibi değildi. tarık akan çapkın yakışıklı genç değildi burada. aldattığı yüzlerce kız içinden bir kızı sevecek ve o'nunla yaşlanmayacaktı bu sefer. bu sefer bir gecede kardeşini kaybettiği için yaşlanacaktı. her zaman belki de televizyonu evine ilk alan şanslı -azınlık- ailelerin ''tek'' çocuğu olurdu tarık akan. bu kez, bir kardeşi vardı ve kendisine bile bakamıyordu.
arada star tivi'de hala yayınlanır o türk filmi. yo, hayır bugün yoktu tivi'de. en azından vardıysa da ben bilmiyorum. sadece aklıma geldi. çünkü ''biz'' geçenlerde bir zafer kazandık. anne, ben bugün bir zafer kazandım.
anne senin kuşağın bu ülke için hep bir şeyler yapmaya çalıştı, senden öncekiler gibi. siz 68'leri 78'ler olarak devam ettirmeye çalıştınız. ama onların ruhunu ve yaptıklarını hiçbir zaman yakalayamadınız. çünkü siz bölünmüştünüz. artık ''bir'' değildiniz. birbirinize yabancılaşmıştınız. bazı arkadaşların ''dış mihraklar'' yüzünden dedi hep. ama siz izin vermeseydiniz asla yabancılaş(tır)amazdılar sizi.
sen hep kabullendin anne. arkadaşların gözlerinin önünde, kucağında öldü. maraş katliamında yanınıza sığınan ''o'' çocukları hatırla anne. giydiği parkanın rengi gözlerinde koyulaşan o çocuğu. kendi gözlerindeki korkuyu hatırla anne. şimdilerde benim gözlerimde gördüğün o ateşin rengini. hatırla anne, nasıl bu hale geldin. nasıl bu hale getirildin. nasıl bu hale getirildiniz.
ben uyurken gelip saçımla oynar babam. saçlarım hiçbir zaman ricoys reklamındaki kızların saçları gibi dolgun, elektiriksiz ve düz olmadı benim. her teli bağımsızlığını ilan etmiş, boşlukta alabildiğine yer kaplayan, mevlana misali kendi etrafında dönmeyi alışkanlık edinmiş saçlarım var ve babamın uzun kemikli parmakları saçıma takılır geceleri. beni ne çok sevdiğini söylerken saçlarım dolanır diline, dudaklarına. kıvırcıklar düzleşir gözlerinde ne çok gurur duyduğunu söylerken benimle.
hani bir sabah anne, bayram günü, biz babamla bizi sadece önemli gün ve haftalarda aramayı akıl eden uzak kapı komşularına -ki sen onlara akraba dersin, bizse uzaktan bir tanıdık- gitmeyi reddettiğimizde sen babaneme gitmiştin ya tek başına. hatırla anne, babamın o gece ''ben gidiyorum'' dediğimde dediklerini. ben hep hatırlıyorum çünkü. ağzımdan çıkan her sözde dolanıyor babamın elleri sözlerime. ''biz çok bağırdık zamanında. bu ülkede hiçbir şey değişmiyor, sen de değiştiremeyeceksin. isteyeceksin ama yapamayacaksın.'' nasıl da sevinmiştin, yalnız olmadığını anladığında. nasıl da sevinmiştim ben yanlış ''yol''da olmadığıma. o gece babamın ben hep uyurken söylediklerini ayakta rüya görüyorken duymuştum ben, şöyle diyordu davudi ses; '' sen de konuş, ama bağırma.'' bozulmuştun anne. bir yoldaşını daha kaybetmiş gibi. bense sevinmiştim kapıyı çekmeye haklı bir sebep bulduğuma.
gitmemiştim ama anne ben. hatırla. gidememiştim. zaten almayacaklardı beni aralarına. küçüktüm ben daha. doğuştan sahip olduğum bir hak ehliyetim vardı ama fiil ehliyetimin bakiyesi yetersizdi o sıra. ben gerçek bir kişiyken, tüzel kişi oluyordum varlık kazanabilmek için izin istemek zorunda bırakıldığımda. serbest kuruluş sistemi öngörüyordu kanun, sen idari makamlar beni yıpratmasın diye yargılamayı tekeline alıyordun.
ben söylemiştim sana ve senin gibi düşünen genç arkadaşlarıma. sen bana ballandıra ballandıra anlatırken gazeteden kestiğin o güzel yazıları, ben sana hayallerimi anlatıyordum. sen ''böyle gelmiş böyle gider''izm'in en olgun temsilcilerindendin. böyle olmayı seçmemiş gibi hep bir iğreti dururdu o kambur sırtında. sana göre de izm'ler zincir vurmuştu beynime. bak işte, böyle böyle aynı yolda farklı yolcular oluyorduk.
babam ahmet kaya dinledikleri için linç edilen insanların olduğu bir ülkede, bana müzik dinlemeyi yasaklamıştı. ''üniversiteler bizimle özgürleşecek'' diyen sen, yasaklar koyar ve bu yasakları destekler olmuştun. zaman diyordun buna, hayat diyordun sonra. ısrarla özneyle yüklemin yerini değiştiriyordun sonra. benim değiştiğimi görmemek için yapıyordun, farkındaydım ben.
babamın iznini aldığım ve senin itirazlarına karşı çıktığım bir eylemin ilk meyvelerini alıyoruz anne. anne, ben bir adım attım. bir slogan. bir yumruk. ben bir şeyler yaptım. senin gibi. olmazsa olmaz. anne, ben denedim. deniyorum. bundan sonra hiçbir ''başarı'' elde edemeyecek olsam da. anne, ben senin kızınım. dün gece dedin ya hani telefonu kapatırken ''yarın görüşürüz inşallah'' diye. boğazıma takıldın benim.
amerika ile birlikte yapacağımız en hayırlı şey anne, kyoto'yu imzalıyoruz. -nükleereinatyaşasınhayat!-
hamiş: devam edecek. etmeli.
yayında ve yapımda emeği geçenler
annemin çeyiz sandığı,
bütün kadınların kafası karışıktır,
küresel eylem grubu,
yurttan ve dünyadan haberler
blogırın internetle mücadelesi
bu blog yalnızca davetli okuyuculara açık!
eşşeeek kadar yazmış. peh. sanki daha kibar, daha yumuşak harflerle yazsa ben onu okuyamayacaktım. sanki ilkokuldaki türkçe derslerinden nefret etmeme sebep olan ''okuduğumuzu anladık mı?'' bölümlerini cevplıyormuş gibi hissetmeyecektim şu an kendimi.
sonra bir de devam ediyor yüzsüz yüzsüz ;
Bu blogu okumaya davet edilmemiş görünüyorsunuz. Bunun bir hata olduğunu düşünüyorsanız, blog yazarıyla bağlantı kurup bir davet isteyebilirsiniz.
arkadaşım, burada bir hata varsa, o da sensin! senden daha fena hata mı olur? hayır bir kere üslup çok kötü. kaka. ıyy. cıs. pis. rencide ediyor insanı direk. bir değil iki değil. kime tıklasam aynı şeyi diyor. davet etmemişmiş. sana ne ki? ayrıyetten, ben niye davetiye istiyorum? hani belki olur da, adam seni davetiye göndermeye uygun bulmaz, seninle paylaşmak istemez yazdıklarını, ki burada da amaç budur, sen niye illa davetiye yollama ihtiyacında olasın ki? paylaşmak istemiyorsa, sen davetiye yolladıktan sonra da paylaşmaz. hayatımızda ne değişir?
ayrıca sevgili blogcum, seni kullanmayı öğrenmem na-mümkün galiba. hayır ben zaten cin ali'yi bile yamuk çizebilme potansiyeline sahip berbat ötesi bir çiziciyim, arada çektiğim ya da asla çekemeyeceğim güzellikte şeyler çeken insanların çektiklerini aşırdığım bir dosyam var, onlardan arada iki tike şuraya şeediyim diyorum, yok! illa bir sorun.
dün sabaha karşı, aslında bugün oluyor tabi, sırf o fotoğrafları şuraya koyabileyim diye deviantart açayım dedim. onu da beceremedim. feysbuk olayına zaten en baştan muhalifim, yeminimi bozamam. yurdun dandandirik internetinin de aklım gibi sürekli gidip gelmemesine de alışamadım mesela. kırk milyon yılda bir bir albüm indireyim rapidden dedim, onda da internetin kendini feshedeceği tuttu.
bir de şey var tabi, misal şu sağ tarafta bi canlılık bi hayat belirtisi bi kıpırtı bi ses bi nefes bi tat bi doku istiyorum, orada herhangi bir şeyi değiştireceğim derken gün geceye dönüyor azizim. genellikle o günden geceye kadar bile değişmemiş, varlığını o haliyle korumuş oluyor ki böyle durumlarda sinir katsayının artınca ruh hali değişken bir insan oluyorsun ahan da bu blog yüzünden.
en kötüsü de oda arkadaşlarımın dediğine göre interneti sadece sözlük ve blog için kullanıyormuşum. ah, nasıl unuturum. hiç de bilem. daha dün fransızca kursları için kullandım, çok da büyük başarı elde ettim. gerçi, wordde bir şey açtırmak istediklerinde açıp, açılan şeyi okuyamıyor olabiliyorum ama aradığım şeyi bulabiliyorum çok şükür.
bi sonraki sınavım 8 gün sonra olunca, böyle salaklaşabiliyorum tabi. muntazaman. of. inecek var şoför bey.
eşşeeek kadar yazmış. peh. sanki daha kibar, daha yumuşak harflerle yazsa ben onu okuyamayacaktım. sanki ilkokuldaki türkçe derslerinden nefret etmeme sebep olan ''okuduğumuzu anladık mı?'' bölümlerini cevplıyormuş gibi hissetmeyecektim şu an kendimi.
sonra bir de devam ediyor yüzsüz yüzsüz ;
Bu blogu okumaya davet edilmemiş görünüyorsunuz. Bunun bir hata olduğunu düşünüyorsanız, blog yazarıyla bağlantı kurup bir davet isteyebilirsiniz.
arkadaşım, burada bir hata varsa, o da sensin! senden daha fena hata mı olur? hayır bir kere üslup çok kötü. kaka. ıyy. cıs. pis. rencide ediyor insanı direk. bir değil iki değil. kime tıklasam aynı şeyi diyor. davet etmemişmiş. sana ne ki? ayrıyetten, ben niye davetiye istiyorum? hani belki olur da, adam seni davetiye göndermeye uygun bulmaz, seninle paylaşmak istemez yazdıklarını, ki burada da amaç budur, sen niye illa davetiye yollama ihtiyacında olasın ki? paylaşmak istemiyorsa, sen davetiye yolladıktan sonra da paylaşmaz. hayatımızda ne değişir?
ayrıca sevgili blogcum, seni kullanmayı öğrenmem na-mümkün galiba. hayır ben zaten cin ali'yi bile yamuk çizebilme potansiyeline sahip berbat ötesi bir çiziciyim, arada çektiğim ya da asla çekemeyeceğim güzellikte şeyler çeken insanların çektiklerini aşırdığım bir dosyam var, onlardan arada iki tike şuraya şeediyim diyorum, yok! illa bir sorun.
dün sabaha karşı, aslında bugün oluyor tabi, sırf o fotoğrafları şuraya koyabileyim diye deviantart açayım dedim. onu da beceremedim. feysbuk olayına zaten en baştan muhalifim, yeminimi bozamam. yurdun dandandirik internetinin de aklım gibi sürekli gidip gelmemesine de alışamadım mesela. kırk milyon yılda bir bir albüm indireyim rapidden dedim, onda da internetin kendini feshedeceği tuttu.
bir de şey var tabi, misal şu sağ tarafta bi canlılık bi hayat belirtisi bi kıpırtı bi ses bi nefes bi tat bi doku istiyorum, orada herhangi bir şeyi değiştireceğim derken gün geceye dönüyor azizim. genellikle o günden geceye kadar bile değişmemiş, varlığını o haliyle korumuş oluyor ki böyle durumlarda sinir katsayının artınca ruh hali değişken bir insan oluyorsun ahan da bu blog yüzünden.
en kötüsü de oda arkadaşlarımın dediğine göre interneti sadece sözlük ve blog için kullanıyormuşum. ah, nasıl unuturum. hiç de bilem. daha dün fransızca kursları için kullandım, çok da büyük başarı elde ettim. gerçi, wordde bir şey açtırmak istediklerinde açıp, açılan şeyi okuyamıyor olabiliyorum ama aradığım şeyi bulabiliyorum çok şükür.
bi sonraki sınavım 8 gün sonra olunca, böyle salaklaşabiliyorum tabi. muntazaman. of. inecek var şoför bey.
yayında ve yapımda emeği geçenler
eften püften
10 Haziran 2008 Salı
the person that you've loved, want to go home.
===alıntıyumağı===
- birinin nasıl olup da senden hoşlanabileceğini merak ettin mi hiç?
- sürekli, her gün. senin benden neden hoşlandığını merak ediyorum.
- debbie benden neden hoşlanır? benden hoşlanıyor. yani beni seviyor. evliliğimizdeki en büyük problem bu. beni sürekli yanında istemesi. beni o kadar seviyor ki sürekli yanında olayım istiyor. ben bunu kabul edemiyorum. beni üzüyor.
- ne?
- aradığım o, o beni seviyor.
- insanların seni neden sevdiğine inanmıyorsun ha? ben seni seviyorum, debbie seni seviyor.
- onun aşkını kabul edemiyorum. bende bir terslik var.
- aşkı kabul edemiyor musun?
- ne olduğunu bilmiyorum.
- aşk mı? dünyanın en güzel, en parlak, en sıcak şeyi. bunu kabul edemiyor musun? saf aşkı, debbie'nin aşkını kabul edemiyor musun? o sana hayatını vermeyi seçmiş. seni hayat arkadaşı olarak seçmiş. ama sen onun aşkını kabul edemediğin için fantezi beyzbol oynuyorsun, öyle mi? ben kabul ederdim. debbie muhteşem biri. hoş, komik, iyi kokuyor, iyi biri. saç modelini de sürekli değiştiriyor. senin için fazla iyi. iğrençsin. pisliğin teki olduğun için o sana bağırıp çağırıyor. debbie sana hayatını adamak istiyor, allison bunu benim için yapmak istemiyor. ve bu beni çok üzüyor. eve gitmek istiyorum ben.
===alıntıyumağı===
- birinin nasıl olup da senden hoşlanabileceğini merak ettin mi hiç?
- sürekli, her gün. senin benden neden hoşlandığını merak ediyorum.
- debbie benden neden hoşlanır? benden hoşlanıyor. yani beni seviyor. evliliğimizdeki en büyük problem bu. beni sürekli yanında istemesi. beni o kadar seviyor ki sürekli yanında olayım istiyor. ben bunu kabul edemiyorum. beni üzüyor.
- ne?
- aradığım o, o beni seviyor.
- insanların seni neden sevdiğine inanmıyorsun ha? ben seni seviyorum, debbie seni seviyor.
- onun aşkını kabul edemiyorum. bende bir terslik var.
- aşkı kabul edemiyor musun?
- ne olduğunu bilmiyorum.
- aşk mı? dünyanın en güzel, en parlak, en sıcak şeyi. bunu kabul edemiyor musun? saf aşkı, debbie'nin aşkını kabul edemiyor musun? o sana hayatını vermeyi seçmiş. seni hayat arkadaşı olarak seçmiş. ama sen onun aşkını kabul edemediğin için fantezi beyzbol oynuyorsun, öyle mi? ben kabul ederdim. debbie muhteşem biri. hoş, komik, iyi kokuyor, iyi biri. saç modelini de sürekli değiştiriyor. senin için fazla iyi. iğrençsin. pisliğin teki olduğun için o sana bağırıp çağırıyor. debbie sana hayatını adamak istiyor, allison bunu benim için yapmak istemiyor. ve bu beni çok üzüyor. eve gitmek istiyorum ben.
===alıntıyumağı===
yayında ve yapımda emeği geçenler
beni sevdin,
bir yaraya kabuk olmak,
bütün kadınların kafası karışıktır,
ödünç aldığım tüm erkeklere
9 Haziran 2008 Pazartesi
melez japon
o değil de bak neyi fark ettim, hayat hakikaten bi tuhaf.
hayatında her daim olacağını düşündüğün adamlar bi gün gün gelip gittiğinde -ki sen o günün hiç gelmeyeceğini düşündüğün için o günün geldiğini ancak o gün geçtikten çoook uzun bir zaman sonra anlayabiliyorsun ki en çok da bu koyuyor- amaan gitse nolur, kesin gider dediğin adamların bir gece '' selam olsun '' demesiyle bunu daha da iyi anlıyorsun.
eskilerden kim kaldı azizim? ya da, biz ne kadar eskisi gibi kaldık?
hayatında her daim olacağını düşündüğün adamlar bi gün gün gelip gittiğinde -ki sen o günün hiç gelmeyeceğini düşündüğün için o günün geldiğini ancak o gün geçtikten çoook uzun bir zaman sonra anlayabiliyorsun ki en çok da bu koyuyor- amaan gitse nolur, kesin gider dediğin adamların bir gece '' selam olsun '' demesiyle bunu daha da iyi anlıyorsun.
eskilerden kim kaldı azizim? ya da, biz ne kadar eskisi gibi kaldık?
dünya'yı sarsan yıl : ^68
allah'ım, bu seferde dandandirik klavyemin 'd' harfisi çalışmıyor. insan üstü bir çaba sarfediyorum 'd'lere basarken. benim bu insanüstü çabamın kat be kat fazlasını çekmiş başka insanlar da var tabi. ama onların uğraştıkları şeyler bu kadar dandandirik değil, şüphesiz.
bi ara ben, küçüktüm. biyolojik olarak pek de küçük sayılmadığım zamanlardı gerçi. yani kötü bir şey yaptığımda bendeki vicdani mahkemelerden önce yukarılardan birilerinin bana günah yazabileceği kadar büyük. ama bir suç işlediğimde sabi koğuşunda kalacak kadar küçük. ortaya karışık anlayacağın.
yaşıtlarımın bijuterelere ve yüzde 70'lere varan indirim yazdığı halde hiçbir zaman yüzde 70lere varamayan o köye görmeseler de kendilerini adadıkları dönemlerde, şehrin küçüklüğünden değil de aradığım kitapları bulamamaktan yakındığım ve aradığımı bulmak için ankara'ya kadar gittiğim olmuştu benim. hatta belki de o yüzden seviyordum ben ankara'yı, denizsiz olmasına rağmen. o dönemler bende bir de her şeye ''deniz'' deme hastalığı vardı. aklına gelen her şeye ama. hatta bu hastalık obsesif kompülsif boyutlara ulaşmıştı, adımı ''deniz'' olarak değiştirmeye karar verecek kadar. en sevdiğin grup sorusuna vegaaaa! diye cevap verdiğim (deniz özbey), kurban'ı baş tacı ettiğim (deniz yılmaz), hayattan beklentilerime ve hayata vereceklerime ideolojik olarak karar vermeye başladığım (deniz gezmiş) bir dönemdi bu.
düşün yani, şimdi bu ananirik klavyeyle bu aşkı dünyaya haykırmak istesem, hep eksik kalacak anlattıklarım. gerçi şu anın da bir farkı yok. artık büyüğüm ve yukarıdaki isterse sağımdakilere isterse solumdakilere bir göz kırpmayla günahlarımın çetelesini çıkarttırabilir. beni kendine yakın hissederse yanına alabilir, bu dünya'nın cefasını biraz daha çekmemi isterse beni dünya'da cehennemi yaşamaya mahkum edebilir. misal ben, o'nun yolladığı son dine karşı gelerek '' tövbeee haşa ama sanki uzaklarda bir yerlerde reenkarnasyon olmakta'' diyebiliyor olabilirim. yani, böyle bir olasılık var. minik bir olabilite. olduğundan değil ha. öylesine. işte bu olmama haline rağmen, gerçek hayata dönebilmem için ben, tanrı'nın -ya da her nerede ne sıfatla yaşatılıyorsa- var edeceği bir canlıyı önceden var ettiği bir canlıyla değiştireceğinin o'nun büyüklük katsayısına hakaret olduğunu kabul etmek zorundayım. aksi takdirde ben 60'lardayım. yani olur da bir gün bana ulaşamazsınız, kabarık topuzların ya da uzun örgülerin olduğu siyahlı beyazlı ya da rengaareenk şükela ötesi kıyafetlerin madde gölgesinde kalan şahane müziklerin hakim olduğu o yıllarda bulabilirsiniz beni.
hani vardır ya salak salak sorular. yok efem neymiş ıssız bir adaya düşsem yanıma ne alırmışım, yok bir şarkı olsam hangisi olurmuşum da falan da fişmekan da. bak bunlara vereceğim yanıtlar değişebilir, mesela adada yanıma kağıt kalem ve kitap alırım şimdi ama belki ileride müziği de eklerim buna. ya da şu an bi şarkı olsam, bu kesinlikle ^yakarım geceleri^olur. ama belki ilerleyen gün ve haftalarda fransızca bir şarkı olurum. onu kimse bilemez. herkesin bildiği ve bilmesi gerektiği tek şeyse, ben 60'larda yaşamalıyım! bunların içinden o piti piti yapıp bir karamela sepeti seçmem gerekirse de, tek başına 68 derim.
sen hiç ruhu olan bir yıl duydun mu? '68 ruhu. heheheyt be azizim. o zamanlarda yaşayamadık ya benim de en büyük pişmanlığım budur. üstad yine söylemiş, insan yapamadıklarından yaşayamadıklarından daha çok üzüntü duyar yaptıklarına nazaran deyu. budur benim de en büyük pişmanlıklarımdan biri. ben orada olmalıydım. anlıyor musun? çiçekleri koparmasın kimse diye yıllarca tepinmiş bir insan olarak ben, çiçek çocuk olmalıydım. ilgisiz alakasız değil ama. böyle sol yumruğunu vurdu mu masaya, silahların ucunda çiçek açtıracak bir çiçek çocuk olmalıydım. devrim derken the doors da diyebilmeliydim. jimi hendrixi pek sevmeyip, janis joplin'i biraz sevip, jefferson airplane'le uçabilmeliydim. mesela, dolmabahçe'den en sevdiğim sayıya sahip filo'yu boğaza dökebilmeliydim. ideallerimi gerçekleştirebilmek için seçtiğim hukuku istanbul'da başka bir üniversitede okumalıydım. sokakta rahat yürüyemesem de arkadaşımın beni kendi canı pahasına kurtaracağından emin olabilmeliydim. elin oğlunun elinin hangi kızın kalçasında ya da bir hemcinsimin elinin hangi oğlanın cebinde olduğunu bilmek zorunda bırakılmayıp da, okuduğu kitaplarla düşünceleriyle yazdıklarıyla ilgili sabahlara varan tartışmalar yapabilmeliydim. sadece ''uzman'' olduğum konuda değil her konuda -klasik müzikte mesela- fikir sahibi olabilmeliydim. önce düşündüğüm sonra fikir olarak geliştirdiğim en sonunda da inandığım değerleri korkmadan, rahatça savunabilmeyi ve bunlar uğruna korkmadan, rahatça ölümü göze alabilmeliydim mesela. orada olabilmeliydim, bildin mi?
işte madden o yıllarda olamasam da ruhen hep oraya ait oluşumu bedri baykam sayesinde fiiliyata da döktüm geçenlerde ben. sever miyim sevmez miyim bedri baykam'ı bilemem. ama o'na çok büyük bir minnet borçluyum. sadece 1 saatliğine bile olsa beni hayallerimde yaşamaktan uzaklaştırdığı, br hayali gerçeğe dönüştürdüğü, kendimi 1 saatliğine bile olsa bu kadar iyi hissetmemi sağladığı için.
ve tabi ki güliz abla. 9 yaşındaki fransız oğlu ile gelmişti o gün o da. oğlu hiçbir şey bilmediğini söylese de güliz abla çok şey biliyordu. kırmızı boyayla yazıyordu duvara ''ışığınız ışık olsun, aydınlatsın geleceği..'' 9 yaşında başka bir kız vardı orada, ışıl. herbir şeyi biliyor gibiydi, elinden tutan babası bilmekten öte yaşamış gibiydi her şeyi. o duvardaki yazılar, o şahane fotoğraflar, resimler..
- şimdi beceremedim, becerince bilare ekleyeceğim fotoğrafları. bi aksilik çıkmasa şaşardım zaten.-
bi ara ben, küçüktüm. biyolojik olarak pek de küçük sayılmadığım zamanlardı gerçi. yani kötü bir şey yaptığımda bendeki vicdani mahkemelerden önce yukarılardan birilerinin bana günah yazabileceği kadar büyük. ama bir suç işlediğimde sabi koğuşunda kalacak kadar küçük. ortaya karışık anlayacağın.
yaşıtlarımın bijuterelere ve yüzde 70'lere varan indirim yazdığı halde hiçbir zaman yüzde 70lere varamayan o köye görmeseler de kendilerini adadıkları dönemlerde, şehrin küçüklüğünden değil de aradığım kitapları bulamamaktan yakındığım ve aradığımı bulmak için ankara'ya kadar gittiğim olmuştu benim. hatta belki de o yüzden seviyordum ben ankara'yı, denizsiz olmasına rağmen. o dönemler bende bir de her şeye ''deniz'' deme hastalığı vardı. aklına gelen her şeye ama. hatta bu hastalık obsesif kompülsif boyutlara ulaşmıştı, adımı ''deniz'' olarak değiştirmeye karar verecek kadar. en sevdiğin grup sorusuna vegaaaa! diye cevap verdiğim (deniz özbey), kurban'ı baş tacı ettiğim (deniz yılmaz), hayattan beklentilerime ve hayata vereceklerime ideolojik olarak karar vermeye başladığım (deniz gezmiş) bir dönemdi bu.
düşün yani, şimdi bu ananirik klavyeyle bu aşkı dünyaya haykırmak istesem, hep eksik kalacak anlattıklarım. gerçi şu anın da bir farkı yok. artık büyüğüm ve yukarıdaki isterse sağımdakilere isterse solumdakilere bir göz kırpmayla günahlarımın çetelesini çıkarttırabilir. beni kendine yakın hissederse yanına alabilir, bu dünya'nın cefasını biraz daha çekmemi isterse beni dünya'da cehennemi yaşamaya mahkum edebilir. misal ben, o'nun yolladığı son dine karşı gelerek '' tövbeee haşa ama sanki uzaklarda bir yerlerde reenkarnasyon olmakta'' diyebiliyor olabilirim. yani, böyle bir olasılık var. minik bir olabilite. olduğundan değil ha. öylesine. işte bu olmama haline rağmen, gerçek hayata dönebilmem için ben, tanrı'nın -ya da her nerede ne sıfatla yaşatılıyorsa- var edeceği bir canlıyı önceden var ettiği bir canlıyla değiştireceğinin o'nun büyüklük katsayısına hakaret olduğunu kabul etmek zorundayım. aksi takdirde ben 60'lardayım. yani olur da bir gün bana ulaşamazsınız, kabarık topuzların ya da uzun örgülerin olduğu siyahlı beyazlı ya da rengaareenk şükela ötesi kıyafetlerin madde gölgesinde kalan şahane müziklerin hakim olduğu o yıllarda bulabilirsiniz beni.
hani vardır ya salak salak sorular. yok efem neymiş ıssız bir adaya düşsem yanıma ne alırmışım, yok bir şarkı olsam hangisi olurmuşum da falan da fişmekan da. bak bunlara vereceğim yanıtlar değişebilir, mesela adada yanıma kağıt kalem ve kitap alırım şimdi ama belki ileride müziği de eklerim buna. ya da şu an bi şarkı olsam, bu kesinlikle ^yakarım geceleri^olur. ama belki ilerleyen gün ve haftalarda fransızca bir şarkı olurum. onu kimse bilemez. herkesin bildiği ve bilmesi gerektiği tek şeyse, ben 60'larda yaşamalıyım! bunların içinden o piti piti yapıp bir karamela sepeti seçmem gerekirse de, tek başına 68 derim.
sen hiç ruhu olan bir yıl duydun mu? '68 ruhu. heheheyt be azizim. o zamanlarda yaşayamadık ya benim de en büyük pişmanlığım budur. üstad yine söylemiş, insan yapamadıklarından yaşayamadıklarından daha çok üzüntü duyar yaptıklarına nazaran deyu. budur benim de en büyük pişmanlıklarımdan biri. ben orada olmalıydım. anlıyor musun? çiçekleri koparmasın kimse diye yıllarca tepinmiş bir insan olarak ben, çiçek çocuk olmalıydım. ilgisiz alakasız değil ama. böyle sol yumruğunu vurdu mu masaya, silahların ucunda çiçek açtıracak bir çiçek çocuk olmalıydım. devrim derken the doors da diyebilmeliydim. jimi hendrixi pek sevmeyip, janis joplin'i biraz sevip, jefferson airplane'le uçabilmeliydim. mesela, dolmabahçe'den en sevdiğim sayıya sahip filo'yu boğaza dökebilmeliydim. ideallerimi gerçekleştirebilmek için seçtiğim hukuku istanbul'da başka bir üniversitede okumalıydım. sokakta rahat yürüyemesem de arkadaşımın beni kendi canı pahasına kurtaracağından emin olabilmeliydim. elin oğlunun elinin hangi kızın kalçasında ya da bir hemcinsimin elinin hangi oğlanın cebinde olduğunu bilmek zorunda bırakılmayıp da, okuduğu kitaplarla düşünceleriyle yazdıklarıyla ilgili sabahlara varan tartışmalar yapabilmeliydim. sadece ''uzman'' olduğum konuda değil her konuda -klasik müzikte mesela- fikir sahibi olabilmeliydim. önce düşündüğüm sonra fikir olarak geliştirdiğim en sonunda da inandığım değerleri korkmadan, rahatça savunabilmeyi ve bunlar uğruna korkmadan, rahatça ölümü göze alabilmeliydim mesela. orada olabilmeliydim, bildin mi?
işte madden o yıllarda olamasam da ruhen hep oraya ait oluşumu bedri baykam sayesinde fiiliyata da döktüm geçenlerde ben. sever miyim sevmez miyim bedri baykam'ı bilemem. ama o'na çok büyük bir minnet borçluyum. sadece 1 saatliğine bile olsa beni hayallerimde yaşamaktan uzaklaştırdığı, br hayali gerçeğe dönüştürdüğü, kendimi 1 saatliğine bile olsa bu kadar iyi hissetmemi sağladığı için.
ve tabi ki güliz abla. 9 yaşındaki fransız oğlu ile gelmişti o gün o da. oğlu hiçbir şey bilmediğini söylese de güliz abla çok şey biliyordu. kırmızı boyayla yazıyordu duvara ''ışığınız ışık olsun, aydınlatsın geleceği..'' 9 yaşında başka bir kız vardı orada, ışıl. herbir şeyi biliyor gibiydi, elinden tutan babası bilmekten öte yaşamış gibiydi her şeyi. o duvardaki yazılar, o şahane fotoğraflar, resimler..
- şimdi beceremedim, becerince bilare ekleyeceğim fotoğrafları. bi aksilik çıkmasa şaşardım zaten.-
7 Haziran 2008 Cumartesi
biz biliyoz da mı oynuuyoooz?!
efes pilsen one love festival;
21 haziran : Roisin MurphyHot ChipThe Long BlondesBedükKreşDJ Style-İst + Mabbas
22 haziran: Gogol Bordello Shantel & Bucovina Club OrkestarMiss PlatnumBaba ZulaGevendeSelim SeslerKolektif İstanbulDJ Ahmet Musluoğlu
iyi okudun mu? kanında şöyleee bir kıpırdanma oldu mu?
şahsen bizzat kendim, 25 yetaalee verip (öğrenci) 22 haziran günü baba zula için, gevende için, gogol bordello için orada olacağım gibi.
kısmet travis, mvö, sakin konserinin başına. (halklar korosu: amiin!)
21 haziran : Roisin MurphyHot ChipThe Long BlondesBedükKreşDJ Style-İst + Mabbas
22 haziran: Gogol Bordello Shantel & Bucovina Club OrkestarMiss PlatnumBaba ZulaGevendeSelim SeslerKolektif İstanbulDJ Ahmet Musluoğlu
iyi okudun mu? kanında şöyleee bir kıpırdanma oldu mu?
şahsen bizzat kendim, 25 yetaalee verip (öğrenci) 22 haziran günü baba zula için, gevende için, gogol bordello için orada olacağım gibi.
kısmet travis, mvö, sakin konserinin başına. (halklar korosu: amiin!)
kendime not
bi ara, kendimi gerçekten ''güç''lü hissettiğimde bi ara ;
- 31 temmuz 2005
- 2 temmuz 2006
- 29 haziran 2007
- 6 haziran 2008
*
- bi şeyin imkansız olduğunu bilirsen de engel olamazsın ya..
- ben bir kadının gözlerinde sevilmenin ne olduğunu gördüm.
*
- yüzün bende kalacak, anılar fotoğraflarda solamayacak.
- doğmamış çocuklara isimler.
*
- 68 sergisi!
- 31 temmuz 2005
- 2 temmuz 2006
- 29 haziran 2007
- 6 haziran 2008
*
- bi şeyin imkansız olduğunu bilirsen de engel olamazsın ya..
- ben bir kadının gözlerinde sevilmenin ne olduğunu gördüm.
*
- yüzün bende kalacak, anılar fotoğraflarda solamayacak.
- doğmamış çocuklara isimler.
*
- 68 sergisi!
yayında ve yapımda emeği geçenler
eşşeğin boku
4 Haziran 2008 Çarşamba
bugün daha önce hiç yapmadığım bir şeyi yapıcam. bak başladım bile. bir sürü anlatım bozukluğu ve noktalama hatası yapıyordum ben zaten ezelden beri, bugün onları umursamıycam. klavyemin ''c''si çalışmıyor. kendimi parçalıyorum. bugün var ya, ben çok değişicem. mesela bu satırları yazarken (sen bu satırları okurken ben çoktan gitmiş olmıycam. çünkü benim gitmek gibi bir şansım yok. çünkü bizim -mülkiyet hırsızlıktır!- hiç bize ait olmayan, olamamış olan o tek göz az biraz ışık alan evimizde o işlere hep sen bakarsın. eve hep sen iş getirirsin. biz hiç başbaşa kalamayız. çünkü senin içinde senden başka biri daha vardır. bizi asla yalnız bırakmayan, benim sevmediğim ''fidel'' diyemediğim, sarılamadığım, çay içemediğim, kedi sevemediğim, doğmamış ve asla doğmayacak çocuklarım(ız)a isim veremediğim, good-bye lenin'i izlemek yerine eternal sunshine'ı izleyemediğim.. sen bu satırları okurken) ben artık ağlamıyor olucam.
çünkü ben anladım. bugün bi kere daha anladım. sana demiştim. ben küfretmeyi seviyorum. hatta en sevdiğim küfür de ''siktiriboktan''. hele hızlı söyleyince. ben buıgün anladım ki ben dünya'nın en siktiriboktan işiyle uğraşıyorum. sana yeminler ediyorum mesela, niye ki? ben hani laik bir elitim ya sana göre, senin inanmadığın bi şeye, yemin etmem laikliğe aykırı di mi? şu an içimde deli gibi saçmalama arzusu var. ben o krediyi kullanıyorum. bugün sınavda da çıktı, kredi kartı nedir? ayrıca sana bi şi diyim mi, marks'ın bi sikim bildiği yok. engels var ya yüze bine zilyona katlar marks'ı. adam 21 tane dil biliyor be! boru mu? mintaksla canım mintakslaaaaaa. ahaha bak bugün noldu, şimdi biz bugün taksimdeydik taam mı, alışveriş yapıyorduk pasajların birinde, sonra birden algıda seçiciliğim çok kuvvetli ya benim, ''işçiyiz haklıyız kazanacağız'' diye bağıran bir grup ''azınlık'' ve o azınlığa nerede yaşadıklarını hatırlatmaya çalışan bir grup ''çoğunluk'' kolluk kuvveti gördüm, düştüm peşlerine. bi kısmısı ayakkabılarını çıkartmış, bi kısmısı pankartları döşemiş. bağırdık onlarla. sol yumruğuma artık söz geçiremiyorum. bence bu seni ilgilendirmiyor. şu an zaman kaybediyorsun. şu an beni kaybediyorsun fidel. ah pardon, gerçek fidel beni kaybetmezdi diğ mi? sen.. sen.. ımm, bilemiyorum. tekila çok güzel bir şey. pahalı ama güzel. mojito var bi de. o da enfes. cardinal melon var, o daha bi şahane. smirnoff da güzel. kafam da güzel. aaa öyle bi grup var ha, kafa bi dünya diye. sen dinlemezsin öyle şeyler. sen grup yorum dinle. bence marks'ın dili çok ağır. bizim bi hoca var zeynel dinler, onun gibi. bizim başka bi hoca var, ona göre asgari ücret kaldırılmalı. bence kanun manun bunlar boş işler. o kadar kitabın arasına gömülüp bi bok olamamak var. misal, anayasanın frizbi niyetine ordan oraya savrulduğu sözde hukuk devletinde hukuk okusan nolur okumasan nolur allaasen? mallık. senin yaptığın daha kötü. siyaset bilimi. hahahaayt yesinler. hıhı evet.
o değil de şey. allah benim belamı versin. eğer varsa, topumuzun belasını versin. bakale, kıyamet gelse de kopsak! off. içimdeki saçmalama arzusu yerini ağlamaya bıraktı. başıma güneş geçmiş olabilir. ben bugün iktisat sınavına girdim. 2 çarşaf kağıdını da doldurdum. ben seviyorum iktisatı. bi şe diycem, marks var ya, galiba birazcık salak. ayrıca lenin de çok iyi. lenin marks'ı okumuş anlamış. özetlemiş her şeyi. çok güzel yazıyor. bugün imza gösterisi olsa giderim. bavulda yığınla kitabı var. engels çok şirin. babam olsun. babalar günü geliyor. ne alıcam babama? gerçi bunlar kapitalizmin tuzakları ama neyse. engels 2 kere evlenmiş biliyo musun, üstelik diğer eşi sanırım ilk eşinin kardeşi. çok değişik. ama yine de marks'tan iyidir. engels'in hiç çucuuu olmamış, hep marks'ınkileri sevmiş. yaşar kemal'in nazım hikmet'e gönderdiği bi mektup var, ''vera yengeye sor'' diyor. bu da çok tatlı. nazım hikmet vatan hainliğine devam ediyor. bi de şey, seni düşündüm ellerim yüzümdeydi. ben ağlamıyorum. hayır. iyiyim. evet. laylalaylalay ben güneş sen ay. o zaman şey, olmadı bi de miami yaparım, gördüğün gibi çok unutkanım! sen bilmezsin bu şarkıları. sen ilkay akkayayla evlen tamam mı? sonra gel bana, bir gün eğer biriyle evlenirsem bu sen olucaksın de. bunları yap tamam mı? çogüzel şeyler bunlar bence. sence de öyle ki devamlı yapmışsın vakt-i zamanında. her şeyin geçmişte kalması çok güzel bence. çünkü önümde güzel bir gelecek var benim. hiç gelmeyen. içinde deniz'in olmadığı. biranın tadı çok kötü. göbek yapıyor. kilo aldım ha ben. hem de çok. yakında türkiye'yi sumo güreşlerinde temsil raddesine gelebilirim. sana göre bu sorun değil. ama bana göre sorun. bana göre süt, onlara göre çikolata. babam böyle pasta yapmayı nerden öğrenmiş? bence o kızın babasının sevgilisi var. ben o kızın annesi olsam öyle adamı yalnız komazdım. gerçi o hikayedeki mal ben olsaydım benim sevgilimi yalnız bırakmama gerek olmadan o beni bırakırdı, di mi chavez?
lan oğlum var ya, canım acıyor olabilir ha. çok ama. ama ben güçlüyüm. öyle olmak zorundayım. değilsem bile öyle göstermek zorundayım. ben artık mış gibi yapmayı hayat felsefem edinmeliyim. taksim çogüzeldi. deniz var ha istanbul'da, ankara'da yok. biliyosun diğ mi? bence bil. bilmiyorsan beni arayabilirsin. ben anlatırım sana. ben hep anlatırım sana. hiç susmam. ama dinlerim de. sen ara beni bak. valla. ağlamıycam bu sefer. susarım. sen konuşursun hep. dinlerim. yemin etmiyorum, söz veriyorum. deniz'in ölüsünü öpüyüm ki bak.
fidel, ben seninle bi şarkımız olsun istemiştim de sen yaşar kurt'tan martı'yı diyivermiştin ya o anda. ben sevmedim ha o şarkıyı. tamam eyvallah güzel de, yok yani. olmadı o bizim için. ben mesela ikimiz de seviyoruz diye duman'dan beeeniiim derdiiim seninleeeeyi uygun bulmuştum bize. sonra sen onu yanıbaşımdan'a çevirdin. son hali de ne biliyo musun? fidel, haberin yok ama ben ölüyorum. bizi zaman yeniyor ama anılar sadece bana kalıyor fidel, nasıl iş bu? yo hayır, ben iyi değilim! olmak zorunda da değilim! şu an bağıra bağıra vega söylemek istiyorum. deli gibi kıskandığım ilkay akkaya'yı unutup, anıra anıra ahmet kaya söylemek istiyorum nefret etsem de yanında kadehler dolusu rakı içerek. midem bulanıyor, başım dönüyor. ama kesinlikle dünya tutmadı beni. ben kendi kendimi tutuyorum. tek engelim kendim. oysa isterdim ki engels de bir şeyim olsun. isterdim ki şu an ben senin hala bir şeyin olayım, hani diyor ya türkü aşık gibi sevmezsen kardeş gibi sev beni. öyle bir şey işte.
ben karar verdim. değişicem. ama önce biraz ağlamam lazım. kansız devrim olmaz diğ mi fidel?
çünkü ben anladım. bugün bi kere daha anladım. sana demiştim. ben küfretmeyi seviyorum. hatta en sevdiğim küfür de ''siktiriboktan''. hele hızlı söyleyince. ben buıgün anladım ki ben dünya'nın en siktiriboktan işiyle uğraşıyorum. sana yeminler ediyorum mesela, niye ki? ben hani laik bir elitim ya sana göre, senin inanmadığın bi şeye, yemin etmem laikliğe aykırı di mi? şu an içimde deli gibi saçmalama arzusu var. ben o krediyi kullanıyorum. bugün sınavda da çıktı, kredi kartı nedir? ayrıca sana bi şi diyim mi, marks'ın bi sikim bildiği yok. engels var ya yüze bine zilyona katlar marks'ı. adam 21 tane dil biliyor be! boru mu? mintaksla canım mintakslaaaaaa. ahaha bak bugün noldu, şimdi biz bugün taksimdeydik taam mı, alışveriş yapıyorduk pasajların birinde, sonra birden algıda seçiciliğim çok kuvvetli ya benim, ''işçiyiz haklıyız kazanacağız'' diye bağıran bir grup ''azınlık'' ve o azınlığa nerede yaşadıklarını hatırlatmaya çalışan bir grup ''çoğunluk'' kolluk kuvveti gördüm, düştüm peşlerine. bi kısmısı ayakkabılarını çıkartmış, bi kısmısı pankartları döşemiş. bağırdık onlarla. sol yumruğuma artık söz geçiremiyorum. bence bu seni ilgilendirmiyor. şu an zaman kaybediyorsun. şu an beni kaybediyorsun fidel. ah pardon, gerçek fidel beni kaybetmezdi diğ mi? sen.. sen.. ımm, bilemiyorum. tekila çok güzel bir şey. pahalı ama güzel. mojito var bi de. o da enfes. cardinal melon var, o daha bi şahane. smirnoff da güzel. kafam da güzel. aaa öyle bi grup var ha, kafa bi dünya diye. sen dinlemezsin öyle şeyler. sen grup yorum dinle. bence marks'ın dili çok ağır. bizim bi hoca var zeynel dinler, onun gibi. bizim başka bi hoca var, ona göre asgari ücret kaldırılmalı. bence kanun manun bunlar boş işler. o kadar kitabın arasına gömülüp bi bok olamamak var. misal, anayasanın frizbi niyetine ordan oraya savrulduğu sözde hukuk devletinde hukuk okusan nolur okumasan nolur allaasen? mallık. senin yaptığın daha kötü. siyaset bilimi. hahahaayt yesinler. hıhı evet.
o değil de şey. allah benim belamı versin. eğer varsa, topumuzun belasını versin. bakale, kıyamet gelse de kopsak! off. içimdeki saçmalama arzusu yerini ağlamaya bıraktı. başıma güneş geçmiş olabilir. ben bugün iktisat sınavına girdim. 2 çarşaf kağıdını da doldurdum. ben seviyorum iktisatı. bi şe diycem, marks var ya, galiba birazcık salak. ayrıca lenin de çok iyi. lenin marks'ı okumuş anlamış. özetlemiş her şeyi. çok güzel yazıyor. bugün imza gösterisi olsa giderim. bavulda yığınla kitabı var. engels çok şirin. babam olsun. babalar günü geliyor. ne alıcam babama? gerçi bunlar kapitalizmin tuzakları ama neyse. engels 2 kere evlenmiş biliyo musun, üstelik diğer eşi sanırım ilk eşinin kardeşi. çok değişik. ama yine de marks'tan iyidir. engels'in hiç çucuuu olmamış, hep marks'ınkileri sevmiş. yaşar kemal'in nazım hikmet'e gönderdiği bi mektup var, ''vera yengeye sor'' diyor. bu da çok tatlı. nazım hikmet vatan hainliğine devam ediyor. bi de şey, seni düşündüm ellerim yüzümdeydi. ben ağlamıyorum. hayır. iyiyim. evet. laylalaylalay ben güneş sen ay. o zaman şey, olmadı bi de miami yaparım, gördüğün gibi çok unutkanım! sen bilmezsin bu şarkıları. sen ilkay akkayayla evlen tamam mı? sonra gel bana, bir gün eğer biriyle evlenirsem bu sen olucaksın de. bunları yap tamam mı? çogüzel şeyler bunlar bence. sence de öyle ki devamlı yapmışsın vakt-i zamanında. her şeyin geçmişte kalması çok güzel bence. çünkü önümde güzel bir gelecek var benim. hiç gelmeyen. içinde deniz'in olmadığı. biranın tadı çok kötü. göbek yapıyor. kilo aldım ha ben. hem de çok. yakında türkiye'yi sumo güreşlerinde temsil raddesine gelebilirim. sana göre bu sorun değil. ama bana göre sorun. bana göre süt, onlara göre çikolata. babam böyle pasta yapmayı nerden öğrenmiş? bence o kızın babasının sevgilisi var. ben o kızın annesi olsam öyle adamı yalnız komazdım. gerçi o hikayedeki mal ben olsaydım benim sevgilimi yalnız bırakmama gerek olmadan o beni bırakırdı, di mi chavez?
lan oğlum var ya, canım acıyor olabilir ha. çok ama. ama ben güçlüyüm. öyle olmak zorundayım. değilsem bile öyle göstermek zorundayım. ben artık mış gibi yapmayı hayat felsefem edinmeliyim. taksim çogüzeldi. deniz var ha istanbul'da, ankara'da yok. biliyosun diğ mi? bence bil. bilmiyorsan beni arayabilirsin. ben anlatırım sana. ben hep anlatırım sana. hiç susmam. ama dinlerim de. sen ara beni bak. valla. ağlamıycam bu sefer. susarım. sen konuşursun hep. dinlerim. yemin etmiyorum, söz veriyorum. deniz'in ölüsünü öpüyüm ki bak.
fidel, ben seninle bi şarkımız olsun istemiştim de sen yaşar kurt'tan martı'yı diyivermiştin ya o anda. ben sevmedim ha o şarkıyı. tamam eyvallah güzel de, yok yani. olmadı o bizim için. ben mesela ikimiz de seviyoruz diye duman'dan beeeniiim derdiiim seninleeeeyi uygun bulmuştum bize. sonra sen onu yanıbaşımdan'a çevirdin. son hali de ne biliyo musun? fidel, haberin yok ama ben ölüyorum. bizi zaman yeniyor ama anılar sadece bana kalıyor fidel, nasıl iş bu? yo hayır, ben iyi değilim! olmak zorunda da değilim! şu an bağıra bağıra vega söylemek istiyorum. deli gibi kıskandığım ilkay akkaya'yı unutup, anıra anıra ahmet kaya söylemek istiyorum nefret etsem de yanında kadehler dolusu rakı içerek. midem bulanıyor, başım dönüyor. ama kesinlikle dünya tutmadı beni. ben kendi kendimi tutuyorum. tek engelim kendim. oysa isterdim ki engels de bir şeyim olsun. isterdim ki şu an ben senin hala bir şeyin olayım, hani diyor ya türkü aşık gibi sevmezsen kardeş gibi sev beni. öyle bir şey işte.
ben karar verdim. değişicem. ama önce biraz ağlamam lazım. kansız devrim olmaz diğ mi fidel?
3 Haziran 2008 Salı
''güç''
life is a lemon'a / hiçbir şeyin bitmeyeceğine inanıp her cümlenin sonuna 2nokta koyduğum masal dönemlerinden.
güç.. nietche (isme bak) amca zırt pırt hastalanırmış minikken.. para da yokmuş.. okuyamamış da.. demiş ki en önemlisi güç.. sonra demiş ki artık üstün insan yaşasın..yani demek istemiş ki, çok kocaman önemli insan için güç..
küçücüksün, bebeklikten çocukluğa geçmişsin.. taşıyabileceğin şeyler bellidir.. mesela baban pazardan karpuz aldı taşıyabilir misin ? cık.. kavun olsa neyse.. sonra büyüdün azıcık.. okulun ikinci günü o ağır çantayı babişkon olmadan taşıyabilir misin ? nıt.. kurtarmaz.. boyun da kısa zaten.. su içeceksin ama boyun rafa yetişmiyor.. hatta yeni doğmuş bebeksin, etrafı keşfe çıkmışsın, ordaaa bir koltuuk vaaar uzaktaaa.. şimdiki adımlarınla metroya binmişsin gibi anında istediğin yerdesin.. ya o zamanlar ? koltuğa gidip onun üzerine çıkmaya çalışana kadar mevsim yazdan hazana döner.. sonra büyürsün daha.. fiziki zorlukları aşarsın. .ergenlikteki sivilcelerdir dertler.. bir de kıldan tüyden sebepler vardır ağlamalık.. kendini aşarsın da ruhuna koyduğun duvarların üzerine çıkamazsın..hani minikkenki koltuk gibi.. anneye babaya bağırmayı güç gösterisi sanırsın.. çünkü sesin bir onlara gür çıkar..o zamanlar gürlüğün tonu da hafiften travesti tonuna yakındır hani.. legeseye hazırlanmak, kendini etraftakilere kabul ettirmeye çalışmak, bir yandan da kendini anlamaya çalışmaktır bu sefer güç.. annenin benim çocuğum 92 net yaptı teyzesi sınavda demesi bir güç olarak algılanabilir mesela..ya da hoşlantı (?) beslenilen kişiye teklif (?) etme cesareti bulmak kendinde..hele bir de ''beeen d eee senii sevgiliiiim'' cevabını almak, çifte kavrulmuş güçtür..
her gün buzdolabına gidip boy ölçmekten vazgeçecek kadar büyüdüğün zaman güç, dünyayı değiştirme arzusudur.. geçmişe küçümser kahkahalar atarak bakılır bu dönemde.. aşık olunduğu zaman pencere açtırıp bağırtacak bir enerji patlaması olur ya, bilmem ben diyene pinokyo dedirtir, grizu patlaması gibi.. kendimizi herkese sevdirmeye çalışırken aslında ne de büyük ne de sağlam duvarlar ördüğümüzü anladığımız ama o grizu patlamalarıyla bile o duvarları yıkamadığımız, hayatımız sınav diye diye kendimizi f tipi şıklara hapis ettiğimiz, içimizdeki gücün ateşin üzerine kendi elceğizlerimizle su döktüğümüz günlerdir bunlar.. gücü kendimizde aradığımız ama aradığımız numaranın geçici olarak servisdışı kaldığı,çevre açıyı gören çaplardır..
sonrasını yaşamaya ömrü yetmemiş sabi sübyanlar ne desem yalan olur, görmedim abi, valli duymadım, bak yemin içerim ki bilmiyorum diyerek fazlaca dağıttıkları konuya geri dönerler.. şu cümleden önceki cümlenin başlangıcına kadar herkesin yaşadığı şeylerdir bunlar.. herkesin kendinden bir parça bulmak suretiyle reytingleri tavan yaptırdığı.. güç ortak bir paydadır.. hani sıralı bileşik cümlelerde olur ya bazen ortak özneler.. ali ve ayşe annelerini bekliyorlardı okul çıkışında gibi.. kaç tane anneleri var bu çocukların ? karındaş değiller mi ? hangisi cami avlusunda nurlandı ? bunların konuyla alakası ne ? bilmiyorum.. kendi içimdeki sorulara cevap veremediğim için de inanılmaz lüzumsuz ve güçsüz hissediyorum.. haliyle güçlü olmayı başarabilmiş insanlara imrenerek bakıyorum.. onlar yaparsa ben neden yapamayım diyorum.. bir cin ali çizemiyor olabilirim ya da düz yolda yürümeyi beceremiyor da olabilirim ama ruhsal dengemi gayet sağlayabilirim diyorum kendim kendime.. aynaya gidiyorum,y üzüme bakıyorum, delirdim mi acep diyorum.. tırsıp yerime oturuyorum.. kimseye dost diyemediği zamanlarda insanlar yastıkların ne kadar yumuşak olduğunu fark ediyor.. sus, sıkıldım senden, kafamı şişirdin demiyorlar hiç.. bir de pamuklular ya hemen çekiyorlar selpak fillerinin hortumları gibi gözyaşlarınızı.. bunu sadece kadınların yaptığını sanıyorlar ya delilik katsayım artıyor.. başka alanları tercih ettiğim için puanım 0,3le çarpılıyor değerim düşüyor. bak güçsüz olmak için bir neden daha.. sistem bu.. herkes birilerinin ayağını kaydırarak gidiyor uludağda kayak tatillerine..
erkekler ağlamaz diyorlar onları kahraman yaparak.. ağlamayı acizlik, güçsüzlük, zayıflık göstergesi sananlar kadınların narinliğine atıyor çamuru hemen..kadın ağlar çünkü erkeğin kemiğinden yaradılan kadın zaten yaradılış itibariyle güçsüzdür..oysa toprağız hepimiz diğ mi ? ve toğrağın üzerine su döktün mü hepsi yumuşar.. her toprağı yağmur ıslatır erkek dişi demeden.. her başarılı erkeğin arkasına bir kadın motifi işlerler kenarları dantelli. .sonra kadını erkeğin kartvizitini kullanan canlılar yaparlar.. şüpheeesiiz biz kadını erkeğin cüzdanını hortumlasın, onun arkasına saklansın arada ebeeeee yetiş doğuruyorum desin diye yarattık diye yazar delikanlılık kitapları ayet niyetine.. yemeklerden sonra hazmı kolaylaştırsın diye akıl fikir ilacı tavsiye edilir bunlara.. ya da elma çayı..cildi de güzelleştirir hem..
tamam kadın arada sırada başını bir erkeğin omzuna yaslamak ve abidin dino bey amcanın mutluluğun resmi tablosunda konunu mankeni olmak ister ama güce duyduğu meraktan değildir ki bu.. her insan sığınacak liman arar.. her insan birinin elini tuttuğunda dünyayı değiştirecek güce sahip olmayı diler.. her insanın içinde aslında tusunamileri aratmayacak fırtınalar olur..ama kadın bunu dışarı yansıtır.. etna yanardağı gibi olmak lazım.. içimizdekileri zamanla dışarı püskürtmek lazım.. sonra kimse capon kadınlar kocalarını öldürmüş geziyor demesin.. tabi patlamaların sınırı olmalı hep.. ne diyor pirelli reklamı kontrolsüz güç, güç değildir.. ne güzel bir laf.. pirelli denince akla gelen halterler belki bundan kaynaklıdır.. belki sadece benim aklıma geliyordur bu..ne yazar..en azından düşünüyorum diğ mi ?
hırs gibidir bak bu..kötüye kullanmayacaksın.. yoksa zarar verir.. yuva yıkar.. diyelim kadın daha çok para kazanıyor, ekonomik olarak daha güçlü.. olmaaaz.. yediremez bizimkisi işte.. güç işte ya,bidiğin güç..istediğini istediğin zaman yaparsın..kendine söz geçirebilirsin..başkalarına hükmedebilir hatta onları sömürebilirsin.. güçlü olduğun için de kimse gıkını çıkartmaz.. kadınlar sever ama güvende olmayı.. her insan gibi.. böyle arkadaşlar yapar ya,biri seni arkadan tutacaktır sen de kendini ona doğru bırakacaksındır.. herkes hayatında böyleleri olsun ister..sadece kadınlar değil ki..yalan mı ? yalansa yalan de.. yalansa, yalan olduğu için sev..sevmekle başlat her şeyi.. kadındı erkekti ayırma.. sait faik'in semaver diye bir kitabı var..onu oku.. ya da nietche oku.. olmadı posta al..h aydar dümen amcayı oku..
anneni ara..halini hatrını sor.. sesin titremesin ama konuşurken.. telefonu kapat ve şey de kendine.. güç.. hakkında bu kadar şey denebilecek bir şey miymiş ? hiç dikkat etmemiştim.. ama gerçek güç, duvarları yıkabilmek.. bunu der bunu söylerim.. yoksa fıs her şey.. yalnızlık yukarıdakine mahsus.. bir de abartmamak lazım kelimelere anlam yüklemeyi.. hepsi hepsi hayat nasıl olsa..
güç.. nietche (isme bak) amca zırt pırt hastalanırmış minikken.. para da yokmuş.. okuyamamış da.. demiş ki en önemlisi güç.. sonra demiş ki artık üstün insan yaşasın..yani demek istemiş ki, çok kocaman önemli insan için güç..
küçücüksün, bebeklikten çocukluğa geçmişsin.. taşıyabileceğin şeyler bellidir.. mesela baban pazardan karpuz aldı taşıyabilir misin ? cık.. kavun olsa neyse.. sonra büyüdün azıcık.. okulun ikinci günü o ağır çantayı babişkon olmadan taşıyabilir misin ? nıt.. kurtarmaz.. boyun da kısa zaten.. su içeceksin ama boyun rafa yetişmiyor.. hatta yeni doğmuş bebeksin, etrafı keşfe çıkmışsın, ordaaa bir koltuuk vaaar uzaktaaa.. şimdiki adımlarınla metroya binmişsin gibi anında istediğin yerdesin.. ya o zamanlar ? koltuğa gidip onun üzerine çıkmaya çalışana kadar mevsim yazdan hazana döner.. sonra büyürsün daha.. fiziki zorlukları aşarsın. .ergenlikteki sivilcelerdir dertler.. bir de kıldan tüyden sebepler vardır ağlamalık.. kendini aşarsın da ruhuna koyduğun duvarların üzerine çıkamazsın..hani minikkenki koltuk gibi.. anneye babaya bağırmayı güç gösterisi sanırsın.. çünkü sesin bir onlara gür çıkar..o zamanlar gürlüğün tonu da hafiften travesti tonuna yakındır hani.. legeseye hazırlanmak, kendini etraftakilere kabul ettirmeye çalışmak, bir yandan da kendini anlamaya çalışmaktır bu sefer güç.. annenin benim çocuğum 92 net yaptı teyzesi sınavda demesi bir güç olarak algılanabilir mesela..ya da hoşlantı (?) beslenilen kişiye teklif (?) etme cesareti bulmak kendinde..hele bir de ''beeen d eee senii sevgiliiiim'' cevabını almak, çifte kavrulmuş güçtür..
her gün buzdolabına gidip boy ölçmekten vazgeçecek kadar büyüdüğün zaman güç, dünyayı değiştirme arzusudur.. geçmişe küçümser kahkahalar atarak bakılır bu dönemde.. aşık olunduğu zaman pencere açtırıp bağırtacak bir enerji patlaması olur ya, bilmem ben diyene pinokyo dedirtir, grizu patlaması gibi.. kendimizi herkese sevdirmeye çalışırken aslında ne de büyük ne de sağlam duvarlar ördüğümüzü anladığımız ama o grizu patlamalarıyla bile o duvarları yıkamadığımız, hayatımız sınav diye diye kendimizi f tipi şıklara hapis ettiğimiz, içimizdeki gücün ateşin üzerine kendi elceğizlerimizle su döktüğümüz günlerdir bunlar.. gücü kendimizde aradığımız ama aradığımız numaranın geçici olarak servisdışı kaldığı,çevre açıyı gören çaplardır..
sonrasını yaşamaya ömrü yetmemiş sabi sübyanlar ne desem yalan olur, görmedim abi, valli duymadım, bak yemin içerim ki bilmiyorum diyerek fazlaca dağıttıkları konuya geri dönerler.. şu cümleden önceki cümlenin başlangıcına kadar herkesin yaşadığı şeylerdir bunlar.. herkesin kendinden bir parça bulmak suretiyle reytingleri tavan yaptırdığı.. güç ortak bir paydadır.. hani sıralı bileşik cümlelerde olur ya bazen ortak özneler.. ali ve ayşe annelerini bekliyorlardı okul çıkışında gibi.. kaç tane anneleri var bu çocukların ? karındaş değiller mi ? hangisi cami avlusunda nurlandı ? bunların konuyla alakası ne ? bilmiyorum.. kendi içimdeki sorulara cevap veremediğim için de inanılmaz lüzumsuz ve güçsüz hissediyorum.. haliyle güçlü olmayı başarabilmiş insanlara imrenerek bakıyorum.. onlar yaparsa ben neden yapamayım diyorum.. bir cin ali çizemiyor olabilirim ya da düz yolda yürümeyi beceremiyor da olabilirim ama ruhsal dengemi gayet sağlayabilirim diyorum kendim kendime.. aynaya gidiyorum,y üzüme bakıyorum, delirdim mi acep diyorum.. tırsıp yerime oturuyorum.. kimseye dost diyemediği zamanlarda insanlar yastıkların ne kadar yumuşak olduğunu fark ediyor.. sus, sıkıldım senden, kafamı şişirdin demiyorlar hiç.. bir de pamuklular ya hemen çekiyorlar selpak fillerinin hortumları gibi gözyaşlarınızı.. bunu sadece kadınların yaptığını sanıyorlar ya delilik katsayım artıyor.. başka alanları tercih ettiğim için puanım 0,3le çarpılıyor değerim düşüyor. bak güçsüz olmak için bir neden daha.. sistem bu.. herkes birilerinin ayağını kaydırarak gidiyor uludağda kayak tatillerine..
erkekler ağlamaz diyorlar onları kahraman yaparak.. ağlamayı acizlik, güçsüzlük, zayıflık göstergesi sananlar kadınların narinliğine atıyor çamuru hemen..kadın ağlar çünkü erkeğin kemiğinden yaradılan kadın zaten yaradılış itibariyle güçsüzdür..oysa toprağız hepimiz diğ mi ? ve toğrağın üzerine su döktün mü hepsi yumuşar.. her toprağı yağmur ıslatır erkek dişi demeden.. her başarılı erkeğin arkasına bir kadın motifi işlerler kenarları dantelli. .sonra kadını erkeğin kartvizitini kullanan canlılar yaparlar.. şüpheeesiiz biz kadını erkeğin cüzdanını hortumlasın, onun arkasına saklansın arada ebeeeee yetiş doğuruyorum desin diye yarattık diye yazar delikanlılık kitapları ayet niyetine.. yemeklerden sonra hazmı kolaylaştırsın diye akıl fikir ilacı tavsiye edilir bunlara.. ya da elma çayı..cildi de güzelleştirir hem..
tamam kadın arada sırada başını bir erkeğin omzuna yaslamak ve abidin dino bey amcanın mutluluğun resmi tablosunda konunu mankeni olmak ister ama güce duyduğu meraktan değildir ki bu.. her insan sığınacak liman arar.. her insan birinin elini tuttuğunda dünyayı değiştirecek güce sahip olmayı diler.. her insanın içinde aslında tusunamileri aratmayacak fırtınalar olur..ama kadın bunu dışarı yansıtır.. etna yanardağı gibi olmak lazım.. içimizdekileri zamanla dışarı püskürtmek lazım.. sonra kimse capon kadınlar kocalarını öldürmüş geziyor demesin.. tabi patlamaların sınırı olmalı hep.. ne diyor pirelli reklamı kontrolsüz güç, güç değildir.. ne güzel bir laf.. pirelli denince akla gelen halterler belki bundan kaynaklıdır.. belki sadece benim aklıma geliyordur bu..ne yazar..en azından düşünüyorum diğ mi ?
hırs gibidir bak bu..kötüye kullanmayacaksın.. yoksa zarar verir.. yuva yıkar.. diyelim kadın daha çok para kazanıyor, ekonomik olarak daha güçlü.. olmaaaz.. yediremez bizimkisi işte.. güç işte ya,bidiğin güç..istediğini istediğin zaman yaparsın..kendine söz geçirebilirsin..başkalarına hükmedebilir hatta onları sömürebilirsin.. güçlü olduğun için de kimse gıkını çıkartmaz.. kadınlar sever ama güvende olmayı.. her insan gibi.. böyle arkadaşlar yapar ya,biri seni arkadan tutacaktır sen de kendini ona doğru bırakacaksındır.. herkes hayatında böyleleri olsun ister..sadece kadınlar değil ki..yalan mı ? yalansa yalan de.. yalansa, yalan olduğu için sev..sevmekle başlat her şeyi.. kadındı erkekti ayırma.. sait faik'in semaver diye bir kitabı var..onu oku.. ya da nietche oku.. olmadı posta al..h aydar dümen amcayı oku..
anneni ara..halini hatrını sor.. sesin titremesin ama konuşurken.. telefonu kapat ve şey de kendine.. güç.. hakkında bu kadar şey denebilecek bir şey miymiş ? hiç dikkat etmemiştim.. ama gerçek güç, duvarları yıkabilmek.. bunu der bunu söylerim.. yoksa fıs her şey.. yalnızlık yukarıdakine mahsus.. bir de abartmamak lazım kelimelere anlam yüklemeyi.. hepsi hepsi hayat nasıl olsa..
yayında ve yapımda emeği geçenler
bütün kadınların kafası karışıktır,
deliliğe övgü
1 Haziran 2008 Pazar
kefaret - çalınmış bir hayatın bedeli
-bu ne?
-sana aldım.
-ne yazıyor ki burada? kapağı ne güzelmiş, çok beğendim.
-demek ki hala seviyorsun maviyi. ben değişti sanıyordum.
-değişmedi. değişmedim.
-gitmek zorunda mısın? bu çok az oldu.. bu kadar zaman geçmişken hem de.
-seni çok özlüyorum.
-gitme benimle kal. lütfen.
-bu sana. bizim oraların en yaşlı ağacı. içinden onlarca ağaç çıkmış.
-hayatımda gördüğüm en güzel şey.
-benimki karşımda duruyor.
110 sevmem pek. ama dün bütün gece kafamda tek bir şey çalıyordu; ''özledim seni bugün sebep yokken.. hala ilk günkü gibi aklımdasın. özledim seni.'' biliyorum bu şebnem'in dediği gibi ''seni son kez özledim''lerden değil. devamı gelecek. artık seyrek de olsa, gelecek. gelecek dedim de hala gelmiyor oluşu ne enteresan di mi chavez?
film zevkine hiç güvenmediğim halde yurttan bir kızdan film aldım bugün, kefaret adı. takılmanın bir anlamı yok. mektup var bu filmde. mek-tup. özlem var. hani şu hissedebilmek için sevdiğin kişiyi selpak fillerinin suyu içine hapsettiği gibi hapsetmen gereken. deniz var. bir gidip bir gelmemek var. kavuşma ümidiyle gidip, ölmek var.
''hikaye kaldığı yerden devam edebilir. seni bulacak, sevecek, seninle evlenecek ve başımı önüme eğmeden yaşayacağım. denizin kokusunu alıyorum.'' diyen bir adam var. beni umutlara salan bir adam. kulağımdaki dün geceden beri susmak bilmeyen şarkıyı yarıda kesip yüreğimin tam ortasındaki o kan tarlası gelincik şafağını aydınlatan bir şarkı var artık. ekmek çalmadan doyurabilmek, soytarılık etmeden güldürebilmek gibi mülteci isteklerim oldu biliyorsun.
kimi iktisatçılar ''bedava bir şey yoktur, biz bedava olduğunu sandığımız şeyler için bile bir şeyler ödemişizdir'' der. eyvallah, biliyoruz artık karşılıksız bi s.kim olmadığını (al işte, oraya nokta koydum da küfür birden zerafet timsali bir sözcük mü oldu? yok. okuyan onun küfür olduğunu anlamadı mı? yok. ee, daha ne demeye koydum onu oraya?) ama işte mülteci istek diyorum ya hep. bazı şeylerin bedeli bu kadar ağır olmamalı. üstelik ortada o bedeli ödeyen tek kişi varsa. ödemeye razı mı demeliydim? artık ne desem boş, anlamsız.
bugün burada cumartesi. ben hiç görmediğim o suçlar bakışlarını, hiç duymadığım geveze susuşlarını ama en çok da aynalardan kaçarken özlenmeyi bekleyen kendimi özledim.
o kadın aynı ben gibi, ağlamaklı kaybetmiş sevdiğini.. o adam aynı sen gibi gururundan terk etmiş sevdiğini. ama hani, olur yaa.. bir ihtimal. aklına gelirsem. ben buradayım. yemin verdim ki üstelik bu sefer eskisi gibi olacağım. and içerim ki aynı sıcaklıkta olacağım geri geldiğinde. beni unutmuş gibi yaptığın zamanlara rağmen..
savrulup gitmek varmış, ayrı yörüngelerde!
-sana aldım.
-ne yazıyor ki burada? kapağı ne güzelmiş, çok beğendim.
-demek ki hala seviyorsun maviyi. ben değişti sanıyordum.
-değişmedi. değişmedim.
-gitmek zorunda mısın? bu çok az oldu.. bu kadar zaman geçmişken hem de.
-seni çok özlüyorum.
-gitme benimle kal. lütfen.
-bu sana. bizim oraların en yaşlı ağacı. içinden onlarca ağaç çıkmış.
-hayatımda gördüğüm en güzel şey.
-benimki karşımda duruyor.
110 sevmem pek. ama dün bütün gece kafamda tek bir şey çalıyordu; ''özledim seni bugün sebep yokken.. hala ilk günkü gibi aklımdasın. özledim seni.'' biliyorum bu şebnem'in dediği gibi ''seni son kez özledim''lerden değil. devamı gelecek. artık seyrek de olsa, gelecek. gelecek dedim de hala gelmiyor oluşu ne enteresan di mi chavez?
film zevkine hiç güvenmediğim halde yurttan bir kızdan film aldım bugün, kefaret adı. takılmanın bir anlamı yok. mektup var bu filmde. mek-tup. özlem var. hani şu hissedebilmek için sevdiğin kişiyi selpak fillerinin suyu içine hapsettiği gibi hapsetmen gereken. deniz var. bir gidip bir gelmemek var. kavuşma ümidiyle gidip, ölmek var.
''hikaye kaldığı yerden devam edebilir. seni bulacak, sevecek, seninle evlenecek ve başımı önüme eğmeden yaşayacağım. denizin kokusunu alıyorum.'' diyen bir adam var. beni umutlara salan bir adam. kulağımdaki dün geceden beri susmak bilmeyen şarkıyı yarıda kesip yüreğimin tam ortasındaki o kan tarlası gelincik şafağını aydınlatan bir şarkı var artık. ekmek çalmadan doyurabilmek, soytarılık etmeden güldürebilmek gibi mülteci isteklerim oldu biliyorsun.
kimi iktisatçılar ''bedava bir şey yoktur, biz bedava olduğunu sandığımız şeyler için bile bir şeyler ödemişizdir'' der. eyvallah, biliyoruz artık karşılıksız bi s.kim olmadığını (al işte, oraya nokta koydum da küfür birden zerafet timsali bir sözcük mü oldu? yok. okuyan onun küfür olduğunu anlamadı mı? yok. ee, daha ne demeye koydum onu oraya?) ama işte mülteci istek diyorum ya hep. bazı şeylerin bedeli bu kadar ağır olmamalı. üstelik ortada o bedeli ödeyen tek kişi varsa. ödemeye razı mı demeliydim? artık ne desem boş, anlamsız.
bugün burada cumartesi. ben hiç görmediğim o suçlar bakışlarını, hiç duymadığım geveze susuşlarını ama en çok da aynalardan kaçarken özlenmeyi bekleyen kendimi özledim.
o kadın aynı ben gibi, ağlamaklı kaybetmiş sevdiğini.. o adam aynı sen gibi gururundan terk etmiş sevdiğini. ama hani, olur yaa.. bir ihtimal. aklına gelirsem. ben buradayım. yemin verdim ki üstelik bu sefer eskisi gibi olacağım. and içerim ki aynı sıcaklıkta olacağım geri geldiğinde. beni unutmuş gibi yaptığın zamanlara rağmen..
savrulup gitmek varmış, ayrı yörüngelerde!
yayında ve yapımda emeği geçenler
beni sevdin,
bir yaraya kabuk olmak,
bütün kadınların kafası karışıktır,
fideL,
ödünç aldığım tüm erkeklere
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)











