ecetem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ecetem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Ağustos 2008 Cuma

ölür müydün sanki

- why so serious?
- ne biliyim

*
'' suyun derinliği aynıydı senin beline benimse omuzlarıma geliyordu// bütün aşklar çok büyük olacaktı, ama en büyük bizimkisi diyecektik// o kadar hızlı kirlenecektik ki masumiyet fotoğraflarda eskiyip solacaktı ''

bi şey bilmiyorsun bari sus.. hayır bildiğini de yalan yanlış anlatma.. istediğin kadar yangınına suyla git, istediğin kadar yalnızlığını paylaş hiçbir şey değişmiyor, hiçkimse için.
*
bir sene.. sadece bir sene daha bekleseydim şuan her şey çok başka olabilirdi. istanbul hukuk 400, ankara hukuk 200 kişilik daha kontenjan açmış. yani bu demektir ki dört sene sonra sadece iki hukuk fakültesinden -okulu uzatanları saymazsak- 1.400 kişi mezun olacak. peki ben neden onlardan biri değilim? bir sene.. sadece bir sene daha bekleseydim.. şuan belki içimdeki öküz bu kadar zırlak olmayacaktı. bir sene.. belki bir sene daha ayrı kalacaktım her şeyden ama bundan sonra istediğim her şey yanımda, hayatımda olacaktı. ihtimalleri düşünmek artık canımı daha çok yakıyor.

*
bugün hasu hanım'ın tercihlerini verdik.. ankara olması durumunda tek tesellim zırt pırt ankara'ya gitmek için çok iyi bir nedenimin olması olacak. başka da bi halta yaramaz bu sonuç.

*
- ankara'ya gitmem lazım, izmir'de boğuldum.
- izmirde? sen?
- evet ben.
- ama sen taptığın şeyden bile sıkılırsan...
- evet ama tüm düzenim orda. okulum orada. okulu seviyorum. arkadaşlarım orada. evim orada. yatağım orada. özgürlük orada.

sanki burada iki şey eksik.. birini ben üzülmeyeyim diye söylemediğini biliyorum. diğerini hiçbir zaman söylemeyeceğini de. ben kendi kendime söylüyorum oradaki eksiklerden birinin ''ben'' olduğumu. kendime göre eksik tabi. '' düzenim orda, okulum orda, arkadaşlarım orda, evim orda, yatağım orda, özgürlük orda, sen ordasın '' da olabilirdi mesela o. olmaz ki. işte o öyle olmayınca ben sinirlenirim, sonra sinirli bir insan olurum. ama bunu hiç istemem.

*
- şimdi biz iki gün hiç konuşmadık ya, hiç eksiklik hissettin mi? ne biliyim.. sen ablasını bile özlememiş (özlemiş ama çok özlememiş) bir insan olarak konuşmak istediğin oldu mu hiç? öyle.
- ben bu soruya cevap vermemeyi tercih ediyorum.
- ben demiştim.
- doğruyu söyleyecek kadar cesur değilim. ya da evet dürüst olayım evet hissettim ama hissetmemem lazım.
.
.
.
- eksiklik hissetmek ayrı bir şey.
.
.
.
- bir şey daha soriyim mi, lüffen?
- sor bakalım.
- mesela sen gidiyorum ben dediğinde bende bir buruklukumsu oluyor, yani değişik bir şey. hiç hissetmemişsen anlatamayacağım türden bir şey. ben gidiyorum dediğimde sende de oluyor mu o? msne gelip beni göremediğinde mesela? ben bunu daha budaklandırırdım da neyse.
- tehlikeli sularda yüzüyorsun. her soru cevabı içinde gizler, bu kadarı yeterli. git yat hadi.
- benim sorumda cevap yoktu ama.
- var.
- yok.
- gayet de var. sen de biliyorsun.
- gayet de yok. bilmiyorum. bilmediğim için soruyorum. güvendiğim için.. ''cevapsız soruların boynumda kolların al senin olsun!'' dedi demin kadın gene. evet.
- cevap sorunun içinde ama benim dillendirmem hiç etik değil. zaten garip olan ilişki daha da garip olur. ''neyse''. yani o sorunun cevabı evet aynen senin yaşadıklarını yaşıyorum ama ne anlamı var ki?
- çok anlamı var...

14 kasım 2008'di, benim ankara'ya gelme hayallerimin akrabalarca ve başka nedenlerle ''su''ya düşüşünün birinci ayı, senin doğumunun yirminci yılı birinci ayı birinci günüydü. bütün bunların dışında bizim ilk kez telefonla konuşmamız gibi de bir anlamı vardı o günün. bana 14 sayısının ''biz''im için özel olup olmadığını düşündürmeye başladı sonradan bu tarih, çünkü '' ne hakkında ve ne kaldı ki?'' sorularını da içinde barındıran o ilk konuşma saat 17.14'te başlayıp 2 dakika 14 saniye sürmüştü. benim yanımda hazal yoktu. senin yanında, yer yatağında, ''deniz'' vardı. sen o gün bana ''konuşacak ne kaldı ki?'' demiştin. bak, konuşacak ne çok şey varmış.. ben iki insanın konuşacak bir şeyinin kalmadığına inanmadım hiçbir zaman. insanız biz. yaşıyoruz. ayrı hayatlar yaşıyoruz hem de. o yüzden birbirimize anlatacak daha çok şeyimiz var, olmalı. belki tehlikeli ''su''larda yüzüyorum ama saçmaladığımız zamanların bile bir ton anlamı var. her şeyin birsürü anlamı var. hele bu konuşmaların. ''sonunda boğulmak da olsa, benim o sularda yüzmem gerek''

ece temelkuran özgür mumcu'yla olan evliliğini anlatırken '' bütün gün siyaset konuşmak aşk sayılır mı bilmiyorum.. tuhaftı, her şey bir garipti. '' demişti. 11 eylüldü, 22.53'tü saat. sana ''resmi'' olarak attığım son mesaj ''12 eylül'ümüz kutlu olsun'' du. saatlerin ve tarihlerin de benim için çok anlamı var. doktor ''karaciğer rahatsızlığı bunama yapar, unutkanlık var mı?'' diye sorduğunda ''yok'' dedim. allah kahretsin ki yok, diyecek gibi oldum sonra bütün bunları hiç unutmak istemediğimi anladım. iyi ki dedim. tuhaftı her şey. bi garip. hala öyle.. sana hala ''garip olan ilişkiyi daha da garipleştirmeyelim'' dedirtecek kadar garip.

sanki bir şeyler eksik hayatım(ız)da.. eksik bir şey var. anlamlı ve kocaman. şehirlerarası otobüste tek kişilik cam kenarı gidiş-dönüş bileti gibi. içimden gidişi olsun da dönüşü olmasın'ı geçirten. sen bundan sadece bir ay sonra başka şekillerle o boşluğu doldurmaya devam edeceksin. düzenine, odana, arkadaşlarına, okuluna, yatağına ve o'na kavuşacaksın. bana da ''rahibe hayatı mı yaşayacaksın, bul birini, mutlu ol, kan grubu negatif olsun, senden çok iyi anne olur'' gibi birsürü şey diyeceksin. bunları gerçekten içinden gelerek söyleyeceksin. yiğit hazal'ın telefon sapıklarını arayıp onları bir daha aramamaya ikna ederken, sen benim sapıklarımı sadece dinleyeceksin. artık ersan ilyasova'yı kıskanan o adam olmayacaksın. beni kendi ellerinle teslim edeceksin başkalarına, zerre kıskanmayacak ve rahatsız olmayacaksın bunları yaparken. ben konuları yine ''neyse''yle geçiştireceğim. ondan sonra da bir sene daha konuşmayacağız. belki arada ''mucize''vi şekilde msn'de karşılaşırsak.. onda da sen bir ödev,proje ya da dayına mail atmak için girmiş olacağın için konuşamayacağız. kontörlerini harcaman gereken daha başka insanlar olduğu için telefon olayımız da olmayacak. zaten ''ses''ini duyamıyorum.. ankara'ya gelişlerimde beni görmeyi de reddedeceksin. ''biricik kankan'' -kanka evet- gelse gideceksin mesela. arada belki merak ve endişe dolu ''senin bi karaciğer vardı noldu ona, yaşıyor musun hala?'' mesajı atacaksın. belki onu bile yapmayacaksın. işte hepsi bu senden kalan. benim aldırmak istediğim ve asla doğurmayacağım o içimdeki çocuk '' terliklerimle gelsem sana sonunda aşkı bulmuş gibi '' diye seksek oynayacak. sen benim adımı aratacaksın yine arama sayfalarında. sene sonunda konuştuğumuzda öyle diyeceksin en azından. --belki yine gözünden bir şeyler kaçacak çünkü eğer söylediğin gibi önceleri aratsaydın adımı, ahmet buhan'dan kalma adımı, bu bloğu bulabilirdin. -- ben bu sefer peşine adam takmadan, ''nasıl olsa hiçbir şey değişmiyor'' diye mektup yazmadan, vega dinleyemeden, büyük olasılıkla yasemin mori de dinleyemeden fransızca konuşmaya çalışmaya devam edeceğim. sen benden habersiz yaşamaya devam edeceksin. hayatım(ız)da bir şeyler eksik olacak.. eksik bir şey. anlamlı ve kocaman. şehirlerası otobüste tek kişilik cam kenarı gidiş bileti gibi.

*
- benim içimden geçen senin içinden de geçer mi?

*
yaşar büyükanıt'ın spor yazarı olduğu ülkede ece temelkuran olurum lan ben!

*
evden dışarı çıkmak istemiyorum.. bir odada, her şeyi her yere koyabileceğim bir odada, tek başıma bir süre o odadan dışarı hiç çıkmadan yaşamak istiyorum..

*
'' yaşadığımdan emin değilim. gittiğinden eminim ama bak, seni özlediğimden eminim. yirmi beş yaşında bir hayal kırıklığı olduğumdan hiç şüphem yok mesela. beceriksizliğimden, yalnızlığımdan, bu şehri sevmediğimden, düzensizliğimden, yorgunluğumdan, huysuzluğumdan, baltalarınızdan birine sap olmamışlığımdan hatta olamayacak olmamdan, kırgınlığımdan, bir gün bana ayrılan sürenin sonuna geleceğimden her tavşan kesildiğimde dünyanın dağ olma vaziyetinden filan eminim. örnekleri çoğaltabilirim. örnekleri çoğaltabileceğimden eminim. birileri namusum üzerine yemin edecek, ölür müydün sanki sevsen beni. günlerdir doğru dürüst uyuyamıyorum. ellerim parçalanıyor ne zaman yazmayı denesem. ağzım artık daha bozuk. her tarafta pis bir koku; nefes alamıyorum. çok bekledim seni. her halimle, her yerimle bekledim. yetkiler verdim kendime; tuttum seni affettim. aramanı bile bekledim bazen. ağır küfürlerle örtbas ettim sonra aramayışlarını. bunca zaman aramayışlarını biriktirdim. seni bekledim ben çünkü seni bekledim. içtim..içtim..içtim... kustum. en çok giderken bıraktığın kelimeleri kustum. sanat filan dedi bazısı o kelimelere bazısı bunlardan bi bok olmaz dedi. senin önemsediğin kadar önemsemedim ben o kelimeleri, senin danışma gruplarının önemsediği kadar önemsemedim. kustum..kustum..kustum. içtim. ellerimle yaptığım cam evim kırılacak, ölür müydün sanki sevsen beni. içimden geç içimi sil artık özlemek istemiyorum. neye el atsam piç ediyorum. yine de fiyakalı durumlar peşindeyim hep. en sert içkileri kaçırıyorum soluk boruma bilerek. her yıl ilkokula başlıyorum. her gün yeni bir krallık kurup öldürüyorum kralını gece yarısına doğru. uzatmaya gerek yok; sen olmayınca yapamıyorum. yokluğun gümüş tepside intihar sunacak, ölür müydün sanki sevsen beni. ''

6. cadde halini özlemle andığım ''şair'' adam emre aydın..

*
serap yazıcı gibi bir anayasacı olmayacağım.

*
- all i care about is you, that's the truth.. tell me where it hurts!

*
ergenekon iddianamesi uzunluğundaki mektup'tan..

''... S. vardı. lisede okulun en güzel kızına, hayatında ilk kez, aşık olmuştu. kız da ona aşık oldu. uzun süre sevgili oldular birbirlerine. hiçbir zaman senin gibi bir ideolojiye sahip olmadı o, senin kadar da şey çok şey bilmiyordu. ama her şeyle ilgili bir bilgisi ve fikri vardı. sohbeti de tadından yenmezdi. ilişkisi ilgisizlikten bitmişti, öss'den yeni çıkmışlardı ve biz tanıştık. bir yaraya kabuk olmak da o'nunla başladı. sanki yarasına yarabandı olmak zorundaymışım gibi ilgilendim o'nunla. saatlerce.. ben o'nunla konuştuğum ilk andan bu yana -ve değişmemişse değişmemişsem hala- o'nun benim ruhikizim olduğunu düşünüyor(d)um. sonra bir gece 01.28'te virgülüne kadar aynı olan bir mesaj gönderdik birbirimize, o bana ''sen benim adana şubemsin'' dedi ben de o'na ''ruh ikizim''. 10 ay boyunca o ağladı ben avuttum.. hastalandı, bir çorba yapamadım. her saniye hissettim 939 kilometreyi. ben bana artık beni sevdiğini söyler diye bekliyorken, o bana doğumgünümde '' herkes birisi kendisiyle ilgilensin, sevsin sevilsin ister, sen bunu fazlasıyla yaptın. aramızdaki şey her ne ise çok güzeldi ama ben sıkıldım. hayatımda tanıdığım en harika insansın ama ben sıkıldım.. '' dedi. düşünebiliyor musun? ne demek olduğunu anlayabiliyor musun? herkesin beni bir bir terk ettiği bir dönemde ben o ''da'' gitmesin diye o'na vantuz gibi yapışmışken o'nun ''sıkıldım'' diyip gitmesi hem de doğumgünümde beni nasıl yaptı biliyor musun? bilmezsin. bilemezsin. çünkü benim hayatımdaki en ütopik şey olan ''koşulsuz sevilmek'' senin için normal bir şey. çünkü sen kimi sevsen o da seni sevdi. hatta öyle kadınlar oldu ki sen onları sevmesen de onlar seni sevdi.. birinin sana kim olursa olsun gelip ''senden sıkıldım'' demesi insanı depresyona sokuyor. ben seni tanıyana kadar kimseyle böyle olmadım. nasıl olsa sıkarım diye düşündüğüm için kimseye kendimi böyle anlatmadım. böyle açmadım içimi. anladın mı? gerçek diyip duruyorsun ya, işte gerçek bu. suratını görmediğin, sesini duymadığın, elini tutmadığın bir adama kendini mal mal anlatman ve o'nun da sana kendisini böyle anlatmasını beklemen. gerçek bu. S.'den beri ve hatta o'nunla birlikte, ben kimseyi böyle sahiplenmedim.. kimse için böyle uğraşmadım. kimse için ''hayatta hiçbir şeyim az olmadı senin kadar'' demedim hiçbir şeyi bu kadar çok istemezken. bu adam tanıdığım kimseye benzemezken, ruh ikizim olmaktan farsah farsah uzakken.. bana kimse kolay olacağını söylememişti, ama bu kadar zor olacağını da ben tahmin etmemiştim. ''

*
- ben mezeleri yaparım, sen rakıları koy.

26 Haziran 2008 Perşembe

derinlik sarhoşluğu

peçetekoleksiyoncusuna.. // düğüntacının takıldığı derinlik günlerinden.

ben küçüktüm.

biyolojik olarak pek de küçük sayılmadığım zamanlardı gerçi. yani kötü bir şey yaptığımda bendeki vicdani mahkemelerden önce yukarılardan birilerinin bana günah yazabileceği kadar büyük. ama bir suç işlediğimde sabi koğuşunda kalacak kadar küçük. ortaya karışık anlayacağın.

yaşıtlarımın bijuterelere ve yüzde 70'lere varan indirim yazdığı halde hiçbir zaman yüzde 70lere varamayan o köye görmeseler de kendilerini adadıkları dönemlerde, şehrin küçüklüğünden değil de aradığım kitapları bulamamaktan yakındığım ve aradığımı bulmak için ankara'ya kadar gittiğim olmuştu benim. hatta belki de o yüzden seviyordum ben ankara'yı, denizsiz olmasına rağmen.

o dönemler bende bir de her şeye ''deniz'' deme hastalığı vardı. aklına gelen her şeye ama. hatta bu hastalık obsesif kompülsif boyutlara ulaşmıştı, adımı ''deniz'' olarak değiştirmeye karar verecek kadar. en sevdiğin grup sorusuna vegaaaa! diye cevap verdiğim (deniz özbey), kurban'ı baş tacı ettiğim (deniz yılmaz), hayattan beklentilerime ve hayata vereceklerime ideolojik olarak karar vermeye başladığım (deniz gezmiş) bir dönemdi bu.

işte tam da o aralar, ahmed arif'in aklına yeni bir şiir geliyor, ankara'ya kar öylesine yakışıyor, ben ece temelkuran'la tanışıyordum. biz burada devrim yapiyoruz sinyorita diyordu bana. algıda seçicilik unsuru gereği devrim'i görünce daha bir kıymetli hale geliyordu her şey. bir solukta okunan bir kitap oluyordu. sonra devamı geliyordu zaten. teker teker sırayla bütün kitaplarını okuyordum. durmadan. dönder aktar. kurduğu cümleler, kitaplarda yer verdiği insanlar, sayfa düzeni, boşlukları, imla işaretleri.. her şeyi bana benziyordu. ben oluyordum o kitapların sonunda. babam kokuyordu cümleler adeta.

ben büyüyordum.

annemler ''çocuklar büyüdükçe dertleri de büyüyor'' diyordu. ben hala o'nun dert dediği şeyleri dertten saymıyordum. o her şeyi kabulleniyordu. bense değiştirmek için varolmuş gibi hissediyordum. annem kırgınlıkla karışık kızıyordu bana. kendini görür gibi bakıyordu gözleri. gözlerinde gözlerindeki korkuyu görmek beni daha çok korkutuyordu ama bir taraftan da karşı koyamıyordum vaktiyle o'nun da gözlerini yakan ateşe.

yaşıtlarımın beyaz gelinlikli, tek eşli bol çocuklu hayalleri pembe panjurlu evlere hapsettikleri dönemlerdi. bir gelinliğe o kadar para vermenin saçma olduğunu söylüyordum onlara hep. onlarsa kırmızı kuşağa fiyonk yapıyorlardı. kadının namusu sanki sadece beline takacağı kuşakla ölçülebilirmiş gibi. havuzu olan villalar hayal ediyorlardı kapısının önünde jipler olan. bense bağıra bağıra ''platin saçları karılar'' diyordum, mülkiyet esarettir derken.

o dönemler bende her şeye muhalefet olma merakı vardı. aklına gelen her şeye ama. hatta bunu deniz baykal'lık boyutuna bile getirmiş olabilirim, otobüsün aralık kalan kapısından yola çöp atan adama bağıracak kadar. o ara en sevdiğim şey, sevdiğim ve ileride sevmemin kuvvetle muhtemel olduğu insanlar için oraya buraya ağaç dikmekti. sonra ağaçlar pikniklerde platonik diken olarak batacaktı bir tarafıma. ve ben hala ece temelkuran satırları okuyacaktım insanlara o pikniklerde, kendi hayatımı anlatmak istercesine.

işte tam da o aralar turgut uyar göğe bakma durağında bekleyecekti, bense nazım gibi ellerim yüzümde o'nu bekliyor olacaktım. ece temelkuran butun kadinlarin kafasi karisiktir diyordu bana. kadın olmanın kadın - kız ayrımıyla başladığı bir ülkede insanların ''bayan'' gibi bir sözcüğü ağızlarından düşürmediği bir dönemde, kadın olsa bu kadar feminist olur diyebileceğim bir adamla, fidel'le tanışıyordum ben. daha önce gördüğüm ve yaşatmaya çalıştığım hayallerin aksine, bu adamın gerçek adıydı fidel. o dönem, istatistikler 260 tane çocuğa fidel adının konduğunu söylüyordu. söz konusu hukuk olduğunda istatistiklerin yanıldığını bilen ben, inanmak istiyordum buna. ecetem'in anlattıkları benim hayatım oluyordu. ben o satırları yaşıyor, o cümleleri bir bir kuruyordum. bir örgüt evim olmuyordu ama arkadaşları benim arkadaşlarımdı.

tercih etmemizi istiyordu bizden birileri. her zaman vazgeçmekten korkanlar için kötü bir şeydi bu. ilk defa bir şeyleri tercih etmekte zorlanmıyordum. el yordamıyla, sezgiyle filan değil. bilakis isabetle. ben ankara üniversitesi hukuk fakültesi diyordum. ecetem'in künyesinde 96 senesinde bitirdiği yazıyordu. ben fakülteyi bitirip avukatlığı sadece ihtiyacı olanlar için yapacağım diyordu. ecetem henüz hiç icra etmemişti mesleğini. benim deli gibi günlerce gecelerce bir şeyler yazmaya başladığım bir dönemdi, ecetem gazetecilikte yükselmeye devam ediyordu.

behiç aşçı ölüm orucuna başlıyordu. biz komşusu açken tok yatamayanlar, ellerimizde yemeklerimiz çaylarımız kahvelerimiz öyle izliyorduk behiç aşçı'nın günden güne eriyişini. annem yine kabullenmiş, susuyordu. üstelik benim de sesimi kısmaya çalışıyordu. ben, içindeki çocuğu kürtaj yasağına rağmen aldırmış biri, yukarılardan birileri tarafından alıcı ayarlarıyla oynanmış sesimi korumaya kararlıydım, anneme rağmen, annem için. ne anlatayim ben sana diyordu ecetem f tipi ölümevlerinden ve açlık grevlerinden bahsederek. yaşıtlarımın bellerine bağladığı kurdelayla satılıyordu kitap. beyaz üzerine kırmızı kan gibi.

ben hukuk fakültesine gidiyordum. bir şeyleri, birilerini, bir şehri arkamda bırakarak. nereye alışmam gerektiğini, nereyi sevmem kimi unutmam gerektiğini bilmiyordum. iceriden ve disaridan bir sürü ses geliyordu. gürültü. bu kadar kalabalık bir yerdeyken yalnızlığı özlememem imkansızdı. kalabalıklardan kaçmak için bir kıyı aradım durdum hep. köpeköldüren bir şişenin dibinde kiyidan konusmalar takıldı kulağıma. gürültü değildi bunlar. huzur. ic kitabimdı artık o kıyılar benim. dalga dalga vuruyordum kıyıya. bir bocalama dönemiydi, arada kalma. gitmek mi kalmak mı iyi karar verilemeyen şu dönemler.

büyüyordum ben.

her bir kitabını en az üç kez okumuştum ecetem'in artık. artık değişmişti bir şeyler. mesela o başörtüsü diyordu türbana, özgürlük diye ekliyordu ardından. birikiminden zeval olunmayacak biriydi ama bazı şeyleri göstermiyordu sanki. galiba en çok da, yazısını okumak için aydın doğan'a para kazandıracak olmama sinirleniyordum. orada kaldığı sürece ''kim ne der'' diye düşünmekten anlatmak istediklerini anlatamaz diye düşünüyordum sanırım.

devrimciler olumle nisanlidir dediğinde umut kurt, film sonunda ece temelkuran'ı görünce ben diyordum ki, bu film benim hayatımın filmlerinden olur. benim hayatım olmuş bu kadın zaten. onun yaşadıklarını yaşamışım gibi. ya da her ne hikmetse benim yaşadıklarımı benim cümlelerimle anlatır gibi.

şans eseri bir yerlerde okuduğumda özgür mumcu ile evlendiğini, boğazımda bir yumru vardı oturma eyleminden inatla vazgeçmeyen, o eylemi bıraktı. sanmazdım evliliği üzerine tutup röportaj versin. ermenilerle ilgili kitabı es geçilsin de evliliğine yer verilsin. olmuş.

şöyle olmuş; http://www.hurriyet.com.tr/pazar/9017598.asp?gid=59&sz=45643 ve demiş ki,

''Sabahlara kadar siyaset konuşmak flört sayılır mı? Bu konudan konuşmak da biraz tuhaf. Ama zaten olup biten her şey tuhaftı sanki. Olması gereken bir şey oluyormuş gibi...''

''Evliliğe inanmayan insanların evliliği denemesi devrimci bir şeydir bana sorarsan.''
''Ne zaman siyasetle ya da dinle ilgili bir şey yazsam saldırı noktası kadın olmam oluyor, yalnız bir kadın olmam!''
''Ama hayatta düşünen, yazıp çizen ve derdi tek taş yüzük olmayan her kadının kendine göre bir ilişki ideali vardır.''

ve tabi ki;

''1968 döneminin ruhunda "biz" duygusu vardı. Zorluklar yaşadılar ama inanılmaz mutluydular. (..) Biz, "bizin" dağıldığı döneme, suçlu sendin, hayır sendin, kavgalarının yaşandığı döneme denk geldik. O yüzden bu ülkeye hep söylediğin o yazık oldu duygusuyla bakıyorum. Bu memlekete duyduğum merhamet "biz"ini kaybetmiş, kıvamını yitirmiş olmasından kaynaklanıyor.''hani biz herkes herkesi dinlesin istiyoruz ya, ece temelkuran hep konuşanlardan olsun.

gerek siyasi gerek öznel yazıları olsun türkiye'de en iyilerden olan, o'nu okuyarak büyüdüğüm için kendimi şanslı hissettiren kadin.

sevişmek ve kanamakla alakası olmadı hiç..

23 Haziran 2008 Pazartesi

bahçede

çok üşüyorum.

bu kahrolası yaz sıcağında üşüyorum. ateşim çıkmıyor ama. sadece bir titreme var. küresel ısınıyorum sanırım. topak şeylere ilgim vardır benim. o yüzden en sevdiğim hayvanları sayarken fillerden, hipopotamlardan, kutup ayılarından filan bahsederim. işte şimdi kendimi tam da o küçük buz parçası üzerinde yalnız kalan kutup ayısı gibi hissediyorum. beni kameraya alan ya da fotoğrafımı çeken biri var mı bilmiyorum. olmasa daha iyi. çünkü ben hiçbir zaman fotojenik bir insan olamadım. istedim ama olamadım. o yüzden fotoğraflardan haz etmem. ben anı dondurmayı sevmem. ben çilekli dondurma yiyince midesi bulanan bir kızım. ve ece temelkuran'ı hayalkırıklığına uğratmak istemem ama, hiç peçete koleksiyonum da olmadı. ben mektup biriktirmeyi severdim. şimdi tıpkı olduğu gibi. annemin günlüklerini ve babama yazdığı şiirleri okuyarak büyüdüm. onları biriktirdim hayat bilgisi defterimde. annem edebiyat mezunuydu fakat şiirleri hiçbir zaman içimde göğe bakma hissi uyandırmadı bende. yine de içten içe düz yazıyı şiire zilyon kere tercih etmeme rağmen bir gün birilerine şiir yazabilme ihtimalimi düşündüm. tek bir farkla, ben annemden daha güzel yazmalıydım. bir gün benim çocuğuma kalacak olan o his külliyatlarında çocuğum benim arkamdan ''annem de amma saçmalamış'' dememeli. aksine, ''anneme bak, neler yaşamış'' demeli.

çok üşüyorum.

kafamda zilyon tane düşünce ve içime atmaktan şişmanladığım bir sürü üzüntü var. dokunmasını beklemem kimsenin ağlamak için. şu günlerde müstear adıyla müstesna bir insan değilim. adımın sadece ''melankolik'' kısmını görüyor gözlerim. biraz buğulu sanki her şey. kesin değil. ben bu belirsizlik halini hiç sevmem. hayatımda beklemek ve bellirleyememek kadar nefret ettiğim şeyler yoktur. oysa hayat sanki bana beklemekten başka çare vermiyor. inadına hiçbir sorunun, soru ögesi içermeyenlerin bile, cevabını vermiyor. benim bulmama izin vermiyor. hayatımda, hiçbir şeyin bir ''ad''ı yok. oysa benim için çok önemlidir ''ad''lar. çünkü birine ad veremezsem, sıfatlarım onu, nitelerim. işaret parmağımı uzatıp rencide ederim. gözlerimi dikerim, gözümün önünden gitmesin diye. hiçbir şeyi kaçırmak istemem çünkü. her şeyi kontrol altına alıp her daim haklı çıkmak değil derdim. evet, bi ara bunu da deli gibi istemiştim. sonra deli olmayı çok istedim. her şeyi elimin tersiyle itip, gönlümce küfredebilmeyi, bunun için yüzümün kızarmamasını, başıma ne gelirse gelsin hiçbir şeyden sorumlu olmamayı, her şeye yeniden başlayabilme gücünü çok istedim. bana yapılan haksızlıklara inat, yaptığım hiçbir haksız fiilden sorumlu olmayacaktım çünkü o zaman. o zaman belki de ilk defa ''karşılıksızlık'' farklı bir boyut kazanacaktı üçüncü boyuta sık sık giden lakin geri gelmeyi hep reddedip bi kısmını orada bırakarak eksilmeyi tercih eden aklım için.

çok üşüyorum.

kendime yasakladığım zilyonlarca şarkıdan sadece biri çınlıyor şu an kulağımda. ''ısınamazsın ağlarken'' diyor deniz. ben deniz adını çok severim. denizleri çok severim. deniz'leri çok severim. belki ece temelkuran bilmez, belki de en bi çok yaptığı bir şeydi, ben isim biriktiririm defterimin arasında. doğmamış ve doğmayacak olan yüzlerce çocuğum vardır. hepsinin de bir adı. onları ''sıradanlık''tan kurtarmayı bahşeden adları. hepsi hazır. her gün bir yenisi ekleniyor onlara. ben her gün, içimdeki çocuğu öldürmek istedikçe, başka çocuklar doğuruyorum. belki çok sevdiğim halde tutmaktan- dokunmaktan deli gibi korktuğum kediler doğuramıyorum, yollayamıyorum çay fincanlarının kenarında ece temelkuran gibi. ya da o'nun ''zira''ları yerine, benim ''ama''larım daha baskın. ben hep içine kapanık ve çözülmeyi beklenen ''taraf'' olmayı isterken, baskın olmak zorunda bırakılıyorum. ya da kendimi bu konuma düşürüyorum. benim için çok zamandır haklı olmanın ya da hata yapmanın bir anlamı yok. yaptığım şeylerden pişman olmayı yapmadıklarıma tercih ettiğim filan da yok. sadece bir gün, gelişine vurduğum ortanın ağlarla buluşmasını istiyorum. doksana girmek zorunda değil. çocukken oynadığım dokuz aylık, yirmi bir aylık, doksan dakikalık maçlar şu an hiçbir şey ifade etmiyor. ben yeni başladım çünkü her şeye.

çok üşüyorum.

içimde sonuna ''meli - malı'' eklediğim zilyon tane cümle var. attığım ve atmak zorunda olduğum adımların her nefeste yenilendiğini hissettikçe nabzımla birlikte artıyor gerekliliklerim. çünkü ben her nefeste biraz daha büyüyorum. her nefeste biraz daha yaşlanıyorum. benim derin nefeslerim büyük beklentilerim. sabrım yok pek evrimi beklemeye. belki de bu yüzden kalbim hiç kenarlarından alınmasına müsait değil. bu yüzden belki de direk kırılmayı tercih ediyor. sanırım bu victor hugo'yu hiç dinlemediğim anlamına da geliyor. o'na söylemeyi çok isterdim bir değirmenin arkasında dinin mucizelerini görüp hayata bağlanmanın sadece o'nun kitaplarında olduğunu ve insanlığın hiçbir zaman sert olmak varken yumuşak olmayı tercih etmediğini. bu yüzden herhalükarda kırılıp incindiklerini. unutmadan bir de eklemek isterdim, içimdeki mutfaktaayaksesleri bandosunun mucize beklemeyi artık huzurdan saymadığını. kalbimi ya da bedenim çıldırmasına rağmen hiçbir zaman gidemediği vekaleten yerine seyahate yolladığı beynimi kullanmıyorum artık. hangisi boştaysa. çünkü bence insanlar bireysel olmak yerine takım oyununa önem vermeli. boşta biri varsa, ona pas atmalı. ve bilmeli tek kişinin sorumluluğunun her zaman bölünmüş sorumluluktan daha ağır olduğunu.

çok üşüyorum.

ben sahip olduğum zilyonlarca hayali ve kurduğum binlerce ''meli- malı'' cümlesini gerçekleştiremeyecek olmaktan korkuyorum. ölümün engel teşkil etmesi değil sorun. önümdeki tek engel kendimken ölümün lafı bile olmaz. önemli bir şey için ölmek istiyor olmam da mesela bunun önünde engel değil. bana göre, ben en büyük engeli nefes alırken içime çektiğim havanın genzimi yakmasına alışmakla yendim. ben daha ilk nefesimle yendim hayatı. bir an duruşu gibi. yeterli. her zaman büyük beklentilerimin olmasından zarar gördüm. çünkü onların hiçbiri yakın vadede gerçek olmadı. uzak vadede gerçekleşmesini ise ben istemedim, o an lazımdı bana çünkü. o an, hani ''sevdiğine kavuşamazsa ölür'' hastalığına yakalandığım an, eğer yanımda olmuyorsa gerisi teferruattır. hayat ayrıntılarda gizli olsa bile. benim artık o ayrıntıları bulmaya takaatim yok. ben ''yanıtla beni'' dediğimde derdime derman olacak bir kurum kuruluş istiyorum. sevmesem de sagopa kajmer'in ''kendime sarılır, donarım'' sözünden etkilenmek istemiyorum. geç kalmış olmak istemiyorum! bir sabah uyandığımda her şeyin çok bittiğini ve benim bitiş merasimine bile yetişemediğimi anlamaktan korkuyorum!

hayatımda başımı çevirdiğimde yanımda olacak kişinin mutfaktaki ayak sesini ve sadece ikimizin görebildiğine inandığım o ateşböceklerinin olduğu bahçede kulağımda kirazlar, önümde emek verdiğim domateslerle özgür bir dünyada o adamla başka şeyler için mücadele içinde olmayı kaçırmak istemiyorum! ben doğuştan şanslı değilim. fotojenik hiç değilim. belki de bu yüzden öldüğümde arkamdan gösterebilecekleri hiç fotoğrafım yok dün olması beklenen şimdiki zamana ait. saçlarım kötü. sesim detone çıkıyor. hayattan beklentilerim had safada, aldıklarım sıfırın altında. yazmaktan başka hiçbir şey yapamıyorum. onu da beceremiyorum. hala bir gün tanrı'nın beni çevrimiçi'ne alacağını ve benimle uzun uzun sohbet edeceğine inanıyorum. bir gün, gözlerimi kapatıp açtığımda karşımda tam da içimden geçeni görmek istiyorum. güvercinlerle değil kedilerle yolladığım mektupların sahibini bulmasını ümit ediyorum. sahnede bakanların ''ne kadar cesur ve güzel. umut dolu gözleri söylediği melankolik şarkıları aydınlatıyor'' demesini umuyorum. ama bir mikrofon, o kadar uzak ki. ''sınırlar kalksın'' diye bağırmıyorum, sadece ''uzaklar yakın olsun'' istiyorum. her gün bir balon uçarayım ve uçurduğum o balon göğe bakma durağımın üstündeki yıldıza takılsın istiyorum. deniz ve yıldız hiç uzağıma düşmesin, yalnız kalsam hatta gölgemden bile kopsam onlar hep peşimden gelsin istiyorum.

kapama gözlerini, ben çok üşüyorum.

12 Haziran 2008 Perşembe

filia familia

bugün şööyleee bi okudum neler yazmışım, neler yapmışım. fark ettim ki her şeyde aynı şeyi anlatmışım. okurken sıkıldım yeminlen. zaten hava çok sıcak. satırlarımda boğuldum allah seni inandırsın. ilk yazım ayın kaçına tekabül ediyor bilemiyorum ama nerden baksan bi üç ayı geçmiştir. şu üç ayda hayatımda yazmaya değer hiç mi önemli bir değişiklik olmamış da ben hep böyle şeyler yazmışım, onu düşündüm.

evet, işim gücüm yoktu. bunları düşündüm. başka şeyler de düşündüm elbet. misal, sürekli ''fakir ama mutlu'' yazmışım. nalaka yani, bi insan mutluluğu illa parayla mı bulur? saçma. bi de şey dedim kendime bu istanbul bana ve hayatıma ne kattı acaba? hiçbir zaman ''istanbul ait'' şarkısı bir şey ifade etmedi benim için. yavuz çetin'i çok severim evet ama, o şarkı sadece şarkıdır benim için. duyduğum her şarkıya bir anlam yüklemeyi hayatımın eğlencesi sonra da kahrı (şimdi sihrim sonra zehrim olabilirsiiiin) haline getirdiğim halde o şarkıya dair en ufak bir anım yoktur mesela. tuhaf.

bi gün iktisat dersinde hoca hala mektup yazan var mı diye sorduydu koca anfiye. 200 kişinin içinde bi bendim parmak kaldıran. çok gururlu ve mutluydum. hoca da eski toprak, destekler sanıyordum. bi rencide etti ki beni herkesin içinde, böyle kalakaldım. neymiş efem teknolojinin gerisinde kalmışım, meyl denen bir şey varmış, vakit kaybıymış. hebelehübele. alla allaa ya. sanki o salak aletten el yazısını görüp kokusunu içine çekebiliyorsun karşındakinin. prof olmuş adam olamamış. peh.

derken bi şarkı geldi aklıma. adını çıkaramadım. pıleylistten şeediyim dedim. şarkı listesi demedim zihnimden. kendimi dürttüm. teist liste arka arkaya şu şarkıları çaldı ; '' elimde değil, tadın kaldı, gece, lover you should've come over, you got me wrong, alone, yanıbaşımdan, yakarım geceleri.'' ohayn. ayarlasam bu kadar denk gelmezdi. sürekli bir şeyler yazmak istedim o şarkılar çalarken. sürekli ama. açtım bilgisayarı. yazamadım bir şey. şu an da öyle mesela. yazamıyorum bi şey.

son zamanlarda saçmalama kredimden tüketiyorum. normalde bilinçli bi tüketiciyimdir, lakin şu sıralar bilincimden eser yok. hukuk okumak kendini gönüllü olarak fe tipi cezaevlerine kapatmak gibi. bunu düşündüm. hayatımda ne yenilik yapabilirim diye düşündüm. genelde daldan dala konar kafamdaki kargalar ama bu kez aynı dalda kalmayı tercih ettiler uzun süre. saçımı kızıla boyatmak geldi ilk. sonra hukuk ingilizcesine başlayayım dedim. sonra galatasaray üniversitesini aradım. kimse açmadı. annem aradı. heykel kursuna mı gitsem diye düşündüm o sıra. annem onu kaale almıyorum diye sinirlendi. heykelden vazgeçtim.

spora başladım bugün. bildiğin aletli cimnastik. hoş bir şey. kafa dağıtıyor. elis in çeyns spor için hiç uygun değil. belki, cimi hendriks. ama daha ziyade dıdors. disisdiend. spor da bitti. ilk günden kendimi fazla yormuş olabilirim. iyi de ne kadar kasarsam kasayım bedenen zihnen yorulduğum kadar yorulamıyorum. evet, hem zayıflayıp hem saçımı kızıla boyatıp hem galatasaray üni. kurslarına katılacağım. yazın kesin çalışacağım. iş arıyorum.

bi ara deli gibi kitap okurdum ben. şimdi hiiiç. peh peh peh. böyle dedim de yeah yeah yeahs geldi aklıma. babam dinliyor onları ya. bana bidıls sevgisi aşılayan da babamdı. ama con lenını kendim kendime sevdim. igıls'ı da o dediydi. bana miras olarak plak bırakacakmış. o geldi aklıma. uzun süreden beri ilk defa birinin yazdığı bütün yazıları okudum. ve karar verdim ki, şa-ha-ne! artık ''yazsa da okusak'' deyu beklediğim birileri var ki, bu da hayatıma yenilik katmak demek.

şeyi deniycem bi ara, kısa yazmayı. bunu denemek de bir tür yenilik. pazar günü adalar'a gideceğim mesela. bu çok öenmli bir adım. bir de bi ara çiçek pasajı'na gitmeliyim. bilmiyorum neden ama eminim hayatım değişirse, orada değişecek. -rotmafiz'e selam- kendime papatya alıcam. onları kurutucam ama sinek yaptırmaycam. kafamı kızıla boyatıcam.

böyle saçma salak şeyler yazmak yerine elif şafak gibi hikaye ya da roman yazmayı denemeliyim. kendime içinde yurdanur olan bir roman konusu seçmeliyim. ecetem gibi araştırma yapmalıyım. hatta, slyvia plath gibi ilk romanımı yazıp ölmeliyim. belki bir gün nobel bilem alırım (hahaha, çok da fifi!) hatta arkamdan '' ermeni soykırımı var demedi ama aldı, ne iş?'' demeliler. ay, evet, sırf bu cümle için roman yazmaya başlamalıyım. bu da bir değişiklik.

kadıköy belediyesi'nin kadın kolları organizasyonlarıyla görüşebilirim mesela. doğu'ya gitmek istiyorum. benimle doğu'ya gelecek, sıkılmayacak, sıkmayacak birini bulmalıyım. bence hayatımdaki en büyük değişiklik bu olur. belki tiyatro seviyordur. fransızcaya ilgilidir. kedi de seviyordur, ama tutmaya korkuyor olabilir. kahve yerine çay tercih etmeli. sesi yüksek çıkmalı. britpop'la ilgili öğrenmek istediklerimi öğretebilir. elinde balonla gezmeyi ya da dar sokaklarda sek sek oynayan kızları gördüğünde sek sek atlamayı çocukluk saymayan, hayatında bazı anlarda ''karizması''nı düşünmeyip, sevdiğini düşünen biri olabilir pek ala. kendimi anayasayla ilgili her haberde televizyon ekranının altında en iğrenç fotoğrafım çıkmış olmasına rağmen alanımda uzman olduğum için bana bağlanan telefonun ilerleyen yıllarda bana hissettirecekleri gibi hissettirebilen biri olmalı. -yani hukuk sahnesine hiç çıkmamış, yok hükmünde biri.-

bence değişmeyen tek şey değişim değil. ayrıca gayet bi suda üç kez beş kez yıkanılabilir. değişmek çoğu zaman çok acılı, sancılı, yankılı geçer. ben ki hayatımın hiçbir evresinde değişimi sevmedim, bu sefer ben istiyorum. ben istiyorum ya, gelmez, değişmez hiçbir şey. allahsızlar.

o değil de, kahrolsun manus!

17 Nisan 2008 Perşembe

zamanın yarası

tez zamanda çok şey olur bazen.
bazen böyle birden bire yaralanıveririz. ama her yara iyileşir. eninde sonunda kabuk bağlar. üstünü kapatır. gözlerden saklanır.
çünkü hiçbir yara görülmek istemez. (*)

bazen, ne yaparsan yap, olmaz. herkesin '' zaman, her şeyin ilacıdır. '' dediği bir dönemde zaman adeta senin aleyhine işliyor gibidir. yani sen öyle sanırsın. sanmak istersin. bu dönemlerde o yarayı kapatmaya hazır olmadığın içindir. bu, gidenin geri geleceğine olan inancını koruduğun içindir. sen gidenin, geleceğine inandıkça tutmaz kabuk, sürekli kanar. çünkü sen sürekli kanatırsın yüreğini. kanı gözyaşıyla temizleyebileceğini düşünürsün. oysa, temizlemeye yetmez gözyaşı kanı. tendürdiyot gerekir. tendürdiyot, acıyla alır acını. yakar. gidenin yaktığı gibi. yıkar, tendürdiyot kiri. gidenin seni yıktığı gibi.

bir gün, bir an duruşu gibi, anlarsın yaptıkların kaybetmemek için gidenin yüzündeki anlık tebessümü. anlarsın, biter her şey. anlarsın, giden gelmeyecek. anlarsın, o seni hiç anlamadı. bunu anladığın an biter her şey.

aşk, roma hukukundaki ayni akitler gibidir. anlaşmak yetmez. rıza göstermek gerekir. kişilerin karşılıklı ve birbirine uygun irade beyanlarıdır gerekli olan. işte bu yüzden, platonik aşk, aşk değildir. belki bir masumiyet -fotoğraflarda eskiyip solacak-, belki bir saflık. ama aşk değil.

romalılar der ki '' hiçkimse hakkından fazlasına sahip olamaz. hakkından fazlasını devredemez. '' aşk da böyledir. sen hakkından fazlasını alamazsın. genellikle rıza gösterdiğin de budur. sen hak ettiğinin altında değer görmeye rıza gösterirsin. çünkü senin anlaşman -önce kendinle- onu her koşulda hayatında istemektir.

yine roma hukuku'nun klasik döneminde herkes bütün kusurlarından sorumlu tutulur. (omnis culpa) kişi burada kendisinden beklenen özeni ve dikkati göstermediği için sorumludur. en hafif ihmalinden bile. aşkta da böyledir. sen, kendinden beklenen dikkat ve özeni gösterdiğin halde, karşındakinin beklentilerine cevap veremediğin için sorum(n)lu olursun.

bu kadar uzak bir yere gelip, hayalkırıklığı aramaya değer miydi? (*)

dedim ya, sen çiziyorsun kaderini. baştan anlaşıyorsun her şeyiyle. kabulleniyorsun. rıza öyle bir sözcük ki, kabul onun yanından bile geçemez. kabul'de tamam anlamı var, rıza'da ise gönül. rıza, önemli bir sözcük. etkili.

unutmak göz temizliğidir. her bahar yapılmalıdır. unutmazsak yaşayamayız. unutmazsak, yaşatmayız. (*)

bahar temizliği gibi yapılmalı unutmak. dipköşe. dibe vura vura dip olduğun günlere, aklının köşelerine kadar nüfuz eden o gidene inat. akdin emredici niteliğine aykırı teşkil etmeyecek şekilde. tek başına ayakların üzerinde durabildiğini kendine ispatlayana kadar, yıkılsa bile kainat.

ben başka bir dünyanın imla kuralıyım der ece temelkuran. ben başka bir dünyanın noktalama işaretiyim.

inatla devam etmek isterken bir şeye delicesine, aşkın önünde saygıyla eğilip bükülmüşken bir virgül gibi.. giden henüz gitmeden kaldırıyor beni, tutuyor ellerimi. böyle olmaz, devam edemeyiz derken gitmeye hazırlanan buluyorum kendimi bir ünlem gibi. ısrarla yalvarıyorum gururumu ayaklar altına alırcasına, gözleri önünde hayranlıkla eriyip bitmişken iki nokta gibi.. giden henüz gitmeden kaldırıyor beni, tutuyor ellerimi. kalk, bitti, buraya kadarmış derken gitmeye hazır kişi çoktan gitmiş buluyorum üzerinde emanet duran gözümü bir nokta gibi.

ya hafızayı hatıralardan uzaklaştırmak lazımdı, ya da hatıraları ait oldukları zamandan. aksi takdirde acıtırdı geçmiş, boş yere yaralardı insanı. (*)

bazen, ne yaparsan yap, olmaz. herkesin '' zaman, her şeyin ilacıdır. '' dediği bir dönemde zaman adeta senin aleyhine işliyor gibidir. yani sen öyle sanırsın. sanmak istersin. bu dönemlerde o yarayı kapatmaya hazır olmadığın içindir. bu, gidenin geri geleceğine olan inancını koruduğun içindir. sen gidenin, geleceğine inandıkça tutmaz kabuk, sürekli kanar. çünkü sen sürekli kanatırsın yüreğini. kanı gözyaşıyla temizleyebileceğini düşünürsün. oysa, temizlemeye yetmez gözyaşı kanı. tendürdiyot gerekir. tendürdiyot, acıyla alır acını. yakar. gidenin yaktığı gibi. yıkar, tendürdiyot kiri. gidenin seni yıktığı gibi.

kimse, sakın bahsetmesin yalnızlığın kekremsi tadından.

ölüverme diye sen, gidiyorum ben.

hamiş: (*) kısımlar elif şafak'a aittir.

2 Nisan 2008 Çarşamba

ben iyiyim!

- ee, naber? nasılsın?

- komünist parti manifestosu gibi.



her şey bu soru ve cevapla başladı.



neymiş efendim, iyi değilmişim. ne münasebetli efem? gayet iyiyim, ekşi sözlük olsun yıldızlı şükela olurdum.



- ayeee (benancada anne, fıratçada karşımıza eneee olarak çıkabilme potansiyeline sahip)

- efem canım?

- ayee ben çanakkale'ye gidiyorum.

- aaa üniversite gezisi mi?

- gibi.

- ne demek gibi?

- şimdi şöyle oluyor, kaz ve madra dağlarında altın arayanları ve onlara destek olan hükümeti ve bu vesileyle kyoto^yu imzalamayan kendini bilmez ülkeleri protesto etmeye. miting var. kadıköy ve taksim^den otobüs kalkıyor.

- cam kenarı alsaydın bari bileti.

- artık nereye oturursam.

- bak bir de ciddi ciddi yer beğeniyor kendine ya.

- ne var ayee ya?

- olmaz, gitme.

- niyeee?

- çünkü bilmediğimiz etmediğimiz yer. tanımadığım insanlarla. bir de miting. daha reşit olmadın sen.

- anne allasen ya. üniversite gezisi olsaydı da bilmediğimiz etmediğimiz bir yere bilmediğin etmediğin insanlarla ve reşit olmamışken gidecektim. ne var ki bunda?

- gözaltına filan alırsın. gurbet ellerde mapuslara mı düşücen kız başına?

- al işte. seksist zihni-et. erkek olsam mapuslara düşmem doğal mı karşılanacaktı? kaldı ki, hapse girmem ben, sabi koğuşuna atarlar beni.

- ay deli manyağın dediğine bak. bi kere de hayırlı bi şey çıksın ağzından. öyle sağa sola optimist diye yazmakla olmuyor bu işler han^fendi.

- a? nasıl yani? nereye yazıyorum ki?

- sanki bilmiyoruz.

- yaa, ama bi saniyee ?!?



...



bu konuşmadan sonra annemle konuşmalarımızda bir değişiklik oldu. zaten her bokumu anlatırdım. şimdi tüm bunların boş yere olduğunu anladım. çünkü kadın zaten her şeyi okuyormuş. olsun, çiftdikiş oluyordur ona da.



- daha dün elinde başka kitap yok muydu senin?

- evet, bitti o.

- buna ne zaman başladın?

- sabah.

- günde bi kitap falan mı bitiriyorsun sen?

- okuyoruz işte. niye noldu sabah sabah sorguya çeker gibi??

- yok sorgu değil de, ne bilim, nasıl vakit buluyorsun?

- sabah ve akşam otobüste, ders aralarında, canım sıkılınca. öyle yani.

- hımm..



hımm nedir abi ya? allasen. hımm nedir? bir insan bu 4 harften oluşan ama hiçbir anlam ifade etmeyen bu sözcükle olayı nasıl sonlandırabilir? bünyede yaratması beklenen tahribat nedir? ne amaçla, kimler tarafından, nasıl kullanılır?



- evet, şimdi marbury madison kararıyla ilgili pratiği yapıyoruz. okuyan ve anlatmak isteyen?

- marbury madison kararı abd'de anayasa yargısının hatta denetiminin başlangıcı olarak sayılan ......

...

...

..



hebele hübele.

- benandı diğ mi?

- evet.



**



- oha kızım, hocadan daha iyi anlattın.

- eyvallah cınım (:

- tebrik ediyorum canım valla.



**



- pratik almışsın?

- evet.

- çalışmışsın?

- evet.

- bize niye almadın?

- gelmemiştiniz o gün.

- bari bize de anlatsaydın!

- ya pardon ama böyle bir işle görevlendirildiğimi bilmiyordum.

- kendimi bütün bir ders salak gibi hissettim. sen anlattın, biz orada öylece oturduk, seni dinledik.

- burdan çıkarmam gereken sonuç nedir?

- hiçbir şey.

- bence de.



**

- benan sanırım az önce verdiğim tepki biraz fazlaydı.

- kader kısmet.

- özür dilerim.

- mukadderat.

- yapma işte şöyle, evet, abarttım biraz.

- nah buramızda ne yazıldıysa o.

- kızmadın diğ mi bana?

- takdir-i ilahi.

- özür dilerim bak gerçekten, biz kantine iniyoruz, gelecek misin?

- onu kimse bilemez.



sen adama en yakın arkadaşlarımdan biri de, adam senin derste kalkıp 2 cümle kurmanı kıskansın. ve bundaki salaklığı hissetmemiş olmanın verdiği salaklıkla, bir de salak gibi gelip tüm ders kendimi salak gibi hissediyorum desin. salak ya.



- ayy benan şu tiplere bak.

- ayh caanım. ahtapot gibiler. çocuk kızı öyle bir sarmış ki kızın akciğeri birazdan dışarı pörtecek. kız nefes alamıyor, ahaha doğa kıza bak morardı. ölecek. hayrına gidip bi ayırsak mı şunları?



**



- aşkım ya.

- canım, söylee.

- çok seviyorum seni.

- beeen deeee!



**



- ayh.. vıcık vıcık. bunlar kesin daha yeni başlamışlar. bikaç ay sonra görürüm ben onları.

- öyle deme, amma karamsarsın.

- hiç de bile. gayet optimist bir insanım. iyimserliğimin yanında gerçekçiyim. bunun yanında ilerigörüşlüyüm.

- çok da mütevazisin.

- kahr-ı bela! lanet olsun adamım!

- heeey.. biz bu kasabada yabancıları sevmeyiz!

- bilmukabele dostum!



evet, yok sevgilim! memnun muyum? fazlasıyla. valla bak. öyle böyle değil. zırt pırt mesaj atmak zorunda değilim. saatler süren telefon konuşmalarında radyasyona maruz kalmak zorunda hiç değilim. bilgisayara girip anlamsız anlamsız saatlerce konuşmak hiç hiç zorunda değilim. dersimi çalışır, eylemlerime gider, kurslarıma gider, bol bol okurum, yazarım. ohh. daha güzeli var mı ya?



hıı, evet.



eyleme de kursa da okula da sinemaya da tek başıma gitmek zorundayım. alışverişi tek başına yapmak zorunda kalabilirim. bir kitabı çok beğendiğimde ya da bir filmde bir sahneye vurulduğumda bunu en fazla arkadaşımla paylaşabilir ve çoğu zaman içime atabilirim. doğum günlerimi çok yakın ve yakınmış gibi görünüp aslında ışıkyılı uzakta seyreden arkadaşlarımla kutlayabilirim. sokaklarda, kalabalık istanbul sokaklarında, tek başıma yürümek zorunda kalabilirim. sadece kendime şarkı söylüyor olabilirim. geçmişte yaşadıklarım, şu an yaşadıklarım ve ileride yaşayacaklarım ya da asla ama asla yaşanamayacak olan -ütopik- şeyler hakkında sadeece kendimin duyabileceği seste yazabilirim. marx^ı engels^i hat(z)medip, ecetem^de kendimi bulup, elif şafak^ta betimlerlemelerde kaybolup, bulduğum her kitapta bir paragraf bir satır bir cümle bir sözcük bir hece bir harf olabilmek için yaşıyor olabilirim. sadece bir hukukçu değil, hukukşinast bir insan olup, anayasa kürsüsünde rüştümü ıspatlamak için nefes alıyor ve bunu kimseye anlatamıyor olabilirim.



ama ben iyiyim.



mutlu muyum? huzurlu muyum?



bilmem.



ama ben iyiyim.



mükemmel miyim? bir elmanın diğer yarısı mıyım?



bilmem.



ama ben iyiyim.



farklı mıyım? yolumda mıyım? bilmem.



sadece iyiyim.



iyi.

30 Mart 2008 Pazar

geç kalan bir yazı : 8 mart

geç kaldı bu yazı.

yaklaşık bi 22 gün kadar.

ama değişmedi o 22 günlük süre içinde hiçbir şeycikler. değişmesini beklemiyorduk artık zaten biz. biz sadece küçük birer kıpırtının peşindeyiz artık. devrim.. ah güzel devrim. şimdi o güzel insanlar güzel atlara binip gittiğinden beri yani sarı, tozlu ama hala kalbim kadar temiz bir sayfada devrim.

7 mart sabahı her şey yolundaydı. tam anlamıyla. eskinin yoldaşları bile. belediyeler sosyal devlet anlayışını özel gün ve haftaları kutlamaktan ibaret sandıklarından, partiler de bu yanılgıların baş mimarı olarak oraya buraya anıt dikmekle her şeyin hallolabileceğine inandıklarından, insanlar artık bir şeye inanmaktan ve inandıkları değerler uğruna savaşmaktan çoktan vazgeçtiklerinden her şey tam da beklendiği gibi, seyrinde, ilerliyordu.

örgütlü arkadaşlar ellerinde bildirileri, boğazlarında çatlak sesleri anfilere doluşuyor kadın haklarıyla uzaktan yakından alakası olmayan konular arasından kadınların gününü kutluyordu.

benim için sorun tam da burada başlıyordu zaten. birkaç sol örgüt dışında (ben hepsinden aynı özeni beklerdim) kimse bu günün emekçi kadınlar günü olduğunu vurgulamıyordu. gelen giden, oturan konuşan, susan herkes bunun sıradan bir kadın günü olduğunu düşünüyordu. yılın 364 günü ülkenin, gezegenin, galaksinin muhtelif yerlerinde terör estiren erkeklerse sanki dünyadaki her şey çok adaletliymiş gibi, sanki bu zamana kadar adaleti sağlamak için yoğun çabalar içine girmişler gibi neden kadınlar günü olduğu halde erkekler günü olmadığını soruyorlardı birbilerine.

az önce de belirttiğim gibi, yani her şey olması gerektiği gibi, seyrinde ilerliyordu. ((hemen bir parantez açalım, bunlar olması gereken şeyler değildir, lakin olmamasını artık garipser hale gelmişizdir, getirilmişizdir.))

okul çıkışı kadıköye inerken daha önce bir yerlerde muhakkak suretle gördüğümü anımsadığım bir kızı gördüm, bunun yine benim alışılagelmiş deja-vu hadiselerimden biri olduğunu düşünedururken, birden artık sömürmekten kitap bırakmadığım sahafçıma geldiğimi fark ettim. tabi yalnız değildim. o kız çocuğu da vardı yanımda. burada görmüş olabileceğimi düşünüp çantanın dibinde azer bülbül'ün titreşim katsayısını geçen telefonuma ulaşmaya çalıştım. çeşitli yerlerden gelen mesajlarla bir kez daha idrak ettiğim bugünün hak ettiği sıfatı kazanamayacağını.

anfideki arkadaşları, gurbet ellerinden buraya okumaya -bilhassa kente hukuk mukuk okumaya o sırada da ülkeyi kurtarmaya çalışan anadolu çocukları- gelen arkadaşları yarın için ayarlamaya çalıştım lakin bi önceki eylemden gözleri korkan arkadaşlar uzaktan uzağa, pencere önü bitkisi konumunda kalmayı tercih ettiler.

sabahın erken saatlerinde emre^den gelen ''emekçi kadınlar günü'' konulu mesajla kendime geldim ve yola dökülmek için gereken gazı aldığıma inandım. emre ile kadıköy boğa'nın önünde buluşacaktık. inandığı değerleri, özellikle kadın hakları konusunu en az bir feminist kadar iyi savunulabilen emre'yi bekletmek istemediğim için acele ediyordum.

şaşılası bir şeydi bu.. bir kadının kendi için düşünülmüş bir günde yer almak istememesi. insanlar bunun için çeşitli sebepler öne sürüyorlardı.

inceleyelim ;

1) ben ileride iyi yerlere gelmek istiyorum, orada herkesin fotoğrafını çekiyorlar, fişlenmek istemiyorum

şimdi bir kere geçen sene yenilenen polis vazife ve sallahiyet kanunu'na göre, evet polise verilen yetkiler genişletilmiş, kişilik haklarına, kişi özel yaşamının gizliliğine zarar verici, bunları ezici- delici- kesici hükümler eklenmiştir. polisin parmak izi alabilme yetkisine erişmesi, çeşitli anatüze hocaları tarafından ''fişlenme'' başlangıcı olarak kabul edilmektedir.

buraya kadarı olayın hukuki sorunu.

asıl hukuki boyutu ise; anayasanın kişilere tanıdığı toplanma, düşünme, düşündüklerini ifade edebilme, örgütlenme ve eylem özgürlüğü tanımış olması. anayasa, normlar hiyerarşisi açısından eli alındığında en üstün norm olarak kabul edilmekte ve bu sebeple kanunlardan üstün olduğu için onlara göre daha geçerli bir norml sayılmaktadır. anayasaya aykırı kanunlar, ülkelerin yargı denetim türleri bakımından çeşitli şekillerde değerlendirilirler.

yazının amacı hukuk dersi vermek olmadığından, konuya dönmekte yarar var.

yurttaşlar, kendilerine anayasaca tanınan bu toplanma özgürlüklerini, anayasada belirlenen hususlar çerçevesinde kullanabilirler.

2) sen emekçi kadınlar günü diyorsun ama ben henüz bir emek ortaya koymadım, çalışmıyorum. daha babamın barasıyla geçiniyorum, bir işe yaradığım yok.

bu duyduğum bahaneler içinde en saçma olanı. bir insan illa para kazanarak, çalışarak, devlet dairesine girerek, özel sektörde paranın şeyine su kaçırarak, koca parası yiyerek ne biliyim daha bir sürü türlü (para nasıl kazanılır bilemiyorum) emek harcamaz. para kazanmak emeğin bir göstergesi olamaz. çünkü insan emeği para karşılığı satılamaz. karl marx'ın emek - sermaye anlayışı ile değerlendirdiğimizde de zaten bu sözün saçmalığını anlayabiliyoruz. marx'ın dava arkadaşı, yol arkadaşı, hayat arkadaşı engels hayatının sadece 20 senesini (20 bile değil gerçi) babasının yanında üstelik patron rolünde çalışarak geçirdi. onun dışında sadece düşündü, okudu, içinde türkçe'nin de yer aldığı 25 dil öğrendi, bir sürü kitap yazdı, yetmedi hayatının son 10 senesini das kapital'in 2. ve 3. cildini düzenlemekle ve basmakla geçirdi. dünyaya bıraktıkları 100 bir evkaf memuriyetinde çalışan birinin bıraktıklarından kat be kat daha yararlıydı.

3) özel gün ve haftaları bu şekilde kutlamak onları sanallaştırır.

bunu söyleyen zat-ı şahanenin çantasında che guevara'nın rozeti olduğunu söylemekle başlarım savunmama hakim bey. gerçek bir şeyi sanallaştırmak, bu cümlede hanım kızımızın anlatmak istediği şekliyle kapitalizme alet etmek ve fazlasıyla can sıkıcıdır. biz görmüyor muyuz ortalıkta ''deniz gezmiş hayranıyım, acayip fanıyım'' diye dolaşan boşbeyinlileri, biz görmüyor muyuz che'yi çok yakışıklı bulduğunu dile getiren ve bundan zerre gocunmayan tipsizleri, biz görmüyor muyuz fidel castro'yu, mahir çayan'ı, özgür'ü, ibrahim'i, ulaş'ı, harun'u bilmeden ortalıkla gezenleri ? bunlar bir değeri, bir inancı öne çıkaran lideleri kullanmak, din üzerinden bir örtüyü siyasete alet etmek gibi kapitalizmin kölesi haline getirir doğrudur. ama sadece emperyalistlere karşı değildir ki bu mücadele, mücadeleyi kapitalizmin kölesi haline getiren anti-emperyalistlere de karşı bir mücadeledir bu. yani hem içte hem dışta..

4) gelmek istemiyorum.

budur. dürüst olmaktır. canımı yemektir.

8 mart sabahı her şey fazlaca yolundan çıkmış görünüyordu. öyle ki düz şeritten fırlamış, kendisinin fırladığı yetmezmiş gibi bir de can fırlatmış bir kaza her türlü yolu kapatıyordu. insanlar genel olarak sinirliydi güneşli sayılacak bir cumatersi için, hem de fazlasıyla. bindiğim toplu taşıma aracı ineklik etmeyip taksi tutmam konusunda bana psikolojik baskı yapadursun, inatla her şeyi yola koymaya çalışıyordum. buna saçlarım da dahildi. bütün uğraşlarıma rağmen hala özerk bir devlet kurma çabasında, her teli kendi bağımsızlığını ilan etmiş saçlarım beni yoldan çıkartmak üzereydi ki, pörten bir tutamı yerine koymak için elimi bilinçsizce başıma götürdüğümde, toplu taşıma aracı da yoldan çıkarak ani bir frenle özellikle ayakta seyahat eden yolcuları sarstı. sinir katsayısı everest'in tepelerinde dolanan şoför amca aracın bozulduğunu ve bizi öndeki araca nakledeceğini söyledi. trafik kadıköy'ün ev sahipliğini yaptığı bir derbi akşamından da beter seyretmekteydi. zaten o gün bir şeyleri seyretmekten başka bir şey gelemedi elimizden, gözlerimizden.

emre ile olan buluşmama evlendirme dairesinin önünden geçerken 30 dakika geç kalmıştım, evlendirme dairesinden boğa'ya kadar koşarsam, çok daha kısa sürede orada olabileceğimi düşünüp, bu düşüncemi hayata geçirdim lakin buna koşmak değil, uygun adım yerinde saymak denirdi. alemin bir akıllısı ben olmadığım için insanlar otobüsten inip yürümeye karar vermişti ve adım adacak yer yoktu sokaklarda.

ben hala optimistliğin yüzeyinde seyrederken, bu kalabalığın emekçi kadınlar günü için olacağını düşünüyordum. oysa, birazdan yanılacaktım.

yeniden otobüse binmem gerektiğini kavrayıp, zaten durur haldeki otobüslerden birine bindim ve bütün günümün içine edecek o ortayaşlıkadınlargrubu ile yan yana oturma gafletinde bulundum. teyzeler (olgun hanımlar diyelim, öhöö, evet bu daha kibar oldu) trafikten şikayet ederken, içlerinden biri '' her sene aynı şey, kadınlar orada gün yapacak diye biz bu rezilliği çekmeye mecbur muyuz? '' dedi. ve o an sanki bütün otobüs bunu bekliyormuşuzcasına kadına baktık. beni kahreden bütün insanların bunu düşünüyor olup, dillendirmek için kadını beklemeleriydi. bu hepsinin bakışına yansıyordu.

otobüsten kendimi atıp, koşmaya karar verdim yine ve bu sefer biraz olsun koşma fiiline yaklaşabildim. emre orada adeta türkiye'nin çöl olmaması için kendini adamış bir tema üyesi gibi (greenpeace'e selam olsun) dallanıp budaklanmış, beni beklemekteydi.

alemlere akalım derken, bu sefer emre'yi aldı bir düşünce. yok efem hangi örgüte katılacakmışız, kimlerle yürüyecekmişiz.. dedim emre ondan kolay ne var, keg'e gireriz.

emre başta kabul eder göründü ama sonradan o kadar kadının içinde tek erkek olmayı kabullenemediği için hiçbir gruba giremedik. yanlarından süzüldük sadece, bazı bazı istemsiz kalkan sol yumruğumuzla.

şuncaaa yazı içinde anlatmak istediğim şey, bu sıradan bir gün değil.. bu sadece kadınların günü değil. bu kadınların günü değil. bu emekçi kadınların günü.

dövülen, şiddete, hakarete, tacize uğrayan kadınların..

mal gibi bir başlık parası uğruna satılıp, tecavüzcüleriyle evlendirilen ve töre cinayetlerine kurban giden kadınların..

doğuran değil büyüten kadınların..

düşünen, inanan, her şeye evet demekten çok uzak yine de bir tarafıyla isteyen kadınların..

emekçi kadınların günü.

ece temelkuran^ın da dediği gibi, sevişmekle ve kanamakla alakası olmadı hiç.

17 Şubat 2008 Pazar

sevgili fideL..

bir yaz günüydü..

yani; ben seni sevdiğim zaman yağmurlar yağmazdı bu şehre, belki bak ben sana aşık olduğumda daha doğrusu sana aşık olduğu idrak ettiğimde.. ama dur, yine sonbahar değildi. kıştı. ne yapsan olmuyor yani gözüm. gözüm demişken, duman avcısıydım ben. sadece bundan olacak sende sigarayı günde üç pakate çıkartacak kadar yoğun bir acı ve özlem bırakamadım. olsun gözüm olsun..

yine bir yaz günüydü..

henüz medeni kanun tarafından küçük kabul edilen bana ''evlenme yolu ile ergin kılınma'' anlamına gelecek bir teklifte bulunduğunda anlamıştım, sen hayatı ciddiye almazsın.. oysa ben bir gece için o gelinlik denen şeye dünya para vermeyi kabul edemeyip içime sindiremezken, sadece o gece düşünmüştüm ilk kez nasıl bir şey olurdu acaba diye. sonradan yine vazgeçtim tabi.. zaten olay mahali de pek gelinlik giymeye uygun bir mahal değildi zira adını aldığın fideL amcanın önünde dünya evine girecek, o senin şahidin olurken, chavez de bana destek çıkacaktı. iç ve dış temsilciliklerde kutlanacaktı kısaca bu gün. sen ''ünlü biriyle birlikte olabilir misin?'' diye sorduğunda ben ''hayııır'' diyecek, soruyu değiştirerek ''ya seninleyken ünlü olursa?'' diye sorduğunda ''hicaz makamından beraber yürüdük biz bu yolları şarkısına girer ve kameralara el sallarım'' diyecektim, sonra birden belki dörtlü okey çevirir ya da ben fideL'i tanıdığımdan beri içimde doğan o önlenemez 'bir el tavla atma' düşüncesine- isteğine yenik düşer hiç bilmediğim ve oynamadığım halde o gün fidel'le tavla oynardım.

dedim ya, sen hayatı ciddiye alan yaşadıkça gerçekçi olan bir adamdın.. bense, mülteci isteklerinden hiç kopmayan, yaşadıkça ayakları yere basan bir romantik oluyordum..

tanıştığımız yer itibariyle sesini bülbülleri susturup dinleme imkanım olmadı. ardından ''oysa ellerin, benim en sevdiğim çiçeklerimdi..'' ağıdı yakılan ellerini tutamadım. nah böyle karşıma alıp refleks haline gelmiş gözkırpmalarını bir an bile kaçırmamak için karşımdakinin gözlerini, gözlerimi kapatmamaya çalışmam da hiç olmadı.

uzanıp ankara'nın kene tehlikesi altındaki parklarından birine gözümü açtığımda ''bir pazar günü parktaydım, çimlerin kokusunda başka bir yerde uyandım..'' diyemedim yanımda sevdiceğimle. bu sevdicek muhabbeti de ayrı konu. sen yine bu konulara nasıl geldiğimizi bilmezsin. oysa ben anı yaşayan bir romantik olarak her anı planlarım. çelişkili bir düzlem değil mi? ''carpe diem'' diye bağıran ölü ozanlar derneği çocukları gibi başlar, neil gibi bitiririm ben günümü, gecemi, hayatımı. ''hayatta tek amacı ekşisözlük yazarı olmak'' olan ben, hiçbir zaman gelecekle ilgili beklentiye girerken bu kadar elindekiyle yetinen biri olamadım malesef.. osmanlı'daki batı hayranlığı gibi o dönem ekşi hayranı olduğum doğrudur, evet. işte bu sebeple ''sevdicek'' benim için hayati bir öneme sahip.

çünkü ben yaşıtlarının tanımadıkları- sevmedikleri adamlara ''aşkım, sevgilim, bitanem, bebeğim, canım ...'' dedikleri ve buna karşı tarafı dahası kendilerini inandırabildikleri bir masala inanmayan, böyle büyüyen, içindeki boşluğu -lanet olsun adamım!- başka şeylerle doldurmaya çalışırken bir yandan hep eksik kalan biriyim..

sen belki hayatında en sevdiğin kıza bile ''o benim sevdiceğim değildi'' derken, ben ezginin günlüğü'nün dediği gibi ''terliklerimle koşsam sana, sonunda aşkı bulmuş gibi..'' diyordum sana. sen duymadın. benim yüzüm hep sana dönüktü. seninse duvarların vardı. sen o duvarlardan küçük birer çatlak açardın ''elllerin''le. ben sana o deliklerden çiçekler, kediler, çaylar, çikolatalar, ketçaplı cipsler, afişler, bildiriler, kitaplar yolluyordum. sonra çay demliyordum geceleri, sırf sen birkaç kelime daha et diye. sen ölüm orucu diyordun, ben yemek pişiriyordum sana. haktan emekten özgürlükten eşitlikten söz ediyordun durmadan, ben hayatımda ilk kez bir adamın hangi yemekleri sevdiğini aklımda tutmaya çalışıyordum. bazen sen ''bugün direnişin ilk günü'' diyordun, ben sabahtan beri içimde kendime karşı verdiğim bütün sözleri bütün canlı bombaları yıkarak, çiğneyerek sana direnemiyordum.

chavez referandumu kaybediyordu, sen ''diktatörlüğe doğru koşuyordu'' diyordun hafif sırıtarak, bense ''almanya yenilince biz de yenilmiş sayıldık'' diyordum içimden. şahidim yenilmişti benim. o gün anlıyordum yenildiğimi.

ben seni hiç güç gösterilecek biri olarak algılamadığımdan, algılayamadığımdan belki, karşında ağlayabiliyordum bu kadar rahat. sen hala diktatörlük diyordun, küba devrimi diyordun, fideL'in ölümünden söz ediyordun ilk kez.. ben bir kere daha ağlıyordum. sen görmüyordun.

yorganın kadar yakındım ben sana. ama sen hep ona sarılırdın. bütün gün olanları anlatmak için çıldırır, bir sıraya koyana kadar delirir, psikiyatristimden bana elektrik vermesini ister öyle hazır olurdum karşına çıkmaya. sen 80'lerdeki işkenceleri anlatırdın yüzün gölgeli. kendi beyfendilik il sınırların içinde söveyazardın. -yazardın çünkü ben vardım. küfür etmezdin yanımda. sen benim, senin hayatında ettiğinden çok daha fazla küfrettiğimden habersizdin. sen yurttan ve dünyadan haberleri izlerken, ben üçüncü sayfa haberi olma konusunda emin adımlarla ilerliyordum. senin adımların anca eylem günlerinde sertleşiyordu. yumrukların, ve sesin. seni orada tanısam bu naifliğe inanmaz rol yapıyor derdim. ni(e)tekim, ben iyi kız rolü yapmazdım. tamam, evet, küfür kötü, kaka, cıs, pis, e-ee! ama gerçek. tamam bir kıza da bir erkeğe de yakışmıyor ama durum bu.

dedim ya, seninle konuşmak için yaşar olmuştum. tek amacı ekşi sözlük yazarı olmak isteyen o kız, ilk kez gelecekle ilgili hayallerini sınırlayabilir olmuştu. ''o''. bu kadar, the end, finito.

senin hep işin vardı ama, senin ilgini çekecek konu bulmak değildi zor olan, o konuda konuşmanı sağlamak, bunu devam ettirebilmekti.. senin savunma mekanizmaların vardı, çok güçlü. ben sadece yeri geldiğinde selpak fillerinden çok daha emici olabilen yastığıma sığınabilirdim. senin duvarların vardı fideL. birilerini o duvarların gerisine aldığında onu unutma gücün. mapusluk gibi. ben hasretinden prangalar eskitirken, sen gelecek günlere yatırım yapardın vadeli mevzuatta.allah'ım, ne büyük şans.. birini istediğinde unutabilme gücü! bi kere bi insan unutabilme gücüne sahip olabilirse, ayağa kalkıp yeniden başlama gücüne de sahip demektir. bu güç ise amerika'nın elinde bulundurduğu supııırgüçten çok daha fazlasıdır.

tanıştığımız yerde ''kadınların güç merakı'' dye bir başlık vardı. gayet feminist bir yazı döşemiştim ben oraya. sen severdin benim yazdıklarımı. hep yaz derdin hatta. belki sen.. dur, bir itirafta bulunayım kendime bile yeni yeni edebildiğim, sen bana değil de o yazılara aşıktın belki de. aşk? aa, pardon.. bu çok büyülü, fazla.. sevdin diyelim.bi kıpırtı, titreşim, gıcıklanma. neyse, güç, kadınlar için önemlidir. kendi iç dengesine ulaşmış, enel hak demeyi saniyelerle kaçırmış bir erkek çocuğunu kolay kolay bırakmaz kadınlar. aşık olduklarının o adam olduğunu sanırlar ama değil tabi. güçtür orada aşkın öznesi. ama bazı kadınlar vardır, birini olduğu gibi kabul etmeye hazır. hazırlıktan öte, ''razı''.

kadının da tek derdi ''olduğu gibi kabul edilmek''tir aslında, özünde.-iyi insandır hepsi-.

ayrı yazılması gereken de'lerin, ki'lerin bitişik olması..manevi huzur ve tatminle maddi huzursuzluğun yok olması.. senden farklı türde müzikler dinliyor olması..senin için önemli olan şeyleri önemsemiyor - öğrenmeye çalışmıyor- öğrendiğini aklında tutma çabasına girmiyor ya da ya da ya da beeelki de en basiti hapşurduğunda ''çok yaşa'' demiyor olması..

böyle şeyler olur.. ilk başta olmasa bile sonunda mutlak suretle olur. bugün, ''bu adamla bir ömür geçirebilirim'' dersen, yarın '' ben mi demişim bunu, peeh.. dün dündür bugün bugündür!'' dersin, sıyrılırsın işin içinden. bu kadar basit. ama asla bu kadar basit olmaz. ama olmaz işte bazen.

yarın da dünkü gibi düşünüyorsundur.. yani gün kavramın bitmiştir. güne aynı adamın adıyla başlayıp, gece gözlerini kapatırken aynı adamın adı ağzındadır. hele o adam ''bütün işlerine allah'ın adıyla başla''maktan çok uzak bir adamsa.. mülteci isteklerimi başlatan o ''küba'da evlenelim'' şeysinden sonra yurdanur ve mehmet gibi diye düşünmüştüm.. ama içimden.

işkence diyoruz, insan hakları diyoruz, anayasa ve hatta aihs'de yasaklanmış diyoruz. ama yine ''paşa'' paşa bu sivil işkencecilere temsil oluyoruz.. hissettiğin her şeyi içinde tutmak - zorunda kalmak- şakanın altında yatan gerçeği görmek istemeyen gözlere sokmaya çalışmak, becerememek, ve devam edecek gücü kendinde bulamamak.

bazen 5. sınıftan itibaren tanrı'nın olmadığına inanan o adam gibi, 5 vakit namazını kılmasa da tanrı'nın 5 yıldızlı pekiyili karne vereceğini düşünen kadın da ismail yk gibi değil de aslı gibi sorabiliyor yukarıya kaldırıp , çaresiz , başını ''nerdesin?''..

keane diyor ya, ''god, i wish you could see me now'' diye.. öyle işte. kadın ve adamı tanıştıran tanrı, sonrasında nerede?

şimdilerde ''bana bitmeyen bir tek şey söyle, söyle sonsuza inanayım..'' diyor feridun ağbi, söyle ki inanayım ben de o'na.

yazının başından beri sen - ben - o üçgeninde gidip geldiğimin farkına vardığım şu satırlarda anladım ki, sen-ben olmaktan ''biz'' olmaya vakit bulamamışız. senli benli olmak güzel şey vesselam, ama bi seviye üste çıkamayınca bazen can yakıyor..

''biz'' olamayanlarına arasına bir ''o'' mutlaka girermiş, ben bunu gördüm. test ettik ya işte birlikte. yazının başında şey demiştim, ııı, dur, şeey, keem küüüm , hıh , ''sen yaşadıkça gerçekçi olan bir adam, ben mülteci istekleri olan romantik kadın..''

sen benim yazılarımı seven adam. beni değil.

sana ''seni seviyorum fideL'' diyorum, boynunda böcekler oluyor mu?

efendim?

başka sorum yok hakim bey.. sanık sizindir.

zaten hiç benim olmadı.

olamadı.