ben hatırlıyorum.
-ohayn, bu nasıl bir giriş cümlesi oldu böyle.-
küçüktüm, bizim mahallede bi amca vardı, üstü kirli paslı. sakalları karl marx dedeninkinden bile uzun. tırnakları paramparça köpekler ve aşklar'daki amcadakinden bile pis. sürekli aynı güzergahı takip ederdi, orada yürür dururdu. dururdu, bildiğin dururdu. birden bir şey olur yolun tam ortasında oraya çöker kalırdı. gelen geçen bi durma anından pek korkardı.
ben hariç. bilmem neden, pek severdim o amcayı ben. her sabah günaydın derdi çünkü bana. sadece bana da değil hem, yoldan geçen herkese günün her saatine uygun diyecek bir şeyler bulabilirdi. zaten diyeceği şeyler hiç bitmezdi. yol bayağa kalabalık olduğundan dinleyecek kişi de bitmezdi. onun için sorun da değildi böyle küçük şeyler. çünkü o her şeyden, herkesten önce kendine anlatırdı. kendi dinlerdi kimse dinlemese bile.
kendi kendine konuşuyor olması - olaya bu açıdan değil de, şu açıdan bakarsak ; o amca kendini dinliyordu. yalnızca konuşmuyordu! - korkuturdu insanları. deli derlerdi ona. bense, o amcaya bakarak deliliğin güzel bir şey olacağını, olduğunu düşünmüştüm, ilk kez. sonrası da geldi zaten.
ben hatırlıyorum.
ortaokuldaydım. bulunduğum ortam hariç her şey şahaneydi. ortamın rezilliği yalnızlığa iteceğine, çoğul yaptı beni. çünkü ben ilk kez bu kadar sık başvurur olmuştum içimdeki sese, seslere. onları dinledim. bol bol mektup yazdım onlara. ileride bakıp gülüp yırtacağım günlükler tuttum. ceza yeni çıkmıştı o dönem, medcezir şarkısında gel-gitlerimi buldum, ama sonradan anlayacaktım ki o dönem ileride nefret edeceğim ceza'nın yerine o alemden birini koymam gerektiğinde koyacağım sagopa'nın dediği gibi kendime sarılıp donacaktım. öyle oldu nitekim.
15 yaşında hayatı anladığını sanan gerizekalı başlıkları çok ilgimi çekti, kendimi gördüm oralarda bi nevi. aptal aptal konuşuyordum etrafta. böyle bi dünyada normal olmaya çalışmak niyeydi? neye göre kime göreydi? böyle bi dünyada akıllı olmaya çalışacak kadar deli olmadığıma karar vermiştim ki, değişti sonradan bu.
ben hatırlıyorum.
lisedeydim. etrafımda iç dünyalarındaki dengeyi sağlamış, hayattan keyif alan bilge gibi bi dolu adam vardı. yani en azından ben o zamanlar onları öyle görüyordum. sonradan yine bu gözler gönül gözü olup görecekti ki onlar sadece -mış gibi yapıyorlardı. gerçek değillerdi. zaten gözümdeki değerleri de bi anda tepetaklak olmuştu.
sonra günlerden bir gün bi sahafta ''deliliğe övgü''yü buldum ben. konser alanında çocuğunu kaybedip de bulan veli gibi sevindirik oldum bi an. kitabı aldım, ve okudum hemen.
ben hatırlıyorum.
üiversitedeyim. o kitap bi şekilde yine elime geçti. bi kere daha okudum. benden önce okuyan zat-ı muhteremle aynı yerlerini çizdik kitabın. deliyim, ama yalnız değilim dedim, sevindim.
kitaptan...
^^ ve burada size havadan masallar anlattığımı sanmamanız için insanları büyüyüp yetiştikleri, deneyim ile dersler sayesinde bilge olmaya başladıkları zaman göz önünde tutunuz, güzellikleri hemen solar. neşe söner, kuvvet azalır, çekicilik uçar gider, onlar benden uzaklaştıkça hayat gitgide onları terk eder ve sonunda kendine ve başkalarına bir yük olan şu neşesiz ihtiyarlığa erişirler.
çocukta vakitsiz bilgelikten nefret ederim..
delilik, ancak gençliğin hızlı akışını yavaşlatır ve can sıkıcı ihtiyarlığı bizden uzaklaştırır.
stoacılara göre bilge olmak, aklı rehber almaktır. deli olmak ise kendini tutkuların akışına bırakmaktır. halbuki jüpiter hayatın acılarını, kederlerini biraz yumuşatmak için insanlara akıldan çok tutku vermemiş miydi?
gerçekten, bir kadın bilge geçinmeyi aklına koyarsa, o zamana kadar sahip olduğu deliliğine yeni bir delilik eklenmiş olur. kadın da her zaman delidir.
eğer erkekler kadınların her şeyine katlanıyorlarsa, bunu salt onlardan bekledikleri hazzı düşünürek yapmıyorlar mı?
sevgilisinin derisi üzerinde gördüğü bu işareti sevgi ile öpen şu aşık, sevdiceğinin ahtapotunu şehvetle koklayan şu öteki aşık.. bunlar saf delilik değil midir?
şehirleri kuran, devletleri, kanunları, dini, meclisleri, mahkemeleri koruyan bu deliliktir. özetle, nsan hayatının temeli bu deliliktir. saçmasapan fikirlerine göre dünyayı idare eden, odur.
korku ya da utanma yüzünden hiçbir şeye teşebbüs edemeyen bilge mi, yoksa utanması olmadığından teklikeyi hiçbir zaman görmediğinden aklından geçeni pervasızca yapan deli mi ihtiyat sözcüğüne daha layıktır?
yersiz bir bilgeliğe sahip olmak ne kadar delilikse muzır bir bilgelik sahibi olmak da o kadar ihtiyatsızlıktır.
bir deli ile bir bilge arasındaki bütün fark, birincisinin tutkularına, ikincisinin aklına boyun eğmesinden ibarettir.
insanın kendini alkışlamasın sebep, yalnız deliliktir.
deli olmak bahtsız olmaktır, bozulmuşluk, cehalet içinde yaşamaktır. fakat dostlar insan olmaktır bu. doğrusu, doğuşuna aldığı eğitime doğasına uygun olarak yaşayan kimseye neden bahtsız denecek anlamam.
.. o başka insanların yaşamaya başladıkları bir yaşta ölür.
zihinleri hep işkencededir, metinlere ekle yaparlar, değiştirirler, silerler. sildiklerini tekrar yazarlar, tekrar gözden geçirirler. akıl sorarlar, yaptıklarından hiç memnun olmazlar, bi eseri meydana çıkarmak için dokuz on yıl çabalarlar. uykusuzluk, zahmet, çalışmadan sonra uykunun zevkini tatmadan geçirilmiş bu kadar geceden sonra elde ettikleri ödül nedir?
hukukçularla başlayalım.. bunlar kendilerini bilginlerin birincisi sayarlar. gayet iri bir kayayı bir dağın tepesine çıkardıkları kaya dağın tepesine getirilip tekrar aşağı düşünce gene onu durmadan çıkardıkları vakit yani beş-altı yüz kanunu konularıyla ilgili olup olmadıklarına bakmaksızın birbirleriyle karıştırdıkları vakit, yorum üzerine yorum aktarma üstüne aktarma yığdıkları, bilimlerin pek güç bir şey olduğuna halkı inandırdıkları vakit, kendilerine hayran oluş tarzları hiçbir ölümlüde görülmemiştir.
.. ^^
23 Şubat 2008 Cumartesi
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder