bak canım, bak güzelim, bak bitanem..
normal şartlar altında - yani bu oda sıcaklığının 24 derece olduğu koşullarda 1 atm basınçla yüz göz olduğumuz durumlarda - her şeyin normal olmasını beklersin diğ mi? insansın sen. her şey bok gibi gidiyorken bile bir yandan bunu dilersin.
optimist isen bu senin yaşam felsefen haline gelmiştir. her kötü şeyde bir güzellik aramak. aman tanrım! kulağa ne kadar şahane geliyor. ama kulağa geldiği gibi gelmiyor önüne her zaman. hatta bizzat, bilfiil senin gitmen gerekiyor onun ayağına. neyin mi? normalliğin.
yani bu hayatta normal olmak isteyecek kadar anormalsen..
gülee güleee sanaaa, yoluuun açık olsuuun!
bir de pesimistler için inceleyelim durumu. onlar için bardağın yarısının dolu ya da boş olması önemli değil. ortada bir bardak bile yok ki. ne kötü. bunca var olma çabası içinde aslında var sandığımız şeylerin bile yokluğunu kabullenemeyecek kadar yok olmak..
ya bak şimdi, bir şey diyordum, normal olmak istemek çok normal bir istektir. zira bu koşullar altında yetiştiriliyoruz. yani normal olman gerektiği gözüne sokula sokula. farklılığa yer yok, anlıyor musun beni?
sen farklı olmak istersen, seni bir şekilde toplum alaşağı ediyor ve normal yapıyor. sıradanlaştırıyor. sen farkına varmıyorsun. bu farkına varmadan farklılaşma meselesi de çok farklı bir durum.
hani bilinçli olmak vardır.. bilinç, mutsuzluktur azizim! der bazıları.
ben bir höösst! derim öylelerine, izninizle. yoo hayır, düşüncelerimi açık açık dillendirmek için izin istemiyorum, ama bu bir tür nezaket. hayır ne geliyorsa başımıza zaten bu salak saçması nezaket kurallarından geliyor. incelikler yüzünden inciniyoruz. sonrasında elimizde yalnızca nazik bir gülümseme kalıyor ayıplarımıza yorgan yapıp, yalanlarımızın üzerine örttüğümüz.
bilinçli olmak kötü bir şey değildir. tıpkı farklı olmak gibi. dünyada kaç milyon insan varsa o kadar farklı hayat var, düşünce var, ideal var. bazıları o ide'nin özüne inemiyor bi türlü. daha doğrusu işte bu noktada bilinç giriyor devreye. bilincini denizaltında gezdirmeden, suyun altını görmeden buza çarpmaman imkansız. mümkünsüz.
bir şeylerin farkına varmak, farkına vardığını düşünmek, onun üzerine gitmek, onunla ilgili yığınla şey okumak, onun karşısındaki kurum- kuruluş- durumları araştırmak, tartışmak, o farkına vardığını yaşatmak, benimsediğin görüşü kendinde yansıtmak...
bunlar mühim şeyler.
hayat çok mühim diğ mi rıza?
yani, amaan bugün de yaşadık! diyip geçemeyecek, orada kala kalacak kadar mühim diğ mi rıza?
hele bir gün, bir sabah uyandığında artık bir şeylere inanmanın hiçbir şeye yetmediğini kavradığın gün. la biz böyle mi konuşmuştuk atalarımızla dost meclislerinde? hani her sabah yeni bir gün olacaktı da bütün kötülükleri götürecekti? hani sabah olaydı da hayır da peşi sıra geleydi? hı?
rızacım, bildiğin şeylerin yalan çıkması da en az o konu hakkında hiçbir şey bilmemek kadar kötü. söylemiş miydim hiç?
düşünsene, canını dişine takarak inandığın, artık kendinle bağdaştırdığın şey aslında sen değil. ya da sen o değilsin. ya da ikiniz de aslında bi şey değilsiniz. bak beterin beteri var.
bence de. bilmukabele.
20 Şubat 2008 Çarşamba
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder