27 Nisan 2008 Pazar

rüya içinde rüya

ibo'ya.. 24/4/8

- o boya tutmaz!
- niyemiş?
- çünkü o bizim duvar boyamız!
- artık benim saç boyam.
- şımarık burjuva kızı!
- ben mi?
- insanın kendini bilmiyor olması ne kötü..
- bak, aynı cümle içinde iki farklı hakaret. şımarık, hadi neyse.. ama burjuva kızı?!
- burjuva kızı dediğim için sevinirsin sanmıştım.
- aksine sinirlendim.
- ahahaha. sinirlenince sakar da oluyorsun galiba?
- çok komik.
- '82 anayasası.. leninizmin ilkeleri.. özgürlük dünyası.. ben.. özür dilerim.
- önemli değil.
- nereye?
- saçımı boyamaya.

insan kalkar kalkmaz bir deftere -buişiçinözelolaraktayinettiğideftere- rüyasını yazınca her şey çok daha net oluyor.. 18 yıllık hayatının kendini bildiği tüm dönemlerinde kızıl saç için yanıp tutuşan bu nacizane -toprakolasıca- beden, rüyasında saçını turuncuya boyuyorken, boyamaya çalışırken buldu kendini..

tema poşetlerinden biri ağzına kadar turuncu boya dolu. saç boyası gibi durmuyor. duvar boyası gibi de durmuyor. ne olduğuna aldırmadan geminin tuvaletinde saçımı boyamaya çalışıyorum. kokudan çok rahatsız olduğum, ve kimseden bir şey saklama ihtiyacı içinde olmadığım için kapı ardına kadar açık. o'nunla da bu sayede tanışıyoruz zaten. tanışmak? hımm, doğru sözcük bu değil. karşılaşmak. hıh, bu daha iyi oldu. doğuştan muhalif olduğu için -bunoktadadenizbaykal'aselamederim- hemen karşı çıkmaya başlaması, karşıma çıkması kadar şaşırtıyor beni.

hani böyle olur ya rüyalarda, adamı avcunun içi kadar iyi tanıyorsundur ama kim olduğunu konduramıyorsundur. sesi, gözlükleri, saçları, boyu.. her bir şeysi tanıdık. ama yok, adı yok. -kadınınadıyok!-

o söylenedururken ben hala saçımı boyamaya çalışıyorum.

annemin stajımın ilk günü giymem için aldığı mavi giysi var üzerimde. yeşil ve bordoya abayı yakmadan önce mavi benim hayatımın rengiydi. o zamanlar babamla zevkimizin aynı olduğu ve yeri geldiğinde bu ittifaktan doğan gücü anneme karşı kullanmaktan büyük keyif aldığımız günlerdi. bazı arkadaşlarım mavi tutkumun türk oluşumdan geldiğini ileri sürerlerdi. bunu o'na söylemek istedim hep. tanıştığımız günden beri beni fazla milliyetçi bulurdu. o yüzden bunu söylemekten hep korktum. şimdi olsa, çatır çatır konuşurdum. oysa artık o'nun adı vardı, kendi yoktu.

mavi giysi gittikçe turuncu olmaya başlamıştı. dalga geçiyordu benimle.

- niye boyuyorsun ki saçını?
- bilmiyorum.
- her şeyi böyle nedensiz mi yaparsın?
- bazan.
- böyle daha iyi.
- çoğu şeyi bir nedene dayandırmam mı?
- hayır, saçların.
- sağol ama artık çok geç. bak, oldu bile.
- sen arkanı görmüyorsun.
- bir iş yaptıktan sonra mutlaka dönüp arkana bakar mısın?
- bazan.

hani böyle olur ya rüyalarda, adamı avcunun içi kadar iyi tanıyorsundur ama kim olduğunu konduramıyorsundur. sesi, gözlükleri, saçları, boyu.. her bir şeysi tanıdık. ama yok, adı yok. -kadınınadıyok!-

o söylenedururken ben nerede olduğumu anlamaya çalışıyorum.

annemin stajımın ilk günü giymem için aldığı mavi giysi var üzerimde. 2 temmuz 2006 günü de üzerimde mavi bir şey vardı. o zamanlar babamla zevkimizin aynı olduğu ve yeri geldiğinde bu ittifaktan doğan gücü anneme karşı kullanmaktan büyük keyif aldığımız günlerdi. bazı arkadaşlarım, o'na olan tutkumun mavi tutkumu çoktan geçtiğini ileri sürerlerdi. bunu o'na söylemek istedim hep. tanıştığımız günden beri beni fazla hayalperest bulurdu. o yüzden bunu söylemekten hep korktum. şimdi olsa, çatır çatır konuşurdum. oysa artık o'nun adı vardı, kendi yoktu.

ellerim gittikçe kötü kokmaya başlamıştı. takip ediyordu beni.

- nereye gidiyorsun?
- kolonyalı mendil alacağım.
- mendil geçirmez o lekeyi.
- ne geçirir peki?
- tiner filan.
- nerden bulucaz ki tineri gemide?
- bulamayacağız.
- kaldım yani böyle.
- neden- sonuç ilişkisi.
- mesaj alındı.
- gelsene, seni bizimkilerle tanıştırayım.

hani böyle olur ya rüyalarda, adamı avcunun içi kadar iyi tanıyorsundur ama kim olduğunu konduramıyorsundur. sesi, gözlükleri, saçları, boyu.. her bir şeysi tanıdık. ama yok, adı yok. -kadınınadıyok!-

o söylenedururken ben kiminle tanışacağımı anlamaya çalışıyorum.

annemin stajımın ilk günü giymem için aldığı mavi giysi var üzerimde. ''seni benim bütün arkadaşlarım biliyor, annem.. babam.. peki ya beni? söyledin mi birilerine, anlattın mı böyle böyle diye?'' diye çemkirdiğim o gün, ''o kadar da hödük değilim.. ne sanıyorsun ki sen beni? benim de bütün arkadaşlarım biliyor seni, annem.. ablam..'' diye cevap verdiği o gün de üzerimde mavi bir şey vardı. ben bir gün, aramızdaki yüzlerce kilometreye rağmen ailesi ve arkadaşlarıyla tanışabileceğimi hayal ederdim, üzerimde sevdiği mavi elbisemle. bazı arkadaşlarım o'na olan bağlılığımın maviye olan sadakatimi çoktan geçtiğini ileri sürerlerdi. bunu o'na söylemek istedim hep. tanıştığımız günden beri beni fazla takıntılı bulurdu. o yüzden bunu söylemekten hep korktum. şimdi olsa, çatır çatır konuşurdum. oysa artık o'nun adı vardı, kendi yoktu.

kafam gittikçe karışmaya başlamıştı. ellerimden tutmuş, sürüklüyordu beni.

- işte bunlar da bizimkiler.
- selam olsun.
- koca gemide yine bulmuşsun bir yoldaş.
- beni gittikçe şaşırtıyor.
- iyi mi kötü mü?
- iyi, hem de çok iyi.
- sevindim.
- nerde kalıyorsun?
- yurtta.
- yemek yeme.
- niyemiş?
- faşistler saldırır.

annemin stajımın ilk günü giymem için aldığı mavi giysi yoktu artık üzerimde. adana'nın çatır çatır sıcaklarından birinde ''baba, ben parka istiyorum!'' diye kendimden eminleştiğim o gün, babamın ''olmaz'' diyerek beni bozduğu o günden beri üzerimde olan parka vardı artık üzerimde. ben, o kadar emindim ki kalbimin hep yükselen atışlarının kanımızı sol yumruğumuza pompalayacağından.. o kadar emindim ki ''yoldaş''lığımızın davadan öteye hayata taşacağından.. o kadar emindim ki, fidel ve chavez işbirliği ile hazırlanan devrim nikahında saçma salak gelinlikler yerine parka giyeceğimden.. bazı arkadaşlarım o'na olan inancımın, davaya inancımı çoktan geçtiğini ileri sürerlerdi. bunu o'na söylemek istedim hep. tanıştığımız günden beri beni fazla inançlı bulurdu. ama ben bunu o'na söyledim. şimdi olsa, köşe bucak saklardım inancımı aortumun en derinine. oysa artık o'nun adı vardı, kendi yoktu.

kendime güvenim gelmeye başlamıştı. düşüncelerimi almış, yanıtlıyordu beni.

- dehaşkape-ce'li!
- hayır hayır.. burada birsürü hata var. dehekepe-ce olmalı.
- ne diyor abi bu?
- ya o biraz türkçe manyağı. ayrı yazılması gereken de'ler, ki'ler, mi'ler, k'nin okunuşu filan.
- ben bununla övünüyorum.
- bu öyle bir cins ki, kapesese'ye kepesese der. sonracığıma okese, seseke, teseke.
- pkk?
- o her zaman pekaka kalacak!
- ya nereye gidiyorsun ki şimdi?
- gemiyi dolaşacağım biraz.

annemin stajımın ilk günü giymem için aldığı mavi giysi yok artık üzerimde. ankara'nın bozkır kokan sıcaklarından birinde üzerimde parkayla kızılay'ın oralarda mehepe ile kim olduğunu hala bilmediğim bir grubun kavgasına tanıklık ettiğim, hatta kavganın içine sürüklendiğim o gün (*).. artık çatışmaların ortasındaki sevimli çocuk yüzü olamayacağımı anladığım o gün.. ibo ve özgür sayesinde kendimi hayatta bulduğum o gün.. dudağımdan akan sıcak kanı gözyaşıma katık edip hala o'nun için ağladığım o gün.. ibo'nun başımı göğsüne yaslayıp sanki her şeyi biliyormuş gibi vega'dan ankara'yı söylediği o gün.. özgür'ün elimizden tutup bizi ankara'nın arka sokaklarında kaybettiği, yolumuzu bulmak için ibo'nun ''şarkı söyleyelim'' dediği ve hepbir ağızdan ''çav bella''yı söylediğimiz o gün.. bazı arkadaşlarım o'na olan güvenimin, kendime olan güvenimi çoktan geçtiğini ileri sürerlerdi. bunu o'na söylemek istedim hep. tanıştığımız günden beri beni fazla ''girişimci'' bulurdu. ama ben bunu o'na söyledim. şimdi olsa, köşe bucak saklardım kanımı dudağımın en ince damarına. oysa artık o'nun adı vardı, kendi yoktu.

gemide dolaşmak iyi gelmeye başlamıştı. aniden çıktı karşıma, oturttu beni.

- niye sinirlendin?
- bilmiyorum.
- bu da nedeni olmadan yaptığın şeylerden biri mi?
- galiba.
- böyle daha iyi.
- nedene dayandırmadan yaptıklarımın çok oluşu mu?
- hayır, duruşun.
- sağol ama artık çok geç. bak, değiştim bile.
- sen için görmüyorsun.
- birini tanımak ya da sevmek için onun içine mi bakarsın?
- galiba.

hani böyle olur ya rüyalarda, adamı avcunun içi kadar iyi tanıyorsundur ama kim olduğunu konduramıyorsundur. sesi, gözlükleri, saçları, boyu.. her bir şeysi tanıdık. artık biliyorum kim olduğunu.

rüyanın sonunda faşistler gemiye saldırıyor. hem de ben yemek yerken. o orada değil. bu sefer ibo ve özgür de yok. saçlarım tuhaf bir renkte. annemin stajımın ilk günü giymem için aldığı mavi giysi var üzerimde. onun üzerinde de parkam. en sevdiğim renk mavi değil artık. o da yok artık hayatımda. ibo'ya verdiğim sözü de tutamadım. özgür ile bazen istanbul- ankara arası eylemleri konuşuyoruz. ankara'nın bozkır sıcaklığı yok telefonda. 14 kasım 2007'den beri telefonlar hep buz. o yok çünkü artık hayatımda. her şeyin altında bir neden arayan adam bir değişmeyen. -nekonuda?- oysa ibo değişti. özgür eskisi gibi değil. annem stajımın ilk günü için kıyafet almayı bıraktı. babamla zevklerimiz artık taban tabana zıt.

ben.. bilemiyorum.

- değiştim mi?
- galiba.
- memnun muyum?
- bazan.


(*) = arbedeye isteyerek katılmadım. yoldan geçen sivilken, aslında sivrilen olduğumu ancak ibo ve özgür sayesinde fark edebildim..

4 yorum:

Unknown dedi ki...

-Aşağıdaki yazılarla aynı şekilde-

Anlatım bozukluklarıyla dolu bir yazı.Yazım kuralları da dikkate alınmamış.Üzerinde titizlikle çalışılırsa dil kurallarına uydurulabilir.Bu hususta yazara yardımcı olabilirim.

bi sandalye çek ve otur. dedi ki...

elif şafak'tan alıntılarla oluşturduğum yazım için de aynı şeyleri demişsiniz.

teşekkür ederim öncelikle okuduğunuz ve yorum yaptığınız için. (umarım buraya kadar dil ve anlatım yönünden bir hata yapmamışımdır.)

yardımlarınızı, dilek ve şikayetlerinizi de her zaman beklerim. ama gerçekten yardımcı olmak istiyorsanız, beni eleştiren kişiyi tanımama izin vermekle başlayabilirsiniz. çünkü beni eleştiren kişinin nasıl yazdığını görmek hakkım sanırım. ( umalım da bir hata yapmadan bitirmiş olayım yorumumu.)

Unknown dedi ki...

Rica ederim.Yorumumu zarifçe(!?) yanıtladığınız için teşekkür ederim.Sözlükleri çok sevdiğiniz anlaşılıyor.Ancak yazı yazdığınız bu alan maalesef ki bir sözlük değil.Dolayısıyla cümlelere küçük harfle başlamanız doğru değil. Küçük harf tercihinizde ısrarlıysanız cümlelerin sonundaki noktaları da kaldırmalısınız.Eleştirilebilecek çok nokta var.Anlatım bozukluklarını bir başka dersimize bırakıyorum.Emeğinize saygı duyarak bugünkü Türkçe dersimizi sonlandırıyorum.

bi sandalye çek ve otur. dedi ki...

Sizin de pek güzel belirttiğiniz gibi, yazı yazdığım bu alan bir sözlük değil. Bir blog. Benim blogum. Benim gördüklerimi, düşündüklerimi, hissettiklerimi, yaşadıklarımı, yaşamadıklarımı, istediklerimi anlatan bir blog. Sadece bir blog. Benim için sadece yazdığım bir yer. Aman şurasında hata olmuş, aman burasında sözcüğü yanlış yazmışım, aman burada üç nokta yerine iki nokta koymuşum dediğim bir alan değil. Önceden prova edilmiş, üzerinde oynanmış yazılar da değil. O an sadece aklıma geldiği için, öyle hissettiğim için yazılmış yazılar. Evet, anlatım bozuklukları vardır, doludur belki, evet, noktalamalar yanlış kullanılmıştır, sırıtmıştır belki. Ama o an öyle olması gerektiği için öyledir onlar. Her zaman Olması gerektiği gibi değil.

hamiş: Ayrıca, beni tanıyan biri olsaydınız ''gerçek hayatta'' anlatım bozuklukları konusunda ne kadar takıntılı olduğumu bilirdiniz.

-buarada ben hala beni eleştiren bu kişinin kim olduğunu göremiyorum. bu konuda da bir yardımda bulunmayacak mısınız acaba?-