geç kaldı bu yazı.
yaklaşık bi 22 gün kadar.
ama değişmedi o 22 günlük süre içinde hiçbir şeycikler. değişmesini beklemiyorduk artık zaten biz. biz sadece küçük birer kıpırtının peşindeyiz artık. devrim.. ah güzel devrim. şimdi o güzel insanlar güzel atlara binip gittiğinden beri yani sarı, tozlu ama hala kalbim kadar temiz bir sayfada devrim.
7 mart sabahı her şey yolundaydı. tam anlamıyla. eskinin yoldaşları bile. belediyeler sosyal devlet anlayışını özel gün ve haftaları kutlamaktan ibaret sandıklarından, partiler de bu yanılgıların baş mimarı olarak oraya buraya anıt dikmekle her şeyin hallolabileceğine inandıklarından, insanlar artık bir şeye inanmaktan ve inandıkları değerler uğruna savaşmaktan çoktan vazgeçtiklerinden her şey tam da beklendiği gibi, seyrinde, ilerliyordu.
örgütlü arkadaşlar ellerinde bildirileri, boğazlarında çatlak sesleri anfilere doluşuyor kadın haklarıyla uzaktan yakından alakası olmayan konular arasından kadınların gününü kutluyordu.
benim için sorun tam da burada başlıyordu zaten. birkaç sol örgüt dışında (ben hepsinden aynı özeni beklerdim) kimse bu günün emekçi kadınlar günü olduğunu vurgulamıyordu. gelen giden, oturan konuşan, susan herkes bunun sıradan bir kadın günü olduğunu düşünüyordu. yılın 364 günü ülkenin, gezegenin, galaksinin muhtelif yerlerinde terör estiren erkeklerse sanki dünyadaki her şey çok adaletliymiş gibi, sanki bu zamana kadar adaleti sağlamak için yoğun çabalar içine girmişler gibi neden kadınlar günü olduğu halde erkekler günü olmadığını soruyorlardı birbilerine.
az önce de belirttiğim gibi, yani her şey olması gerektiği gibi, seyrinde ilerliyordu. ((hemen bir parantez açalım, bunlar olması gereken şeyler değildir, lakin olmamasını artık garipser hale gelmişizdir, getirilmişizdir.))
okul çıkışı kadıköye inerken daha önce bir yerlerde muhakkak suretle gördüğümü anımsadığım bir kızı gördüm, bunun yine benim alışılagelmiş deja-vu hadiselerimden biri olduğunu düşünedururken, birden artık sömürmekten kitap bırakmadığım sahafçıma geldiğimi fark ettim. tabi yalnız değildim. o kız çocuğu da vardı yanımda. burada görmüş olabileceğimi düşünüp çantanın dibinde azer bülbül'ün titreşim katsayısını geçen telefonuma ulaşmaya çalıştım. çeşitli yerlerden gelen mesajlarla bir kez daha idrak ettiğim bugünün hak ettiği sıfatı kazanamayacağını.
anfideki arkadaşları, gurbet ellerinden buraya okumaya -bilhassa kente hukuk mukuk okumaya o sırada da ülkeyi kurtarmaya çalışan anadolu çocukları- gelen arkadaşları yarın için ayarlamaya çalıştım lakin bi önceki eylemden gözleri korkan arkadaşlar uzaktan uzağa, pencere önü bitkisi konumunda kalmayı tercih ettiler.
sabahın erken saatlerinde emre^den gelen ''emekçi kadınlar günü'' konulu mesajla kendime geldim ve yola dökülmek için gereken gazı aldığıma inandım. emre ile kadıköy boğa'nın önünde buluşacaktık. inandığı değerleri, özellikle kadın hakları konusunu en az bir feminist kadar iyi savunulabilen emre'yi bekletmek istemediğim için acele ediyordum.
şaşılası bir şeydi bu.. bir kadının kendi için düşünülmüş bir günde yer almak istememesi. insanlar bunun için çeşitli sebepler öne sürüyorlardı.
inceleyelim ;
1) ben ileride iyi yerlere gelmek istiyorum, orada herkesin fotoğrafını çekiyorlar, fişlenmek istemiyorum
şimdi bir kere geçen sene yenilenen polis vazife ve sallahiyet kanunu'na göre, evet polise verilen yetkiler genişletilmiş, kişilik haklarına, kişi özel yaşamının gizliliğine zarar verici, bunları ezici- delici- kesici hükümler eklenmiştir. polisin parmak izi alabilme yetkisine erişmesi, çeşitli anatüze hocaları tarafından ''fişlenme'' başlangıcı olarak kabul edilmektedir.
buraya kadarı olayın hukuki sorunu.
asıl hukuki boyutu ise; anayasanın kişilere tanıdığı toplanma, düşünme, düşündüklerini ifade edebilme, örgütlenme ve eylem özgürlüğü tanımış olması. anayasa, normlar hiyerarşisi açısından eli alındığında en üstün norm olarak kabul edilmekte ve bu sebeple kanunlardan üstün olduğu için onlara göre daha geçerli bir norml sayılmaktadır. anayasaya aykırı kanunlar, ülkelerin yargı denetim türleri bakımından çeşitli şekillerde değerlendirilirler.
yazının amacı hukuk dersi vermek olmadığından, konuya dönmekte yarar var.
yurttaşlar, kendilerine anayasaca tanınan bu toplanma özgürlüklerini, anayasada belirlenen hususlar çerçevesinde kullanabilirler.
2) sen emekçi kadınlar günü diyorsun ama ben henüz bir emek ortaya koymadım, çalışmıyorum. daha babamın barasıyla geçiniyorum, bir işe yaradığım yok.
bu duyduğum bahaneler içinde en saçma olanı. bir insan illa para kazanarak, çalışarak, devlet dairesine girerek, özel sektörde paranın şeyine su kaçırarak, koca parası yiyerek ne biliyim daha bir sürü türlü (para nasıl kazanılır bilemiyorum) emek harcamaz. para kazanmak emeğin bir göstergesi olamaz. çünkü insan emeği para karşılığı satılamaz. karl marx'ın emek - sermaye anlayışı ile değerlendirdiğimizde de zaten bu sözün saçmalığını anlayabiliyoruz. marx'ın dava arkadaşı, yol arkadaşı, hayat arkadaşı engels hayatının sadece 20 senesini (20 bile değil gerçi) babasının yanında üstelik patron rolünde çalışarak geçirdi. onun dışında sadece düşündü, okudu, içinde türkçe'nin de yer aldığı 25 dil öğrendi, bir sürü kitap yazdı, yetmedi hayatının son 10 senesini das kapital'in 2. ve 3. cildini düzenlemekle ve basmakla geçirdi. dünyaya bıraktıkları 100 bir evkaf memuriyetinde çalışan birinin bıraktıklarından kat be kat daha yararlıydı.
3) özel gün ve haftaları bu şekilde kutlamak onları sanallaştırır.
bunu söyleyen zat-ı şahanenin çantasında che guevara'nın rozeti olduğunu söylemekle başlarım savunmama hakim bey. gerçek bir şeyi sanallaştırmak, bu cümlede hanım kızımızın anlatmak istediği şekliyle kapitalizme alet etmek ve fazlasıyla can sıkıcıdır. biz görmüyor muyuz ortalıkta ''deniz gezmiş hayranıyım, acayip fanıyım'' diye dolaşan boşbeyinlileri, biz görmüyor muyuz che'yi çok yakışıklı bulduğunu dile getiren ve bundan zerre gocunmayan tipsizleri, biz görmüyor muyuz fidel castro'yu, mahir çayan'ı, özgür'ü, ibrahim'i, ulaş'ı, harun'u bilmeden ortalıkla gezenleri ? bunlar bir değeri, bir inancı öne çıkaran lideleri kullanmak, din üzerinden bir örtüyü siyasete alet etmek gibi kapitalizmin kölesi haline getirir doğrudur. ama sadece emperyalistlere karşı değildir ki bu mücadele, mücadeleyi kapitalizmin kölesi haline getiren anti-emperyalistlere de karşı bir mücadeledir bu. yani hem içte hem dışta..
4) gelmek istemiyorum.
budur. dürüst olmaktır. canımı yemektir.
8 mart sabahı her şey fazlaca yolundan çıkmış görünüyordu. öyle ki düz şeritten fırlamış, kendisinin fırladığı yetmezmiş gibi bir de can fırlatmış bir kaza her türlü yolu kapatıyordu. insanlar genel olarak sinirliydi güneşli sayılacak bir cumatersi için, hem de fazlasıyla. bindiğim toplu taşıma aracı ineklik etmeyip taksi tutmam konusunda bana psikolojik baskı yapadursun, inatla her şeyi yola koymaya çalışıyordum. buna saçlarım da dahildi. bütün uğraşlarıma rağmen hala özerk bir devlet kurma çabasında, her teli kendi bağımsızlığını ilan etmiş saçlarım beni yoldan çıkartmak üzereydi ki, pörten bir tutamı yerine koymak için elimi bilinçsizce başıma götürdüğümde, toplu taşıma aracı da yoldan çıkarak ani bir frenle özellikle ayakta seyahat eden yolcuları sarstı. sinir katsayısı everest'in tepelerinde dolanan şoför amca aracın bozulduğunu ve bizi öndeki araca nakledeceğini söyledi. trafik kadıköy'ün ev sahipliğini yaptığı bir derbi akşamından da beter seyretmekteydi. zaten o gün bir şeyleri seyretmekten başka bir şey gelemedi elimizden, gözlerimizden.
emre ile olan buluşmama evlendirme dairesinin önünden geçerken 30 dakika geç kalmıştım, evlendirme dairesinden boğa'ya kadar koşarsam, çok daha kısa sürede orada olabileceğimi düşünüp, bu düşüncemi hayata geçirdim lakin buna koşmak değil, uygun adım yerinde saymak denirdi. alemin bir akıllısı ben olmadığım için insanlar otobüsten inip yürümeye karar vermişti ve adım adacak yer yoktu sokaklarda.
ben hala optimistliğin yüzeyinde seyrederken, bu kalabalığın emekçi kadınlar günü için olacağını düşünüyordum. oysa, birazdan yanılacaktım.
yeniden otobüse binmem gerektiğini kavrayıp, zaten durur haldeki otobüslerden birine bindim ve bütün günümün içine edecek o ortayaşlıkadınlargrubu ile yan yana oturma gafletinde bulundum. teyzeler (olgun hanımlar diyelim, öhöö, evet bu daha kibar oldu) trafikten şikayet ederken, içlerinden biri '' her sene aynı şey, kadınlar orada gün yapacak diye biz bu rezilliği çekmeye mecbur muyuz? '' dedi. ve o an sanki bütün otobüs bunu bekliyormuşuzcasına kadına baktık. beni kahreden bütün insanların bunu düşünüyor olup, dillendirmek için kadını beklemeleriydi. bu hepsinin bakışına yansıyordu.
otobüsten kendimi atıp, koşmaya karar verdim yine ve bu sefer biraz olsun koşma fiiline yaklaşabildim. emre orada adeta türkiye'nin çöl olmaması için kendini adamış bir tema üyesi gibi (greenpeace'e selam olsun) dallanıp budaklanmış, beni beklemekteydi.
alemlere akalım derken, bu sefer emre'yi aldı bir düşünce. yok efem hangi örgüte katılacakmışız, kimlerle yürüyecekmişiz.. dedim emre ondan kolay ne var, keg'e gireriz.
emre başta kabul eder göründü ama sonradan o kadar kadının içinde tek erkek olmayı kabullenemediği için hiçbir gruba giremedik. yanlarından süzüldük sadece, bazı bazı istemsiz kalkan sol yumruğumuzla.
şuncaaa yazı içinde anlatmak istediğim şey, bu sıradan bir gün değil.. bu sadece kadınların günü değil. bu kadınların günü değil. bu emekçi kadınların günü.
dövülen, şiddete, hakarete, tacize uğrayan kadınların..
mal gibi bir başlık parası uğruna satılıp, tecavüzcüleriyle evlendirilen ve töre cinayetlerine kurban giden kadınların..
doğuran değil büyüten kadınların..
düşünen, inanan, her şeye evet demekten çok uzak yine de bir tarafıyla isteyen kadınların..
emekçi kadınların günü.
ece temelkuran^ın da dediği gibi, sevişmekle ve kanamakla alakası olmadı hiç.
30 Mart 2008 Pazar
geç kalan bir yazı : 8 mart
yayında ve yapımda emeği geçenler
bütün kadınların kafası karışıktır,
ecetem,
yurttan ve dünyadan haberler
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder