allah'ım, bu seferde dandandirik klavyemin 'd' harfisi çalışmıyor. insan üstü bir çaba sarfediyorum 'd'lere basarken. benim bu insanüstü çabamın kat be kat fazlasını çekmiş başka insanlar da var tabi. ama onların uğraştıkları şeyler bu kadar dandandirik değil, şüphesiz.
bi ara ben, küçüktüm. biyolojik olarak pek de küçük sayılmadığım zamanlardı gerçi. yani kötü bir şey yaptığımda bendeki vicdani mahkemelerden önce yukarılardan birilerinin bana günah yazabileceği kadar büyük. ama bir suç işlediğimde sabi koğuşunda kalacak kadar küçük. ortaya karışık anlayacağın.
yaşıtlarımın bijuterelere ve yüzde 70'lere varan indirim yazdığı halde hiçbir zaman yüzde 70lere varamayan o köye görmeseler de kendilerini adadıkları dönemlerde, şehrin küçüklüğünden değil de aradığım kitapları bulamamaktan yakındığım ve aradığımı bulmak için ankara'ya kadar gittiğim olmuştu benim. hatta belki de o yüzden seviyordum ben ankara'yı, denizsiz olmasına rağmen. o dönemler bende bir de her şeye ''deniz'' deme hastalığı vardı. aklına gelen her şeye ama. hatta bu hastalık obsesif kompülsif boyutlara ulaşmıştı, adımı ''deniz'' olarak değiştirmeye karar verecek kadar. en sevdiğin grup sorusuna vegaaaa! diye cevap verdiğim (deniz özbey), kurban'ı baş tacı ettiğim (deniz yılmaz), hayattan beklentilerime ve hayata vereceklerime ideolojik olarak karar vermeye başladığım (deniz gezmiş) bir dönemdi bu.
düşün yani, şimdi bu ananirik klavyeyle bu aşkı dünyaya haykırmak istesem, hep eksik kalacak anlattıklarım. gerçi şu anın da bir farkı yok. artık büyüğüm ve yukarıdaki isterse sağımdakilere isterse solumdakilere bir göz kırpmayla günahlarımın çetelesini çıkarttırabilir. beni kendine yakın hissederse yanına alabilir, bu dünya'nın cefasını biraz daha çekmemi isterse beni dünya'da cehennemi yaşamaya mahkum edebilir. misal ben, o'nun yolladığı son dine karşı gelerek '' tövbeee haşa ama sanki uzaklarda bir yerlerde reenkarnasyon olmakta'' diyebiliyor olabilirim. yani, böyle bir olasılık var. minik bir olabilite. olduğundan değil ha. öylesine. işte bu olmama haline rağmen, gerçek hayata dönebilmem için ben, tanrı'nın -ya da her nerede ne sıfatla yaşatılıyorsa- var edeceği bir canlıyı önceden var ettiği bir canlıyla değiştireceğinin o'nun büyüklük katsayısına hakaret olduğunu kabul etmek zorundayım. aksi takdirde ben 60'lardayım. yani olur da bir gün bana ulaşamazsınız, kabarık topuzların ya da uzun örgülerin olduğu siyahlı beyazlı ya da rengaareenk şükela ötesi kıyafetlerin madde gölgesinde kalan şahane müziklerin hakim olduğu o yıllarda bulabilirsiniz beni.
hani vardır ya salak salak sorular. yok efem neymiş ıssız bir adaya düşsem yanıma ne alırmışım, yok bir şarkı olsam hangisi olurmuşum da falan da fişmekan da. bak bunlara vereceğim yanıtlar değişebilir, mesela adada yanıma kağıt kalem ve kitap alırım şimdi ama belki ileride müziği de eklerim buna. ya da şu an bi şarkı olsam, bu kesinlikle ^yakarım geceleri^olur. ama belki ilerleyen gün ve haftalarda fransızca bir şarkı olurum. onu kimse bilemez. herkesin bildiği ve bilmesi gerektiği tek şeyse, ben 60'larda yaşamalıyım! bunların içinden o piti piti yapıp bir karamela sepeti seçmem gerekirse de, tek başına 68 derim.
sen hiç ruhu olan bir yıl duydun mu? '68 ruhu. heheheyt be azizim. o zamanlarda yaşayamadık ya benim de en büyük pişmanlığım budur. üstad yine söylemiş, insan yapamadıklarından yaşayamadıklarından daha çok üzüntü duyar yaptıklarına nazaran deyu. budur benim de en büyük pişmanlıklarımdan biri. ben orada olmalıydım. anlıyor musun? çiçekleri koparmasın kimse diye yıllarca tepinmiş bir insan olarak ben, çiçek çocuk olmalıydım. ilgisiz alakasız değil ama. böyle sol yumruğunu vurdu mu masaya, silahların ucunda çiçek açtıracak bir çiçek çocuk olmalıydım. devrim derken the doors da diyebilmeliydim. jimi hendrixi pek sevmeyip, janis joplin'i biraz sevip, jefferson airplane'le uçabilmeliydim. mesela, dolmabahçe'den en sevdiğim sayıya sahip filo'yu boğaza dökebilmeliydim. ideallerimi gerçekleştirebilmek için seçtiğim hukuku istanbul'da başka bir üniversitede okumalıydım. sokakta rahat yürüyemesem de arkadaşımın beni kendi canı pahasına kurtaracağından emin olabilmeliydim. elin oğlunun elinin hangi kızın kalçasında ya da bir hemcinsimin elinin hangi oğlanın cebinde olduğunu bilmek zorunda bırakılmayıp da, okuduğu kitaplarla düşünceleriyle yazdıklarıyla ilgili sabahlara varan tartışmalar yapabilmeliydim. sadece ''uzman'' olduğum konuda değil her konuda -klasik müzikte mesela- fikir sahibi olabilmeliydim. önce düşündüğüm sonra fikir olarak geliştirdiğim en sonunda da inandığım değerleri korkmadan, rahatça savunabilmeyi ve bunlar uğruna korkmadan, rahatça ölümü göze alabilmeliydim mesela. orada olabilmeliydim, bildin mi?
işte madden o yıllarda olamasam da ruhen hep oraya ait oluşumu bedri baykam sayesinde fiiliyata da döktüm geçenlerde ben. sever miyim sevmez miyim bedri baykam'ı bilemem. ama o'na çok büyük bir minnet borçluyum. sadece 1 saatliğine bile olsa beni hayallerimde yaşamaktan uzaklaştırdığı, br hayali gerçeğe dönüştürdüğü, kendimi 1 saatliğine bile olsa bu kadar iyi hissetmemi sağladığı için.
ve tabi ki güliz abla. 9 yaşındaki fransız oğlu ile gelmişti o gün o da. oğlu hiçbir şey bilmediğini söylese de güliz abla çok şey biliyordu. kırmızı boyayla yazıyordu duvara ''ışığınız ışık olsun, aydınlatsın geleceği..'' 9 yaşında başka bir kız vardı orada, ışıl. herbir şeyi biliyor gibiydi, elinden tutan babası bilmekten öte yaşamış gibiydi her şeyi. o duvardaki yazılar, o şahane fotoğraflar, resimler..
- şimdi beceremedim, becerince bilare ekleyeceğim fotoğrafları. bi aksilik çıkmasa şaşardım zaten.-
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder