26 Haziran 2008 Perşembe

derinlik sarhoşluğu

peçetekoleksiyoncusuna.. // düğüntacının takıldığı derinlik günlerinden.

ben küçüktüm.

biyolojik olarak pek de küçük sayılmadığım zamanlardı gerçi. yani kötü bir şey yaptığımda bendeki vicdani mahkemelerden önce yukarılardan birilerinin bana günah yazabileceği kadar büyük. ama bir suç işlediğimde sabi koğuşunda kalacak kadar küçük. ortaya karışık anlayacağın.

yaşıtlarımın bijuterelere ve yüzde 70'lere varan indirim yazdığı halde hiçbir zaman yüzde 70lere varamayan o köye görmeseler de kendilerini adadıkları dönemlerde, şehrin küçüklüğünden değil de aradığım kitapları bulamamaktan yakındığım ve aradığımı bulmak için ankara'ya kadar gittiğim olmuştu benim. hatta belki de o yüzden seviyordum ben ankara'yı, denizsiz olmasına rağmen.

o dönemler bende bir de her şeye ''deniz'' deme hastalığı vardı. aklına gelen her şeye ama. hatta bu hastalık obsesif kompülsif boyutlara ulaşmıştı, adımı ''deniz'' olarak değiştirmeye karar verecek kadar. en sevdiğin grup sorusuna vegaaaa! diye cevap verdiğim (deniz özbey), kurban'ı baş tacı ettiğim (deniz yılmaz), hayattan beklentilerime ve hayata vereceklerime ideolojik olarak karar vermeye başladığım (deniz gezmiş) bir dönemdi bu.

işte tam da o aralar, ahmed arif'in aklına yeni bir şiir geliyor, ankara'ya kar öylesine yakışıyor, ben ece temelkuran'la tanışıyordum. biz burada devrim yapiyoruz sinyorita diyordu bana. algıda seçicilik unsuru gereği devrim'i görünce daha bir kıymetli hale geliyordu her şey. bir solukta okunan bir kitap oluyordu. sonra devamı geliyordu zaten. teker teker sırayla bütün kitaplarını okuyordum. durmadan. dönder aktar. kurduğu cümleler, kitaplarda yer verdiği insanlar, sayfa düzeni, boşlukları, imla işaretleri.. her şeyi bana benziyordu. ben oluyordum o kitapların sonunda. babam kokuyordu cümleler adeta.

ben büyüyordum.

annemler ''çocuklar büyüdükçe dertleri de büyüyor'' diyordu. ben hala o'nun dert dediği şeyleri dertten saymıyordum. o her şeyi kabulleniyordu. bense değiştirmek için varolmuş gibi hissediyordum. annem kırgınlıkla karışık kızıyordu bana. kendini görür gibi bakıyordu gözleri. gözlerinde gözlerindeki korkuyu görmek beni daha çok korkutuyordu ama bir taraftan da karşı koyamıyordum vaktiyle o'nun da gözlerini yakan ateşe.

yaşıtlarımın beyaz gelinlikli, tek eşli bol çocuklu hayalleri pembe panjurlu evlere hapsettikleri dönemlerdi. bir gelinliğe o kadar para vermenin saçma olduğunu söylüyordum onlara hep. onlarsa kırmızı kuşağa fiyonk yapıyorlardı. kadının namusu sanki sadece beline takacağı kuşakla ölçülebilirmiş gibi. havuzu olan villalar hayal ediyorlardı kapısının önünde jipler olan. bense bağıra bağıra ''platin saçları karılar'' diyordum, mülkiyet esarettir derken.

o dönemler bende her şeye muhalefet olma merakı vardı. aklına gelen her şeye ama. hatta bunu deniz baykal'lık boyutuna bile getirmiş olabilirim, otobüsün aralık kalan kapısından yola çöp atan adama bağıracak kadar. o ara en sevdiğim şey, sevdiğim ve ileride sevmemin kuvvetle muhtemel olduğu insanlar için oraya buraya ağaç dikmekti. sonra ağaçlar pikniklerde platonik diken olarak batacaktı bir tarafıma. ve ben hala ece temelkuran satırları okuyacaktım insanlara o pikniklerde, kendi hayatımı anlatmak istercesine.

işte tam da o aralar turgut uyar göğe bakma durağında bekleyecekti, bense nazım gibi ellerim yüzümde o'nu bekliyor olacaktım. ece temelkuran butun kadinlarin kafasi karisiktir diyordu bana. kadın olmanın kadın - kız ayrımıyla başladığı bir ülkede insanların ''bayan'' gibi bir sözcüğü ağızlarından düşürmediği bir dönemde, kadın olsa bu kadar feminist olur diyebileceğim bir adamla, fidel'le tanışıyordum ben. daha önce gördüğüm ve yaşatmaya çalıştığım hayallerin aksine, bu adamın gerçek adıydı fidel. o dönem, istatistikler 260 tane çocuğa fidel adının konduğunu söylüyordu. söz konusu hukuk olduğunda istatistiklerin yanıldığını bilen ben, inanmak istiyordum buna. ecetem'in anlattıkları benim hayatım oluyordu. ben o satırları yaşıyor, o cümleleri bir bir kuruyordum. bir örgüt evim olmuyordu ama arkadaşları benim arkadaşlarımdı.

tercih etmemizi istiyordu bizden birileri. her zaman vazgeçmekten korkanlar için kötü bir şeydi bu. ilk defa bir şeyleri tercih etmekte zorlanmıyordum. el yordamıyla, sezgiyle filan değil. bilakis isabetle. ben ankara üniversitesi hukuk fakültesi diyordum. ecetem'in künyesinde 96 senesinde bitirdiği yazıyordu. ben fakülteyi bitirip avukatlığı sadece ihtiyacı olanlar için yapacağım diyordu. ecetem henüz hiç icra etmemişti mesleğini. benim deli gibi günlerce gecelerce bir şeyler yazmaya başladığım bir dönemdi, ecetem gazetecilikte yükselmeye devam ediyordu.

behiç aşçı ölüm orucuna başlıyordu. biz komşusu açken tok yatamayanlar, ellerimizde yemeklerimiz çaylarımız kahvelerimiz öyle izliyorduk behiç aşçı'nın günden güne eriyişini. annem yine kabullenmiş, susuyordu. üstelik benim de sesimi kısmaya çalışıyordu. ben, içindeki çocuğu kürtaj yasağına rağmen aldırmış biri, yukarılardan birileri tarafından alıcı ayarlarıyla oynanmış sesimi korumaya kararlıydım, anneme rağmen, annem için. ne anlatayim ben sana diyordu ecetem f tipi ölümevlerinden ve açlık grevlerinden bahsederek. yaşıtlarımın bellerine bağladığı kurdelayla satılıyordu kitap. beyaz üzerine kırmızı kan gibi.

ben hukuk fakültesine gidiyordum. bir şeyleri, birilerini, bir şehri arkamda bırakarak. nereye alışmam gerektiğini, nereyi sevmem kimi unutmam gerektiğini bilmiyordum. iceriden ve disaridan bir sürü ses geliyordu. gürültü. bu kadar kalabalık bir yerdeyken yalnızlığı özlememem imkansızdı. kalabalıklardan kaçmak için bir kıyı aradım durdum hep. köpeköldüren bir şişenin dibinde kiyidan konusmalar takıldı kulağıma. gürültü değildi bunlar. huzur. ic kitabimdı artık o kıyılar benim. dalga dalga vuruyordum kıyıya. bir bocalama dönemiydi, arada kalma. gitmek mi kalmak mı iyi karar verilemeyen şu dönemler.

büyüyordum ben.

her bir kitabını en az üç kez okumuştum ecetem'in artık. artık değişmişti bir şeyler. mesela o başörtüsü diyordu türbana, özgürlük diye ekliyordu ardından. birikiminden zeval olunmayacak biriydi ama bazı şeyleri göstermiyordu sanki. galiba en çok da, yazısını okumak için aydın doğan'a para kazandıracak olmama sinirleniyordum. orada kaldığı sürece ''kim ne der'' diye düşünmekten anlatmak istediklerini anlatamaz diye düşünüyordum sanırım.

devrimciler olumle nisanlidir dediğinde umut kurt, film sonunda ece temelkuran'ı görünce ben diyordum ki, bu film benim hayatımın filmlerinden olur. benim hayatım olmuş bu kadın zaten. onun yaşadıklarını yaşamışım gibi. ya da her ne hikmetse benim yaşadıklarımı benim cümlelerimle anlatır gibi.

şans eseri bir yerlerde okuduğumda özgür mumcu ile evlendiğini, boğazımda bir yumru vardı oturma eyleminden inatla vazgeçmeyen, o eylemi bıraktı. sanmazdım evliliği üzerine tutup röportaj versin. ermenilerle ilgili kitabı es geçilsin de evliliğine yer verilsin. olmuş.

şöyle olmuş; http://www.hurriyet.com.tr/pazar/9017598.asp?gid=59&sz=45643 ve demiş ki,

''Sabahlara kadar siyaset konuşmak flört sayılır mı? Bu konudan konuşmak da biraz tuhaf. Ama zaten olup biten her şey tuhaftı sanki. Olması gereken bir şey oluyormuş gibi...''

''Evliliğe inanmayan insanların evliliği denemesi devrimci bir şeydir bana sorarsan.''
''Ne zaman siyasetle ya da dinle ilgili bir şey yazsam saldırı noktası kadın olmam oluyor, yalnız bir kadın olmam!''
''Ama hayatta düşünen, yazıp çizen ve derdi tek taş yüzük olmayan her kadının kendine göre bir ilişki ideali vardır.''

ve tabi ki;

''1968 döneminin ruhunda "biz" duygusu vardı. Zorluklar yaşadılar ama inanılmaz mutluydular. (..) Biz, "bizin" dağıldığı döneme, suçlu sendin, hayır sendin, kavgalarının yaşandığı döneme denk geldik. O yüzden bu ülkeye hep söylediğin o yazık oldu duygusuyla bakıyorum. Bu memlekete duyduğum merhamet "biz"ini kaybetmiş, kıvamını yitirmiş olmasından kaynaklanıyor.''hani biz herkes herkesi dinlesin istiyoruz ya, ece temelkuran hep konuşanlardan olsun.

gerek siyasi gerek öznel yazıları olsun türkiye'de en iyilerden olan, o'nu okuyarak büyüdüğüm için kendimi şanslı hissettiren kadin.

sevişmek ve kanamakla alakası olmadı hiç..

Hiç yorum yok: